25.10.1996 - Allahın Sevdiği Kulları İnsanlarda Sever

25.10.1996 - Allahın Sevdiği Kulları İnsanlarda Sever
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri;
Allah-u Teâlâ hazretleri dünyanın ve ahiretin her türlü hayırlarına; sizi, sevdiklerinizi, çevrenizi, çoluk çocuğunuzu, büyüklerinizi, dostlarınızı lütfuyla, keremiyle nâil, sahip ve mazhar eylesin.
Gözünüzü kapayın, Yunus Emre rahmetullahi aleyh'i düşünün, onun çağına gidin. Yunus Emre'nin çevresiyle olan ilişkileri nasıldı?
Kim bilir nasıl seviyorlardı!
Tarihin derinliklerine gitmesek bile benim tanıdığım bir baba dostu rahmetli büyüğümüz vardı. Sevdiğim, hayran olduğum bir hocaefendi, rahmetli Hüseyin Karagözoğlu. Kur'an Anahtarı diye kitap yazmış…
Vefat etmiş de cenazesi Gül camiinden kaldırılıp kabristana götürülürken mahalleli camları açmış, arkasından feryat edip, bağırıp hüngür hüngür ağlayarak;
"Hocam bizi bırakıp nereye gidiyorsun?.."
Nereye gidecek?
Allahu Teâlâ hazretleri "Gel kulum." demiş, âhirete gidiyor. Allah cennetlik eylesin. Büyük nimetlere kavuşmaya gidiyor. Kendisini nasıl sevdirmiş!
Bu nasıl oluyor?
İslâm ile oluyor. Nefsini ıslah etmek ile, ahlâkını güzelleştirmekle oluyor. Bu, Allah'a inanan insanda olabiliyor.
İnanmayan insan; komünist, ateist, inançsız, karamsar insanlar... Bunlar dünyayı birbirine katıyorlar. Her yerde harp darp, kavga gürültü! Bunları planlayan inançsız insanlar. Milletleri birbirleriyle çarpıştıran insanlar âhiret sorumluluğu, Allah inancı olmayan, "Boş ver. Ne varsa dünyadadır, âhiret filan hepsi hikâye…" diyenler. "Cennet de cehennem de dünyada, ben burada cennette yaşar gibi yaşarım." diye yalan yanlış inançlarla ortalığı birbirine katan insanlar; inançsızlar!
İnançlı insan ne yapıyor?
Kimseye zarar vermiyor; zulüm etmiyor, parasını ayırıyor, hayır hasenat yapıyor, köyünde çeşme yapıyor. Köyünün köprüsünü yaptırıyor, yol, cami, Kur'an kursu yaptırıyor, fakirlerin babası, hâmisi oluyor, dullara yetimlere bakıyor. Anasız babasız çocukları okutuyor, adam ediyor, mühendis ediyor, müdür ediyor. Yüksek mevkilere çıkmasına kadar destekliyor… Bu, imanın işi. İmanla oluyor, inandıktan sonra oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri mânevî bakımdan yardım edince, bereket verince görünmez yönlerden yerlerden, ilâhî desteğe mazhar olunca bir kul Yunus Emre gibi oluyor. O'nu çok tanıdığımız için hep O'nun ismini söylüyorum. Bizim medeniyetimizde, irfan dünyamızda, irfan tarihimizde binlerce, milyonlarca Yunus var.
Mevlânâ gibi oluyor.
Mevlânâ'nın hayatını okumadık mı?
Kaddesallahu sırrahu'l-azîz, öldüğü zaman Konya'da bulunan papazlar da, hıristiyanlar da, gayrimüslimler de onun ayrılığından dolayı hüngür hüngür ağlamamışlar mı?
Ağlamışlar.
Bunlar neden oluyor?
Mü'min olan insan, insan-ı kâmil oluyor. Cümle cihanın sevdiği bir varlık haline geliyor. Dağlar, taşlar bile sever. Hatta bizim bilmediğimiz, anlayamadığımız şekilde kuşlar, böcekler, balıklar, dış dünyadaki varlıklar, suların içindeki varlıklar dahi sever.
"Hocam bunları böyle nereden söylüyorsun? Soyadın Coşan olduğundan galiba bu sabah biraz coştun…" diyeceksiniz.
Hayır! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor:
"Alim bir kimseye denizdeki balıklar bile dua eder!" diyor.
Sevgili Akra dinleyicileri; hâlbuki biz denizde yaşamıyoruz, karada yaşıyoruz değil mi?
Karada yaşadığımız halde denizdeki balıklar haberimiz olmadan bir İslâm alimine dua ediyor. İlim talebinde bulunan, din yolunda yürüyen, Allah'ın sevgili kulu olmaya çalışan insana denizdeki balıklar , kuşlar, böcekler, dağlar, taşlar dua ediyor.
Tabii Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor da onun için ben onu hatırlatmak maksadıyla söylüyorum. Edebiyat yapmıyorum, gerçekleri konuşuyorum.
Bir dağın üzerinde Allah'ın bir kulu namaz kılsa, o dağ memnun oluyor. Öteki dağlara iftihar ediyor, sevincini ifade ediyor. Diyor ki; "Benim üzerimde Allah'ın mü'min bir kulu Allah'a ibadet eyledi, haberiniz var mı?" diye sevinçle anlatıyor ama biz bunu anlayamıyoruz. Peygamber Efendimiz bunu böyle bildirdiğine göre böyle oluyor.
Peygamber Efendimiz yolda giderken taşlar selam verirdi, ağaçlar selam verirdi. Peygamber Efendimiz'e Peygamber olması yakın geldiği zamanda, birtakım olağanüstü haller olmaya başlamıştır. Yolda yürürken taşlar, ağaçlar selam verirlerdi.
Demek ki çevremizdeki varlıklara biraz daha başka bir gözle bakmamız lazım. Biz beş duyumuzla bakıyoruz. Görme, işitme, dokunma, tatma, koklama duygularımızla, beş duyu dediğimiz duygularımızla bakıyoruz. Bunların dışında başka duygularla baksak, onların lisan-ı hâl ile veyahut bilmediğimiz diller ile, nice nice diller ile neler söylediğini anlayacağız.
Kur'ân-ı Kerîm'de buyrulmuyor mu:
Ve in min şey'in illâ yusebbihu bi-hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbihahüm.
"Hiçbir varlık, hiçbir yaratık yoktur ki Allahu Teâlâ hazretlerini zikr ü tesbih eylemesin. Fakat siz bunu anlayamazsınız, siz farkına varmazsınız!"
Aslında tesbih ediyor. Demek ki taşlar, zerreler, küreler, fezadaki gökcisimleri, yıldızlar… Her şey, her şey Cenâb-ı Hakk'ı zikr ü tesbih ediyor.
Osmanlılar devrinde alimlerden bir zât-ı muhtereme sormuşlar.
Eyüp Sultan semtinde Daha doğrusu Ebû Eyyub Sultan demek lazım. Çünkü Eyüb'ün babası, Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz.
Orada padişahın huzurunda çok büyük bir alim, ârif Abdulehad-i Nurî hazretleri var. Kendisine soru sormuşlar:
"Bu varlıkların zikr ü tesbih ettiği muhakkak. Yusebbihû lillâhi mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard.
"Yerdeki, gökteki her şey şu anda zikr ü tesbih ediyor."
Bu tesbih lisan-ı hâl ile midir? Öyle mi telakki edeceğiz?" demişler.
"Hayır. Tesbih ediyorlar, duyan duyabilir!" demiş.
Demek ki evliyâullah bazı şeyleri görebiliyor, bazı şeyleri duyabiliyor. Peygamber Efendimiz kabrin yanından geçerken kabrin içindekileri gördüğü gibi evliyâullah da kabirdekileri görebiliyor, onunla irtibat kurabiliyor. Bunlar tarih kitaplarında, tasavvuf tarihinde, büyüklerin hayatlarını anlatan eserlerde okunursa görülecek.
İnsan biraz da o âleme girerse, insanın kendisi de bir şeyler anlayabilir. Mesela uyku gelir gibi bir hâl geliyor; kabirdeki insan karşısına güleç yüzlü çıkıyor, insan şaşırıyor.
"Acaba rüya mı nedir?" derken, böyle şeyler olabiliyor.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin esrarlı işleri çok. Onun için biz Allah'a iyi kulluk etmeye çalışacağız sevgili Akra dinleyicileri. İbadetimizi, taatimizi iyi yapacağız. Allah öteki insanlarla işlerimizde bize yardımcı olacak.
Allah razı olsun büyüklerimiz böyle öğretmişti: Biz ilkokuldan itibaren, sabahları, rahmetli annemizin elini, babamızın elini öperdik, duasını alırdık, okula öyle giderdik. Elhamdülillah imtihanlarımız, çalışmalarımız iyi giderdi. Allah yardım ediyor. Mânevî yardıma mazhar olan bir insan öteki insanlar gibi olmaz!
Bazen de insanın işi hep ters gider! Hani bir türkü var:
Ağustos'ta suya gitsem balta kesmez, buz olur.
Ağustos'ta suya gitse sıcaktan, balta kesmez buz oluyor! Her iş ters gidiyor.
İnsan abdestsiz, namazsız niyazsız olursa, insafsız, edepsiz, ahlâksız olursa, Allah'ın sevmediği işleri yaparsa, günahkâr, âsî, mücrim olursa her işi ters gider.
Ağustos'ta suya gitsem balta kesmez buz olur
Kem talihim, kara bahtım, taşa bassam iz olur.
Talihi kem olur, bahtı kara olur.
Bahtı kim baht ediyor, talihi kim güzel talih ediyor?
Allah! O halde Allah'ın iyi kulu olmazsa; diyelim ki âsî olursa, içki içerse, kumar oynarsa, zina ederse, gıybet, dedikodu ederse, insanlara iftira ederse, birisinin lafını ötekisine taşıyıp ara bozarsa, etrafındaki insanlara illallah dedirtirse, yaka silktirirse, "Aman şu gitse de kurtulsak, ölse de kurtulsak!" dedirtirse…
Hani bazı insanları "Teneşir paklar." diyorlar. Adam zalim, ölünceye kadar illallah dedirtiyor ancak ölünce teneşirde yıkandığı zaman kurtuluyor. Böyle olursa o zaman tabii işi ters gider.
Sen şiir yaz, ağıt yaz, al eline sazını dımbır dımbır dımbırdat, bahtından kara bahtından şikâyet et…
Tabii öyle olur. Günahkâr olursan öyle olur. İtaatkâr olursan Allah'ın sevgili kulu olursan da keramete mazhar olursun, Allah'ın lütfuna erersin. Allah her işini rast getirir. Öteki insanlarla aranı da güzel eyler, her şeyin hoş olur. O zaman, neylerse güzel eyler çünkü lütfediyor. Lütfetmek istiyor, kulunu taltif etmek murad ediyor. Onun için öyle olur. Allahu Teâlâ hazretleri peygamberler göndermiş. Âhir zaman peygamberi, son peygamber, son resûl ve son nebi, âhir zaman Peygamberi.
Hâtemü'r-rusul ve hâtemü'l-enbiyâ. "Peygamberlerin de hâtemi, resûllerin de hâtemi, sonuncusu."
Men lâ nebiyye ba'dehû. "Kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan âhir zaman peygamberi."
Dört kitap ve nice nice ilâhî suhuf ile son Peygamber olduğu, kendisinden sonra başka peygamber gelmeyeceği bildirilen Peygamber. Allah Peygamberler gönderiyor.
Peki, Peygamber Efendimiz'den sonra birisi kalkar da "Allah bana vahiy ediyor" derse ne olur?
Çok büyük suç olur, çok büyük günah olur. İmandan, dinden çıkmış olur! Yalan, iftira olur.
"Ben gözümü kapattığım zaman sesler duyuyorum, kafama duygular geliyor, böyle şeyleri kâğıda geçiriyorum, bunları bana Allah söylüyor…"
Hayır!
İnsanın içinden gelen duyguların kaynakları çeşitlidir. Şeytandan da gelir:
Ve inne'ş-şeyâtîne le-yûhûne ilâ evliyâihim.
"Şeytanlar kendi dostlarına bir şeyler fısıldarlar, akıllarına getirtirler, vahiy ederler."
Ona da vahiy deniliyor. Nefis de;
Ve lekad halakna'l-insâne ve na'lemu mâ tüvesvisü bihî nefsuhû.
Allahu Teâlâ hazretleri; "Biz insanoğlunu yaratmış olduğumuz için, âlemlerin Rabbi olduğumuzdan nefsinin ona neler, ne vesveseler verdiğini biliriz." buyuruyor.
Tabii çok iyi bilir. Allah insanın içindekileri de bilir.
İnsanın içinden gelen duygular nefsinden gelir, şeytandan gelir."
Sevgili kardeşlerim;
Aman! Peygamber Efendimiz'den sonra peygamber yok, resûl yok, nebî yok! Âhir zaman peygamberi, O'nun hükmü kıyamet kopuncaya kadar bâki!
Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri peygamberler göndermiş, âhireti anlatmış, bildirmiş, insanları ihbar, ihtar, ikaz etmiş.
Yazılı olduğu için herkes gözüyle görsün de sabah akşam okusun, imanı tazelensin diye kitaplar göndermiş. Elhamdülillah bir harfi bile değişmemiş olan Kur'ân-ı Kerîm elimizde. Sabah akşam okuyoruz. Bildiğimiz sûrelerde bile bu mânalar var.
Biraz da Arapça öğren!
İngilizce, Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca, Rusça… Millet her şeyi öğreniyor. Birkaç tane dil bilenler var. Bazısı;
"Ben Kürt'üm, hem Kürtçe'yi biliyorum hem Türkçe'yi biliyorum."
"Hem Arapça'yı biliyorum hem Farsça'yı biliyorum. Bir de İngiltere'de tahsil ettim, İngilizce'yi de biliyorum." diyor.
"Hem Boşnak'ım hem Arnavutça biliyorum."
"Hem Rusça biliyorum hem İngilizce, Fransızca, Almanca biliyorum."
İnsanlar çok dil biliyor. İyi, güzel de peki müslümanlar niye Kur'ân-ı Kerîm'in dili olan Arapça'yı bilmiyor?
Görüyor musunuz, o kadar dil biliyor, biliyor da bu dünya hayatının çeşitli olayları nasıl aldatıyor!
Allah'ın dinini bilecek. Arapça bilecek, Kur'an'ı okuyacak, hadîs-i şerifleri okuyacak da âhireti bilecek. Ondan sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin de o güzel inci, mercan, yakut, elmas, cevher misali sözlerini, hadîs-i şerîflerini okuyacak.
Ne güzel şeyler! İnsan bunları okuyacak da imanı tazelenecek, gerçekleri öğrenecek.
Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainne. İrcıî ilâ rabbiki râdıyeten merdıyye. Fedhulî fî-ibâdî. Vedhulî cennetî. diye hitap edecek. Allahu Teâlâ hazretleri bazı mü'min kullarına; Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor.
Ne kadar heyecan verici bir bilgi! İnsan heyecanından "ah" diye tir tir titrer. Gözlerinden inci gibi yaşlar döker.
Allah-u Teâlâ hazretleri sevdiği bazı kullarına evliyâsına, mü'min kullarına, muhlis kullarına ne buyuracak?
"Ey mutmainne nefis, ruh! Ey mutmainne nefse, ruha sahip olan benim güzel kulum!"
İrcıî ilâ rabbiki râdıyeten merdıyye. "Sen O'ndan razı, Rabbin de senden razı olarak; rıza kazanmış, Allah'ın rızasını elde etmiş bir kul olarak Rabbine gel, Rabbine geri dön. Merdiy bir kul olarak Rabbine kavuş." Fedhulî fî-ibâdî vedhulî cennetî. "Benim has kullarımın zümresine dâhil ol; sonra cennetime gir, rızama vasıl ol, cemalimi müşahede eyle, cennetin türlü türlü nimetleri senin olsun!" diye Allah-u Teâlâ hazretleri sevgili kullarını davet edecek, cennetine çağıracak ve cennetine sokacak.
Dünyada da davet ediyor. Dünyada da bunlar hep davet. Benim sözüm de davet sevgili Akra dinleyicileri. Hepinize davet. Silininceye, dünyada unutuluncaya kadar bu bandı dinleyen herkese davet.
Allah-u Teâlâ hazretleri, Peygamber Efendimiz'i dünyada davetçi olarak gönderdi. İnsanları cennete davet ediyor.
Peygamber Efendimiz'in diğer hadîs-i şerîflerini okursanız göreceksiniz ki âhirete çalışmak, dünyayı ihmal etmek mânasında değildir. Peygamber Efendimiz ömrü boyunca ümmeti için çalıştı. Dünya hayatı ile ilgili işler konusunda çalıştı, çalıştı, çalıştı sapasağlam bir nurlu asr-ı saadette altın insanlardan müteşekkil bir toplum meydana getirdi.
Çarşıya, pazara gitti, havraya, kiliseye gitti, papazlarla konuştu, hahamlarla konuştu. İslâm'ı anlattı, hahamların bir kısmı, papazların bir kısmı müslüman oldu. Çarşıda, pazarda "Tartıyı güzel yapın, ölçüyü doğru yapın, hile yapmayın, malları hileli satmayın!.." diye söyledi. Kanun çıkarttı, Medine Anayasası denilen ahkâmı koydu. Dünyamızla da ilgili çalışmalar yaptı.
Katiyen ahireti için çalışmak; dünyayı bir tarafa boş verip boşlayıp, atıp harap etmek mânasında değildir. Dünyadaki bütün çalışmalarda Allah'ın rızasını düşünerek çalışmak demektir.
Bir insan iyi bir müslüman olarak her meslekte mesleğine devam edebilir. Ama İslâmî kurallara uymak şartıyla! Bu çok önemli. İslâmî kuralları da şeriatin ahkâmından; âyetlerden, hadislerden, fukahânın yazdığı güzel kitaplardan öğrenecekseniz.
Allah rızasını kazanmanızı nasip etsin. Kalbinizi nurlandırsın, gönül gözünüzü açsın. Âhiret için en tesirli, en verimli şekilde çalışmanızı nasip etsin. Hem dünyanızı hem âhiretinizi mesut ve bahtiyar eylesin aziz ve sevgili Akra dinleyicilerim.
Esselâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh!
29.12.1995 -
İnsanın İç Alemi
29.10.1992 -
Tebliğ Çalışmaları
