18.08.1995 - Peygamber Efendimizin Şefaati, Merhameti, Paylaşımcı Olmak, Aile Sevgisinin Önemi

18.08.1995 - Peygamber Efendimizin Şefaati, Merhameti, Paylaşımcı Olmak, Aile Sevgisinin Önemi
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!
Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlenizden razı olsun. Cümlenizi iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin. Bize radyo yayını yapma nimetini veren Allah’a hamd ü senâlar olsun. Peygamber SAS Efendimiz’in mübarek Medine-i Münevvere'sinden size bu cuma canlı yayın yapıyorum, sesleniyorum. Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemizi Peygamber Efendimiz’in şefaatine nâil eylesin. Cümlemizi Peygamber Efendimiz’in bu güzel beldesini severek ziyaret etmeye, sıhhat ve afiyet üzere ziyaret etmeye muvaffak eylesin, nasib eylesin cümlemize.
Biliyorsunuz Peygamber Efendimiz’in kabrini ziyaret etmenin, mescidini ziyaret etmenin sevabı var. Sahih hadislerde: Lâ tüşeddü’r-rihâlüillâ ilâ selâseti mesâcid “Üç mescidden başkasına ziyaret caiz değil; ama, üçüne câiz: 1. Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram. 2. Medine-i Münevvere’deki Mescid-i Nebevî. 3. Kudüs'teki Mescid-i Aksâ.” diye bildirilmiş. Ve Peygamber Efendimiz SAS: Mazereti yoksa 5 sene geçtiği halde beni ziyaret etmeyen mahrumdur" diye beş sene geçmeden kendisini ziyaret etmeyi de teşvik buyurmuş. Dinimizin temelerinden, çok önemli esaslarından birisi Perygamber SAS Efendimiz. Onun sünnet-i seniyyesi dinimizin ana kaynakları, onun sevgisi imanımızın temeli. Bir mü’min, Rasûlüllah SAS Efendimiz’i annesinden, babasından, evlâdından, bütün sevgililerinden, sevdiği insanların hepsinden daha çok sevmek seviyesine yükselebilmişse, hakiki iman sahibi olabiliyor. Aksi takdirde henüz daha kenarda dolaşan, henüz daha için içyüzünü kavrayamamış bir kimse olmuş oluyor. Allah hidayet eylesin, gerçekleri göstersin.
Aslında çok yerlerimiz var. Ecdaddan kalma tekkelerimiz var, vakıf filân. Aslında bunlarla,vakıflar idaresi olarak güzel temaslarla,zamanında belki onların hepsini. Vakıf çünkü. Mü’min olan insanlar vakfın şartlarına riâyet eder. Burada da, şeriatin ahkâmının uygulandığı bir ülke olması dolayısıyla, delil gösterildiği zaman,birtakım şeylerin itirazsız kabul edilme durumu olacağını tahmin ediyorum ben.
Tabii,biz toplanınca,Türkiye’de de ne yapıyoruz normal olarak:Peygamber SAS Efendimiz’in hadis-i şeriflerini okuyoruz. Çünkü hadis-i şerifler çok önemli. Hadis-i şerifleri, sünnet-i seniyye-yi nebeviyyeyi bilmek çok önemli! Sünnet-i seniyye-yi nebeviyyeyi ihyâ etmek çok sevap. Peygamber Efendimiz’in sünnetine uygun yaşamak çok çok önemli. Onun için,biz Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini okumaya, öğrenmeye ve uygulamaya gayret eden bir topluluğuz. Ana vasfımız bu. Tertemiz bir ehl-i sünnet itikadı; yâni sünnet-i seniyye yolunda yürüyen mübarek alimlerin tertemiz inancı. Hani aşırılık yok, eksiklik yok. Böyle asırlarca büyük, temiz âlimlerimizin ortaya koyduğu, titiz, dikkatli çizilmiş hudutların içinde, cadde-i kübrâda, iman yolunda yürüyoruz. Bir vasfımız bu, imanımızın vasfı bu. Ondan sonra da,gönlümüzde ana niyetimiz, grup olarak ana amacımız: İlâhî ente maksùdî ve rıdâke matlûbî cümlesiyle özetliyoruz.
Yâni bunun manası şu:“Yâ rabbi benim arzum, murâdım, isteğim, gece gündüz durmayıp yanıp tutuşup istediğim sensin! Bensenin rızanı kazanmak istiyorum.” diyoruz.
Tabii sevgili dinleyiciler, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin rızasını kazanmak ne ile olacak? Onun sevgili kulu, Muhammed-i Mustafâ’sı, Peygamber Efendimiz’in sünnetine uymakla olacak. Bid’atla olmaz. Bid’at yolunda yürüyen hiç bir şey elde edemez, cezalara uğrar. Hatta bid’at çok kötü bir şey. Sünnete uygun olmayan bir yol, sünnete aykırı bir çizgide yürümek çok fenâ bir şey. Dinde, Peygamber Efendimiz’in koymadığı bir takım esasları aklından, kalbinden düşünüp çıkartmak çok fenâ. Sünnet-i seniyye-yi nebeviyye uygun yaşayacağız diye, tabii biz hadis-i şerifleri okuyoruz, her zaman. Türkiye’de de biliyorsunuz sohbetlerimiz hadis-i şerifler üzerine. Böyle yolda da, umumiyetle Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerini okuyoruz. O hadis-i şeriflerin bir grubu şefaat ile ilgili idi. Şefaat, Peygamber SAS Efendimiz’in bizler hakkındaki, Allah’a duası, isteği; “Yâ Rabbi bunları affeyle!” demesi, bizim hakkımızda iyi hüküm verilmesini dilemesi, şefaate etmek. Bu tabii çok önemli. Ahmed ibn-i Hanbel Rh.A, o Hanbelî mezhebini kurucusu, aynı zamanda çok büyük bir hadis âlimidir. Çok büyük bir hadis kitabı var onun, Müsned-i Ahmed ibn-i Hanbel diyoruz; otuzbeş, otuzaltıbin hadis vardır içinde. Ama sahabe ismine göre tertiplenmiştir, konularına göre değil. Orada Ebû Said el-Hudrî Hazretleri’nden rivayet edilmiş bir hadis-i şerifte, bir müjde vardı:
“Her peygambere Allah bir fırsat vermiştir: ‘Dile, dilediğini ben ifa edeceğim, vereceğim, yapacağım, iste bakalım!’ diye. Hepsi istemişlerdir bu dünyada.” diyor Peygamber Efendimiz. “Ben ise, Allah’ın bana verdiği bu ikramı, fırsatı tehir ettim, ahirete bıraktım. Ahirette ümmetime şefaat edeceğim!” buyuruyor. Tabii, şefaatin kimlere olacağı muhakkak. Peygamber Efendimiz’i seven. Peygamber Efendimiz’in soyunu, âlini, evlâdını seven, ona bağlı olan insanlara olacak. Günahkâr da olsalar. Şefâatîli-ehli’l-kebâiri min ümmetî diye başka bir başka hadis-i şerif de var. Yâni kebîre işlemiş, büyük suçları var, yüzü kara, suçu çok ama, Peygamber Efendimiz gene kendisinin ümmeti olması dolayısıyla, Peygamber Efendimiz’i seven bir kimse olması dolayısıyla şefaat edecek. Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemizi Peygamber Efendimiz’in şefaatine erdirsin.
İkinci grup hadis-i şerifler, size özet olarak söylemek istiyorum, merhametle ilgili hadis-i şerifler, sevgili dinleyiciler!
Merhamet, biliyorsunuz, insanın karşısındaki bir başka insana severek acıması, “Yazık!” filân diyeacıma duyması demek. Tabii, bu dinin temelidir. Yâni insanın içinde çeşit çeşit duygular var. Çeşit çeşit huylar var. Çeşit çeşit düşünceler var. İnsanın kalbini bir yarsan da görsen neler olduğunu, içinden neler çıkacağını. Çok çeşitli düşünceler var. Ama bu çeşitli duygu ve düşüncelerin en kıymetlilerinden birisi, dinî bakımdan en önemli olan duygulardan birisi merhamet duygusudur. Biliyorsunuz, Allah-u Teâlâ Hazretleri Erhamü’r-râhimîn’dir; yâni en merhametlidir, merhametlilerin en merhametlisidir. Rahman’dır, Rahîm’dir. Hem dünyada, hem ahirette mü’minlere rahmetiyle tecelli edecek. Dünyada da, kâfir mü’min ayırmadan herkese rızk veriyor, nimetler veriyor. Hatta kâfir olsa bile veriyor. O da Rahman olmasından dolayı. Yâni yaratmış, kul demiş, rızkını veriyor. Kesmiyor günah işledi diye. Onun için, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin bu Erhamü’r-râhimîn olması, bizler için tabii çok önemli ve Allah-u Teâlâ Hazretleri rahmeti seviyor. Yâni,merhamet etmeyi seviyor. Kulların da birbirlerine merhametli olmasını seviyor. Er-râhimûne yerhamühümü’r men men fi’s-semâi ve men fi’l-ardı “Merhametlilere Rahman merhamet eder. Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin!”diye müjde var. “Merhamet etmeyen,merhamete mazhar olamaz. Gaddar olan, zâlim olan, merhametsiz olan insanda,Allah’ın rahmetine erişemez.” diye tehditler var. Onun için,merhametli olmak çok önemli. Onlardan bir hadis-i şerifi diyor ki Peygamber Efendimiz: Kabadâtü’t-temri li’l-mesâkîn, mühûrü’l-hûri’l-în. [Avuç avuç miskinlere verilen hurmalar, hurilerin mehirleridir.] Yâni, şöyle torbana, sepetine elini daldırıyorsun, avuç avuç hurmayı alıyorsun, “Al! Al!”diye fakirlere veriyorsun. “İşte bu avuç avuç, bir tutam bir tutam fakirlere verdiğin bu hurmalar, gözlerinin güzelliğiyle ad almış olan, o güzel gözlü cennet hurilerinin nikâhlarının mehirleri olacak.” buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Yâni, “Böyle hurmasını fukaraya avuç avuç dağıtan kimse cennete girecek, huri kızlarıyla da nikâhı olacak ve bu nikâhta da mehirler hani elmas, yakut, yüzük, altın bilmem beşibiryerdeler ve sâireler oluyor dünyada. Ahirette de işte bu yaptığı hayırlar, hurmalar hûri kızlarının mehirleri olacak.” diye müjdelenmiş.
Muhterem kardeşlerim! Tabii biz bugün, “Bir avuç hurma nedir!” deriz ve kendimiz ancak yemekten sonra ağzımızı tatlandırmak için yiyoruz. Daha önce çorbalar geliyor, kebaplar geliyor, pilavlar geliyor, sebzeler geliyor sıra üzere tertipli. Masanın üstündeki öteki garnitürleri, salataları ve sâireleri hiç saymıyoruz. Onlar yemekleri daha tatlı yemek için, iştahımızı açsın diye yapılmış, kıyıdan kenardan yiyecekler diye düşünüyoruz. En sonunda da işte hurma da olursa, birkaç tane de hurma alıyoruz. Ama eskiden öyle miydi? Peygamber SAS Efendimiz’in zamanında sahabe-i kirâmın, o mübarek insanların;Allah’ın indinde derecesi evliyaullahın en yükseğinden de daha yüksek olan o insanların,ne sıkıntılar çektiğini; bizzat Peygamber Efendimiz’in nasıl günlerce böyle sabredip, açlığa tahammül edip, bir hurmayla yetinip, oruç tutup, bu sıcaklarda, bu diyarlarda nasıl ömür geçirdiğini tarih kitapları yazıyor. Tabi o çok önemli. Bir avuç hurmayı tutup birisine verirsen, o belki onun bir günlük yiyeceği olur, belki bir iki günlük yiyeceği olur. Torbasına birazcık hurma biriktiren sefere çıkıyordu. Yâni seferde onları yiyecek. İşte başka süpermarket, çarşı pazar yok. Öyle bir devir, öyle bir yoksulluk ama, tabii mânevî bakından muazzam zenginlik var. O dünyevî fakirlik ama, gönülleri çok zengin, çok mübarek insanlar. Tabii o zaman, kıymeti de çok oluyor. Her şeyin kıymeti, yapılış anındaki, işe yarayışındaki, makbule geçişteki pozisyonuyla da ilgili oluyor. Yâni, bir insan bir hayır yapar. E herkesin hayır yaptığı zamanda sen de çıkartıyorsun, herkes zâten dağıtıp duruyor, sen de biraz bir şey veriyorsun. Diyelim ki, Kurban Bayramında göndermişsin bir fakire birazcık et. Tamam, Allah kabul etsin ama, zâten herkes et yiyor, zâten herkes birbirine et veriyor. Hadi bakayım, sen böyle kıtlık zamanında, hiç kimsenin dağıtmadığı zamanda bir kurban kes Allah rızası için de, fakirlere gönder. “Oh, aylardır evimizde et yoktu.” filân diye sevinsinler; çorba yapsınlar, pilav yapsınlar, yesinler zavallılar meselâ. O zaman makbule geçer.
Ben hatırlıyorum, Arafat’tan Müzdelife’ye dönerken, otobüsün içinde saatlerdir gidiyorduk, Hocamız cennetmekân Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin zamanında. Otobüsten inemiyoruz. Yer yakın, otobüsten inemiyoruz. Otobüsü bıraksak, gideceğimizyere gitmek zor olur diye. Otobüsün kapısı açık, dışarısı çok sıcak. Birisi kapıdan geldi:“Selâmün aleykümHocam!” dedi. Elinde termosu vardı. Çıkarttı, bir bardak soğuk su verdi Hocamız’a. Bize de verdi. Ne kadar makbule geçti! Evet bir bardak su, her yerde var ama, işte orada yok. İşte o zaman çok kıymetli.
Peygamber Efendimiz’in zamanında da öyle tabii. Bu fukaracıklar, bu zavallılar ne sıkıntılar çekiyorlar. Yiyecek yok, giyecek yok. Müthiş yoksulluk var. İşte o zaman tabii o hurmalardan depo etmeyip, esirgemeyip, sakınmayıp, çekinmeyip, alıp alıp fukaraya: “Alın kardeşlerim!” diye vermek güzel bir şey. Mü’min mü’mini sevecek. Hatta biz müslümanlar gayrimüslimlere bile yardım etmişiz. Hatta yaralı hayvanlara, kuşlara yardım etmişiz. Onlar için vakıflar tesis etmiş büyüklerimiz var. “Uçamayan yaralı leyleklere bakma vakfı” filân diye, böyle mallar tahsis etmişler. İşte böyle şeye teşvik var. Merhamet edip de yiyemeyen, alamayan, fakir olan insanlara vermenin ne kadar sevap olduğunu gösteriyor bu hadis-i şerif. Bir de o devri anlatan bir başka hadis-i şerif vardı aynı sayfada. Onu da size okumak istiyorum sevgili dinleyiciler.
Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki: Kad rahimeha’llâhu bi-rahmetihâ ibneyhâ. “Allah bu kadına rahmet etti, şu iki çocuğuna olan merhametinden dolayı.” diyor. Bu da Taberânî’den rivâyet edilmiş. Şimdi olay nedir, onu anlatayım: Kadıncağızın birisi Peygamber SAS Efendimiz’e gelmiş, yanında iki tane erkek çocuğuyla beraber. Peygamber Efendimiz de, bu kadıncağıza üç tane hurma vermiş.Tabii,Peygamber Efendimiz sayıyla vermezdi. Yok ki, üç tane verebilmiş. Olsa torbasıyla verir, çuvalıyla verir, sepetiyle verirdi Peygamber Efendimiz. Peygamber Efendimiz’in cömertliği dillere destan. Yâni gökteki bulutlarda, yeryüzündeki deryâlarda yok öyle cömertlik! Verdi mi, tam doyurucu şekilde verirdi. Yokluktan korkmayan insanın verişiyle verirdi Peygamber Efendimiz. Gündüz eline geçeni geceye bırakmazdı, gündüz dağıtırdı. Gece eline geçeni sabaha bırakmazdı, gece dağıtırdı. Etrafına dâimâ hayır, hasenât yapardı, verirdi. Sahabesi de öyleydi, hanımları da öyleydi. Çok cömert insanlardı. Demek ki, az var ki fazla veremedi. Bazen evinde üç aydır ocak tütmediği olurmuş. Eve gelirmiş: “Yiyecek bir şey var mı?”diye sorarmış.“Yok yâ Rasûlallah!”derlermiş.“Ben de zâten oruç tutmaya heves ediyordum, oruç tutuvereyim.” dermiş. E bazen bir hurma olursa, işte ağzına atarlarmış. Bazen öyle olurmuş ki, bir tanecik hurma var ama aç insanlar çok. Birisi hurmayı biraz emermiş, ötekisine verirmiş. İnsan başkasının ağzından çıkanı yer mi? Biz yemeyiz, atarız ama hadi bakalım, açlık cana tak ettiği zaman ne yapacak? O zaman mecburen işte o alıyor. Zâten müslüman müslümandan, demek ki temizdir diye tiksinme de olmuyor. O emermiş, o emermiş. Ama asıl mesele nedir? Bir hurmayı bile paylaşacak kadar yoksulluğun olmasıdır. Her zaman söylüyorum: Örtü de yoktu, yiyecek de yoktu. Ev de öyle. Yâni hurma dallarını çatıp, çamurla iki tarafını sıvadılar mı, duvar olurdu. Böyle lüks binalar yoktu. Hurma dallarından örtülmüştü Peygamber Efendimiz’in mescidi. Zemini halı değildi, kumdu. Sahabeden birisi Peygamber Efendimiz’in arkasında namaz kılıp, “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh!” deyince hemen kalkar gidermiş. Bir gün,iki gün, üç gün. Birisi demiş ki:“Yâ mübarek! Bak burası Peygamber Efendimiz’in mescidi, sevaplı yer. Burada hemen selâm verip neden gidiyorsun? Otur biraz, dua et, sevap kazan!” filân deyince,boynunu bükmüş zavallı. Tabii herkesin iç yüzünü bilmeden ayıplamak da doğru değil sevgili dinleyiciler. Boynunu bükmüş: “Çok haklı söylüyorsun kardeşim. Haklı söylüyorsun ama, şu benim üstümdeki şu örtü var ya, ben bunu sarınmışım, geldim burada namaz kıldım ya, tamam. İşte bu örtüden bizim evde bir tanecik var. Ben bunu sarındım, geldim burada namazı kıldım; şimdi hemen alelacele eve gideceğim, hanımcağız da örtünecek. ” Evdeki hanımı. Çünkü biliyorsunuz, namaz kılmak için hanımının örtünmesi lâzım. Örtünecek, o da namaz kılacak. “Sabah namazının vakti geçmesin diye, alelacele gidiyorum evime, örtüyü ona veriyorum. O da sarınıyor, o da namaz kılıyor.”
Ne kadar ibretli. Yâni anlayın yoksulluğun durumunu, neler çektiklerini o mübareklerin! Bizim de, ne kadar büyük nimetler içinde olduğumuzu anlayın da, şükrünüz artsın!
“Yâ Rabbi, bize ne kadar nimetler vermişsin!
En sevgili kulların olmadığımız halde, sana çok güzel kulluk etmediğimiz halde, neler vermişsin yâ Rabbi!” diye, Allah’a teşekkür bâbında severek ibadet edin! Şükrünüz artsın diye bunları söylüyorum. Şimdi, Kadıncağız gelmiş Peygamber Efendimiz SAS’in yanına. Yanında da iki tane çocuk var. Efendimiz üç tane hurma vermiş.”Demek ki hurmalar az, üç tane vermiş. Yâni bir hanıma, birer tane de çocuklara olacak şekilde. Fea’tati’bneyhâ külle vâhidin minhümâ temreten “Kadıncağız her bir çocuğa birer tane hurma vermiş;‘Al evlâdım, al evlâdım!’demiş. Çocuklar hurmaları almışlar. Feekelâ temreteyhimâ Çocuklar kendilerine verilen hurmaları, hop yutmuşlar.” Tabii onlar da aç. Çocuk iktisat etmeyi bilmez ki. Hani insan biraz ucundan ısırsın, biraz çiğnesin, tadını çıkarsın, biraz daha ısırsın filân. Böyle yer az olan şeyi, yavaş yavaş yer. Lup diye yutmuşlar. Sümme cealâyenzurâni ilâ ümmihimâ “Sonra annelerinin yüzüne bakmaya başlamışlar.” Biliyorlar ya annelerinin elinde bir hurma daha var; böyle yüzüne bakmaya başlamışlar. Sahneyi göz önüne getiriyorum da, yüreğim dayanamıyor. Feşakkat temretehâ nısfeyni beynehümâ “Kadıncağız da elindeki son hurmayı ikiye bölmüş, iki çocuğuna vermiş.” Onlar da yemişler. Yani anne ne oldu? Anne taş yedi. Hani annesi taş yer ya, çoluk çocuğu çok oldu mu zavallılar. Ötekiler üçer, beşer yerler; anneler de hiç bir şey yemez, boynunu büker, ama memnun olur. Aç durur, çocuklarım yedi diye memnun olur. Bu ne duygusudur? Bu annelerdeki bu güzel duygu ne duygusudur sevgili dinleyiciler?
Merhamet duygusudur. Seviyor, çocuğunu seviyor. Kedi de öyledir, koyun da öyledir. Başka mahlûklar da öyledir. Çocukları yer bitirir. Yâni emerken, sanki annesini yer bitirir gibi. Annesi zavallı, zayıftır ama, işte çocuklarım büyüsün diye böyle boynunu büker, gözlerini yarıya kapatır. İşte o çocuklarının yemesinden, içmesinden memnun olur. O çocuklar da yerler, içerler, afacan afacan birbirlerini üstüne atılıp oynarlar. İşte bu çocuklar da yemişler. Anne ne yaptı? Aç kaldı. Halbuki, Peygamber Efendimiz üç tane vermişti. Bir tanesini de o yiyebilirdi. Hatta ben düşünüyorum ki sevgili dinleyiciler, annenin biraz kendisini de beslemesi lâzım! Niçin? Çocukları için. Anne kendisini çocukları için beslerse, kuvvetli olursa, çocuklarına iyi bakabilir. Amma beslemezse, zayıf düşerse, anneye kim bakacak? O zavallı bebekler mi kalkıp bakacak. O bakımdan, “Annenin kuvvetli olması, çocukları için de iyi!”diye düşünüyorum ben. Ama işte anne kalbi, anne şefkati, annenin merhameti böyle yaptırtıyor. Annelik duygusu çok kıymetli bir duygu, muhterem kardeşlerim! Bir annenin çoluk çocuğuna bakması, beslemesi; gazinin, mücahidin düşmanla savaşması gibi sevaplıdır. Az bir şey değildir. Onu emzirmesi, ona bakması, onun ağlamasına tahammül etmesi, gece gündüz başucunda beklemesi, onun büyümesi için gayret göstermesi cihad gibidir. Anneler çok sevaplar kazanıyor ve annelerin hakları ödenemez. Onun için, eğer anneniz, babanız sağ ise, hayatta iseler, Allah uzun ömürler versin; sevgili dinleyiciler, annenize, babanıza çok hizmet edin! Hatta bazı anne, babalar bu devirde duyuyorum, İslâm’dan uzak yetişmişler. Hani bir devir geçti ya Türkiye’de. Şöyle dediler, böyle dediler, İslâm’ı hor gördüler, çağdışı sandılar, çöl kanunu sandılar. Hâşâ sümme hâşâ. Ama sonradan batıdan Avrupalılar müslüman olmaya başlayınca afalladılar, şaşırdılar. Filozoflar müslüman olmaya başlayınca, “Allah Allah!” dediler, yanlışlarını anladılar. Yâni İslâm’ın çağdışı olmadığı, çağlar üstü olduğu, ileri çağlara ait olduğu, ebedî olduğu, ömür boyu, dünya durdukça duracağı nihayet anlaşıldı. Yâni bütün hasımların çalışmaları, karalayanların karalamaları, güneşin balçıkla sıvanmadığı gibi İslâm’a zarar vermedi, İslâm’ın güzel bir din olduğu, en güzel din olduğu, artık gayrimüslimler tarafından da anlaşılıyor da, herkes müslüman oluyor... Senin tarihin var, mâzin var, dinin var, imanın var, şanlı şerefli. Şimdi neyse, işte öyle bir yanlış eğitim politikasıyla insanlar yanlış yetişmiş; İslâm’ı kötü görüyor. Nefis terbiye olacak, vicdan terbiyesi, irade eğitimi olacak. Pekiyi,nefis nasıl terbiye olacak? Sen içinden gelen duygulara nasıl hâkim olacaksın? Nasıl güzel ahlâkı elde edeceksin?
Ahlâkın mektebi neresi?
“Tasavvuf. ”
Mevlânâ nasıl yetişmiş? Yunus nasıl yetişmiş? Görmüyor musun, sevmiyor musun? E niye düşman oluyorsun? İşte böyle bazı anne-babalar İslâm’a düşman. Çocuk mü’min, çocuk anne-babasını doğru yola getirmeğe çalışıyor; anne-baba doğru yola gelmiyor. Anne-baba, açık saçık, günahkâr, içkici, kumarcı, pokerci sabahlara kadar. Çocuk da utanıyor onların hâlinden; “Yapmayın anneciğim! Yapmayın babacığım!” diye doğru yola çekmeye çalıyor. Böyle bir mücadele devam ediyor.
Sevgili ve muhterem kardeşlerim!
İşte ne yapıp yapıp, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin yolunda yürümeye gayret etmesi lâzım herkesin. Tabii annesi, babası yanlış yoldaysa; evlâdın anne-babasına da doğruyu söylemesi lâzım! Karşısındaki kim olursa olsun, ona da hakkı, gerçeği söylemesi icâb ediyor.
Konuşmanın neresindeydik, sevgili dinleyiciler: O kadıncağız, bu iki çocuğuna merhamet etmiş, vermiş, kendisi yememiş ve memnun gene hâlinden, yemediği halde.
Biz de diyorduk ki:“Ey sevgili dinleyiciler! Anneniz, babanız sağsa güzel hizmet edin. Hatta İslâm yolunda gitmiyorsa bile. Geçmişte bir fırtınalı devre geçti. Müslüman kafada, havada değil. Kalbi imana ısınmamış. Gene yardım edin, gene hizmet edin ki, müslümanın ne kadar iyi evlât olduğunu görsünler. Yavaş yavaş onlar da anlarlar hatalarını. Kolay değil,bir insanın yaşlı başlı olup da hatalı olduğunu hazmetmesi kolay değil, hazmedemiyor insan: “Vay, benim oğlum doğruyu görüyor da ben göremiyormuşum; öyle şey olur mu? Ben onu yetiştirdim, o küçük!” filân diye inanmak istemiyor ama, yine de anlatmak lâzım, göstermek lâzım: “Bak bunu ben söylemiyorum sevgili babacığım, sevgili anneciğim! Allah böyle emrediyor, Kur’an böyle diyor. Bu Allah’ın kelâmı. Bak, Avrupa’dan şu kadar insanlar müslüman oldu. Rusya’dan bile müslüman olanlar var, Japonya’dan müslüman olanlar var. Dünyanın her yerinden nasibi olanlar imana geliyor. Bizim dedemiz, ecdâdımız, soyumuz müslümanken, siz niye böyle yalan yanlış yolları benimsediniz? Ahirete imanınızı zedelediniz, tehlikeye düştünüz, kendinizi kurtarın!” diye.
Tabii hizmet etmemiz lâzım!
Anne-babaya evlât hizmet edecek, kâfir bile olsa. Onu imana çekmeğe çalışacak, hizmet edecek. Tabii bir de mü’minse anne-baba; o zaman öpüp baş üstünde gezdirmek lâzım!
Elini sıcak sudan soğuk suya değdirtmeden hizmet etmek lâzım!
Hani eski manzara ama; ibrik elde, peşkir, havlu omuzda; eline, ayağına su döküp, havlusuyla kurulayıp, hizmet etmek lâzım! Duasını almak lâzım! “Allah razı olsun!” dedirtmek lâzım!
Bir hadis-i şerifi her zaman söylüyorum sevgili kardeşlerim: “Bir evlât, anne-babasına eğer şöyle bir ‘Allah razı olsun!’ dedirtebilse çok sevaba girer. Bir kere kendisine sevgiyle baktırtabilse, bir köle âzâd etmiş gibi sevap kazanır.” diyor Peygamber Efendimiz SAS. Yâni baba veya anne evlâdına bakacak şöyle, “Bu benim evlâdım!” diye sevgiyle bakacak. Kızarak değil, severek bakacak. Evlat sevap kazanıyor. Ne kadar? Bir köle âzâd etmiş kadar sevap. Bir köle ne demek bu devirde? En aşağı,bir araba demek. Yâni,bir araba alıp da bağışlayabiliyor musun? Yâni, köle az bir şey değil, büyük bir varlık yâni. Bir köle âzâd etmekbüyük bir iş.
Demişler ki:“Yâ Rasûlallah! Anne-baba evlâdına günde üçyüzaltmış defa bakar.”Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:“Allâhu ekber! ” Yâni, “Allah en büyüktür. Allah her şeye kâdirdir. Yâni,üçyüzaltmış defa bakınca, ‘Yoo, ben o kadar sevabı veremem!’mi diyecek? Hepsine verir. Yâni, her bakışına bir köle azad etmiş gibi sevap verir.”
Onun için,annenizin size sevgiyle bakmasına, babanızın size sevgiyle bakmasına gayret edin! Çok sıkıntı çektilerdiye düşünün! Yâni zengin de olsalar, fakirlik çekmemiş de olsalar, bir çocuğu dokuz ay karnında taşıyor annesi. Ne ızdıraplar çekiyor. Taşıması kolay değil.Yemek yiyemez, midesi bulanır, gece uyuyamaz, ayakları şişer, doktorlara gider. Doğum çok zor bir olay, çok acılı, ızdıraplı bir olay. Doğan, hiç bir şeyden habersiz bir bebek, cıyak cıyak bağırır. Ondan sonra ona bakacak, altını temizleyecek, yıkayacak, öpecek, koklayacak, sallayacak. Hastalandığı zaman başucunda sabahlayacak. Annenin hakkı ödenmez, babanın hakkı ödenmez; onlara sevgi gösterelim! Onların o merhametlerine. Bak,“Bir kadının bir hurmayı ikiye bölüp iki çocuğuna vermesinden dolayı, Allah ona merhamet etti” diyor Peygamber Efendimiz.
Sevgili kardeşlerim!
Allah-u Teâlâ Hazretleri bir iyiliğinden dolayı insanı cennete sokar. Yâni, kabul olmuş bir iyilikten dolayı, insan cennete girer. Bak bu kadıncağız bir hurmayı ikiye böldü, iki çocuğuna verdi diye Allah’ın rahmetine nâil oldu. Onun için, iyilik fırsatlarını ganimet bilelim, kaçırmayalım! İyilik fırsatı elimize geçti mi iyilik yapalım, merhametli olalım! Bakın dünya üzerinde çok muzdarib, sıkıntı çeken müslüman var. Dünyanın her yerinde. Gazeteler yazıyor, görüyorsunuz. Dünyanın her yerinde müslüman kardeşlerimiz sıkıntı çekiyor. Biz de merhametli olacağız. Biz de hurmamızı ikiye böleceğiz, kardeşlerimize vereceğiz. Allah’ın rahmetine ermeye çalışacağız.
Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemizi rahmetine eren kullarından eylesin. Hem dünyada, hem ahirette aziz ve bahtiyar eylesin. Ümmet-i Muhammed’i umûmî olarak aziz eylesin, rahmetine mazhar eylesin. Hastalarımıza şifâ versin, dertlilerimize devâ versin. Dertli olanlarımızın, hasta olanlarımızın hastalıklarına şifâlar ihsân eylesin. Mücâhid kardeşlerimize yardım eylesin, gâlip eylesin, mansur eylesin, muzaffer eylesin. Beldelerimizi korusun. İstilâya uğramış İslâm beldelerini kurtarsın. Şaşıranlara doğru yolu göstersin, hidayet eylesin. Evlâtlarımızı, zürriyetlerimizi hayırlı evlâtlar, zürriyetler eylesin. Bizi sevdiklerimizle beraber; annemizle, evlâtlarımızla, ecdadımızla ve ahfadımızla, soyumuz, sopumuzla sevdiği kulları zümresine dâhil eyleyip, cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Sevgili dinleyiciler! İşte Peygamber Efendimiz’in Medine-i Münevvere’sinden size böyle dualar. Allah-u Teâlâ Hazretleri nice cumalara, nice mübarek günlere sıhhat, afiyetle cümlenizi erdirsin.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!
20.01.1995 -
Hayır İşlemek, Hayra
17.11.1995 -
Allaha ve Resulune
