25.02.2000 - Allah Bir Kavmin Hayrını İsterse Alimleri Çogaltır, İyi ve Kötü Kavimler, Misafirin Önemi

25.02.2000 - Allah Bir Kavmin Hayrını İsterse Alimleri Çogaltır, İyi ve Kötü Kavimler, Misafirin Önemi
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili dinleyicileri,
Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Her türlü güzelliklere, mutluluklara, Allah hem dünyada hem âhirette hepinizi sevdiklerinizle beraber erdirsin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden birbiriyle uygun üç hadis okumak istiyorum. Bir kavim, bir topluluk nasıl hayra erer, onu anlatan üç hadîs-i şerîf.
Birinci hadîs-i şerîfi İbn Ömer radıyallahu anh'ten Deylemî isimli hadis alimi, rahmetullahi aleyh rivayet eylemiş. Mübarek metnini okuyorum:
İzâ erâdallâhü bi-kavmin hayran kessera fukahâehüm ve ekalle cühhâlehüm fe-izâ tekelleme'l-fakîhü vecede a'vânen ve izâ tekelleme'l-câhilü kuhira ve izâ erâde bi-kavmin şerran kessera cühhâlehüm ve ekalle fukahâehüm fe-izâ tekelleme'l-câhilü vecede a'vânen ve izâ tekelleme'l-fakîhü kuhira.
Sadaka Resûlüllah fî-mâ-kâl ev ke-mâ-kâl.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu rivayete göre buyuruyor ki;
"Allahu Teâlâ hazretleri bir kavmin hayrını murad etti mi, bir topluluğun, bir milletin, bir kavmin hayrını istedi mi;” kessera fukahâehüm: "din alimlerini, dini derinlemesine ve doğru olarak, geniş bir anlayışla,güzel bir şekilde bilen alimleri çoğaltır.”
Kessera yerine, eksera rivayeti de var. Eksera, çoğaltır mânasına; kessera, çok çoğaltır mânasına. Alimler artar.
"Allah bir kavmin hayrını murad etti mi,dini doğru bilen,Allah'tan korkan makbul alimleri arttırır ” Ve ekalle cühhâlehüm: "Cahillerini de azaltır.”
Bu Allah'ın bir lütfudur. Bir milletin içinde alimlerin artması, cahillerin azaltılması Allah tarafından o kavme bir lütuftur, ihsandır, ikramdır.
Fe-izâ tekelleme'l-fakîhü vecede a'vânen. "Öyle bir toplumun içinde fakih, dini iyi, derin, geniş, sağlam bilen alim kişi konuştuğu zaman, yardımcılar bulur, destekçiler bulur, onu sevenler bulur. Sözü geçerli olur, uygulanır.” Ve izâ tekelleme'l-câhilü. Cahil de tabii her zaman, her yerde vardır. "O da konuşabilir, konuşur ama” kuhira: "kahrolunur.” Ezilir, "sus” denilir, susar, hükmü olmaz; cahilin cahilliğinden dolayı zararı olmaz. İyi niyetli bile olsa cahil, konuşması zararlı olduğundan, susması uygun olur, bastırılması uygun olur.
Aksine, bilakis, bunun karşılığı olarak: Ve izâ erâde bi-kavmin şerran. "Allah bir kavme kızıp da onun şerrini, kötüye gitmesini murad ederse…”
Çünkü mukadderat onun eliyle oluyor. Takdiri, kalemi ne yazarsa, sonuç itibariyle kâinat ve toplumlar, insanlar, kişiler, varlıklar o kaderin çizgisinde gidiyorlar.
Kessera cühhâlehüm. "O zaman cahillerini çoğaltır. Dini bilmeyen cahil insanlar çoğalır. ” Ve ekalle fukahâehüm. "Fakihler azalır.”
Nasıl azalır?
Vefat ederler, azalır. Din ilimlerine rağbet olmaz, azalır. Harp, darp çeşitli şeyler olur, alimler azalır.
Fe-izâ tekelleme'l-câhilü. "Bu durumda, böyle bir ortamda cahil konuştuğu zaman” vecede a'vânen "destekçiler bulur, yardımcılar bulur, cahilin sözü geçer, hükmü geçer.” Ve izâ tekelleme'l-fakîhu. "Yanlışlıkları gören alim, fâzıl kimse kalkıp bir şey söylemeye kalkışınca, başlayınca;” kuhira "kahrolunur, ezilir, susturulur, konuşturulmaz.”
Cehaletin hâkim olduğu bir toplum da ezilir, yenilir, tarihin sahnesinden silinebilir; Allah saklasın. Tarih boyunca böyle olmuştur.
Mesela, Büyük Selçuklu Devleti'nin genişlemesi, büyümesi nasıl oluyor?
Medreselere çok büyük bir önem veriliyor. Her yerde Nizamiye Medreseleri kuruluyor, çok büyük alimler yetişiyor.
Osmanlı Devleti'nin gelişmesi nasıl oluyor?
Anadolu'da yetişen alim, fâzıl kimselerin, hatta başta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Efendimiz'in yaktığı meşale,ışık; Ahmed-i Yesevî hazretlerinin,Hacı Bektâş-ı Velîler'in çalışmalarının sonucudur. Bir fidan dikildiği zaman hemen meyve vermiyor, büyüdüğü zaman meyve veriyor. Ama o fidanı kimin diktiği çok önemli.
Osmanlı'nın o başarısı ondandır. O mübareklerin telkinleriyle, işaretleriyle, irşatlariyle, çalışmalarıyla kurulduğundan, ilim çok rağbet gördüğünden, her yerde medreseler yapıldığından, Osmanlı nerede bir şehri fethetmişse, oraya mektep medrese yaptığından, alimler çoğaldığından yükselmiştir. Asrının çizgisinin üstünde, ilerisinde gitmiştir. Düşmanları toplu toplu geldikleri halde, birleşerek geldikleri halde yenmiştir. İlerlemiştir, yükselmiştir.
Fatih Sultan Mehmed bir dâhîdir. İstanbul'u alırken kullandığı usuller, imkânlar, aletler çok önemli. Onun başarmak için tutturduğu yolu, numune bir kişiliği var. Peygamber Efendimiz de zaten hadîs-i şerîfinde buyurmuş:
"İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden ordu ne iyi bir ordudur, o ordunun komutanı ne iyi bir komutandır.” diye medheylemiş. O medhe layık bir kimse.
İlk zamanlar alimlerin hâkim olduğu bir devlet idi.Sonraki zamanlarda alimler ikinci plana itilince, vezirler vesâireler sözü ele alınca, saray entrikaları işe tesir etmeye başlayınca, alim kahrolunca, cahillik çoğalınca, alim ezilip titreyince, asılıp kesilince işler tersine dönmüştür. Çünkü ilerlemek, yükselmek, çalışmak olmadan bir millet durduğu yerde durduğu gibi bile kalmıyor. Mutlaka atılmak, çalışmak ve ilerlemek lazım!
Duraklamak, artık ölüme mahkumiyet demek oluyor. İlimde öncülüğü kaptırmamak lazımdı veyahut yarışı bırakmamak lazımdı. Bizden geri milletler bizden ileri gidiyor diye göz açmak lazımdı, çalışmak lazımdı. Bunlar yapılmamıştır.
Bunları niçin söylüyoruz: "Günümüzde örnek alalım, tarihten, olaylardan ibret alalım da kendimizi düzenleyelim!” diye söylüyoruz.
İkinci hadîs-i şerîf yine aynı konularda olan bir hadîs-i şerîf:
İzâ erâdellâhu bi-kavmin hayran vellâ aleyhim hulemâehüm ve kadâ beynehüm ulemâühüm ve ce'ale'l-mâle fî-sümehâihim ve izâ erâde bi-kavmin şerran vellâ aleyhim süfehâehüm ve kadâ beynehüm cühhâlühüm ve ce'ale'l-mâle fî-bühalâihim.
Deylemî Mihrân isimli sahabîden rivayet etmiş. Yanında ve lehû suhbetün buyruluyor. Yani "Bu Mihrân'ın Peygamber Efendimiz'le bulunmuşluğu vardır, sahabîdir, tereddüt edilmesin.” diye kayıt koymuş Gümüşhâneli Hocamız Ahmed Ziyâüddin radıyallahu anh.
Allah evliyâullah cümlemizi büyüklerimizin şefaatine erdirsin.
Bu hadîs-i şerîfte de aşağı yukarı aynı konu. Başka bir hadîs-i şerîf, biraz da farklar var:
"Allah bir kavmin hayrını murad ederse, o kavme hayır yapmak isterse, onun iyiliğini isterse, o kavmi taltif etmek isterse, seviyorsa, mükâfatlandırmak isterse…”
Ne yapar?
Vellâ aleyhim hulemâehüm. "Onların başına halim selim, feylesof, hakîm, hikmet sahibi, kızmayan, sabırlı, titiz, yumuşak, iyi idareciler geçirtir.” Ve kadâ beynehüm ulemâühüm."Aralarında meseleler olduğu zaman, alimleri meseleyi çözerler, hükme bağlarlar, ihtilafları çözümlerler.”
Burada kadâ diye harekelenmiş ama belki vellâ müteaddî fiil olduğu gibi kadâ da kaddâ'dır. O zaman Ve kaddâ beynehüm ulemâehüm. "Alimlerini hüküm veren kişiler hâline getirtir,öyle takdir buyurur, öyle takdir buyurur, nasip eder.” demek. Ve ce'ale'l-mâle fî-sümehâihim.. "Malı Allah semahatli, cömert insanların eline verir.”
Demek ki Allah bir kavmin iyiliğini istediği zaman başındaki kimseler halîm oluyor. Halîm ne demek; kızılacak yerde bile kızmayan, basiretli, düşünceli kimse demek. Bir milleti hakîmler, feylesoflar, bilge kişiler idare ederse; -onlar çok önemli ana kararları alırlar, toplum mimarlarıdırlar; devleti yönlendirmekte, ana yönleri seçmekte çok etkili olurlar - [o millet] yanlış yönlere, mâcerâlara sürüklenmez.
Mesela, Hitler Almanya'yı bir mâcerâya sürükledi, böldürttü, yaktırttı, yıktırttı. Kendisi de ne olduğu belli değil; intihar mı etti, öldürüldü mü? Hitler bir misal olmuş oluyor.
Halîm kimseler idareci; alim kimseler söz sahibi,hükmü onlar veriyor, ihtilâfları onlar çözümlüyor; sorunların çözümlerini ortaya koyuyorlar ve öyle yapılıyor. Mal da iyi insanların elinde; işrete, zevke, fısk u fücûra harcanmıyor, faydalı yerlere harcanıyor, fakirlerin eline ulaştırılıyor. Çünkü cömert insanın elinde, cimri insanların elinde değil. Güzel...
Demek ki bir milletin iyi bir durumda olması, ilerlemesi, yükselmesi için ana noktaları burada öğrenmiş oluyoruz. Yöneticiler, toplumu yönlendiriciler alim kimseler, iyi insanlar olacaklar. Salahiyet, para pul da iyi kimselerin elinde olacak. Çünkü Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:
Ni'me'l-mâlü's-sâlih li'r-racüli's-sâlih. "Sâlih bir insana helâl bir mal, çok mal olması ne kadar yakışır.”
Çünkü onu güzel kullanır.
Peki kötü bir insan mal sahibi olursa ne olur?
Miras babadan haylaz, haydut bir evlada kaldı. O parayı kötüye, şerre, işrete, şehvete kullanır, mahveder. Kendisini de, yakınlarını da, ana babasını, çoluk çocuğunu, ailesini de mahveder. Millete de zararı olur.
Ve izâ erâde bi-kavmin şerran. "Aksine, bu söylenenlerin karşıtı olarak, bir kavmi cezalandırmak isterse; şerrini isterse o kavmin, cezalandırılmasını murad ederse, o zaman ne yapar? ” Vellâ aleyhim süfehâehüm. "Aklı doğru çalışmayan, boş kafalı insanları yönetici olarak başlarına getirir.” Ve kaddâ beynehüm cühhâlehüm. "Cahilleri hüküm veren insanlar hâline getirir. ” Fiili kadâ diye okursak: Kadâ beynehüm cühhâlehüm. "Cahiller meselelerde hüküm verirler. ” Yanlış karar verirler.
Birisi sormuş; "Benim evim var, kiraya şu kimseye verebilir miyim?” diye Sorduğu kimse bir yerde ünvanlı bir kimse, yönetici, yüksek bir kimse diye. O da pat diye yalan yanlış bir cevap vermiş.
Neden?
Cahil. Bir insanın bir noktada ünvanlı, rütbeli olması her şeyi bilmesini gerekli kılmıyor, fiilen öyle olmuyor. Bir şeyi biliyor, öteki şeyi bilmiyor. Bilmediğini de "Ben bu konuyu bilmiyorum!” diyemiyor; böbürlendiğinden, şiştiğinden, yanlış fetva veriyor. O çok kötü bir şey.
Bilmediği konuda fetva vermek çok kötü bir şey ama adam "Ben bunu bilmiyorum.” diyemediği için "Bu benim saham değil, ben bunu bilmiyorum, sorayım!” dese, tamam, güzel bir şey olacak. "Benim bildiğim bazı şeyler var, kendi sahamda şunları biliyorum ama bunu bilmiyorum.” diyebilir. Demiyor işte, yalan yanlış fetva veriyor.
"Falancaya kiraya verebilir miyim?” diye sormuş. "Veremezsin!” demiş. Niye veremeyecek, verebilir. Veremezsin dediği, mezhep bakımından farklı olan bir kimse. Verilebilir. Hatta din bakımından farklı bir kimseye bile insan mülkünü kiraya verebilir. Bunun dinî bakımdan, fıkıh bakımından bir mânîsi yok. Kendi ülkende, kendi binana geliyor birisi, kiracı olmak istiyor; sen de kiraya veriyorsun. Ama bilmeyince yanlış fetvalar veriyorlar.
Ve ce'alel-mâle fî-bühalâihim. "Mal da cimrilerin,cibiliyetsiz,haysiyetsiz kişilerin elinde olur.”
Sarfedilmesi gereken yere sarfetmezler; toplum ilerlemez, hayır hasenât yapılmaz. Allah böylece anlatılan bu kötü durumlardan bizleri korusun ve İslâm toplumlarını anlatılan iyi hallere sahip toplumlar eylesin.
Üçüncü hadîs-i şerîfi Hulvânî, Ebû'ş-Şeyh Kursâfe radıyallahu anh'ten rivayet etmiş. Kısa, biraz konu değişik ama başlangıç kelimeleri aynı:
İzâ erâdellâhu bi-kavmin hayran. "Bir kavmin Allah hayrını murad ederse.”
Buradaki kavim, ulus mânasına değil, topluluk mânasına değil; birtakım insanlar demek, hatta bir kişi demek.
Ehdâ ileyhim hediyyete'd-dayfi. "O insanlara Allah misafir gönderir.”
O gönderilen Allah'ın ona hediyesidir.
Neden?
Misafire ikram ederse sevap kazanacak da ondan, Allah'ın rızasını kazanacak da ondan.
"Allah bir kavmin hayrını murad ederse onlara onlara misafir hediyesi gönderir.”
Misafirleri hediye gibi, hediye olarak onlara gönderir. Karşıdan atlılar geldi, kervan geldi, misafir oluyorlar. Bazıları cömert olur, misafiri sever. Bazıları da sevmez, "Nereden geldi bu herifler?” der, istemez. Ama şunu hemen söyleyeyim, bunlar fiilen böyle oluyor; bazı kimseler misafir geldiği zaman yüzünü buruşturuyor.
Burada murad edilen misafir de bize akşamları çay içmek için gelen misafir gibi değildir. Gelecek, yatacak; yedireceksin, içireceksin, barındıracaksın. Yolcu demek. İhtiyacı var, han yok, hamam yok, başka çare yok. Gelecek o obada, o köyde kalacak. Mecburen herkes evlerine alacaklar. Kimisi istemez böyle şeyi, yüzünü buruşturur ama misafiri sevmeyeni Allah sevmez. Misafire ikram edene Allah ikram eder. Bu hadîs-i şerîfte onu göreceğiz.
"Allah bir kavmin hayrını murad ettiğinde ona misafir gönderir,hediye olarak.”
Misafir ne yapar?
Yenzilü bi-rızkıhî. "Misafir oraya kendi rızkı ile gelir, misafir olur.”
Neden?
Cenâb-ı Hak o misafirin rızkını gönderir. Kulu değil mi, yaşadığı müddetçe rızıklandırmayacak mı? Rızkını gönderir. Ev sahibi işin neden olduğunu bilmez. Dükkânda bir olağanüstü alışveriş olur, işinde bir bereket olur. Kazancında bir fazlalık olur. Daha misafir gelirken, Allah onun misafirinin rızkını gönderir.
Ben kendi hayatımdan da buna benzer çok olaylar anlatabilirim.Öyle olur ki mesela bir kimse birkaç kişiye bakar. Allah işine bereket verir, verir, verir;o kişiler gittikten sonra iş azalır.
Neden?
Ötekilerin rızkını da Allah ondan verdi de ondan. Bazıları anlayamaz, çünkü esrârengiz bir şeydir, perde arkasında olan bir şeydir. Bilen bilir, ârifler bilir.
Misafir rızkı ile gelir. Senin rızkını yiyecek değil, senin ağzından lokmayı alacak değil, senin çuvalını kilerini boşaltacak değil. Boşalır gibi olsa bile;
"Hocam, işte bir çuval un vardı. Geldiler, şu kadar gün kaldılar; çuvallar bitti.”
Tamam ama sonuç itibariyle o çuvalların yerine Allah daha fazlasını gönderir, meraklanma rızkı ile gelir.
Ve yertehilu ğafarallâhu li-ehli'l-menzili.
Giderken nasıl gider?
"Evden, konaktan, misafir olduğu yerden ayrılırken, oranın sakinlerinin, evin ahalisinin günahlarını da affettirip, alıp, götürüp öyle gider.”
Misafire ikram eden, barındıran kimseyi Allah mağfiret eder, günahları bağışlanır. Neticede mutfakta, kilerde de bir eksiklik olmaz; kesede, kasada da bir eksiklik olmaz; çünkü Allah telâfi eder, bol rızık gönderir. Misafir ağırlayan kimse, misafir sayesinde bol bol yer, içer, rahat eder.
Onun için, İslâm'da muhabbet çok önemli olduğundan, müslümanın müslümanı sevmesi çok önemli olduğundan, müslümanın herkese karşı kanunla tespit edilemeyen, mecburî olmayan, fazilet bâbından olan görevleri olduğundan, muhabbeti artırıcı şeylere çok dikkat etmesi lazım! Bunlardan birisi de misafiri sevmektir.
Burada tanıdığım bazı arkadaşlar var. Hemen misafire yapışır, evine götürür, Allah razı olsun. Ben de takılırım, "Seni kurnaz, seni menfaatperest.” filan diye şaka yaparım. Mânevî menfaatini çok iyi bilir. Sevap olduğunu bildiği için hemen evine misafiri götürür ve güzel ağırlar. Ekseriyetle o kapar misafirleri, götürür.
Neden?
Misafirin ağırlanmasının fayda getirdiğini bildiğinden, sevaplı olduğunu da, maddî bakımdan kârlı olduğunu da bildiğinden, iktisadî bakımdan da eve faydalı olduğunu bildiğinden yapıyor. İnancı kuvvetli bir kardeş.
Bunu bilmeyen misafirden gocunur, kaçınır, mâzeret uydurur, yalan uydurur, bahane uydurur, misafiri misafir etmekten kaçınır. O da kendisinin bileceği bir şey.
Peygamber Efendimiz bildiriyor işte burada:
"Meraklanma, senin malını, mülkünü, rızkını yiyecek değil; o kendi rızkıyla gelir ve seni afv ü mağfiret ettirir, günahlarını alır götürür.” diyor.
Ne kadar güzel! İnsanın afv ü mağfiret olmak için yapmayacağı şey yok. Allah beni affetsin diye çare arayıp duruyor.
O halde ne yapacak?
Misafir edinecek, sevapları kazanacak.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi dinimizin ahkâmını bilen, sevaplı, hayırlı fiilleri yapan, günah işlerden, kötü huylardan, hallerden kaçınan müslümanlar eylesin. Rabbimiz'in rızasını, sevgisini kazanmayı nasip etsin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım. Rabbimiz cennetiyle, cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
25.08.2000 -
Fitne Zamanında Güzel
21.07.2000 -
Salih Amellere Koşmak,
