Bu âlem, Allah’ın mülküdür kimsenin değil. Ne kadar saltanat sahibi olursan ol… Herkesi, bu dünya, nice saltanat sahiplerini yemiş öğütmüştür yani. Bu toprak nice saltanat sahipleri bu dünyadan gelmiş geçmiş; bu toprağın altında bugün hepsi. Bize düşen, Allah’ın rızasını tahsil etmek için yapılacak ibadet amellerdir. Onların gayrısında olan her şey boştur.
Mehmet Zahid Kotku’dan Alıntılar
Hepimiz bu dünyanın misafiriyiz. Misafiriz burada. Burası bizim mülkümüz değil. Burada emanet hanedeyiz. Şimdi hacca gidiyoruz ya… Giderken tabi, şu memleketten geçeceğiz, bu memleketten geçeceğiz ama geçiciyiz. Orası bizim memleketimiz değil. Duracak değiliz orada. Belki bir gün misafir kalırız, belki iki gün misafir kalırız. Ama gayemiz, ilerisi: Mekke! Buraya gitmek... Şimdi buraya gelen insanların da gayesi Allah; ahiret yani... Burada, bir misafirin durduğu gibi, işte o kadar duracak. Binaenaleyh, bu misafirhanede giderken götüreceğimiz şey amelimizdir. Amelimiz iyi ise ne mutlu bize! Eğer amelimiz bozuksa, ki dinden haberimiz yoksa, dinin emirlerine riayetkâr değilsek, en büyük felaket buradadır.
Cenab-ı Hak feyyazı mutlak Hazretleri, bizim Rasulullah’a olan muhabbetimizi arttırsın, O’nu bize çok sevdirsin. İnsan bu dünyaya tekemmül için gelmiştir. Bu tekemmül marifet-i İlahiye nispetindedir. Allah’a olan marifeti ne kadarsa insanın, tekemmülü o nispettedir.
Allahu Teâlâ’yı nasıl sevmek mecburiyetinde isek, Allahu Teâlâ’nın sevgisinin alameti var. Seviyorum demek fayda etmiyor. Evvamil-i İlahiyyeye imtisal ettiğimiz takdirde ve Resulu (s.a.v)‘ne itaat ettiğimiz takdirde, sevgimiz belli olur. Bu kulum beni seviyor der Cenab-ı Hak. Neden? Emrime itaat ediyor işte. Peygamberime de itaat ediyor. Sözümü dinliyor. Emre itaat yasaklardan kaçmayı da içine alır. Yasaklardan kaçar ve dediklerini yapar. Yapma dediklerini de yapmaz. Bu Allahu Teâlâ’yı sevmeden doğar. Allahu Teâlâ’yı bilmeden doğar. Allahu Teâlâ’yı bilgi ne nispette ise, sevgi o nispette artar. Sevgi ne nispette artarsa, korku da o nispette artar. Allahu Teâlâ’yı sevmek ve O’ndan korkmak bilgiye bağlıdır. Marifet-i İlahi, Hakk’ı bilme... Hakk’ı bilme ve bildikten sonra O’na itaat etme.
Kulların yaradılış sebebi, kendisini yaradan Allah-u Celle ve Ala’yı bilmek içindir. Neden bileceğiz Allahu Teâlâ’yı, görmüyoruz ki? İşte eseri var bak! Eserden müessire intikal var. Şimdi hangi bir eşyayı görürsek görelim, bu eşyayı yapanı ararız. “Bunu kim yaptı?” deriz. Şu levhayı görüyoruz. Kimin yazısı bu? Kim yazmış bu yazıyı? Bir eser görüyoruz. Kim yapmış bunu diyoruz. Bir arama, sormamız var. Dünyadaki bu insanları görüyoruz, mahlûkatı görüyoruz, tepemizdeki kubbeyi görüyoruz, envai çeşit yıldızlarıyla, her gün gözümüzün önünde, bunların sahibini aramamak, “kimdir?” dememek olur mu? İmkânı var mı bunun? Elbette diyecek ki “Ya bunlar kimin eseri?” İşte bunları yaratana Allah diyoruz. O Allah, ama görmüyoruz? Görmüyoruz ama eseri meydanda. Sende meydanda, bende meydanda, yerde meydanda gökte meydanda, hepsi meydanda… Bu varlıklar, hiçbir varlık yoktur ki, kendiliğinden meydana gelmiş olsun. Hiç bir mevcut yok ki kendiliğinden olmuş olsun. Mutlaka onun bir yapanı olduğuna insanın aklı erer. Onu bir yapan var. Yok canım, bu eskiden böyle işte. Eskiden ne kadar eskidense, ille bir yapan var bunu işte. Şu camiyi görürsünüz, görmeyen bir adam bu nedir? Kim yapmıştır, ne zaman yapmıştır? Akla gelen bir şeydir. Binaenaleyh, bu mahlûkatın, bu mevcudatın sahibi olan Allahu Teâlâ’yı da, insansa O’nu arayıp bulacak. Onu bulmak içinde Kuran’a müracaat, ya Rasulullah’ın sünnetine müracaat…
O halde yaratılışımızın ana gayesini, hayatın hakikî hedefini hiçbir zaman unutmamalı, göz ardı etmemeli; her iş ve faaliyeti dine hizmet şuuruna göre tanzim ve ayar etmeli; sahip olduğumuz her imkân ve müktesebatı Yaradan’ımızın rızasını kazanmaya yöneltmeli, O’nun emrettiği asıl işleri îfâya koşmalıyız.
