12.04.1996 - Hacda Sabırlı Olmak, İyi Niyetin Kıymeti

12.04.1996 - Hacda Sabırlı Olmak, İyi Niyetin Kıymeti
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Cumanız mübarek olsun.
İlk hadis olarak, Râmûzü'l-ehâdîs'in 239. sayfasından dördüncü hadîs-i şerîfi okumak istiyorum... Peygamber-i Zîşân'ımız sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki;.
en-Nafakatü fi'l-hacci, ke'n-nafakati fî sebîlillâh bi-seb'imieti dı'fin.
Allah'ın en sevdiği ve en önemli, en lüzumlu, en mecburî ibadetlerden birisi de savaşmaktır, cihattır. Dünyanın birçok yerinde çok mâsum ve çok mazlum insanlar ne kadar gaddarca, hunharca, insafsızca hücuma mâruz kalıp nasıl gizli planlarla yok edilmek isteniyorlar?! Bir ırkın, bir kavmin, bir dinin karşısında yirminci yüzyılın gelişmemiş medenîleri nasıl hileler yapıp da yüzlerce, binlerce mâsumu hedef alıyor, nasıl toplu mezarlara götürüyorlar?!.. Biliyorsunuz.
Bunların hepsi bizi, dinimizin ne kadar mâkul, güzel olduğunu gösteren bir noktaya getiriyor. Dinimizin ibadetleri başka başka dinlerle, inançlarla mukayese edildiği zaman, o yönden de kıymeti ve yüksekliği ortaya çıkıyor. İbadetlerin hepsi çok güzel amaçları hedefliyor, çok büyük faydalar sağlıyor. Hepsi hayatın ta içinden, ta kendisi; çok kıymetli ibadetler…
Mesela, ben askerlik yaparken bulunduğum bölüğün komutanı, generali bana;
"Niçin Türkler müslüman oldu? Etrafında bir sürü dinler vardı: Budizm, Brahmanizm, Konfüçyanizm, Şintoizm, Şamanizm hatta Hıristiyanlık, Yahudilik, Lamaizm… Hindistan'ın bin bir çeşit dinleri var. Hepsini tanıyorlardı, niçin müslüman oldular?" diye çok güzel bir soru sormuştu. Ben de bir saat kadar izahat vermiştim. Bir saatlik izahatımın içinde dedim ki;
"Sayın komutanım! İslâm'ın ibadetleri hikmetli, yerli yerinde... Türk ırkı devlet kurmuş, ırklar üzerinde hüküm sürmekte. Orta Asya'ya yayılmış çeşitli inançlardan, çeşitli renklerden, dinlerden insanlara hükmediyor. Öteki dinlerde bu fiilî durumu destekleyen bir şey yok; inanç ve ibadet aksiyonu görülmüyor. Ama İslâm her yönden mükemmel olduğu, hayata cevap verdiği, hayatın ihtiyaçlarını karşıladığı için hemen İslâm'a girdiler. Kendi pozisyonları bakımından da İslâm'a girince çok rahat ettiler. Çünkü kendi pozisyonlarını da İslâm dini destekliyor.
"Mesela cihat var; elbette olması lazım ki bir devlet ayakta durabilsin. Mesela zekât var ki çok önemli; mutlaka zenginlerin fakirleri sevmesi, merhamet etmesi, acıması lazım. Bunların birisi siyasî, birisi içtimaî ibadet.
"İslâm, ibadeti sadece ‘din bir duygu, ona kimse ilişmez' gibi enfüsî yani sübjektif bir olay olarak görmüyor, göstermiyor. İnsanı hayata bağlıyor, hayattan koparmıyor. Bir kenara, dağ başında inzivaya çektirmiyor. Hayatın içinde kulluğu güzel yaparak Allah'ın rızasını kazanmayı hedeflediği için…
"Hangi yönden bakalım, neresini anlatalım... İslâm'ın o kadar çok güzellikleri var ki anlatmakla bitmez. Onun için hepsini bilen insanlar olarak ecdadımız; bütün dinleri incelemiş hatta hepsine girmiş, o hayatı yaşamış. Uzaktan, kulaktan dolma bilgi ile kalmamış, en güzeli İslâm olduğu için İslâm'a girmişler."
Ağrı'nın Patnos ilçesinde asteğmenliğimi yaparken benim şahsî, özel bir hatıram...
Cihadın ne kadar önemli olduğuna artık yirminci yüzyılda kimse itiraz edecek durumda değil. İdeal olarak söylüyoruz ki insanlar kardeştir. Bunu istiyoruz. Hepimiz Hz. Âdem'den gelmişiz, aynı cinsteniz; aynı dedenin, aynı babanın evlatlarıyız. Birbirimizi sevmemiz, sulh içinde yaşamamız lazım. Biz böyle güzel duygular taşıyoruz, bütün insanları kardeş görüyoruz, fakirlere acıyoruz, gayrimüslim bile olsa başka topluluklarla en güzel münasebetler içinde hareket ediyoruz.
Büyüklerimiz dinde baskıyı uygun görmemiş, yedi asır hâkimiyeti altında tuttuğu topluluklara dinî bir baskı yapmamış. "İlle böyle olacaksınız, İslâm en güzel din, gelin müslüman olun." bile dememiş. Kendi kendine İslâm'ın güzelliğini anlasın, zorlamayalım. Batıl inanışlardan, yanlış itikatlardan vazgeçsin, diye söylemiş.
Doğrusu ben o devirlerde yaşasaydım ne yapardım bilmiyorum ama İslâm'ı anlatmak gerektiğini, güzelliğini mukayeseli olarak güncelleştirmek, ortaya getirmek gerektiğini düşünüyorum. Böyle; "Sen ne yaparsan yap!" mantığında olunca adam güzeli öğrenemiyor. Güzeli anlatmamız, güzeli anlatmak için de konuşmamız lazım. Tebliğ lazım, irşat lazım, radyo, televizyon, gazete, mecmua lazım, konferans lazım, okul lazım… Bunların hepsi anlatmakla olacak.
İn aleyke ille'l-belâğ.
Peygamber Efendimiz'in işi tebliğdir. Biz tebliğ ederiz; hidayet Allah'tan… Kim doğru yolu bulursa âhireti kurtulur. Anlatma vazifesini güzel yapmamız gerektiğini düşünüyorum.
Cihat çok önemli, çok sevaplı... Sonuç itibariyle de hakikaten insan cihada girdi mi ya canı ya malı gidiyor. Cihat, büyük masraflı bir faaliyet... Devlet çapında oluyor ve devlet var gücünü ortaya koyuyor. Çünkü karşısına "olmak veya olmamak" meselesi çıkıyor. Yenerse var olacak, yenilirse yok olacak gibi bir durum ortaya çıkıyor. Onun için milletin fertleri canını dişine takıyor, kazma kürekle bile olsa kendisini savunmaya çalışıyor. Her türlü imkânıyla, var gücüyle çalışmaya gayret ediyor ki düşman gelmesin, düşmanın istilasına, zulmüne mâruz düşmesin, düşmanın çizmesi altında ezilmesin.
Devletler en büyük masrafı ordulara harcıyor. Ordular en güzel silahları bulmaya çalışıyor. Bunların hiçbirisini kimse inkâr edemez. Edenler var; bir felsefî ekol olarak, "Savaş olmasın!.." diyenler... Evet, biz de "savaş olmasın" istiyoruz ama karşıdan bize hücum olunca da insan savaşmak zorunda kalıyor. Başka çare olmadığı görülüyor.
Başından beri İslâm'ın yaptığı bütün faaliyetler çok dikkatli ve insaflı bir şekilde incelenirse görülür Peygamber Efendimiz kendisi Muhammedü'l-Emîn olarak çıktı ve güzel ahlâk şahikası, şâheser bir insan olarak nasıl güzel çalıştı! Nasıl düşmanlıklara mâruz kaldı! Nasıl antidemokratik, insan haklarına aykırı baskılar, zulümler, hatta canına kastetmeler oldu! Nasıl kendi üzerine ordu sevk eylendi! Nasıl müslümanlar işkencelerle öldürüldü!.. Tabi bunların karşılılığını vermek gerek.
Osmanlılar'ın durumu da öyle... Osmanlılar da devamlı savunma harbi yapmışlar ama elhamdülillah yendikçe ilerlemişlerdir. Ecdadımız gittiği yerde ve yendiği zaman da zulüm etmemiştir. Yenik komutanlara bile güzel muamele etmekten, âlicenaplıktan vazgeçmemiştir. Onlara şerefli bir asker muamelesi yapmış, karşısına oturtmuş, "Yenik düştün, ne yapalım? Askerlikte olur böyle şeyler…" diye teselli etmiştir. Hepsi dedelerimiz; Allah makamlarını daha âlâ eylesin, nur içinde yatsınlar. Her bakımdan hayran olduğum kimseler. Siz de tanıdıkça hayran olacaksınız.
Cihat çok büyük ibadet... Kenarından, ortasından derleyip, toplayıp getirdiğim misallerle anlatmak istediğim şey cihadı, savaşı; müslümanların kendilerini korumaları ve dinlerini geliştirmeleri için yaptıkları...
Çalışmanın ne kadar önemli olduğu muhakkak... Dinimizde sevabı da çok büyük... Savaşta gazi olursa ne kadar büyük sevaplar oluyor. Canını kaybederse şehit olursa cenneti kazanıyor, hiç hesapsız cennete giriyor.
Deniz savaşı, kara savaşından iki misli daha sevaplı. Deniz şehidi kara şehidinden daha üstün. Bu da bizi denizlerde kuvvetli olmaya sevk ediyor. Deniz kuvvetlerimizin kuvvetli olması gerektiğini gösteriyor. Buralara masraf yapmazsak düşman bizden daha kuvvetli olursa durumumuzun iyi olmayacağı da ortaya çıkıyor.
Kur'ân-ı Kerîm'de de Allahu Teâlâ hazretleri emretmiş;
Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin. "Gücünüz yettiğince onları; sizin ve Allah'ın düşmanı olan insafsızları, zalimleri, kâfirleri korkutacak güç, kuvvet hazırlayın!"
Demek ki masraflı olacak. İslâmî cihat için harcanan masrafların da sevabı çok. Eski devirde at beslenirmiş. At hakkında medihkâr hadîs-i şerîfler var. Peygamber Efendimiz teşvik eylemiş ki insanlar cihada hazırlıklı olsun; cihat aletlerini, vasıtalarını, araçlarını hazır tutsunlar. At beslemenin, ata bakmanın ne kadar sevap olduğu anlatılıyor.
"Kişinin kılıcını kuşanmış olduğu halde kıldığı namaz, kılıçsız kıldığı namazdan yedi yüz kat daha sevaplıdır." diye hadîs-i şerîf var.
Cihadın ve cihat için yapılan masrafların dinimizde çok sevap olduğu muhakkak.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
en-Nafakatü fi'l-hacci. "Hac yaparken harcanılan masraflar…"
Nafaka; infak, harcama demek. İnsan kendisine para harcar, bineği için para harcar, deve ile geliyorsa devesine ot lazım, su lazım, bakım lazım, deveciye para vermek lazım… Atı ile geliyorsa aynı şeyler gerekli. Bu devirde uçakla, otomobille, otobüsle geliyor; onlara para veriyor. Yollarda masraf yapıyor, kaldığı yerlerde paralar gidiyor...
Bu paralar ne oluyor?
en-Nafakatü fi'l-hacci. "Hacda harcanılan paralar." Ke'n-nafakati fî sebîlillâh. "Fî-sebîlillah yapılan harcamalar gibidir."
Cihada harcanan paralar gibidir. O kadar büyük sevap kazanıyor.
O ne kadardır?
Onu da hadîs-i şerîfte Server-i Kâinat Efendimiz hazretleri beyan buyurmuşlar; bi-seb'i mieti dı'fin. "Yedi yüz misli daha fazla..."
Allah yoluna insan masraf yaptı mı yedi yüz misli fazla yapmış gibi mükâfat alıyor, yedi yüz misli daha fazla veriliyor.
Hacca yapılan masraflar da öyle. Hac için Türkiye'de yol masrafı yapılıyor, geldiği zaman masraflar ve zahmetler oluyor... Hepsi büyük sevap ve hepsinde de çok büyük faydalar var.
Haccın ne kadar muhteşem bir ibadet olduğunu müslüman kardeşlerimiz gelsin görsün. Ne kadar güzel oluyor! Biraz aktif, tatlı dilli, sokulgan insansanız, biraz meraklıysanız, kalbinizde İslâm kardeşliği duygusu kuvvetli ise... Selam veriyorsunuz; Sudanlı veya Cezayirli bir kardeşinizle tanışıyorsunuz. Fas'tan, Mısır'dan, Libya'dan, Balkanlar'dan, Orta Asya'dan, Kafkasya'dan, Avrupa'dan, Amerika'dan, Çin'den, Hint'ten, Yemen'den, Avusturalya'dan, Afrika'dan dünyanın her yerinden gelmiş kimselerle tanışıyorsunuz. Hele Afrikalı'yı, artık rengi siyah olunca kim olduğunu tanıyamıyoruz. "Galiba bunlar Somalili, galiba Nijeryalı…" filan diye bazılarını grup grup teşhis edebiliyoruz. Ama Afrika çok büyük, yeşil ve müslüman bir kıta...
Hepsiyle büyük tanışmalar oluyor. O tanışmalar da devam edebiliyor. Hacdan sonra da bu kardeşliği devam ettiriyorlar, telefonlaşıyorlar, davetleşiyorlar, birbirlerini ziyarete gidiyorlar...
Böylece insanlığın özlediği medeniyeti, daha gelişmiş diye düşündüğümüz ülkelerdeki yazarların söylediği insanî kardeşliği, bütün insanların kardeş olduğunu müslümanlar burada gösteriyorlar.
Hac öyle güzel bir ibadet! Çeşitli faydaları da var. Beynelmilel faydası olduğu gibi fert için de faydası var. Hacca gitmiş bir insan çok tatlı bir insan oluyor.
Mesela Türkiye'de seyahate gidiyoruz. Antalya'ya, Isparta'ya, Fethiye'ye veyahut Sivas'a kalabalık bir grup halinde geldik. Şimdi ne olacak? Otellerde yer bulunur mu?.. Hac yapmış bir insana, hem ev sahipleri hem gelen misafirler için seyahat, seyahatteki yemek veyahut gecelemek bir problem değil.
Neden?
Hacda insan bunun enginini gördüğü için müşkülpesent olmuyor. Her şeyi beğenmez, her şeyi tenkit eder olmaz, "İstemem, burası bana layık değil!.." gibi duygular olmuyor. Daha pratik, daha realist oluyor. İnsan her yerde rahat ediyor. Ben diyorum ki; "Müsterih olun, rahat olun, çekinmeyin, telaş etmeyin. Hem sevabı var, hem de müslüman misafir hafif bir misafirdir. Misafir olup da giderken ev sahibinin bir kusurunu yakalayıp da etrafa propaganda makinesi gibi söylemez. Allah razı olsun der, dua eder. Kendi rızkı ile gelir!"
Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte öyle buyuruyor;
"Misafir kendi rızkıyla gelir."
O ne demek?
O, kimin evine misafir olacaksa, Allah onun rızkını ev sahibine önceden gönderir. O gün dükkânında olağanüstü bir şey oluyor, satış oluyor; kendisi de fark etmiyor. "Bugün işler iyi gitti." Farkında değil; misafir gelecek, misafirin rızkını önceden Allah gönderiyor.Misafir kendi rızkıyla gelir. Allah misafirin rızkını ev sahibine yük etmiyor. Ev sahibine fazla veriyor, onu taltif ediyor, memnun ediyor, doyuruyor; ondan sonra misafir doyuyor. Misafir kendi rızkıyla gelir. Allah herkesin alnına bir rızık yazmış; daha doğmadan, annesinin karnındayken rızkının ne kadar olacağı belli. Misafir bir eve kendi rızkıyla gelir.
Nasıl gider?
Ev sahibinin günahlarını bağışlatmış olarak gider. Ev sahibinin günahlarını evden alıp götürür. Ev günahtan temizlenir. Misafirin üstüne kalmıyor, dışarı gidiyor; ev sahibi günahtan kurtulmuş oluyor.
Haccın insana pek çok faydaları var. İnsanı rahat, olumlu, müsamahalı, misafirsever bir insan yapıyor. Kendisi misafir ise hoşgörücü, ev sahibinin ayıbını aramayıcı bir misafir yapıyor. Müslümanları kaynaştırıyor... Bunlar hep dünyevî faydalar. Materyalist düşünce ile olaya bakıldığı zaman İslâm'ın bütün ibadetlerinden dünyevî fayda da çıktığı görülüyor.
Adam bunu yaptığı zaman dünyevî yönden fayda sağlıyor, ayrıca uhrevî faydaları var. Tariflere sığmaz mânevî mükâfatları, insana kazandırdığı güzellikler var. Onları sıralamakla, saymakla tüketemeyiz, bitiremeyiz. Bu güzellikleri anlatmak için saatler yetmez, dakikalar kâfi gelmez.
Hacca giden insan zor bir iş yapıyor. Cihat gibi zor bir işe girişiyor, kolay değil. Evindeki rahatı yok Şimdi medeniyet ilerledi, vasıtalar gelişti; oteller var, her yerde gıda bol, parası varsa her şeyi alabilir ama yine de zor. Haccın özellikle sıkışık ve zor tarafları oluyor. Meşakkatli bir şey, sıkıntıları var... Parası olsa bile insan çok sıkıntılar çekiyor.
Bu hadîs-i şerîf, Ahmed b. Hanbel Efendimiz'dendi. Hanbelî mezhebinin imamı, müçtehit bir hadisçi. Allah rahmet eylesin, makamını âlâ eylesin. Bizi de şefaatine erdirsin, cennette buluştursun.
"Hac yolunda sarf edilen masraflar Allah yolunda sarf edilen masraflar gibidir. Bire yedi yüz gibi sevaplıdır."
Tabi masraflar bölümü biraz farklı... Meşakkatler de, zahmetler de mükâfatlıdır; uykusuzluklar, sıkıntılar, yorgunluklar…
Bizim bir kardeşimiz diyor ki; "Bir kardeşimizin işini görmek için akşamdan gittik, gece saat üçe kadar uğraştık. Nihayet bir yerden bir yere gitmek için izin aldık da çok ezâ, cefâ çektik " Bunlar Allah yolunda çekilen ezâ, cefâ... Bunların mükâfatı büyük...
Bu konuda da konu bakımından yakın olduğunda bir hadîs-i şerîf okuyayım:
en-Nasru mea's-sabr, ve'l-ferecu mea'l-kerb ve inne mea'l-usri yusran inne mea'l-usri yusran
.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
en-Nasru mea's-sabr. "Zafere ulaşmak sabır ile beraberdir."
İki mânaya geliyor; "Sabır ile beraberdir." ve "Sabrederse zafere ulaşır. " İkincisi de; insan sıkıntı çekiyor, savaşta filan sıkıntılı oluyor.
Ve'l-ferecu mea'l-kerb. "Gönül ferahlığı, rahatlık da sıkıntıdan sonradır. Onunla beraberdir. Ondan sonra o gelir."
Bu hayât-ı dünyâda bunların ikisi karışıktır, beraberdir, yan yanadır. O da olur, bu da olur. Biraz o olur, biraz bu olur. Bir imtihan böyle gelir, bir imtihan öteki türde gelebilir. Nasıl çocuklar, öğrenciler imtihan edilirken bir oradan bir oradan soruluyor, Allahu Teâlâ hazretleri bir öyle imtihan eder, bir öyle imtihan eder. Ama bu hadîs-i şerîfte bir teselli var. Yani nusret-i ilâhî, Allah'ın yardımı gelecek; sabretmesi lazım. Ferahlık, sevinç, rahatlık gelecek; sıkıntı anında tahammül etmesi lazım. "Gelecek." demesi lazım. Çünkü Elem neşrah leke sûresinin sonunda iki defa tekrar edilen âyet-i kerîmede müjde var:
Fe-inne mea'l-usri yusran, inne mea'l-usri yusrâ. "Zorluğun yanında bir kolaylık var. Zorluğun yanında bir kolaylık var."
İki defa söylenmesi; "Ey müslümanlar! Zorluktan yılmayın, zorluğa tahammül edin. Allahu Teâlâ hazretleri tahammül imtihanını başarırsanız kolaylıklar gönderecek. Sıkıntılar feraha, zahmetler zafere dönüşecek." diye bir müjde var. Savaşta böyle olduğu gibi insanın sivil yaşamında, savaş dışı zamandaki yaşamında da, seyahatinde de, hacda da böyle…
Hele hac yolculuğu büyük ölçüde sabır imtihanı; her şeye sabredecek.
Uçağa girişten ve gümrük kontrollerinden geçişten sonra içeri, ülkeye girdiği zaman oradaki ibadetlerinde, hareketlerinde, otelde, her yerde sabır lazım. Sabır dinin yarısı. Sabır dinin çok önemli bir duygusu, ibadeti.
Sabretmek insanın çok sevap kazanmasına yarayan çok önemli bir ibadet. Allah sabretmeye mecbur kalacağınız zor bir iş başınıza getirmesin. Sabra hiç lüzum kalmasın da gününüz hep sevinçle geçsin. Bazen de hastalık olur, ağrı olur; sabretmek gerekir. İnsanın dişi, göbeği, dizi, midesi filan ağrır. Bazı sıkıntılı şeyler olur veyahut karşısındaki laf söyler; ona da sabretmek lazım. Sabretmezsen; sen parlarsan, o parlarsa ateşle benzin bir arada durmaz. Kibrit çaktın mı patlar, al sana yangın, al sana kavga…
"Ben filanca arkadaşla darıldım."
Neden?
Sabretmedin de ondan oldu. Sabrın sonunun selamet olduğunu, sabredenin mükâfat alacağını hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bildirmiş oluyor.
Hacca yapılan masraflar ve sabır çok sevaplı. Sıkıntının yanında ferahlık vardır. İnsan biraz beklerse imtihanı kazanır, feraha ve zafere kavuşur. Zorluğun arkasından kolaylık gelir. Zorluğun arkasından mutlaka kolaylık gelir, diye bilmesinde fayda var. Hatta bunu hacca gelmeden günlük hayatında uygulamasında fayda var. Komşularıyla münasebetlerinde, iş hayatında, duraklarda sabırlı olması lazım. Müşterinin cevr ü cefasına karşı dükkân sahibinin sabırlı olması lazım. Araba sürerken, birileriyle konuşurken sabırlı olmak lazım… Sabır her yerde güzel ve çok sevaplı.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizi İslâm'ın bize öğrettiği güzel duyguları, edepleri, huyları benimseyenlerden ve o güzel duygulara sahip olanlardan eylesin. Dünyamızı, âhiretimizi mâmur ve mesut eylesin.
Aynı sayfadan üçüncü hadîs-i şerîf, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Câbir radıyallahu anh'ten Deylemî'nin rivayet ettiği müjdeli bir hadîs-i şerîf:
en-Niyetü'l-hasenetü tudhılu sâhibehe'l-cennete ve'l-hulku'l-hasenu yüdhılu sâhibehu'l-cennete ve'l-civarü'l-hasenu yüdhılü sâhibehu'l-cennete. Kâle raculün: Yâ Resûlullah ve in kâne raculün sûin. Kâle: Neam alâ rağmin enfüke.
Sadaka Resûlullah.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
en-Niyetü'l-hasenetü. "Güzel niyet, içindeki güzel bir gaye, beslediği güzel bir duygu, bir işi yapmadan önce içinde mevcut olan güzel bir niyet..." Tudhılu sâhibehe'l-cennete. "Bu niyet sahibini cennete sokar."
O iyi niyetinden dolayı, sırf niyeti ile o niyet ettiği güzel işi yapmaya muvaffak olamasa bile. -Bunlar bu hadiste yok ama ben başka hadisten bildiğim için kesin olarak söylüyorum.- Yapamasa bile iyi niyetinden dolayı iyi niyet, sahibini cennete sokabilir, sokar. Allah o niyetini kabul eder, severse sokar.
Mesela, adam diyor ki;
"Ben zenginim, bir hastane yaptıracağım. Bütün fukarâ orada muayene olsunlar, ben de sevap kazanayım…"
Ama ömrü yetmiyor veya işi bozuluyor, yapamıyor. Tamam, o sevabı alır. Niyetine göre zaten sevabı alır. Demek ki sırf niyet... Efendimiz, "Amel olmasa bile, henüz uygulamaya geçilememiş bile olsa güzel bir niyet, sahibini cennete sokar." diye müjdeliyor. Kalplerimizi tertemiz yapalım. Niyetlerimizi güzelleştirelim. Hep güzel şeylere, büyük şeylere niyet edelim. Yapamazsak bile sevap var.
İkincisi:
Ve'l-hulku'l-hasenu yüdhılu sâhibehu'l-cennete. "Güzel huy da sahibini cennete sokar."
İnsanın ille zengin olması, parası pulu olması, büyük işler yapması bile gerekmiyor. Fukarâcığın birisi, bir zayıf Allah'ın kulu -Allahlık bir kul, diyorlar ya... "Allahlık kul" sözü benim hoşuma gidiyor- mütevazı, zavallı, miskin bir kul bile güzel huyu sayesinde cennete girer.
Güzel huy, sahibini cennete sokar.
Bir tek huy bile olsa cennete sabırdan, şükürden, merhametten, adaletten, doğru sözlülükten girebilir… Hâsılı güzel huy da sahibini cennete sokar.
Ve'l-civârü'l-hasen. "Güzel komşuluk, komşuluğu güzel yapmak." Yudhilu sâhibehu'l-cennete. "Sahibini cennete sokar."
Sen mahallede, apartmanda, köyde komşularına iyilik yapıyorsun. Tam iyi insanlar olmasalar bile sen ezâlarına sabredeceksin, iyilik yapacaksın. Çocukları haşarı, senin ağacının meyvelerini yoluyor, camını kırıyor, top atıyor… Söylemeyeceksin, sabredeceksin. Çünkü komşudur. Komşunun hatırını kollayacaksın. Yaptığı güzel bir komşuluk da onu cennete sokabilir. Bu şekilde de Allah'ın rızasını kazanabiliyor demek ki...
Peygamber Efendimiz'in ashabından -Allah şefaatlerine erdirsin- adamcağızın birisi;
Kâle raculün. "Adam dedi ki..." Ya Resûlullah ve in kâne raculün sûin. "Biraz kötü bir adam da olsa cennete girer mi?"
Bir insanı iyi bir niyet, güzel bir huy, güzel bir komşuluk da cennete sokacaktı. Ama cennete girecek olan bu adam çok iyi bir adam değil. O şahıs tevazu gösteriyor, kendisini belki etrafındaki birilerini düşünüyor, diyor ki;
"Adam çok iyi bir adam değilse de iyi niyeti ile de cennete girebilir mi? Güzel bir huyla cennete girebilir mi? İyi bir komşulukla cennete girebilir mi?.."
Kendisi iyi değil, tam sâfîleşmemiş, som müslüman, som altın gibi olamamış; kusurları var. Niyeti güzelse,huyu güzelse, komşuluğu güzelse… "Ufak tefek kusurlarından dolayı bu da cennete girer mi?" diye soruyor. Peygamber Efendimiz'e yöneltilmiş bir soru bu. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Neam. "Evet, girer."
Neam; Arapça'da evet, tasdik mânasına girer. Alâ rağmin enfüke. "Senin burnunun yerde sürtmesine rağmen…"
Keçi gibi diretirsen, burnun yerde sürtse bile... Eğer içinden desen ki; "Kötü bir insan galiba, cennete giremez." Zaten böyle düşündüğünden bu soruyu soruyorsun. İlle çok iyi insan olması gerektiğini sanıyorsun.
"Hayır! Burnu yerde sürtse bile Allah böylesi sebeplerden kusurlu, günahkâr, kötülükleri olan bir insanı da cennete sokabilir!" diye müjdeliyor.
Alâ rağmin enfüke. "Burnun yerde sürtse bile."
Sen istemesen, tahmin etmesen, "Allah Allah" diye hayret etsen bile… O mânaya geliyor.
O halde niyetlerimizi ve huylarımızı güzelleştirelim, her işimizi güzel yapalım. Hele komşularımıza tatlı davranalım...
Allah cümlenizi iki cihan saadetine erdirsin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.
13.03.1998 -
Kurban ve Arife
12.02.1999 -
Oruç Tutmak, Her
