04.08.2000 - Zenginlerin Hali, Fakirin Hakkı, Kötü Alimler

04.08.2000 - Zenginlerin Hali, Fakirin Hakkı, Kötü Alimler
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili dinleyiciler,
Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun. Allah sizi sevdiği kullar arasına kabul eylesin, sevgisini gönlünüze yerleştirsin, ömrünüzü rızâ-i Bârî'ye uygun geçirmeyi nasip eylesin; hatalardan, haramlardan, günahlardan cümlenizi korusun.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:
Veylün li'l-ağniyâi mine'l-fukarâi yevme'l-kıyâmeti yekûlûne Rabbenâ bahilû bi-hukûkine'lletî faradte lenâ aleyhim fi emvâlihim. Fe-yekûlü'llâhu teâlâ: Ve izzetî ve celâlî leukarribenneküm ve leubâidennehüm.
Sadaka resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Enes radıyallahu anh'ten rivayet eylemişler.
Efendimiz buyuruyor ki:
Veylün li'l-ağniyâi mine'l-fukarâi yevme'l-kıyameti. "Kıyamet gününde fakirlerden dolayı vay zenginlerin başına gelecek olanlara!" Yekûlûne. "O fakirler derler ki" Rabbenâ bahilû bi-hukûkine'lletî faradte lenâ aleyhim fî emvâlihim. "Yâ Rabbi! Senin bizler için mallarında onların boynuna yüklediğin, farz kıldığın zekât gibi, sadaka gibi malî vazifeleri yapmakta, bize fakir olduğumuzdan dolayı haklarımızı vermekte bunlar cimri davrandılar."
Zenginin malında fakirin hakkı var diye şikâyetlenirler.
Yüce mevlâmız Allahu Teâlâ hazretleri de buyurur ki:
Ve izzetî ve celâlî. "İzzetime ve celâlime andolsun ki izzetim celalim hakkı için."
Büyük yemin!
Le-ukarribenneküm. "Hiç şüphesiz, şeksiz, tereddütsüz bilin ki sizi kendime yakınlaştıracağım, yakın kullarımdan eyleyeceğim! Mutlaka ve muhakkak yakınlaştıracağım!" Ve le-ubâidennehüm. "Onları da yanımdan, huzurumdan, rahmetimden muhakkak ve mutlaka kesin surette uzaklaştıracağım!"
Veyl kelimesi Arapça'da bir tabirdir, edattır; "Vay!" mânasına gelir. Türkçe'de "Vay vay! Vay onun haline vay!" dediğimiz gibi. Bir de cehennemde şiddetli azap gösterilen vadinin ismi olduğu da hadîs-i şerîfte bildiriliyor. "Veyl deresi" denilen bir uçurumdan da hadîs-i şerîfte bahis geçiyor.
Veylün li'l-ağniyâi. "Vay, zenginlerin başına geleceklere!" Yani "şiddetli azap, şiddetli sıkıntı" mânasına.
"Aslında bu vey idi, ‘l' yoktu; sonra ‘l' ile tabirleşti, kalıplaştı." diye bazı dil alimleri ifade etmişler. Başına bir büyük musibet, sıkıntı, sorumluluk, ceza, vebal gelecek kimselere;
Veylün lehû. "Ona veyl olsun!" veya "Veyl olacak!" şeklinde, "Allah kahretsin!" filan der gibi bir beddua gibi de kullanılıyor.
Veylün aleyhi şeklinde alâ ile de, ‘li' harf-i ceriyle de kullanılıyor.
Kur'ân-ı Kerîm'de de Tatfif, Mutaffifîn sûresi var:
Veylün li'l-mutaffifîn diye başlıyor; Kur'ân-ı Kerîm'de de geçen bir kelime. İbn Abbas radıyallahu anh bu kelimeyi "şiddetli azap" diye açıklamış.
Veylün li'l-ağniyâi. "Zenginlere şiddetli azap var."
Neden?
Mine'l-fukarâ. "Fakirlerden yana ihmalleri olduğu için fakirlere yapmaları gereken yardımları yapmadıkları için."
Yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde."
O zaman fakirler diyecekler ki;
Rabbenâ. "Yâ Rabbi! Ey Rabbimiz!" Bahilû. "Bunlar cimrilik yaptılar, bahillik yaptılar, nekeslik yaptılar." Bi-hukukinâ. "Bizim haklarımızı vermekte." Elletî faradte lenâ aleyhim fî emvâlihim. "O haklar ki malları konusunda sen onlara bizler için farz kıldın, onların boyunlarına vazife kıldın."
Kur'ân-ı Kerîm'de;
Ve'llezîne fî emvâlihim hakkun ma'lûm.Li's-sâili ve'l-mahrûm. "Zenginlerin mallarında dilenenler için, yoksullar için, mahrumlar için bir hak vardır." buyruluyor.
Demek ki zengin o hakkı ayıracak; "Bu fakirin, yoksulun hakkı!" diyecek; hakkı sahibine verecek, kurtulacak.
Onu verdiği zaman malı temiz bir mal olacak. Çünkü başkasının malına oturmamış, başkasının malını yememiş, gasp etmemiş oluyor.
"Ama ben bunu kendim kazandım!"
Sen kendin kazandın ama Allah; "Bu kazandığının şu kadarı fakirin hakkı!" diyor. Farz kılmış. Yeri göğü yaratan, seni yaratan, sana sağlık veren, zenginlik veren, akıl veren; bu işleri, paraları kazanabilecek kabiliyeti, zekâyı veren Allah, her şeyi sana veren Allah; "Malından şu kadarını fakire ver." diye sana mükellefiyet yüklemiş.
"Peki, Allah, "Ver." demeseydi de onu da zengin etseydi.
"Allah versin!" diyor ya bazıları. Bu "Allah versin!" sözünü insanlar bilmiyor. İstanbul'da filan kullanılır. Dilenci gelip bir şey istediği zaman; "Allah versin!" denilir.
Hadîs-i şerîfte böyle bir tabir geçiyor. Peygamber Efendimiz;
"Birisi sizden bir şey istediği zaman verin. Yarım bir hurma da olsa isteyene istediğini verin. Atın üzerinde de gelse ‘Bunun atı var.' demeyin."
Atı vardır ama yiyeceği yoktur, istiyor. Bir içim su, bir yudum lokma verin; ne verebilirseniz. "Veremiyorsanız dua edin" diyor. "Bende de yok kardeşim, ne yapayım? Allah sana da bana da versin. Allah acısın." diye, veremediği, vermeye imkânı olmadığı zaman dua edecek.
Zengin kasıla kasıla;
"Allah versin!" diyor. "Kardeşim! Ben çalışıyorum, kazanıyorum." diyor.
Peki, sen çalışıyorsun, kazanıyorsun.
Bu söz doğru gibi görünüyor; ama Allah sağlık vermeseydi çalışabilecek miydin?
Çalışamayacaktın.
Güçlü kuvvetli olduğun halde akıl vermeseydi çalışabilecek miydin?
Çalışamayacaktın. Müşteri göndermeseydi işler ters gitseydi...
Mesela bir takım kararlardan dolayı Türkiye'de neler yaşadık?
Bir gecede herkesin malının üçte ikisi gidiverdi. Eski hükümetlerden birisi bir karar aldı, malının üçte ikisi yok gibi, çalınmış gibi, alınmış gibi oldu. Üçte ikisi gitti, üçte biri kaldı. Üçte bir nispetine düşüverdi. Millet onu anladı, anlamadı. Başka yerde küçücük bir yüzde nispetinde bir değişme olsa hükümeti devirirler. Millet onu hazmetti, geçti gitti. Türkiye acayip hazımlı bir ülke!
Fakirin zenginde hakkı var; o kesin. Çünkü zengine zenginliği veren, zenginliği sağlamasını temin eden, imkânları veren Allah. Yaratan Allah, yaşatan Allah. Öldürse diriltemezsiniz. Hasta etse iyi edemezsiniz. Olayları ters geliştirse takdir, alın yazısı başka türlü olsa, Karadeniz'de gemileri batar, tırı çarpar, arabası devrilir, sel olur, yangın olur, afet olur, vesaire. Allah vermezse vermez. Veren Allah, alan Allah. İnsanın bunu anlaması lazım.
Allah bana verdi. Beni imtihan etmek için merhametimi ölçmek için bana "Ver." diye emrediyor. "Bakalım merhametli mi, fakirlere acıyor mu?" diye imtihan bu; vermesi lazım.
"Peki, hocam! Sen ileri ülkelerde yaşıyorsun; bu Türkiye'de böyle oluyor da öteki ülkelerde nasıl oluyor?"
Öteki ülkelerde yardım Türkiye'dekinden kat kat fazla. Bir kere işsizlik hakkı var, işsiz insanlar dahi alnının akıyla, kimseye el açıp avuç açıp dilenmeden yaşayabiliyor. Bu Avustralya'da, Avrupa'da, Almanya'da çalışmayanlar bile tıkır tıkır maaş alıyorlar. Hasta olursa bedava bakılıyor, ev kiraları düşük oluyor; ev buluyorlar. Yani devlet sağlığıyla ilgileniyor; onun sağlığını iyi yapmak, iyileştirmek, tedavi etmek boynunun borcu oluyor. Bunlar için her türlü tedbiri almış, sakatlara her türlü kolaylığı göstermiş; insan hayretler içinde kalıyor.
Bizim arkadaşlardan birisinin annesi ihtiyarladı, bakıma muhtaç duruma düştü. Devlet iş yerinden arkadaşı emekliye ayırdı:
"Senin annen bakıma muhtaç, en iyi sen bakarsın. Ben seni emekli ediyorum, annene bak!" dedi, annesinin bakımını sağladı.
Sonra evi olmayana ev veriyor. "Senin ev sahibi olman lazım." diye ev alacaklara para veriyor, yardım ediyor. Yardımlar çok fazla.
Sonra halkın kendisi -devlet araya girmeden- o kadar yardımsever ki iki adımda bir kilise, hastane, okul, hayır müessesesi vesaire. Her parselde, her adada, şehir planında bakarsanız en güzel yeri, en baş köşesi, mutena yeri bir hayır müessesesinindir veya bir din müessesesinindir. Kesinlikle, kesinlikle bizden daha çok hayır yapıyorlar ve devlet de hayrı bizden daha çok destekliyor, milletine çok çok daha güzel hizmet ediyor. Yüzleri gülüyor.
Altyapıyı kurmuş. Hayat için gerekli ana maddeler sudan ucuz. Süt, sudan daha ucuz; halis, tertemiz süt. Et ucuz. Aç kalmak, boyun bükmek, ağzı sulanmak, lokantanın önünde açlıktan gözleri kararıp bayılmak gibi şeyler yok!
Demek ki zengin; Allah'ın kendisine verdiği imkânlarla zengin oldu. "Çalıştım, kendim kazandım." dese bile çalışmanın şartlarını da Allah verdi. Aklı da sağlığı da Allah verdi. Onun için Allah ona, fakire biraz yardım etmesini emretmiş, farz kılmış.
O fakirler şikâyet edecekler:
"Yâ Rabbi! Senin onların boynuna bizler için, mallarından ayırsınlar da versinler diye farz kıldığın haklarımızı bize vermediler, cimrilik yaptılar!" diyecekler.
Onun üzerine Allahu Teâlâ hazretleri büyük bir yeminle;
"İzzetime, celalime yemin ediyorum ki sizi kendime yakınlaştıracağım! Muhakkak ve mutlaka şeksiz, şüphesiz sizi kendime, yakınıma alacağım, onları da uzaklaştıracağım. Sizi rahmetime erdireceğim, onları da rahmetimden uzaklaştıracağım." buyuracak diyor Peygamber Efendimiz.
Bu veylün eğer cehennemde şiddetli azabın gösterildiği bir uçurumsa demek ki cehenneme atılacaklar; zekâtlarını, sadakalarını, hayrat u hasenâtlarını yapmadıkları için cayır cayır yanacaklar.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi, sizi kimseye muhtaç etmesin, kula muhtaç etmesin. Kula muhtaç olmak çok zor. Ama muhtaçların da ne kadar ıstırap çektiğini; yoksulluğun, fakirliğin ne kadar zor olduğunu tahayyül edelim, idrak edelim, anlamaya çalışalım, anlayalım ve onlara gerekli yardımları yapalım. Çünkü yapılmadığı zaman âhirette cezası var. Yapıldığı zaman da dünyada âhirette çok faydası var.
Afrika'ya çok acıyorum. Türkiye'ye yakın. Afrika'ya mutlaka yardım elini uzatmalıyız. Sudan'dan mı başlayacağız, Somali'den mi başlayacağız? -Bir ara Somali'ye bazı yardımlar oldu.- Moritanya'dan mı başlayacağız, Senegal'den mi? Afrika'yla ilişkilerimizde güzel, hayırhah düşüncelerle yardım edelim. Teknik yardım edelim, malî yardım edelim, gıda yardımı yapalım; o tarafa eğilelim.
Çünkü buralarda televizyonlarda bir sürü açıklamalar, davetler, istekler yapılıyor:
"Bunları doyuracağız, bunlara yardım edeceğiz. Şuraya para yatırın!" diye fakirler gösteriliyor. Ondan sonra onları nasıl derleyip toparladıklarını, nasıl üstlerini giydirdiklerini, nasıl sınıflarda okuttuklarını, vahşilikten, ilkellikten kurtardıklarını televizyonlarda gösteriyorlar.
Tabi onları aynı zamanda kendi dinlerine, kültürlerine göre yetiştiriyorlar. Hem kendi dillerini öğrettikleri için kendilerine yardımcı oluyor, kendilerinin etki alanları genişliyor. Hem de dinlerine çektikleri için onların başına papaz gönderiyorlar. Sonra onlar vasıtasıyla onların yaşadıkları yerleri de elde ediyorlar, sömürüyorlar vesaire.
Bizim de hem Türkiye içinde hem Türkiye dışında yardım çalışmalarımız olmalı. Tabi evvela yakın akrabalardan başlamak gerektiğine göre Azerbaycan'dan başlayarak Orta Asya'daki Türkî cumhuriyetlere her türlü yardımı, yardımlaşmayı, iş birliğini mutlaka sağlamalıyız.
Sonra Balkanlar çok önemli. Bosna bizim kalemiz. Bulgaristan'da, Makedonya'da, Arnavutluk'ta, Romanya'da pek çok dindaşımız, kardeşimiz var.
Onun için her yönden çok gayretli, çok dikkatli olmanızı âcizâne hatırlatıyorum.
İkinci hadîs-i şerîf:
Biraz bizlere de yani ulemâ kısmına da dokunan bir hadîs-i şerîf. Ama bunu da okuyalım, çünkü sırası geldi. Kendi aleyhimize de olsa hakkı söylememiz lazım.
Allahu Teâlâ hazretleri alimleri, "ümmetin emanetçileri" kılmıştır, ümmeti alimlere emanet etmiştir. Alimler peygamberlerin varisleridir ve halifeleridir. Müslümanları koruyup kollamakla vazifelidir. Ama maalesef bazı alimler bu vazifelerinden hiç haberdar değiller. Çok yanlış işler yapıyorlar. Onlara da ikazda bulunmak gerekiyor.
Onun için sayfadaki bu hadîs-i şerîfi de bu duygularla seve seve okuyorum. Enes radıyallahu anh'ten, Hâkim Müstedrek'inde rivayet etmiş.
Veylün li-ümmetî min ulemâi's-sûi yettehizûne hâze'l-ilme ticâreten yebteğûne min ümerâihim zemânihim ribhan li-enfüsihim lâ erbaha'llâhu ticâratehüm.
Sadaka resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Kenarda; "Bu hadîs-i şerîfte belki şöyle olsa daha doğru olur." diye bir düzeltme var:
Min ümerâihim zemânihim yerine; min ümerâi zemânihim olmalı, diye düzeltme yapıyor. Biz ona göre mânasını verelim:
Veylün li-ümmetî. "Vay benim ümmetimin başına geleceklere!"
Demek ki ümmetin başına çok şeyler gelecek. Peygamber Efendimiz ona üzülüyor.
Min ulemâi's-sû'. "Kötü alimlerden -vay benim ümmetimin çekeceklerine, vay başına geleceklere!-" diyor.
Burada ümmet suçlu değil, alimler suçlu ama ümmet de o alimlerden çok çekecek. Ceza, azap veya şiddetli musibet gibi bir şey çekecekler. Onun için "Vay!" diyor.
Veylün li-ümmetî min ulemâi's-sû'. "Kötü alimlerden vay benim ümmetimin başına gelenlere!" diye terceme edebiliriz.
Bu alimler niye kötü alimler?
Ne yapıyorlar, vasıfları ne?
Yettehizûne hâze'l-ilme ticâreten. "Bu ilmi ticaret kaynağı ediniyorlar. Kazanç vesilesi ediniyorlar."
"İlmi satıp para topluyorlar, ceplerini dolduruyorlar. İlmi menfaat için, dünyalık sağlamak için kullanıyorlar." demek olur.
Kur'ân-ı Kerîm'de de böyle. Eski ümmetlerde de dünyalık karşılığında âhireti satan kimselerin olduğunu okuyoruz. Onların da şiddetli azaba uğrayacakları zaten Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor.
Bu kötü alimler ne yaparlarmış?
Peygamber Efendimiz ne yapacaklarını bildiriyor. Peygamberlik görüşüyle ileride olacak şeyi bildirip bizlere hatırlatıyor.
Ne yapıyorlarmış?
Yebteğûne min ümerâi zemânihim ribhan li-enfüsihim. "Zamanlarının emirlerinden, başkanlarından, emir ve komuta sahibi, söz sahibi, iktidar sahibi kişilerinden kendi nefisleri, şahısları için kazanç elde ediyorlar."
Lâ erbaha'llâhu ticâratehüm.
Bu cümle de Peygamber Efendimiz'den bedduadır:
"Allah bu ticaretlerini kârlı etmesin! Allah ticaretlerine kesatlık versin! İyilik vermesin, ticaretlerini kahretsin, mahvetsin!"
Neden?
Çünkü ilmi satıyor, menfaat sağlıyor. İlmin gereği olan doğru yolu gösterme vazifesini yapmıyor, doğruyu söylemiyor. İktidar sahiplerine dalkavukluk ediyor, zalim sultanlara yanaşıyor. Onların yalan yanlış işlerinde de ikaz etmeyip onları pohpohlayıp ceplerini doldurmaya bakıyor.
Bu, toplumun çok büyük bir hastalığıdır. Toplum böyle bir duruma düştüğü zaman helak olur. Çünkü toplumlara yol gösterecek olanlar bilge ve bilgin insanlardır. Ta ilk çağlardan beri; "Devletleri keşke bilge insanlar idare etse." diye özlenmiştir. Mesela Eflatun; "Devleti feylesof, ârif, bilge insanlar idare etmeli." diye ta kendi zamanından söylemiştir.
Bilen ve güzel ahlâka sahip olan insanlar idare ettiği zaman toplumlar yükselir. İnsanlar müreffeh yaşarlar, mutlu olurlar. Kurt kuzuyla arkadaş olur. Tatlı geçim olur. Aldatmaca, sömürme, zulüm olmaz; eza, cefa, haksızlık olmaz.
Alimler bozulunca toplum da bozulur. Çünkü onlar insanları eğitiyorlar, onlar insanları yönlendiriyorlar. Hedefleri onlar gösterecekler. Onu yapmadıkları zaman iş dünyaperest, zevkperest, menfaatperest kötü insanların aklına kalınca; "Ben nereden neyi, nasıl çalar çırparım? Nasıl rüşvet alırım?" şekliyle gidecek duruma gelince tabi o zaman toplum bozuluyor.
Önce alimler bozulur, ondan sonra kıyamet kopar. Hadîs-i şerîflerde böyle bildiriliyor. Allahu Teâlâ hazretleri alimleri alır, geriye cahil insanlar kalır. Sonra kendilerine bir şey sorulduğu zaman da yalan yanlış cevaplar verirler. Kendileri de sapıtırlar, dalalete düşerler. Kendilerine soru soranları da dalalete düşürürler. Onlar insanların en kötüleridir. İşte onlardan sonra kıyamet o sapıtan kavimlerin başına kabak gibi patlar. Belalar, musibetler yağar.
Allahu Teâlâ hazretleri ilim bakımından bizleri yükseltsin, sizleri yükseltsin.
Evlatlarınızı alim yetiştirmeye çok gayret edin.
Bana soran bütün kardeşlerime ben önce ilim yolunu tavsiye ediyorum:
"İlimde ilerlemesi, yükselmesi mümkünse ilerlemeye, yükselmeye çalışsın! Doktora yapsın, doçent olsun, profesör olsun, alim olsun. Zamanında, alanında, kendisinin dalında, çalıştığı dalda bir tane olsun, yegâne olsun. Dünyanın her yerinden kendisine soru sorsunlar, bilgi öğrenmeye çalışsınlar. Öyle yetiştirsin, öyle olsun!" diye gayret ediyorum, teşvik ediyorum, tavsiye ediyorum.
"Kendi alanınızda üniversiteye girin, doktora yapın; doçent, profesör olun." diyorum.
Arkadaşlara şaka yapıyorum. Bu tabi el sanatı gibi kolay bir şey değil ama "Oturun, kafanızı yorun, kendi sahanızda bir şey icat edin!" diyorum.
İnsanın her yönden hünerli olması, elinin de hünerli olması iyidir. Kafasını, aklını, mantığını, muhakemesini güzel kullanırsa yeni şeyler bulunabilir.
Biliyorsunuz, duymuşsunuzdur: Çengelli iğne; şöyle kıvrılıyor, şuraya takıldıktan sonra şu tarafında takılıyor, tutuyor. Bu bir telin kıvrılması, ucuna bir şey eklenmesi, basit bir şey. Bunu Amerika'da ilk defa bulan, yapan adam zengin olmuş. Yani bir uzun teli iki defa kıvırıyor, bir ucunu batacak gibi sivri yapıyor; öteki ucuna da onu geçireceği bir yer takıştırıyor, bunu kaynatıyor. Al sana bir çengelli iğne. Toplu iğne; o da bir başarı. İğne fırt diye öbür tarafa gitmesin diye arkası topuzlu.
İlimde çalışmak lazım, bir. Ama alimlerinde ilmi hayra kullanması lazım, iki. Yani şerre kullanmaması lazım. Hele hele din alimlerinin din namına, Allah rızası için ellerini vicdanlarına koyup koyup "Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor, hadis-i şerifte böyle buyuruluyor" diye hakkı söylemesi lazım, haktan ayrılmaması lazım! Allah'ın gazabını uğrayacak, ahirette ceza çekecek yamukluklar yapmaması lazım. Dünya metası, mevkii makamı için ahiretini satmaması lazım.
Bir üçüncü hadis-i şerif daha ekleyelim:
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki:
Veylün li'l vali min el-raiyyeti illa valiyen yehûtuhüm min verâihim bi'n-nasîhati. "Vay o valiye! Raiyyetten dolayı, tebaadan dolayı; yönettiği, idare ettiği insanlardan dolayı, âhirette vay o valinin başına geleceklere! Şiddetli azaba, cezaya uğrayacak." İllâ vâliyen. "Ancak şu vali müstesna." Yehûtuhüm min verâihim bi'n-nasîhati. "Samimiyetle, içtenlikle, hayırhahlıkla, iyiliklerini isteyerek onları arkalarından, haberleri olmadan, ihtiyatlı ihtiyatlı, tehlikelerden koruyup himaye eden valiler, güzel hizmet eden valiler müstesna."
Demek ki vazifesini güzel yaptı mı kurtuluyor, hatta mükâfatlar alıyor. Vazifesini güzel yapmadığı zaman mevkiinin, makamının gerektirdiği çalışmaları yapmadığı zaman âhirette Cenâb-ı Hakk'ın kahrına, gazabına uğrayacak duruma düşebiliyor. Herkes böyle.
Peygamber Efendimiz'in meşhur hadîs-i şerîfini hemen hatırladık. Tabi siz de hatırlamışsınızdır:
Küllüküm râin ve küllüküm mes'ûlün an raiyyetihî. "Hepiniz çobansınız; hepiniz çobanlık ettiği sürünün korunmasından sorumlusunuz." buyuruyor.
Mesela aile reisi de çocuklarından sorumlu. Hanım da evin eşyasından, kocasının namusundan; işe gittiği zaman arkasında emanet bıraktığı şeylerden sorumlu; herkes sorumlu!
Bunu sadece "bir kimseye bir şey söylemek için" söylemiyoruz. Ama yöneticilerin sorumlulukları daha fazladır. Çünkü mevkileri daha yüksektir. Çünkü ihmalkârlıkları sadece kendilerine zarar vermez, çok büyük topluluklara zarar verir. Onun için onların cezaları da daha büyük oluyor.
O bakımdan, sahâbe-i kirâm göreve çağırıldığı halde reddetmişlerdir;
"Ben almayayım, kusura bakmayın, kabul etmeyeyim, affedin, bağışlayın." demişlerdir.
Çok ısrar edilince görevi almışlardır. Görevi almaya atılmamışlardır. Çünkü yapılmayınca vebali, cezası çok fazla oluyor.
Allahu Teâlâ hazretleri hepimize gerçekleri gün gibi, pırıl pırıl görmeyi nasip etsin. Doğru ve güzel olan şeyleri yapmaya cümlemizi muvaffak eylesin. Her türlü yanlışlıklardan, kötülüklerden; onları işlemekten, onlara bulaşmaktan, hepinizi hepimizi korusun. Hepimizi hayırlı bir ömür sürmeye muvaffak eylesin. Ümmet-i Muhammed'e faydalı olmayı nasip etsin. Kur'ân-ı Kerîm'e tam mânasıyla uyup Peygamber Efendimiz'in sünneti yolunda yürüyüp sünnet-i seniyyeyi ihya eyleyip şehit sevapları kazanmayı nasip eylesin. Huzuruna yüzü ak, alnı açık varalım. Rabbimiz bize lütfeylesin, rahmeylesin. Cümlemizi cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin. Cumalarınız mübarek olsun. Allah nice cumalara sağlık ve afiyetle cümlenizi eriştirsin…
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
06.10.2000 -
Dinini Öğrenmek, Ahir
04.02.2000 -
Hakkı Söylemek, Alimlerin
