Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm
El-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.
Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedini'l Mustafa. Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Aziz, muhterem ve sevgili kardeşlerim!
Çok kıymetli bir âlimin; Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin -rahmetullâhi aleyh ve kaddesallâhu rûhahû- yazmış olduğu çok değerli, mümtaz bir kitap olan Tabakâtu's-sûfiyye’sini okuyoruz. Ebû Abdirrahman es-Sülemî tasavvuf büyüklerinin hayatlarını ve mübarek fikirlerini toplamış, böyle bir eser meydana getirmiş. Ve bu eseri çok kıymetli Mısırlı bir profesör de çok güzel dipnotlar, ilaveler, açıklamalar yaparak neşre hazırlamış. Henüz Türk dilimize tercüme edilmemiş bir kaynak eser olduğu için; tasavvuf konusunda en salahiyetli, en meşhur, en büyük, en kıymetli şahısların sözlerini ve fikirlerini buradan öğrenebiliriz diye bu kitabı okuyoruz.
Ve bihî kâle: Semi'tü Seriyye yekûl. Seriyy burada elif-lamlı olarak kullanıldı. Aynı bir önceki rivayetin rivayet zinciriyle; Cafer b. Muhammed b. Nusayr Cüneyd'den o da Seriyy es-Sakatî hazretlerinden -veya Farsça bir tertiple Seriyy-i Sakatî diyoruz- şöyle rivayet etmiş ki; Yekûl. Seriyy-i Sakatî hazretleri şöyle dermiş:
İzâ fâtenî cüz'ün min virdi lâ yumkinunî en akdıyehû ebedâ. "Beni virdimden, dualarımdan, günlük âdet edinip de okuduğum, çektiğim tesbihattan, dualardan birisi atlarsa, yani kaçırırsam, yapamazsam…" Lâ yumkinunî en akdıyehû ebedâ. "Bir daha onu telafi etmek asla benim için mümkün olmaz."
Öyle kuvvetli bir azmi, öyle kuvvetli bir kararı var ki almış olduğu tesbihatı, zikirleri ve günlük okumak âdetinde olduğu duaları, evrâdı hiç bırakmayacak.
"Onu kaybedersem onu hiçbir şekilde telafi edemeyeceğimi biliyorum. Onun için, yapamadım mı onu bir başka türlü artık ödemem mümkün değildir. Yani bırakmam. Artık onun kazası kaza da olsa eskisinin, aslının yerini tutmaz, iş işten bir kere geçmiş olur. Zarar ne kadar telafi edilmeye çalışılsa tam telafi edilmez demektir."
Mâlum, vird; "insanın diline âdet edinip de devamlı söylediği şeye" derler. Çoğulu evrâd gelir. Bir insan devamlı aynı şeyi çok çok söylüyorsa, "Bu o işi, o sözü kendisine vird-i zebân edinmiş." derler. Zeban Farsça "dil" demek. "Diline pelesenk edinmiş." de derler; "Dili hep aynı şeyi söylüyor." mânasına…
Tasavvufta böyle günlük vazifeler vardır; "Şu kadar tesbih çekecek." diye. Günlük evrad vardır. Bizim de Hocamız'dan hatıra, Hocamız'a da büyük şeyhlerimizden yâdigâr ve icâzetle verilmiş olan Evrad mecmuamız var, Evrad dua kitabımız var. Her gün başından bir kısmı okuyoruz, o güne mahsus kısmı da onun arkasından okuyoruz. Bunların çoğunu Hocamız hadîs-i şerîflerden almış, bir kısmı da kendisinin icâzetle okumaya izinli kılınmış olduğu evrâdıdır. Onları çok olduğu için haftanın günlerine taksim ederek hiç olmazsa bir hafta içinde bütün hepsini okumasını sağlayacak bir tertibe sokmuştu. Emretmişti, küçükten başladı, şöyle küçük bir cep kitabından; sonra daha büyüdü, daha büyüdü, vefatından önce en son şeklini aldı. Biz de okuyoruz. "Evrâdımız" diyoruz, "Evrad kitabımız" diyoruz.
İnsanın günlük vazife edindiği şeyleri, vefalı olması lazım, devamlı yapması lazım. Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
"İbadetlerin Allah indinde sevimlisi, makbulü, en faziletlisi, en üstünü devamlı olandır, az bile olsa."
Yani istikrarlı olanıdır. Bir yapılıyor bir bırakılıyor, bir öyle bir böyle, bir parlıyor bir sönüyor, bir hevesi geliyor bir hevesi kaçıyor. Böyle değil de muntazam, istikrarlı… Derviş istikrarlı olacak. Zaten tasavvufî terbiyenin amaçlarından birisi; güzel şeyleri insanın içine sağlam bir şekilde yerleştirmek, hep o halde olmasını sağlamak. Ahlâk bakımından da, âdetler bakımından da, âdâb bakımından da aynı şeyleri muntazaman yapacak, onları değiştirmeyecek. Bir istikrarlılık, bir vefa, bir devamlılık içinde.
Devamlı olmayan, iyi şeylerde sebat etmeyen kimseler makbul değildir. Bu tipteki insanlara "sebatsız" derler, "uçarı" derler, halk tabiri olarak "maymun iştahlı" denir. Yani bir onu, bir onu, bir onu heves ediyor, hiçbirini tam yapmıyor, bırakıyor. Halbuki bir şeyi tam yapa yapa insan mükemmelliği elde eder. Hatta sporcular bile sporlarını, antrenmanlarını muntazaman yapmazlarsa formlarından düşüyorlar, şampiyonluğu yapacak halleri kalmayabiliyor. Eski hattatların hayatlarından biliyoruz ki her gün bir meşk, bir hat çalışması, müsvette çalışması yapmazlarsa elleri meziyetlerini kaybediverirmiş. Yani her gün muntazaman çalışması lazım.
"Hattat" deyince… Meşhur Hattat Hafız Osman hazretleri, mübarek -çok seviyorum ve çok hürmet ediyorum kendisine- Yedikule'nin dışında bir yerde otururmuş da her gün Eyüp'e, buraya hocasına meşk yani çalışma yapmaya, ders yapmaya gelirmiş. Devamlılığa bakın!
Devamlılık azimlilik alâmetidir, vefa alâmetidir, sıdk-ı sadâkat alâmetidir, güzel bir şeydir. İbadetlerin, güzel şeylerin devamlı olması lazım, yapılıp bırakılmaması lazım. Adam bir bakıyorsun çok güzel, bir bakıyorsun çok fena; bir bakıyorsun çok hevesli, bir bakıyorsun her şeyi bırakmış, boşlamış. "Dengesiz adam" derler. Böyle insanları etrafında bir değerlendirip damgayı vurdun mu biter artık. "Ha, o mu? Tamam!"
Birisinden bahsediyorlar, seyahatim esnasında, üç defa o şahıs hakkında ayrı ayrı üç kişiden aynı sözü işittim. "Onunla bir alışveriş yapılmaz." diyorlar. Tamam, adam damgayı yemiş. "Mümkün değil, onunla alışveriş yapılmaz." Yani "huyu fenadır" demek. Gizli bir şikâyet bu. Halbuki alışveriş yapılabilir, ne olacak; alışveriş normal, almak vermek, satış normal. Yapılmaz, yani "mâkul değil" demek.
Mâkul olacak, istikrarlı olacak, güvenilir olacak, vefalı olacak. Büyüklerimiz boşuna mı söylemişler; "Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır." diye?
Hayır, boşuna söylememişler, benim hüsnü zannıma göre… Hakikaten öyle olduğu için, o kanaatte oldukları için, öyle davrandıkları için… Bir kahvenin hatırını bile )gözetmişler.) Tuz ekmeğin hakkını, nan hakkı derler… Nan Farsça "ekmek" demek. "Nankör" derler. Nankör ne demek?
"Yedirilmiş olan ekmeği görmezliğe gelen, yapılan iyiliği hatırlamayan, kendisine iyilik yapana kötülük yapan kimse."
Bu doğru bir şey değil. Müslüman vefalıdır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayatı, her menkabesi gözlerimizi yaşartacak kadar vefa örnekleri ile doludur. Sütannesini unutmamıştır. Sütkardeşini unutmamıştır. Kendisine iyilik edeni unutmamıştır. Kimseyi unutmamıştır. Daima onları ömürlerinin sonlarına kadar kollamıştır. Çok önemli!
Bizim arkadaşlarımıza da bakıyorum… İnsan biraz bilgili olabilir, biraz okumuş olabilir. Bilginin sonu yoktur. İnsan bir üniversiteyi bitirse, iki üniversiteyi bitirse, üç üniversiteyi bitirse bilgi bitmiyor ki, bilgi çok fazla. İnsanın yarım yamalak bilgi sahibi olunca şımarmasına veyahut kabarmasına veya gururlanmasına lüzum yok.
Tasavvufu bilmiyorlar. Tasavvuf söz ilmi değil, söz değil; davranış. Bir insanın hayatındaki davranışı sakatsa lafı da mühim değil. Vefalı olacak. Söz vermiş, ahd etmiş… Mesela derviş hocasına gelip ilk tasavvufa giriş görevlerini aldığı zaman; telkîn-i zikir, el alması, -buna mübayaa, bey'at denir- bu verilmiş bir sözdür ve bey'attır. Bu ahdine vefa göstermesi lazım.
Bir sürü vefasız insan var; söz veriyor, tutmuyor! Ahdine sâdık değil, yani ahdinin dışına çıkmış, ahdinin ne olduğunun şuurunda değil! Oturuyoruz, biz tasavvufu anlatmaktan başka bir sürü de ahdin önemini, ahde vefanın önemini anlatmak zorunda kalıyoruz. Halbuki normal olarak söz verince, söz namustur, herkesin sözün[de durması lazım.]
Evrad da "insanın kendi kendine, Rabbine karşı vermiş olduğu bir çeşit söz" demektir. "Ben bu vazifeyi yapacağım." Zaten kendin bir şey istiyorsun.
Evrad nedir?
Sevaplı bir dua veya bir cümle… Zaten kendi menfaatine… Bir yapıp bir yapmamak vefasızlık oluyor.
Demek ki ibadetlere de vefa göstermeliyiz. İbadetlere de müdâvim yani devamlı olmalıyız. Bunu gösteren âyet-i kerîmeler tabii çoktur. Konuyu fazla uzatmayalım ama bilelim ve böyle olmaya çalışalım.
Babamla Bahtiyar amca -vardı rahmetli, cennet-mekân, Allah makamını âlâ etsin, derecesini yüksek eylesin- ticaret hayatından tanışmışlar. Babamdan gelirmiş mal alırmış, hiç pazarlık yapmazmış; "Şu kadar mal lazım." parayı ödermiş. Ticaret hayatı bitti, dükkân kapandı, babam müftülüğe geçti, müftülükte vazife yaptı, emekli oldu. Ama Bahtiyar amcayla babamın o muhabbeti kesilmedi. Her cumartesi buluşma günüdür, her cumartesi buluşurlardı. Vefa, bağlılık ve sebat timsâli…
Bir şeyde sebat göstermek, uçarı olmamak, maymun iştahlı olmamak, gelip geçici olmamak, kararsız olmamak, dengesiz olmamak, istikrarsız olmamak; önemli bir tasavvufî şeydir [ahlâktır bu.]
Diyor ki Seriyy-i Sakatî Efendimiz hazretleri;
"Benim evrâdımdan bir şey beni atladı mı, -yani ben onu yapamadım mı, kaçtı mı demek- o zaman artık onu herhangi bir şekilde ödemem mümkün olmaz. Bitti!"
Bu zihniyetle, hiç kaçırmamak lazım. Biz de öyle olalım, evrâdımızı, dualarımızı, tesbihlerimizi yanardöner yapmayalım, muntazam ve istikrarlı yapmaya gayret edelim. Ahdimize sâdık olalım. Vefa duygusunu öğrenelim. Kara kahvenin hatırını, ak ekmeğin hatırını, tuzun hatırını bilelim, iyilik edenin iyiliğini unutmayalım. Kendimiz için…
Tabii herkes iyiliği kendisine yapıyor. Hz. Ali Efendimiz latife yollu buyurmuş ki:
"Ben kimseye ömrümde hiç iyilik yapmadım, hiç kötülük yapmadım."
"İyilik yaptıysam hepsini kendime yaptım."
Men amile sâlihan fe-linefsihî ve men esâe fe-aleyhâ. "Kim salih iyi bir iş yaparsa kendi nefsi içindir. Kim kötü bir iş yaparsa o da kendi nefsinin aleyhinedir."
Gayet net, çok âşikâr olarak Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilen bir şeyi ifade etmiş oluyor. O halde birisi birisine ekmek yedirmişse aslında kendisine iyilik yapıyor. Birisini yetiştirmişse, birisini okutmuşsa, birisini büyütmüşse, birisini evlendirmişse kendisine iyilik ediyor. Ama kendisine iyilik edilen kimse de yapılan iyiliği unutmamalı, o da onun için gerekli. Vefasızlık onun için zararlı, vefalılık onun için iyi, kendisine iyilik yapılan kimse için…
Semi'tü Ebâ Bekrin Muhammede'bne Abdillâh ibni Şâzân er-Râziyye yekûlu: Semi'tü Ebâ Umere'l-Enmâtiyye yekûlu: Semi'tü'l-Cüneyd yekûlu: Semi'tü Seriyye yekûl: Men erâde en yesleme dînuhû ve yesterîha kalbuhû ve bedenuhû ve yekılle ğammuhû fe'l-ya'tezili'n-nâse li-enne hâzâ zemânu uzletin ve vihdetin.
Rivayet zincirinde isimleri okuduk, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri dayısı, hocası olan Seriyy hazretlerinin şöyle dediğini rivayet ediyor:
Men erâde en yesleme dînuhû. "Kim dininin selâmette olmasını istiyorsa…"
"Dindarlığının, dinî hayatının arızasız, elemsiz, kedersiz, günahsız, Allah'ın sevmediği bir duruma bulaşmadan, lekesiz, tertemiz olmasını istiyorsa…"
Başka?
Ve yesterîha kalbuhû ve bedenuhû. "Hem gönlü hem vücudu istirahat etsin istiyorsa…"
"Dini selâmette olsun, dinine bir gölge düşmesin, bir çatlak, bir hastalık, bir arıza bulaşmasın; kalbi de bedeni de, gönlü de vücudu da müsterih olsun, rahat olsun istiyorsa…"
Ve yekılle ğammuhû. "Tasası, gamı, üzüntüsü de az olsun istiyorsa…"
Fe'l-ya'tezili'n-nâse. "İnsanlardan ayrılsın, uzlete çekilsin." Li-enne hâzâ. "Çünkü bu." Zemânu uzletin ve vihdetin. "Uzlet zamanıdır."
"Şu asır" diyor, kendi asrı için, bizim asrımız için değil. Kendi asrı için "Bu uzlet, tek başına yaşama zamanıdır." diyor Seriyy-i Sakatî hazretleri.
"Kim dininin selâmette olmasını, gönlünün ve vücudunun müsterih ve rahat olmasını, gamının az olmasını istiyorsa insanlardan ayrılsın, uzlete çekilsin. Çünkü bu, uzlet ve yalnız yaşamak zamanıdır." buyurmuş.
Tasavvufta ilerlemek için bildirilen şartlardan birisi de uzlettir. Ayın, keskin ze, lâm ile; uzlet. Biz buna Türkçe'de "üzlet" diyoruz, 'ü' ile söylüyoruz. "Bir kenara, inzivaya çekilmek; insanlardan uzak tenhada kendi başına yaşamak." demek.
Bir insanın tasavvufî eğitiminde uzlet gerekli. İnsanlardan ayrılacak, kalabalığın gürültüsünden, patırtısından, lafından, dedikodusundan, kendisini meşgul etmesinden, kendisini günaha iştirak ettirmesinden, bulaştırmasından bir kenara çekilecek, kendi tasavvufî eğitimini tamamlamaya çalışacak. Kendisinin içini dinlemesi için böyle bir yalnızlık şart. Onun için mâlum, halvet denilen -hı harfiyle- veyahut Arapça erbaîn -40 gün devam ettiği için erbaîn denilen- veyahut Farsça çil veya çihil kelimesi 40 demek olduğundan çile yani 40 günlük süren ibadet demek olan bir eğitim usûlü vardır. Derviş şeyh tarafından işinden, gücünden, eşinden, ailesinden, kalabalıktan alınır, tenha bir yere sokulur. Bu bir caminin bu iş için hazırlanmış hücresi, odası olabilir veyahut daha başka bir tenha yer olabilir.
Mesela Kastamonu'da eğer şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin camisini ziyaret eden olduysa, Kastamonu'ya gittiyse… -Bu ziyaretleri de belki yapmalı… - Şâbân-ı Velî, Halvetiye tarikatinin büyüklerindendir. Halvet tarikatlerinin ana eğitim usullerinden olan bir tarikat Halvetiye tarikati; 40 gün bir kenara çekilecek, o eğitimi orada görecek diye… O şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin camisi, arka tarafı ahşap, çok güzel, sevimli. Üç kat, arka tarafta küçük küçük hücreler var. Tavanı alçak tek kişilik odalar var. Müteaddit, 20-30 tane var, belki alt tarafta da başka var, bilmediğimiz miktarda… Efendi hazretleri dervişleri oralara sokuyor ve 40 gün orada namaza çıkıyor, abdest alıyor ama kimseyle görüşmeden, kendisi tenhada tek başına bir eğitim. Hocası gelip nasihat ediyor, konuşuyorlar. O halvetin içindeki eğitimin incelikleri ayrı. Ama 40 gün camiden çıkmıyor, evine gitmiyor, kimseyle konuşmuyor, sohbet etmiyor, bir eğitim geçiriyor. Bu şart tabii; insanın iç âleminde ilerlemesi için, iç âleminin cihazlarını parlatıp çalıştırması için, mânevî yolculuğunda, seyr-i sülûkünde ilerlemesi için gerekli.
Bir de normal olarak insanların arasına girmeyip bir kenarda durmak, kalabalığa pek karışmamak gibi böyle bir çekimser yaşam şekli vardır; buna da "uzlet hayatı" derler veyahut "i'tizal" derler.
Neden?
Çünkü; el-İstînâsu bi'n-nâsi min alâmâti'l-iflâsi demişler. Böyle bir söz kelâm-ı kibar olarak tasavvuf kitaplarında vardır. Yani "İnsanlarla, kalabalıkla fazla düşüp kalkmak, kalabalığın içine fazla girip çıkmak iflasın alâmetidir. Mânevî bakımdan iflasın, müflis olmanın, meteliksiz, parasız, pulsuz, kalitesiz, değersiz olmanın alâmetidir." demişler.
Neden?
Adam tek başına duramıyor. Tek başına durmanın bir fırsat, bir ganimet ve ibadet için Rabbiyle başbaşa kalmak, aman ne güzel bir bulunmaz nimet olduğunu bilmiyor. Hemen ceketini kapıyor evde, hanım soruyor:
"Nereye gidiyorsun, hayrola?"
"Evde canım sıkıldı, kahveye çıkıyorum."
Canı sıkılıyor! Müflis bu adam; mânevî sermayesi yok, hepsini tüketmiş, parasız pulsuz, cebi delik… İnsanlarla oturmaya kalkmaya alışmış; kahvede çen çen çen veya oyun veya başka şeyler veya televizyon, geceleri 12'lere, 1'lere, 2'lere kadar "Aman şu programı tamamlayalım. Ondan sonra eve geliyor, sabah namazı horul horul uyuyor; gözü çapaklı falanca vakitte kalkıyor… "Bu iflasın alâmeti" demişler.
Yalnız kaldı mı insan Kur'an'ı öğrenebilir, zikir yapabilir, kitap okuyabilir, kitap yazabilir.
Ben şahsen profesörlüğümü geciktirdim. Profesörlük tezimi hazırlayamadım. Kendi hayatımdan biliyorum.
Neden?
Evde dursam misafirler eve gelirdi. Fakülteye gitsem misafirler fakülteye gelirdi. Pazar günü gitsem, "Arabanı kapıda gördük hocam!" diye yine gelirlerdi. "Nasılsın? Selâmun aleyküm." "Aleyküm selam. Hoş geldiniz." Hepsi de kıymetli kardeşlerimiz… Uzak yerden gelmiş oluyor. Mesela kalkmış, yüzlerce kilometre kat etmiş, ille bizi görecek; eve geliyor, soruyor: "Nerede?" "Fakülteye gitti." Oraya geliyor. Ben böyle yazıyı yazmak için önüme kağıdı koyardım, üstüne bir güzel besmele veya besmelenin be'sini yazardım; bir satır eklemeden akşam olurdu!
Ne yaptım?
Evimden kaçtım. Arkadaşlar kaloriferli bir daire ayarladılar. Hiç kimse bilmiyor. Hiç kimse de alınmayacak. Fakülteden etrafıma bakınarak çıkıyordum, kimse görmesin diye. Hop oraya kaçıyordum. Orada profesörlük tezimi hazırladım, bu iş bitti. Yoksa vakit bulamıyordum.
Tabii bu tatlı bir meşguliyet; çünkü herkesin ihtiyacı var, söyleyeceği şey var, bizim de cevap vermemiz lazım, vazifemiz var. Ama herkes böyle olunca bir gelişme de olmuyor. Bir yazma, bir öğrenme, bir öğretme, bir çalışma olmuyor. İnsan Kur'an ezberleyecekse bir sayfayı kaç defa okuması lazım. Tefsir okuyacaksa, daha başka bir şey yapacaksa saatler lazım. Hocalık yapacaksa talebesiyle meşgul olması lazım. Hep bunlar zaman istiyor.
Onun için, uzlet yani boş bir zaman ve tenhalık büyük bir nimettir. Hayatını boş geçirmemek isteyen, Allah'ın rızasını kazanmak isteyen insan için hem ilim öğrenmek için bir fırsattır, hem ibadet için bir fırsattır, çok büyük bir nimettir. İnsanlar bunun büyük bir nimet olduğunu sonra anlarlar veya anlayamazlar veya ömür geçince pişmanlık duyarlar, diz döverler.
Eskiler bu uzleti sevmişler, onun için tenhalara çekilmişler, şöhretten kaçınmışlar, camilere tekkelere kapanmışlar, vakitlerini Allah'ın rızasına uygun geçirmeye çalışmışlar. O günlerde, yani ahâlinin tamamının iyice müslüman olduğu günlerde bile diyor ki; "Dini sâlim olsun, selâmette olsun, günaha girmesin, dininde eksiklik olmasın, kusur kalmasın; kalbi rahat olsun, üzüntüsü olmasın; bedeni rahat olsun, eza cefa görmesin, dayak yemesin, yumruk yemesin, gözü şişmesin, dudağı patlamasın; gamı kederi az olsun istiyorsa insanlardan ayrılsın." Kaçıp bir kenarda kalmayı tercih etmişler.
Artık bu zamanda bilmiyorum… Onların zamanında öyle olursa bizim bu zamanda herhalde yedi kat yerin altına mı saklanmak lazım, nereye gitmek lazım, bilmiyorum. Çünkü hakikaten insan günahtan kurtulması zor. Dışarıda o kadar şey.
Bu sözlerden bizim çıkartacağımız ders: Yalnızlığın bir nimet olduğunu ve bir büyük fırsat olduğunu unutmamak. Yalnızlığı en güzel şekilde değerlendirmek. Elimizde kitap varsa kitap okumak, hiçbir şeyimiz yoksa tesbih çekmek, dua etmek, Kur'ân-ı Kerîm ezberlemek, birisine bir şey öğretmek sûretiyle o zamanı değerlendirmeye, sevapla geçirmeye gayret etmemiz lazım.
Allah-u Teâla Hazretleri cümlenizden razı olsun. Cümlenizi Peygamber Efendimiz'in sevgisine, şefaatine, iltifatına nail eylesin. Peygamber Efendimiz'in has ümmeti olmanızı nasip eylesin. Dünya ve ahiretin her türlü tehlikelerinden koruyup, dünya ve ahiretin her türlü hayırlarına erdirdiği kullarından eylesin. Firdevsi Âlâda Peygamber-i Zişan’ımıza cümlenizi komşu eylesin. Cennet nimetleriyle mütena'ım eylesin.