es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!
Aziz ve sevgili dinleyiciler,
Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Bu akşamki tefsir sohbetimiz, Bakara sûre-i şerîfesinin 217 ve 218. âyet-i kerîmeleri üzerinde. Önce âyet-i kerîmenin mübarek metnini okuyalım.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yes'elûneke ani'ş-şehri'l-harâmi kıtâlin fîhi kul kıtâlün fîhi kebîrun ve saddün an sebîlillâhi ve küfrün bihî ve'l-mescidil-harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu inda'llâhi ve'l-fitnetü ekberu minel-katl ve lâ yezâlûne yukâtilûneküm hattâ yeruddûküm an dîniküm ini'stetâû ve men yertedid minküm an dînihî fe-yemüt ve hüve kâfirun fe-ülâike habitat a'mâlühüm fi'd-dünyâ vel-âhireti ve ülâike ashâbü'n-nâri hüm fîhâ hâlidûn.
İnne'llezîne âmenû ve'llezîne hâcerû ve câhedû fî sebîlillâhi ülâike yercûne rahmetallâhi vallâhu ğafûru'r-rahîm.
Sadaka'llâhu'l-azîm.
Bu okuduğumuz 217. âyet-i kerîme meâlen şöyle: Yes'elûneke ani'ş-şehri'l-harâmi kıtâlin fîhi. "Ey Resûlüm! Haram ayda, haram aylardan birisi olan bir ayın içinde savaş yapmanın hükmünü soruyorlar; 'Olur mu böyle şey?' diye..."
Kıtâlün fîhi kebîrun. "Bu haram ayda savaşmak büyük günahtır ama..." Ve saddün an sebîlillâhi. "İnsanları Allah'ın yolundan çevirmek." Ve küfrün bihî. "Ve Cenâb-ı Hakk'a inanmayıp kâfir olmak." Ve'l-mescidi'l-harâmi. "Haccetmek, umre yapmak, ibadet etmek isteyen insanları Mescid-i Haram'ın yolundan çevirmek, men etmek, alıkoymak." Ve ihrâcu ehlihî minhu. "Harem-i Şerif'in ehli olan, oralı olan insanları dininden, imanından dolayı o şehirden sürgün edip dışarı çıkarmak." Ekberu inda'llâhi. "Allah indinde daha büyük bir günahtır."
Ve'l-fitnetü ekberu minel-katl. "Fitne, öldürmekten daha büyüktür, daha kötüdür." Ve lâ yezâlûne yukâtilûneküm hattâ yeruddûküm an dîniküm ini'stetâû. "Güçleri yetse bu müşrikler sizi dininizden geri döndürmek, irtidad ettirmek, tekrar küfre çekmek için daima sizinle savaşırlar." Ve men yertedid minküm an dînihî. "Eğer onların bu istekleri doğrultusunda, bu baskılar ve savaşlar dolayısıyla sizden biriniz dininden irtidad edip dönerse..." Fe-yemüt ve hüve kâfirun. "Ve kâfir iken, tevbe etmeden, tekrar İslâm'a gelmeden, o hâliyle ölürse..." Fe-ülâike habitat a'mâlühüm fi'd-dünyâ ve'l-âhireti. "İşte öyle kimselerin dünyada da âhirette de işledikleri işler boşa gitmiştir, iptal olmuştur." Ve ülâike ashâbü'n-nâri. "Bunlar cehennem ahâlisidirler, cehenneme atılacaklar." Hüm fîhâ hâlidûn. "Hem de orada ebediyyen yanacaklar."
Ama o halde ölmeden evvel tevbe ederse, hatasını anlar İslâm'a geri gelirse o zaman durumu değişir.
218. âyet-i kerîme:
İnne'llezîne âmenû. "Hiç şüphe yok ki iman edenler." Ve'llezîne hâcerû. "Ve imanından dolayı düşmanlarla karşı karşıya gelmekten dolayı hicret etmek durumunda olanlar..."
Hani mübarek sahabenin Mekke'den Medine'ye hicret ettiği gibi...
Ve câhedû fî sebîlillâhi. "Ve Allah yolunda cihat edenler." Ülâike yercûne rahmetallâhi. "İşte bunlar Allah'ın rahmetinin ümitlileridir, Allah'ın rahmetine erecekleri umulan kimselerdir. Bunlar rahatlıkla Allah'ın rahmetini umabilirler." Vallâhu ğafûru'r-rahîm. "Allahu Teâlâ hazretleri hiç şüphesiz çok gafûrdur, çok mağfiret edicidir; çok rahimdir, afv u merhamet edicidir."
Kısaca meâlini verdiğimiz bu âyet-i kerîmeler ne sebeple indi, onu açıklayalım:
Bu âyet-i kerîmeler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Mekkeliler'den, "Bunlar ne yapıyorlar, bunların durumları nedir, niyetleri nedir?" diye haber getirmek için Mekke civarına gönderdiği askerî bir müfrezenin oradan geçen bir kervana hücum edip oradaki insanlardan bir kısmını esir alıp, birisini öldürüp birisi ellerinden kaçıyor mallarla kervanı Medine-i Münevvere'ye getirmesi üzerine nâzil oldu. Bu hadise Receb ayının birinde olmuş. Receb ayı da içinde savaşmanın, mücadelenin olmadığı haram aylardan birisi... Dört tane haram ay var, birisi bu Receb ayı. Bu aylarda kanlı katiller bile birbirlerini görseler, başlarını çevirip görmezlikten gelir ve mücadele etmezler, kan dökmezler, yolcunun yolunu kesmezler, savaş yapmazlardı.
Receb ayında kervanın vurulması, esir alınması meselesi olunca çok büyük bir sorun oldu bu... Müşrikler dediler ki: "Muhammed hem Mekke'nin mübarek olduğunu söylüyor, Kâbe'nin mübarek olduğunu söylüyor, haccı umreyi kabul ediyor; hem de haram aylarda saldırısını yine yapıyor, savaşı çıkartıyor, adam öldürüyor, esir alıyor, kervan vuruyor!" diye tenkit edince bu âyet-i kerîme indi.
Bu müfreze İslâm'da ilk savaş yapan, ilk esir alan, ganimet alan birlik oluyor. Bu hususta biraz bilgi verelim: Bu, asıl büyük Bedir harbinden iki yıl kadar önce vuku bulmuş bir hâdise. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Abdullah b. Cahş el-Esedî radıyallahu anh'ı ki bu zât Kureyş'ten Peygamber Efendimiz'in akrabası idi; güvenilir, mübarek bir zât idi... Aralarında Ammâr b. Yâsir, Ebû Huzeyfe b. Utbe b. Rebia, Sa'd b. Ebî Vakkas, Utbe b. Gazvan es-Sülemî, Süheyl b. Beydâ ve Âmir b. Füheyre ve Vâkıd b. Abdullah el-Yerbûî gibi kimselerin bulunduğu bir birlik... "Gidin, Kureyş'in civarına yaklaşın, bize haber getirin." diye Peygamber Efendimiz gönderdi.
Gönderişi de ilginç bir şekilde oldu. Bizim de dikkat etmemiz gereken, biz de böyle şeyler gerektiği zaman böyle tedbirli davranalım diye, ibret almamız gereken bir şekilde gönderdi. Bunların eline bir mektup verdi. Dedi ki;
"Bu mektup kapalı duracak. İki gün Medine-i Münevvere'den dışarıya doğru gideceksiniz, falanca mevkie gelmeden açmayacaksınız. Orada açarsınız, ona göre hareket edersiniz."
Yazılı şeyi daha önce açmamalarını söyledi. Yani bu tedbir oluyor. Medine-i Münevvere'de iken mektubu açsalar, komutanın ağzı sıkı olmasa, "Şu tarafa gidiyoruz." diye askerlerine söylese, onlar da hanımlarına söyleseler, yayılır. Medine'de müslüman olmayan yahudiler var. Müslüman gibi olup da İslâm'ı sevmeyen, müslümanları sevmeyen münafıklar var... Bunlar bunu bir yerden duyarlar, duyunca da karşı tarafa uçururlar, haber olarak, istihbarat olarak verirler. Bu istihbarat imkânları kesmek için; "Siz önce Medine-i Münevvere'den çıkın, iki günlük yola gidin!" diyor. Yani Medine ahâlisiyle artık ilgisi kalmayacak. "O zaman mektubu açın." diyor. Çok güzel bir tedbir, çok güzel bir usul... Ve diyor ki;
"Bu mektubu açtıktan sonra sen orada bir görev yazılı göreceksin; ama bu göreve seninle beraber gelen arkadaşlarından hiçbirini zorlama! İsteyen gelsin, istemeyeni serbest bırak, geri dönsün."
Bunlar gidiyorlar, Medine-i Münevvere'den uzaklara varıyorlar ve Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği şekilde Abdullah b. Cahş mektubu açıyor. Bakıyor ki Peygamber Efendimiz onu Nahle denilen mıntıkaya gönderiyor. Nahle, Mekke'nin yakınında, Mekke'yle Taif'in arasında bir yer, mevkiin adı. Mekke-i Mükerreme'ye yakın, Mekke'nin civarında. Oraya gönderiyor ve "Ashabından hiç kimseyi zorlama!" diyor. Abdullah b. Cahş mektubu açınca diyor ki;
"İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. Peygamber Efendimiz bize bir görev vermiş. Kim şehit olmayı arzu ediyorsa benimle gelsin. Peygamber Efendimiz kimseyi zorlamamamı bana emretti. Ben gidiyorum."
Ama hiç kimse geri dönmüyor. Hepsi şehadet arzusuyla, Peygamber Efendimiz'in emrini yerine getirmek aşkıyla yola devam ediyorlar. Tabii Medine-i Münevvere'yle Mekke'nin arası daha uzun bir mesafe... İki günlük ayrıldıktan sonra mektubu açıyorlar, daha da ileriye gidiyorlar. Yalnız, yolda aşere-i mübeşşereden Sa'd b. Ebî Vakkas ve Utbe develerini kaybediyorlar, kaçırıyorlar. "Onu arayalım." derken kâfileden biraz geri kalıyorlar. Yani arama dolayısıyla geri kalıyorlar. Ötekiler önde gidiyorlar.
Taif'le Mekke'nin arasındaki yere gelince orada bakıyorlar ki bir kervan var. Kervanın başında da üç-dört kişi var. "Ne yapalım?" diyorlar. Sanıyorlar ki Cemâziye'l-evvel'in son günü. Yani Receb ayından önceki ayın son günü... Aralarında istişare ediyorlar, diyorlar ki; "Bir tanesi çıksın, saçını tıraş etmiş olarak onlara görünsün!" Ukkâşetü'bnü Mihsan es-Sakafî çıkıyor. Kervandakiler de bakıyorlar, karşıdaki adamları görünce ilk önce bir ürküyorlar. Ama başı tıraşlı görünce; "Bunlar umre yapmaya gelen bir kâfile!" diyorlar, umrede çatışma olmaz diye düşündüklerinden rahatlıyorlar. Sonra bunlar; "Biz bu kervanı bırakırsak bunlar bilgiyi Mekke'ye götürürler, Mekkeliler de tedbir alırlar, üstümüze adam salarlar. Biz bunları bırakmayalım!" diyorlar ve hücum ediyorlar. Bir tanesini öldürüyorlar. Tefsir kitaplarında isimleri var. İki tanesini esir alıyorlar. Bir köle de hızlı bir şekilde kaçıyor, onu yakalayamıyorlar. Kervan Taif'ten Mekke'ye üzüm, yiyecek maddeleri vesaire getiriyormuş. Taif bağlık bahçelik, bolluk bereketlik bir yer, yeşillik bir yer. Oradan getiriyormuş.
Bunlar bu malları, develeri, iki esiri alıyorlar ve Medine-i Münevvere'ye geliyorlar. Anlatıyorlar; "Böyle böyle oldu, bir kişi öldürüldü." diyorlar. Yolda da Abdullah b. Cahş diyor ki;
"Bu ganimetlerin beşte biri Allah ve Resûlü'ne ayrılacak, tamam mı?"
Onlar da;
"Tamam!" diyorlar.
Daha o zaman, bu ganimetin beşte birinin Peygamberimiz'in emrine, Allah'ın arzu ettiği yere, beytülmâle tahsisi meselesi yokken ilk defa "beşte bir" sözü onun ağzından tevâfukan çıkmış oluyor.
Onlar Medine-i Münevvere'ye böyle kervanla gelince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;
"Ben size 'savaşın' demedim, savaşmak için göndermedim! Böyle bir şeyi niçin yaptınız?"
O zaman dünya onların başına yıkılıyor... "Eyvah! Biz ne yaptık? Resûlullah'ın sevmediği, istemediği bir şeyi yaptık!" diye çok üzülüyorlar.
Mekkeliler de adam gönderiyorlar, diyorlar ki;
"Siz haram ayın hürmetini çiğnediniz, Receb ayının birinde adam öldürdünüz, esir aldınız, mal ganimet ettiniz; bu ne biçim iş?" diye laflar, dedikodular her tarafa yayılıyor.
Abdullah b. Cahş ve yanındakiler çok üzülüyorlar; "Eyvah! Biz hatalı bir şey yaptık!" diye perişan oluyorlar. Medine'deki bazı müslümanlar da ayıplıyorlar; "Siz Receb ayında niçin yaptınız bu işi?" diye bunlara söyleniyorlar. Bunlar da diyorlar ki;
"Biz Cemâziye'l-evvel'in son günü sandık, Receb olduğunu da tam kesin olarak tahmin etmiyorduk, bilmiyorduk. Hilâli sonradan gördük. Bu iş olduktan sonra baktık, akşam hilâlini o zaman gördük." diyorlar.
Bunlar bu haldeyken, üzüntüdeyken Allahu Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmeyi indiriyor. Sebeb-i nüzûl yani bu âyetin inmesine sebep olan olay bu. Bu ölçekten, bu yönden bakarak âyet-i kerîmeyi izah edecek olursak, Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Yes'elûneke ani'ş-şehri'l-harâmi. "Sana şehr-i haramdan, haram aydan soruyorlar." Kıtâlin fîhi. "Haram ayda savaşmaktan soruyorlar."
Yani haram aydan soruyorlar, ondan sonra da o ayda çarpışmaktan soruyorlar. Buna bedel derler, bedel-i ictimal derler. "Haram ayın içinde savaşmak doğru mu değil mi, yanlış değil mi?" gibi. Hem müslümanlar bunu merak ediyor hem de yahudiler de buradan kendilerine bir sürü pay çıkartmışlar. "Oh oh, Kureyşliler'le müslümanlar arasında savaş çıkıyor!" diye kendi kendilerine üç-dört yönden yorumlar yapmışlar. Tam bu durumdayken işte bu ayet-i kerîme iniyor:
Kul. "De ki;" Kıtâlün fîhi kebîrun. "Bu ayda savaşmak, evet Allah indinde büyük bir günahtır."
İşte burada durulacak, bu âyet-i kerîmenin burası durma yeri. Bu durma işaretleri çok önemli. Tefsiri bilmeden yanlış durma yapılırsa mâna bozulabilir.
"Ama..."
Ve saddün an sebîlilllâhi. "Allah'ın yolundan insanları saptırmak, mü'minleri İslâm'dan uzaklaştırmaya çalışmak, insanların İslâm'a girmesini engellemek..." Bir. Ondan sonra;
Ve küfrün bihî. "Cenâb-ı Hakk'a karşı kâfir olmak, iman etmemek..." İki.
Vel-mescidi'l-harâmi. "Mescid-i Haram'a müslümanlar hac için, umre için gitmek istedikçe; namaz kılmak, ibadet, haccetmek, umre yapmak istedikçe onu engellemek..." Üç.
Ve ihrâcu ehlihî minhu. "Ve Harem-i Şerif'ten oranın kendi halkını çıkartmak..."
Buradan da muhacirler kasdediliyor. Başta Peygamber-i Zîşânımız olmak üzere muhacirler; Mekkeli oldukları halde o kâfirlerin baskıları, tehditleri, işkenceleri yüzünden hicret etmek zorunda bırakıldılar, sürgün edildiler, baskıyla yurtlarından çıkartıldılar.
Ekberu inda'llâhi. "Allah indinde bu suçlar çok daha büyüktür!"
Düşünecek olursak: Bir kervanın önü kesilmiş, çarpışılmış, bir kişi ölmüş, iki kişi esir alınmış. Siz kaç tane masum müslümanı öldürdünüz? Kaç tane müslümanı yerinden yurdundan ettiniz, evini barkını yağmaladınız? Ne zulümler, ne işkenceler yaptınız! Kölelere neler yaptınız! Hatta Peygamber Efendimiz'i öldürmeye kasdettiniz, peşine düştünüz. Bu yaptıklarınız daha büyük! Bunları siz nasıl unutuyorsunuz da şimdi burada 'Receb ayında adam öldürüldü!' diye şamata yapıyorsunuz, yaygara çıkartıyorsunuz?! Sizin şimdiye kadar yaptıklarınız çok daha büyük!
Ve'l-fitnetü ekberu mine'l-katli. "Müslümanları, müslüman olmuş kimseleri İslâm'dan döndürmek, 'Dönün dininizden, bırakın İslâm'ı!' diye dinlerinde baskı yapmak, öldürmekten daha fenâdır."
Çünkü bir insan imanı bırakıp küfre girerse âhireti mahvolur. Ama mü'min olarak ölürse şehit olur. Mazlum olarak ölürse Allah mazlumun yardımcısıdır. Böyle dininden döndürülme baskısı yapılırsa, işte bu fitne, ekberu mine'l-katli öldürülmekten daha fenadır. Mü'min olarak, mazlum olarak öldürülürse maktül şehit olur, âhireti kurtulur. Ama; "Hadi dininden dön, bir şey yapmayacağız!" diye dininden döndürülürse âhireti mahvolacak, o daha fena...
"Sizin bu yaygaralarınız, şamatalarınız yersiz! Sizin şimdiye kadar yaptığınız suçların yanında bu söyledikleriniz çok az... Siz yaparken bir şey yoktu da şimdi küçücük bir mukabele olunca mı aklınız başınıza geldi?" gibi âyet-i kerîme onların bir çeşit kurnazlıklarını, üste çıkma çalışmalarını engelliyor ve hatalarını sıralıyor.
Ve lâ yezâlûne yukâtilûneküm. "Daima sizinle onlar çarpışırlar idi, çarpışırlar, çarpışmak isterler..." Hattâ yeruddûküm an dîniküm. "Dininizden sizi döndürünceye kadar..." İni'stetâû. "Güçleri yeterse."
Evet, müslümanları dinlerinden döndürmeye çalıştılar. Ta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den başladılar. "Sen bu dini bırak, bu iddiayı bırak! Niye çıkartıyorsun bunu? Vazgeç bundan, biz sana ne istersen verelim! Para verelim, en güzel kızlarımızı seninle evlendirelim, tatmin olacağın her türlü maddî imkânı sana sağlayalım..." diye Peygamber Efendimiz'i döndürmeye çalıştılar. Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
"Bir elime kameri ayı verseniz, bir elime de güneşi verseniz, ben bu davadan vazgeçmem!"
"Allah beni vazifelendirdi, ben imanı söyleyeceğim! Şirkin, küfrün karşısına çıkacağım, onun yanlışlığını size anlatacağım!" dedi.
Müslümanlara da bu baskıları yaptılar, "Dininden dön!" dediler. Bilâl-i Habeşî'ye öldüresiye işkence yaptılar, mâlum. O her baskıda; "Ehad... Ehad... Ehad..." diyordu. Yani "Allah'ın şerîki nazîri yok, birdir!" diyordu Bilâl-i Habeşî, hatırlayacaksınız.
Allahu Teâlâ hazretleri müşriklerin ana kafa yapısını Peygamber Efendimiz'e veya mü'minlere böyle beyan ediyor. "Onlar sizinle daima çarpışırlar, güçleri yetse dininizden sizi döndürmek için daima bu işi yaparlar. Kafaları, zihniyetleri budur." diyor.
Ve men yertedid minküm an dînihî. "Onların bu baskılarından dolayı, aldatmacalarından veya çevirme çalışmalarından dolayı sizden biriniz irtidad ederse.."
İrtidad ne demek?
"İmandan sonra imanı, İslâm'ı bırakıp şirke, küfre dönmek" demek.
İrtidad edene "mürted" derler. Bir de ridde sözü var, sülâsiden mastar; "dinden geri dönmek" demek. İrtidad da aynı mânaya geliyor.
"Sizden biriniz irtidad ederse, yani İslâm'ı, imanı bırakıp küfre, şirke dönerse..."
Fe-yemüt ve hüve kâfirun. "Sonra da kâfir iken, o halde iken ölürse..." Fe-ülâike. "İşte böylelerinin..." Habitat a'mâlühüm. "Amelleri hebâen mensûrâ olur, sıfırlanır. İşledikleri evvelki iyilikler vesaire hepsi silinir, bâtıl olur, boşa gider, yok olur." Fi'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Dünyada da âhirette de amelleri hebâen mensûrâ olur."
Dünyada irtidad edenin başına neler gelir, tefsir kitapları onu yazıyor: Bir kere miras hakkından mahrum olur. Sonra karısı kendisinden boş olur, nikâh ahdi kalmaz. Müslümanların mallarına ortak olma, Müslümanlık haklarını kaybeder. Dünyası böyle olur. Âhirette de cennete giremez, cezaya uğrar. İrtidad ettiğinden dolayı ebediyyen cehennemde kalır.
Nasıl?
Hüm fihâ hâlidûn. "Onlar yani irtidad edenler cehennemde ebediyen kalacaklardır."
"İrtidad yok! Müslümana hiçbir şekilde imanı, İslâm'ı bırakmak yakışmaz ve olmaz... Böyle yaparsa dünyası ve âhireti harap olur." diye, bu âyet-i kerîme bildiriyor.
Hani, ve'l-fitnetü ekberu mine'l-katl denilmişti ya, onların dinden döndürme çalışmaları; işte fitne bu... O fitne öldürmeden daha fena. Ona kanıp da müslümanlar öyle yaparlarsa, bazıları irtidad ederlerse ne olur?
Ebediyen cehennemde kalırlar.
Abdullah b. Cahş ve onunla beraber olan muhacirler, bu seriyyeye, bu askerî birliğe katılanların hepsi Kureyş'tendi, Ensar'dan hiç kimse yoktu. Hepsi Peygamber Efendimiz'in sevgili, itimatlı, güvenilir ashâbından idiler. Abdullah b. Cahş da halası oğlu olur veya amcası oğlu diye de bir tefsirde geçiyor. Ben soyunu tam geniş olarak araştıramadım. Ama Hâzin tefsirinde ibni ammetihî buyuruluyor. Yani hala oğlu, halazâde olmuş oluyor. Ötekiler Ukkâşetü'bnü Mihsan es-Sakafî, Sa'd b. Ebî Vakkas... Onları da hep biliyoruz; mübarek insanlar, cennetle müjdelenen insanlar, cennete bigayri hisâb girecekleri belirtilen, Efendimiz'in sevdiği insanlar.
Bu âyet-i kerîme gelince; "Demek ki yaptığımız suç değilmiş, Allah bizi cezalandırmayacak, günah yapmamışız!" diye sevindiler. Bu âyet-i kerîme onların lehine hüküm indirince Peygamber Efendimiz de o zaman "Tamam." dedi; o zamana kadar ganimetten hisse almamıştı, ganimetten hisseyi de aldı. Bir de, esir alınanlar için Kureyşli akrabaları fidye teklif ettiler; "Fidye verelim, sen bize bu esirleri geri ver!" dediler. Peygamber Efendimiz dedi ki;
"Durun bakalım, bizden o iki kişi daha gelmedi. Sa'd b. Ebî Vakkas'la arkadaşı Utbe gelmedi. Eğer onlara bir şey olduysa bu esirleri de biz cezalandırırız!"
Ama onlar da sağ sâlim, kaybolan develerini bulmuş olarak gelince esirlerin fidyelerini kabul etti. Bu ganimetleri de mücahitler aralarında taksim ettiler. Beytülmâle ayrılan humusu, yani beşte biri de dağıttılar. Bir de, ikinci bir ümit daha belirdi;
"Ya Resûlallah! Biz o zaman bu savaşmayla, bu kervana bu yaptığımız saldırıyla gazâ etmiş ve cihat etmiş sevabı alır mıyız?" diye de sordular.
İkinci bir merhale; ümitlenince bu sefer daha güzelini soruyorlar. "Günahtan kurtulduk, düz, günahsız orta durumda mıyız, yoksa bir de sevap var mı?" diye heveslendiler, sordular.
Onun üzerine de bu 218. ayet-i kerîme nâzil oldu. Burada ne buyuruluyor?
İnne'llezîne âmenû. " O kimseler ki iman ettiler, mü'min oldular..." Ve'llezîne hâcerû. "Ve iman edip de bir de bazıları hicret ettiler..."
Yerlerini yurtlarını, mallarını mülklerini, akrabalarını, içtimâî mevkilerini, makamlarını, her şeyi gönüllerinden sildiler, gözden çıkarttılar, Resûlullah'ın yanına gittiler, hicret ettiler. Çok sıkıntılar çektiler. Kolay değil; bir yerin eşrâfından olan insan hiçbir şeyi olmadan öbür tarafa gidince; evi yok, tarlası yok, malı yok, mülkü yok... Çok sıkıntı çektiler muhâcirler, çok mahrumiyetler, fakirlikler çektiler... Başta Peygamber Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz olmak üzere... Bir misalle anlatayım:
Hz. Ali Efendimiz ihtiyar bir kadının kuyusundan kovayla su çekmiş, her kovası bir hurma mukabilinde... İhtiyar kadının hurma bahçesini sulamış, bir avuç hurma almış. "Ya Resûlallah, çalıştım, bu kadar hurma aldım; buyur!" diye, Peygamber Efendimiz'e getirmiş. Peygamber Efendimiz de bu hâlinden memnun kalıyor, o hurmadan alıyor, yiyiyor.
Böyle yaşamışlar, yani sıkıntılar çekmişler. Günlerce evlerinde aş pişmemiş, karınlarına taş bağlamışlar, çok sıkıntılar çekmişler.
"İşte bu iman edenler ve ondan sonra imanı dolayısıyla dinlerini korumak için hicret edenler..."
Hicreti niçin yapıyor insan, öbür tarafta kalsa ya?
"Hayır! Dinimi rahat yaşayayım, Resûlullah'ın yanında olayım, onun emrine tâbi olayım, emrini uygulayayım!" diye hicret edenler, çok sevap kazandılar. Muazzam ecirler, sevaplar kazandılar.
Ve câhidû fî sebîlillâhi. "Ve Allah yolunda da cihat edenler..."
"İman eden, hicret eden, bir de hicretten sonra Allah yolunda canlarını da ortaya koyup cihad edenler..."
Ülâike yercûne rahmetallâhi. "İşte bunlar Allah'ın rahmetini, sevabını umarlar, ummakta hakları vardır. Bunların amelleri boşa gitmez."
Mürtedlerin amelleri hani boşa gidiyordu, hiçbirisi kalmıyordu, sıfırlanıyordu, eski iyilikleri de siliniyordu; bunlarınki silinmez. Bunlar Allah'ın rahmetini umma hakkına, selâhiyetine sahiplerdir, umabilirler. "Allah rahmetini verecek!" diye, bu da bir müjde... Yani sevap da aldıkları böylece bu âyet-i kerîmeden anlaşıldı.
Vallâhu ğafûru'r-rahîm. "AllahuTeàlâ hazretleri sonsuz mağfiret sahibidir, pek ziyade mağfiret edicidir, çok ziyade rahmedicidir." diye bitiriyor.
Bu kulları mağfiret edeceğini, rahmetine erdireceğini bildiriyor.
Bu seriyyeye katılanlar bunlardan dolayı da artık ayrıca bayram ettiler. "Acaba yanlış bir şey yaptık mı?" diye çok korkmuşlardı. Çünkü Peygamber Efendimiz de; "Ben böyle söylememiştim, niye böyle yaptınız?" diye pek memnuniyet göstermemişti. Sonunda böyle olunca, âyet-i kerîmeler kendilerini sevindirecek tarzda bilgiler verince Peygamber Efendimiz'e ve mü'minlere; çok rahat ettiler, çok memnun ve mesrur oldular, Cenâb-ı Mevlâ'ya şükrettiler.
Allahu Teâlâ hazretleri şefaatlerine erdirsin.
İşte bu olay, yani bu kervanın ganimet olarak getirilmesi, ilk ganimet; iki tane esir alınması, ilk esirler; bir kişinin öldürülmesi, ilk düşmandan öldürülen olmuş oluyor. Kureyşliler; "Fidye-i necat verelim, serbest bırakın." demişlerdi. Bu iki esirden bir tanesi müslüman oldu; Kureyş'e gitmedi, Resûlullah'ın yanında kaldı, İslâmiyetini iyice geliştirdi, iyi müslüman oldu ve Bi'r-i Maûne olayında şehit oldu. Müslüman olarak yaşadı ve şehit olarak ruhunu teslim etti. Âhireti kurtuldu. İsmi el-Hakem b. Keysan idi. Öteki esir Osman b. Abdullah, Mekke'ye döndü, orada kâfir olarak öldü. Güya kurtuldu; ama kurtulmadı, cehennemlik oldu. Onun için iyi bir şey olmadı. Berikisi böylece cennetlik oldu.
Allahu Teâlâ hazretleri böylece, bu olayda, düşüne taşına, Allah'ın rızasını bulmaya çalışarak bir iş yapıp da ondan sonra da "Doğru mu yaptık, yanlış mı yaptık?" diye korkulara düşen müslümanları sevindirmiş oldu.
Olay hakîkaten âyet-i kerîmenin beyan ettiği şekilde çok açık seçik bir şekilde ortadadır. Müşriklerin şamatalarına hiç meydan yoktur. Onlar o zamana kadar Peygamber Efendimiz'e ve ashâbına çok zulümler etmişlerdi. Sonra yaptıklarının çok azı kendilerine yapılınca gürültü patırtı yapmalarının hiç aslı esası yok. Bu böyle devam ediyor. Asırlar boyunca, her devirde, her zaman böyle olabiliyor.
Asıl ölçüyü unutmamak lazım! Birisi birisine zulmederse, zulme uğrayan da karşılık verirse elbette mazlumun kendisini savunma hakkı vardır. O bakımdan suçlanması yersiz olur. Bu âyet-i kerîmeden bu hakikat ortaya çıkıyor.
Allahu Teâlâ hazretleri her işimizi rızasına uygun yapmaya bizleri de muvaffak eylesin. Yolunda dâim eylesin. İslâm'a hüsnü hizmetle hâdim olanlardan eylesin. Cennetiyle cemâliyle cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!