10.09.1999 - Allah Yolunda Yürümek, İlimsiz Fetva Vermek

10.09.1999 - Allah Yolunda Yürümek, İlimsiz Fetva Vermek
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh
Aziz ve muhterem Ak Radyo dinleyenleri; Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allah cümlenizden razı olsun. Her türlü maddi manevi afetten, zarardan, hasardan, şerden korusun.
İki cihan saadetine lütfuyla keremiyle nail eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadisi şeriflerinden Ahmet İbni Hanbele ve İbn-i Abdülber, İbn-i Hibban hatta Buhari, Tirmizi, Nesei gibi mühim kaynaklarında rivayet ettiği bir hadisi şerifle bu akşamki cuma sohbetime başlamak istiyorum.
Kaynaklarını rivayet ettiğim bu hadisi şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:
Men yüberret kadamehû fî sebîlillâhi harramehullâhu ale'n-nâr.
Sadaka Rasulullâh fî-mâ kâl ev kemâ kâl.
Îberra; îbirâr gubar kelimesinden geliyor. Gubar toz demek. Îbirâr de tozlanmak manasına geliyor.
Men yüberret kadamâhu fî sebîlillâh "kimin iki ayağı Allah yolunda toza toprağa bulaşır tozlanırsa" Îbirâr Tozlanmak; maddi manada da kullanılır. Hakiki manasıyla da yani tozu toprağa bulaşmak manasına... Bir de manevi olarak mecazi manada; birisi ötekisine îbrâr etti müğber oldu. Gönlü tozlandı, gönlü bulandı, kırıldı manasına da gelebiliyor. O müğber olmak sözünü Türkiye de bazı yaşlılar, eski atalarımız kitaplarda kullanmışlar. Buradaki hakiki manasıyla... Fî sebîlillâh sözünden de maksat Allah'ın yolunda. Fiilen yürümek suretiyle, hareket etmek suretiyle kimin ayakları toza toprağa bulaşırsa, bulanırsa, tozlanırsa. Tabii bu fil sebilillahtan ilk hatıra gelen; yolda yürürken eli, ayağı tozlamak ama hangi yolda yürürken? Allah yolunda! Allah yolu sözünden ilk hatıra gelen cihattır. Savaşmak için, kaza için, cihat için yola düşen "fî sebîlillâh" Allah yolunda yola düşmüştür.
Tabirin tamamı el-cihâdü fî sebîlillâhtır ama el-cihad sözü kaldırılarak da fî sebilillah da kullanılıyor. Çok kullanılıyor. İlk akla gelen savaş! Yani İslâmi bir cihat ve savaş...
Kim katılırsa bu savaşa, yürürken eli ayağı toza toprağa bulaşırsa, savaşa iştirak ederse, gazaya cihada giderse demek. Fî sebîlillah burada; el-cihâdu fi sebilillah diye geçmediği için sadece "Allah yolunda kimin ayakları tozlanırsa" diye geçtiği için başka fî sebîlillah neler olabilir diye onları da belirtmemiz lazım, düşünmemiz lazım.
Mesela; hacca, umreye gitmek de Allah yolunda fî sebîlillâhtır. Allah emretti diye, Peygamber Efendimiz tavsiye buyurdu diye o mübarek diyarlara; o ibadetleri yapmak için, ziyaretleri yapmak için gitmekte fî sebîlillahtır.
Sonra Peygamber Efendimiz'in hadisi şeriflerinden biliyoruz ki;
"Namuslu, temiz yürekli bir aile reisi 'çoluk çocuğumun kazancını sağlayayım' diye evinden çıkıp helal kazanayım, çalışayım, ter dökeyim de çocuklarımın rızkını helal yoldan sağlayayım" diye… O da fî sebîlillahtır. İşine gitmesi de fî sebîlillâhtır. Bunun böyle olduğunu Peygamber Efendimiz bildiriyor.
Çünkü haramdan korunmak için, muhtaç olmadan kimseye yük olmadan yaşamak için hatta kazanıcının fazlasıyla da hayır hasenat yapmak için iyi niyetle çalışmaya gidiyor o da fî sebîlillah. Demek ki eğer Müslüman'ın niyeti temizse, kalbi temizse, amacı güzelse evinde her sabah kalkıp dükkâna gidiyor. Neden?
"Helal para kazanayım"
"E ne yapacaksın bu helal parayı?"
"Bir kere çoluk çocuğumu kimseye muhtaç etmeyeceğim. Harama baktırmayacağım. Hasretlik, muhtaçlık çektirmeyeceğim. Çoluk çocuğumun gözü tok olacak, karnı tok olacak, gönlü tok olacak. Sonra da kazancımı fazlasıyla başkalarına da hayır hasenat yapacağım. Belki bir cami yaptırırım, belki bir Kur'an kursu yaptırırım. Belki suyu olmayan bir köye, bir yola, bir yöreye, bir yere daha başka bir işte hayır yaparım diye... Ya da bunların hiçbirini düşünmese bile 'başkasına yük olmak ayıp oluyor. Kendim kazanayım, kimseye yük olmayayım. İnsanlar benim kahrımı çekmesinler, zahmetimi çekmesinler benim için yorulmasınlar ben kendi işimi kendim göreyim' diye...Kimseye yük olmamak için çalışmak, o da güzel.
Bir niyet olmuş oluyor. Hatta Hocamız Mehmet Zahit Kotku -cennet mekan rahmetullahi aleyh, Rahimehullah rahmeten vâsiaten, Allah-u Teâla lütuflarla taltif eylesin- itikafa, halvete sokarken; tasavvufi terbiye görsünler, eğitim görsünler yetişsinler, ibadet edip Allah'ın rızasını kazansınlar dervişhan diye ne diyerek niyet ettirirdi?
"Gireceğim, ibadet edeceğim, sevap kazanacağım. Mevki, makam kazanacağım, manevi rütbem yükselecek. Halvet yapmış, erbain -çile- görmüş bir usta derviş olacağım."
Hayır!
O niyetle sokmazdı. Maddi manevi makam sevgisini büyüklerimiz uygun görmemiş.
Ne niyet ederek girecek ilk itikafa.
"Şu kadar gün şuraya kendimi hapsediyorum, kapatıyorum. Şu zalim nefsim ıslah olsun. Hiç olmazsa bu kadar gün benim şerrimden başka insanlar selamet bulsun, zarar görmesin. Kimseye kahrım, zararım, hasarım olmasın" diye niyetlenecek. Öyle girecek diye söylerdi. Benim bu anlayış çok hoşuma giderdi.
"Neden halvete giriyorsun? Niye itikafa giriyorsun?"
"Benim şerrimden insanlar beş on gün rahat etsinler."
Ne güzel, ne kadar mütevazı... Güzel bir şey tabii. Böyle düşünmenin bir zararı yok.
Faydası var!
Ama "ben mevki makam sahibi olacağım. Manevi rütbe sahibi olacağım. Belki şeyh efendi beni halife yapar. Belki ben de bir yerde bir şeyh olurum.
Oh gel keyfim gel. Şöyle rahat böyle keyifli..."
O zaman onun hiç faydası, sevabı olmaz. Zaten bu şeyhlik makamı da öyle saltanat makamı değildir.
Nedir?
Hizmet makamıdır.
Onun için büyükler yazdıkları kitaplara eserlere kendi ismini yâd ederken -yazarken- demişler ki 'hâdimul fukara' fakirlerin hizmetçisi, hadimi demişler. Fukara dedikleri dervişler. Derviş; fakir aynı anlama geliyor. Birisi Farsça birisi Arapça. Ama sâlik, mürit filan da denilebilir.
"Hâdimu'l sâlikîn" filan da denilebilir.
O da 'başkasına yük olmayayım' demekte güzel bir şey. Oradan açtık sözümüzü. Tabii Allah'ın rızasını kazanmak için girişilen el teşebbüste her yürüyüş o da fî sebîlillahtır.
Neden? Çünkü Allah'ın rızasını kazanmak için Allah yolunda bu işi yapıyor. İki dargın kimseyi barıştıracak. Karı koca birbirine kızmış, ayrılmışlar, birisi anasının babasının evine gitmiş, ötekisi tek başına evde duruyor. Gidecek, aralarını bulacak.
Bir siyaset, bir konuşma, ustalık, barıştıracak. Yuvayı kurtaracak. Şeytan sevinemeyecek. O da fisebilillah. Yani demek ki Allah yolunda diye yani sadece cihat demiyor burada. Ama ilk anlaşılan cihat.
Böyle Allah yolunda ayakları tozlanan yani böyle bir savaşa böyle bir işe iştirak eden kimseyi Allah haram kılar. Alemnar, cehenneme. Yani cehennem onu alamaz içine. Cehennem onu azaplandıramaz. Cehenneme girmesini engeller Allah. Onun cehenneme girmesini kaldırır. Haram kılar demek. Yani o kimse cehenneme girmez.
Tabii bunun bu tabirin şeyi de var mesela Allah sevmediği kullara da cenneti haram kılıyor. Yani cenneti haram kılmak sözünden maksat ne? Cennete girmesini engeller demek. Cennet güzel bir yer. Yani cenneti haram kılmak ne demek? Bu bundan mahrum kalacak. Buna erişemeyecek. Buna giremeyecek demek. Cehenneme haram kıllar ne demek? Bu kişi cehenneme girip azap görmeyecek demek. O halde başta Allah yolunda cihat olmak üzere ecdadı izahımızın, Selefi Salih'in -Allah hepsinden razı olsun- mübareklerin korumak için ümmeti Muhammed'i, dini, imanı yaymak için iyi laikullah için, müdafa-i müslimin için, dar-ı İslam için, dar-ı İslam’ın korunması için yaptıkları nice nice efendim fedakarlıkları, tarih kitapları yazıyor.
Allah hepsinden razı olsun. Biz de onlar gibi onların yolunda böyle fırsat bilmeliyiz. Savaş olursun savaş. Ne yapalım? Savaşı biz istemeyiz. Müslüman savaşı istemez ama savaş olursa da kaçmaz. Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiz, kabadayılık yapmayız ama düşman saldırırsa biz de avucu bırakıp kaçmayız, savunuruz. Hatta bir adım bile geri gitmeyiz. Hatta düşmana sırtımızı dönmek bizim için ağırdır. Sırtından kurşunlanmak çok kötü bir durumdur. Alnından vurulur. Yani
vurulursa düşmandan yüz çevirmemişken, düşmana saldırıyorken şehit olur. Bizim şeyimiz töremiz böyledir. Kaçmayız. Allah bilir ki çarpışır Müslümanlar. Düşmandan korkmaz. Az da olsa sayısı...
Zaten İslami savaşlardan birinde istişare yapmışlar. Düşman ordusu, Bizans ordusu karşıdan geliyor. Şöyle. Demişler bu ordu çok kalabalık. Biz de çok azız.
Bununla çarpışmak fuzuli olur, beyhude olur, boşuna olur. Biz çarpışmayalım, geri çekilelim. Böyle bir fikir ortaya atılmış ama içlerinden bazı mübarekler demişler ki -hepsi mübarek de-
demişler ki biz buraya zafer kazanmak için gelmedik. Yani savaştan amacımız illa zafer kazanmak da değil. Resulullah Efendimiz emretti. Çıkın kazaya gidin falanca yere, çarpışın düşmanına dedi. Biz artık sayıya bakmayız. Zafer kazanacağız kazanamayacağız diye de hesap yapmayız. Hepimiz ölsek bile burada çarpışmak emredildiği için çarpışırız. Ne kadar güzel. Yani askerler duysa benim bu hadis sohbetimi ne kadar memnun olurlar.
İslam'ın askerlik kurallarını ne kadar güzel öğrettiğini, ne kadar güzel gönülleri takviye ettiğini, akılları terbiye ettiğini anlarlar. Evet elimizden geldiğince Allah yolunda elimiz, ayağımız toza toprağa karışsın. O yollarda koşturalım. Hac, Umre o da fi sebilillahtır. Birisinin ihtiyacını görmek için koşturmak vesaire çeşitli artık buradaki muradını bilmiyoruz Peygamber Efendimizin.
Sadece cihadı mı kastetti? Ama başka hadislerden biliyoruz ki bazı faaliyetleri de cihat gibi sayıyor. Mesela çok çoluk çocuk sahibi bir insanın. Onların ihtiyaçlarını kazanmak için sabah işe gitmesini fe hüve fi sebilillah diye beyan etmiş. Evet, Allah yolunda... Her yürüdüğümüz yolun Allah yolunda olmasına dikkat edelim.
Ayaklarımız hep Allah yolunda, toza toprağa değsin, bulaşsın. Hep Allah yolunda tozlansın. Yani bunun zıddı nedir? Şeytan yolunda. Tagut yolunda, zulüm yolunda, haksızlık yolunda,
yanlış yolda, tuğyan yolunda, isyan yolunda yürümek var. Bir de Allah öylesine nasip etmesin. Bizim ayaklarımıza öyle yollara adım attırmasın. Sevmediği yollara adım bile attırmasın. Başlangıcına ayağımızı bile koymayalım. Hep sevdiği yolda yürüyelim.
Cenabıhak yolumuzu sevdiği yollara çevirsin. Sevmediği yollardan yüzümüzü döndürsün. Daima rızası yolunda. Efendim ömür sürmek hareket etmek cümlemize nasip eylesin. Diğer bir hadisi şerife geçiyorum aynı sayfadan. Açtığım sayfa dört yüz yedinci sayfası Ramuz'un. Buradaki sekizinci hadisi şerifi okuyorum. Bu da Hâkimin Müstedrekinden rivayet edilmiş. Amr İbnü Murre radıyallahu anh tarafından. Buyuruyor ki peygamber efendimiz;
“Men eğlaka bâbehû dûne zevi'l hâceti ve'l halleti ve'l meskeneti eğlakallâhu bâbe's-semai dûne halletihî ve hâcetihî ve fakrihî ve meskenetihî”
E'ğlekâ; i'ğlâk kapıyı bağlamak kapatmak demek. Kim kendisinin kapısını kapatırsa, ağlarsa
kimin önüne kapatırsa, kimin yüzüne kapatırsa kapısını
“Zebil haceti”
hacet, dilek, istek sahibi olanların yüzüne kapatırsa
“Ve'l halleti”
ihtiyaç, eksiklik, kusur, gedik durumu olan, eksiği gediği olan bir kimseye karşı kapatırsa,
“Ve'l meskeneti”
fakirlik miskinlik sahibi bir kimseye karşı kapısını kapatırsa,
“E'ğlekellâhü be'ğde's-semâi dûne halletihî ve hâcetihî ve meskenetihî”
Allah da onun bu yanlış hareketi sebebiyle onun yüzüne onun ihtiyaçlı eksiği gediğinin önüne, dileğinin, hacetinin, fakirliğinin, ihtiyacının, miskinliğinin önüne semanın kapısını kapatır. Yani onun işini görmez demek oluyor.
Şimdi tabii burada izah etmemiz gereken kelime “zevil hâce”, hacet sahipleri demek, zevi ve-zevvu çoğulu oluyor. Zû kelimesinin çoğunu oluyor. Hacet sahipleri… “Hallet” kelimesi de Arapça'da, halel aralık demek eksiklik, gedik demek… Bir insanın her şeyi tamam olmayıp da bazı şeyleri eksik ise eksikliği varsa ihtiyacı varsa zevil halle demek yani böyle eksik ediyorlar demek. Meskenet de miskinlik demek. Yani ihtiyacını karşılayacak durumda olamayan çok fakir insan demek, durup kalmış öyle. Böyle insanların yüzüne kapısını kapatırsa yani kapısını açmazsa… Gelin bakalım ihtiyacınızı söyleyin. Dileğiniz nedir? Efendim neye ihtiyacınız var? Neyiniz eksik?
Elimizden geliyorsa karşılayayım demiyor da almıyor kapısından içeriye, kapıyı kapısının yüzlerine kapatıyor. Allah da ona semanın kapısını kapatır. Onun ihtiyacını görmez. Onun dileğini kabul etmez. Onun fakirliğini, miskinliğinini gidermez. Eden ettiğini bulur. Rüzgar eken, fırtına biçer, başkasına iyilik yapmayan Allah'tan lütuf görmez, merhamet etmeyen, merhamet olmaz. E bu böyle umumi ilahi kaidedir ki kişi ne yaparsa ettiğini bulur. Kim birisinin kapısını çalarsa onun da kapısını çalarlar. ‘Çalma başkasının kapısını çalarlar kapını’ derler. Mesela bir evlat babasına, annesine hürmet etmezse onun evladı da ona hürmet etmez. Ettiğini bulur. Ettiğinin cezasını görür. Anasına, babasına hürmet etmeyen ihtiyarladığı zaman evladından, yakınlarından, çoluk çocuğundan sevgi, hürmet beklemesin. Çünkü et bul dünyasıdır bu dünya.
Her şeyin, suçun cezasını da Allah ona uygun bir tarzda veriyor. Binaenaleyh iyiliksever olmalıyız. Yardımsever olmalıyız. Hamiyetperver olmalıyız. Etrafımızda çeşitli sebeplerden ihtiyaç sahipleri olabilir. Şimdi şu zelzele felaketlerinden ki hala devam edip duruyor. Nice ihtiyaç sahibi olmayan kardeşlerimizi kendi haliyle, kendi yağıyla geçinip giden, kavrulup giden insanlar vardı. Şimdi muhtaç duruma düştüler. Allah razı olsun vakfımızın ilgililerinden, kardeşlerimizden. Çok güzel hizmetler etmişler. Allah razı olsun sahilleri meşgul olsun. Çok memnun oluyorum. Daha çok kardeşlerimiz var.
Kimisinin annesi, babası öldü, çocuklar ortada kaldı. Kimisinin çoluk çocuğu öldü, annelerinin babalarının yüreği acılı kaldı. Kimisinin evi barkı vardı gitti. Burada bir arkadaş var, diyor ki hocam bizim beş tane ev yıkıldı gitti. Milyarlarca zararımız var diyor. Tabii ihtiyaç çok. Her zaman
ihtiyaç sahipleri olabilir. Bazen bir zengin de muhtaç olur. Nasıl muhtaç olur? Seveni olmaz. Kimsesi olmaz. Birisinin ona yardım etmesi iyi olur. İhtiyar olur. Gençliğinde nice böyle efeler, kabadayılar, sağa sola bağırıp çağırıp esen tozanlar vardır. İhtiyarladığı zaman aciz olur. Elini yüzünü yıkayamaz. Lokmasını ağzına götüremeyecek duruma gelir. E, bakıvermek iyidir, sevaptır. Allah razı olsun. Bizim valide hanım hocamızın vefatından sonra rahatsızlandı. Yatağa esir oldu. Ayakları tutmaz oldu. İhvanımızdan nice hayırsever kimseler seve seve hizmetler ettiler. Yıkadılar, doyurdular, temizlediler, baktılar. Böyle dua aldılar, sevap kazandılar. Yani fırsat kollamalı, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını görmeye çalışmalı.
Fakirleri kollamaya çalışmalı. Kime nasıl faydam dokunur? Nasıl duasını alırım diye gözleyip durmalı. Şimdi bir rivayet böyle, bir başka rivayette de Allahu teala Hazretleri… İki rivayet var. Birisi Ebu Meryem'den, İbni Asaki rivayet etmiş. Semanın kapısını kapatır diye kısa bir rivayet de var. Daha uzun olarak geçmiş olan da demin rivayet etmiş olduk. İki hadis var bu konuda. Muhtelif kaynaklar rivayet etmişler. Gelelim diğer hadisi şerife.
Buyuruyor ki ki Peygamber Efendimiz, Ahmed İbni Hanbel'in, Ebu Davud'un İbni Mace'nin, İbni Abbas radıyallahu anh'dan rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuş peygamber efendimiz.
“Men i'ktebese (bağlanarak okunayacak) meni'ktebese ilmen mine'n-nücûmi i'ktebese şûbeten mine's-sihri'l zâde mâ-zâd”
Tam böyle vasıllarına dikkat ederek okuyacak olursak,
“Meni'ktebese ilmen mine'n-nücûmi'ktebese şûbeten mine's-sihri'l zâde mâ-zâd Sadaka Resulullah fî mâ kàl.”
Biliyorsunuz İslam'da sihir, büyü haramdır.
Yok böyle şeyler. Bilin, bilmeyenler de bilsin. Çünkü ilericiyim diye kendisini satan birtakım gazeteler, dergiler, ben çağdaşım diye sağa sola çalım satan bazı yayın organları, vasıtaları, araçları ne yapıyorlar? Yıldız falı diyorlar. Bilmem vesaire öyle olmadık batıl inançları sanki hakikatmiş gibi millete söylüyorlar. Zavallı, saf ahaliyi de kulaktan duyan bilgilerle bu işlerin aslı esası var sanıyor. Ve inanıyor. Aaa diyor gazetenin yazdığı yıldız falım aynen bugün çıktı işte birisi gelecek diye yazmıştı. Bugün kardeş diyor bana birisi geldi diyor. Veyahut kahvenin fincanını çeviriyor. Oradaki kahve falına bakıyor. E bunların hiç aslı, esası yok. Daha başka usullerle böyle şeyler yapılıyor. Böyle falcılık, sihir, büyü, bunların hepsi İslam'da haram. Yanlış şeyler Allah'ın sevmediği şeyler tamam. Bunları bilmeyenler bilsin. Bilenler zaten biliyor. Sakınıyor. Ama ilericiyim diyen gazetelerde biraz çağdaşlaşsınlar lütfen. Bu iptidailiği, çağ dışılığı, ilkelliği, ilk çağlılığı bıraksınlar. Hiç aslı esası olmayan şeylerle milleti meşgul etmesinler. Hadisi şerifin metnine devam edelim. O sihir kötü. Ama bir de diyor ki peygamber efendimiz burada
“Meni'ktebese ilmen mine'nücûm”
Yıldızlardan bir bilgi ihtibas eden, çıkartan ha şu yıldız şöyle doğdu, böyle battı… Şu oldu, bu kaldı… Binaenaleyh şöyle olacak, yağmur yağacak, kar yağacak, felaket olacak… Böyle bilgi çıkartıyor. Bilgi ihtibas ediyor. Yani yıldıza bakıp o da yıldız falı oluyor tabii bir çeşit. Yıldızlardan bir ilim iktidasıyla çıkartan, söyleyen bir kimse ne yapmış olur?
“İ'ktebese şûbeten mine's-sihr”
Sihirden bir çeşidini almış olur. Yani haram olan bir iş yapmış olur. Arttırırsa daha çok uğraşmış olur. Ne kadar arttırırsa o kadar çok günah işlemiş olur. Yıldızların, insanların talihleriyle, doğumlarıyla, ölümleriyle, bahtılılığıyla vesaireyle bir ilgisi yoktur.
Çağ dışıdır bu da. Yanlıştır, yalandır. Aldatmacadır. Bu konuda söylenen sözler, yazılanlar çok ilkel inançlardır. Eski milletlerin şeyidir. O eski milletler bilmem Babil'de, Mısır'da,
milattan önceki devirlerde böyle şeyleri düşünmüşler. Her yıldızda da bir şahsiyet tasavvur etmişler Yunanlılar Mars yıldızını harp tanrısı olarak görmüş vesaire… Hepsi saçma sapan şeyler. Elhamdülillah ala nimeti İslam… Bizim dinimize hamdüsenalar olsun. Peygamber efendimizin hadisi şeriflerini Allah nakledenlerden razı olsun. Ne kadar aydınlatıyor bizi, ne kadar aydın bir kafamız gönlümüz var. Ne kadar rahatız elhamdülillah. Millet dünyada yirminci yüzyılda öteki milletler ne kadar batıl, yanlış, ilkel hurafe ile uğraşıyorlar. Elhamdülillah, İslam ne kadar aklıselimi, zevkü selimi, hissi selimi, hakiki imanı ne güzel öğretiyor.
Bir de bir şeyi duyuyorum. Bana da soruyorlar. Hoca sınıfından gördükleri için; -Allah razı olsun teşekkür ederiz, dua etsinler, Allah bizi de sevdiği kullarından eylesin- “Hocam bu zelzele oluyormuş. Bazıları demişler ki daha büyük zelzeleler olacak. Bir hele Eylül'de şöyle olacak. Ekim'de böyle olacak… Hele Ankara'da durmayın, şehir dışına çıkın. Yani siz ne dersiniz?”
Sanıyorlar ki yani ben de öyle bir şeyi teşvik edeceğim. Dedim ki ben böyle soru soranların çoğuna, Cenabı Hakk'ın mukadderatından kaçılmaz. Cenabı Hak takdir ettiyse adam Ankara'dan çıkar, Yozgat'a, Adana’ya giderken yolda olanı olur. Gittiği yerde olur. Ben bunu geçmiş sohbetlerinde kaç defa söyledim? Mesela İran'dan kaçmış. Karışıklık var diye. Türkiye'ye iltica etmiş bir insan. Antalya'da denize girerken boğuluyor. Çünkü eceli yani o kadarmış ömrü, vadesi yetince İran'dan kaçsa kaçar ama ecelden kaçamaz. İşte ecel onu Antalya'da yakalar. Beyhude… Yani kadere inanmak İslam'ın önemli inançlarından biri ama millet gene de bu soruları soruyor. Sormaması bile lazım. Bazıları da böyle felaket tüccarlığı mı diyeceğiz artık? Kimseyi de şey yapmak istemiyorum ama yanlış söz söyleyenleri de ikaz etmemiz lazım. Şöyle olacak, böyle olacak… Cek, cak… Nereden biliyorsun? Cenabı Hak belki öyle yapmaz. Yani senedin mi var? Belgen mi var elinde? Ne hakla söylüyorsun? Nasıl söylüyorsun? Bir kere yani öyle bir şey olsa bile geceleyin kalk dua et. Cenabı Hakk'a gözyaşı dök; ‘Aman ya Rabbi, ümmeti Muhammedi azaba uğratma. Felaketi def eyle, ref eyle. Glecek belayı durdur, gelmişi kaldır.’ Dua et yani. Müslüman'ın yapacağı dua etmektir. Öyle yangının üzerine, biz de yangına yalazıyla gitmek derler. Yani ateşe benziyor sıkmak gibi bir şey. Millet zaten zelzeleden epeyce yorulmuş bitkin, perişan, hasar görmüş. Bir de böyle çeşit çeşit şeyler…
Benim torunumu fakültesinin en çalışkanı olduğu halde başörtüsü dolayısıyla cezalandırdılar. Ben de torunumu okutmak için buraya getirtiyorum. Ha hoca efendi torununu yurt dışına getirtiyor. Acaba Ankara'ya bir felaket mi yağacak? Hayır. Öyle bir şey demek istemiyorum. Ama çocuğumu, torunumu rahatça hürriyet içinde dinini, imanını ifa ederek başını örterek okutmak istediğim için yapıyorum. Hiçbir yerden bir yere kaçmaya lüzum yok. Allah'tan kaçılmaz. Allah'tan Allah'a iltica edilir. Aman ya Rabbi denilir. Cenabı Hakk'a ‘ya Rabbi kusurumuz varsa bizi affeyle. Aramızdaki beyinsizlerin, cahillerin yaptığından dolayı bizleri topluca helak mı edeceksin ya Rabbi?’
“Etü'hlikünâ bi-mâ feale's-süfehâü minne in-hiye illâ fitnetük”
diye ayeti kerimede Musa aleyhisselamın böyle yalvardığı gibi Cenabı Hakk'a iltica edeceğiz. Allah cc kadere teslim olanı, kendisine dua edeni, kadere razı olanı seviyor. Kadere rıza tasavvufun en yüksek makamlarından, mertebelerinden birisidir. Bir de dua da en yüksek
mertebedir. O bakımdan hiçbir yerden hiçbir yere öyle bu gibi şeylerle gitmeyi tavsiye etmiyorum. Tedbir… Tedbiri Allah, peygamber efendimiz tavsiye ediyor.
Binanı sağlam yaparsın, çürük binada durmazsın. Tedbirini alırsın... Allah'a da iltica edersin. Allah'ın azabından insanı en çok kurtaracak şeyin Zikrullah olduğunu Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde bildirmiş. zikrullah’ın da çeşitleri var. Kur’an zikrullahtır. Kur'an'ı çok okuyun, okutun. Kur'an kursları açın. Çocuklarınıza, yakınlarınıza, Kur'an öğretin. Namaz zikrullahtır. Namazı çok kılın, gece ibadetlerine, hele hele teheccüd namazına çok dikkat edin. Çünkü teheccüd vakti mübarek vakittir. Ve o vakitte yapılan dualar müstecaptır. Dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden hayırlıdır geceliği kılınan iki rekat namaz. Elinizde tespihiniz olsun. Elinizde sigara tüttüreceğinize tespih çekin Allah deyin. Boş ile uğraşacağınıza, kutu kutu bilmece dolduracağınıza, kahvede oyun oynayacağınıza, boşuna vakit geçireceğinize hayırlı bir şeyle vakit geçirin. Benim rahmetli amcalarımdan bir tanesi bakmış her sabah tarlasının önünden birileri oraya gidiyor. Demiş ulen siz ne yapıyorsunuz böyle? Demişler ki biz idman yapıyoruz. Yani spor, böyle yürüyor sabahları. Ulen demiş böyle yapacağınıza bir fakirin tarlasını çabalasanız da dua alsanıza, sevap kazansanıza. Çok hoşuma gidiyor, böyle köylü tabiriyle çok güzel şey yapmış. Yani boşuna idmanı bile ben doğru görmüyorum. Bence her şeyin mesela kalkıp oturmak ne yapar? Bel kaslarını kuvvetlendirir. Yük kaldırmak, omuz kaslarını kuvvetlendirir. Yani o işi yaptığın zaman birisine yarayacak bir yerde yapmalı. Hem bir iş üremeli hem bir fayda hası olmalı, boşuna olmamalı. Tabii çaresi bulunmazsa askeriyede, eğitim alanında olabilir ama yani aslında sonuç verici, fayda sağlayıcı faaliyetlerle ömrü geçirmeye de dikkat etmek lazım. Böyle yapacağıma şöyle yaparım daha iyi diyerek.
Sigara içeceğime tespih çekerim. Boş konuşacağıma zikir yaparım. Vakit öldürmek için kahveye gideceğime Kur'an, tefsir, hadis okurum. Ne kadar güzel kitaplar var. Nice emeklerle basılıyor.
Nice paralarla alınıyor, kütüphanede boynu bükük mahsun duruyor.
Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler,
Demek ki yıldız falı, kahve falı, vs bunların hepsi birer saçmalıktır diyor peygamber efendimiz. Böyle saçma şeylere Müslümanlar yanaşmazlar. İnanmazlar. Böyle gazeteleri de ikaz etmek lazım. Ben ikaz ediyorum. Siz duyanlar da ikaz edin. Ey ilericiler ilericiyseniz böyle ilkellikleri bırakın. Sonuncu hadisi şerife geçmek istiyorum sohbetimde. Hazreti Ali Efendimiz -Allah'ın arslanı, “esedu'l-lâhi'l gâlib aliyyi'bni ebî Tâlib radıyallahu anh ve kerramellâhü ve'cheh” Efendimiz başımızın tacı- rivayet etmiş ki;
Ne buyurmuş peygamber efendimiz? Niye ben böyle allandıra ballandıra Hazreti Ali Efendimizi böyle sıfatlarla söylüyorum. Hazreti Ali'yi seven bütün kardeşlerimiz pür dikkat dinlesinler ve gereğince hareket etsinler diye.
“Men ehde'n-nâse bi gayri ilmin le-anethu melâiketü’s-semâi ve'l-erd”
Sadaka Resulullah fî mâ kàl, ev kemà kàl.
Diyor ki Efendimiz kim ilmi olmadan insanlara fetva vermeye kalkışırsa, göğün ve yerin melekleri ona lanet ederler.
“Le-anethü melâiketü's-semâi ve'l-erd”
Göğün ve yerin, tabii ne kadar çok melek vardır. Sayısını Allah bilir. Gökler melek dolu. Yerler melek dolu. O meleklerin dualarını da Allah tabii değerlendirir, kabul eder. Lanet eder böyle yanlış fetva verenlere. Neden? Hatta doğru olsa bile makbul değildir. Çünkü cahilce veriyor, bilmeden veriyor. Tuttursa bile kıymeti yoktur. İlmi olmayan insanın fetva vermeye kalkışmaması lazım. Maalesef Türkiye'de şimdi tıp üzerine bir konu olduğu zaman doktorlara bırakırlar. Hukuk üzerine bir konu olduğu zaman avukata bırakırlar, hakime bırakırlar, başkası konuşmaz. Bu işin müteahhisi odur der. Sonra inşaat işi olursa inşaat mühendisine, ziraat işi olursa ziraat mühendisi giderler. Amma din konusu oldu mu hiçbir şey bilmeyen her insandan, her kafadan bir ses çıkar. Yalan yanlış sözler söylerler, fetvalar verirler. Arapça biliyor musun? diye sorarsanız, yok bilmiyorum. Kur'an okudun mu? Yok okumadım. Hadisi şerifleri bilir misin? Yok, bilmem. E fıkıhtan bilgin nasibin var mı? Yok. İslam hakkında bilgin var mı? Yok. Niye konuşuyorsun? Allah gafurdur, rahimdir, Allah affeder. Kimi affeder kardeşim?
Yani sen ne sanıyorsun böyle hem günaha Allah affeder deyip günaha devam etmek. Ondan sonra da Allah'tan af beklemek. Yok böyle bir şey. Peygamber efendimiz böyle bir şeyin olmadığını bildiriyor. Sen bilmediğinden böyle düşünüyorsun. Güzele bakmak sevaptır, onun için bak harama. Böyle şey olur mu? Harama bakmak sevap olur mu? Ne biçim şey? Nereden çıkarttın? Hani, kaynağı neresi? Kim söylemiş? Hangi hadis kitabında? Hangi ayetten alınmış? Yok böyle bir şey.
Yani herkes yap kardeşim günahı bana. İç kardeşim bunu günahı bana. Doktor diyor ki biraz seni kansız gördüm, kanyak iç, içki iç, iştahın açılsın. Olmaz, dinimiz yasaklamış. Olsun, iç günahı bana diyor. E böyle derse acaba günahı ona gider de kendisi kurtulur mu içen? Hayır. İçen günaha girer ama içenin girdiği günah kadar o doktora da yazılır. Neden? Günahı bana dedi. Razı oldu. Yani o günaha sevk ettiği insanın günahını da Allah ona aynen yazar. Sebep olduğu için. Böyle saçma şeylere hiç kulak asmamak lazım. Nitekim aynı sayfada bir hadisi şerif daha var. Onu da okuyalım, buraya bağlayalım. Aynı konu olduğu için artık sonuncu hadisi şerifin bir parçası sayılsın.
“Men eftâ bi-ğayri ilmin kâne ismuhû alâ men eftâhu ve men eşâra alâ ahîhi bi-emrin ya'lemü enne'r- rüşde fî ğayrihî fe-kad hânehû”
Kim ilimsiz, bilgisiz, selahiyetsiz, haksız fetva verirse, şu şöyle olur, dinen bu böyledir filan diye… “Onun günahı fetva verenin üzerine olur.” Kimefetva verdiyse onun üzerine olur günahı. Şimdi burada açıklamak istediğim nokta şu. Günahı kimin üzerine olur?
O kimse ki o ona fetva verdi. Yani kime ki fetva verdiyse o günah onun olur demek. Ne demek? Yani fetvayı dinleyip de uygulayana da günah olur demek. Bu da mecburen o manaya gidiyor. Tabii daha önceki demin okuduğum hadisi şeriften de ilmi olmadan fetva verenin de Allah'ın meleklerinin, gökteki yerdeki meleklerinin lanetine uğradığı belli. O kesin. Bilgi olmadan fetva veren, lanete melun oluyor. Lanetlik oluyor. Meleklerin lanetine uğruyor. Ama bir de farz edelim, birisi iç bu votkayı şifadır diye fetva verdi. Ben votkayı duymadım ama yine bir böyle yassı şişelerde koyu renk hatırlıyorum. Böyle arka cebe falan koyuyorlar, içiyorlar. Çocukların o resimli çizgi hikayelerinde de kahramanlar bazen böyle ayyaşlar, aşık kahramanlar arka cebinden çıkartıyor, kafasına dikiyor.
Konyak diyorlar. Kan yapıyormuş, can yapıyormuş. Yalan, mavalı, martavalı. Birisi böyle fetva verdi. Hiçbir şey olmaz dedi. Ötekisi de içti. Bir kere fetvayı veren Allah'ın gökteki yerdeki meleklerinin lanetine uğruyor. Mecnun mendebur bir şey oluyor. Günaha giriyor, kesin. Ama onun fetva verdiği kimseye de günah gidiyor. Yani o kurtulamıyor demek.
Burada tercüme de buna işaret edilmemiş. Biliyorsunuz Ramuz'ın bir sayfasında da tercümeleri var. Yani fetvayı alan kimse onu uygulayınca ne yapalım? O bana yanlış söyledi. Onu yaptım demekle kurtulmuyor. Burasını bastıra bastıra altını çize çize çok büyük harflerle adam boyu harflerle yazın karşınıza ki ‘olmadık insanlara fetva sormayın. Çünkü kurtulamazsınız.’ Millet kimden nasıl fetva alacağını biliyor. Gidiyor ona soruyor. Yok falanca hocaya sor diyorsun, o alimdir diyorsun. Yok diyor, o bu konuda fetva vermez diyor. Öyle ısmarlama fetva olmaz ki. Bu konuda dinin emri nedir diye sorarsın. Ona göre hareket edersin, ederse…
Birisi bana geldi hocam dedi. Şöyle bir müşkülüm var. Bana fetva verir misin? Ben dedim ki ben kendim kural olarak kendim fetva vermiyorum. Ama müftülük yapmış, fetva verme salahiyetini
kazanmış, zaten işi de müftünün fetva vermektir. İnandığım, Mısır'da tahsil görmüş, başka hocaları da evinde topluyor, onlara da da fıkıh kitaplarını okutuyor evinde. Büyük hoca. İnandığım bir hoca var. Seni ona götüreceğim. Meseleyi ona soracaksın. Ne derse yapacaksın. Yap derse yapacaksın. Yapma derse yapmayacaksın. Tamam mı dedim. Aldım bir hocayı götürdüm. Soru soran bir fabrikanın yöneticisi. Mühim bir soru soruyor. Bir şey de yaptık, cüret de yaptık. Hoca efendi Kur'an kursunda derse girmişken bir dakika dışarı çıkar mısın dedik. Dersten de çıkarttık ki çok yanlış oldu tabii. Ona da üzülürüm hep. Sordu meseleyi kardeşimiz. O da dedi ki tamam yapabilirsin dedi, ben de dedim ki yapabilirsin. Hadi git dedim. Ondan sonra gitti. Ama önceden dedim ki bak yapma derse yapmayacaksın. Yap derse yapacaksın. Fetvayı soran en sağlam yere soracak.
Bu işi bilen insana soracak. Yoksa kendisinin keyfine göre efendim ısmarlama fetva aramayacak. Salahiyetsiz insana soru sormayacak. Veyahut sorumsuzca sen bunu böyle yap, vebali benim günahı benim diyene aldanmayacak.
Çünkü kime fetva vermişse o fetvayı alıp da uygulayana da günahı gider. Vefayı veren de zaten melun oluyor. Fetvayı alana da günahı gider. Kurtulmaz.
İkisi de cezayı bulur. İkisi de cehenneme gider. Orada birbirleriyle takışırlar, çatışırlar. Sen bana fetva verdin de ben ondan yaptım. Peki size der ki ona aklını kullansaydın da yanlış fetvayı uygulamasaydın.
Dinini öğrenseydin de aslında günah olduğu halde günah olan şeyi sevap kastıyla yapmasaydın sen de der. Yani cahili Allah acaba bilmediği için affedecek mi?
Ceza verecek mi vermeyecek mi diye sorarsanız Peygamber Efendimiz hadisi şeriflerinde buyuruyor ki cahile iki misli ceza verecek. Bir yaptığı hatadan dolayı. İki niye doğrusunu öğrenmedi? Niye cahil kaldı? İlim öğrenmedi diye. O bakımdan.
Bir kimse cahilce bir fetva verirse ilimsiz, onu uygulayana da günahı gider. Günahı olur. Bir de şu var; Adamı günaha soktu ya gitti ona soru sordu. Ya şöyle yapacağım, yapayım mı, yapmayayım mı dedi. Adam da ilmi yok, fetvayı verdi. Kim sebep oldu? Bu soruyu soran sebep oldu. Gitti, sordu. Ya ona sorulmazdı ki, niye gittin ona sordun? Onu zorla günaha soktun. Günahı ona da gider.
Yani günaha soktuğu için. Cahil adama soru sordu, cahilce fetva verdirtti. Sebep oldu diye. Öyle de anlaşılabilir ki. O zaman gene benim dediğimin açıklamaya gelir. O manaya gelir.
Yani böyle bir fetvayı uygulayan da vebal altında kalır, günahı alır. Fetvayı veren de. Onun için fetva işi oyuncak değildir. Bana gelenlere diyorum ki bak falanca hocayı çok severim. Ve ilmine de çok itibar ederim. Kitaplar da yazmıştır, salahiyetlidir. Devlet de ona müftü unvanını vermiş. Tabii bu da kolay verilmiyor. Bunun birtakım diplomalarla şeylerle ilgili ilgili oluyor şeyi. Tabii hayatında da takvasıyla, ilmiyle, irfanıyla temayüz etmiş bir kimse oluyor. Git ona benden selam söyle, bu meseleyi sor. Ne derse yap diyorum.
Onun için cahile dini mesele sormayın. Böyle onu günaha sokup kendinizi de günaha girmeyin. Cahil cahilce bir fetva verirse onu da uygulayan günahtan kurtulamaz. Bunu da bilin ve bunun böyle başkalarına da söyleyin. Herkese fetva sorulmaz. Sonra günaha girersin. Ancak çok iyi, çok salahiyetli, çok büyük alimlere sorulur diye herkese de öğretin.
Hadisi şerifin öbür tarafını da tamamlayalım. Okuduğumuz ikinci hadisi şerifin.
“Ve men eşâra alâ ahîhi bi-emrin ya'lemü enne'r- rüşde fî ğayrihî fe-kad hânehû”
Bir Müslüman kendisinin din kardeşine şöyle yap diye bir meseleyi söylerse ama onu söylerken de işin doğrusu o söylediği değil de aksi ama gene öyle söylüyor yani bile bile böyle olmadığını aksini şöyle yap diye işaret eder, teşvik eder, o yolu gösterirse ona hıyanet etmiş olur. Kendisine soru sorana hainlik yapmış olur. Hıyanet etmiş olur.
Ayıp. Hem doğrusunu biliyorsun. Doğrusunu söylemiyorsun. Yanlış yolu gösteriyorsun. Ankara'ya nereden gidilir? Adapazarı'nda soruyor. Adam tutuyor Eskişehir yolunu gösteriyorlar. Olur mu? Ankara'ya buradan gidilir diyecek. Bolu tarafını gösterecek mesela. Veyahut hani şehzadenin şiiri var. Ne kadar güzel. “Ey Hacı korkarım ki bu gidişle hiç haccı yapamayacaksın. Hacca varamayacaksın. Çünkü yönünü Türkistan'a dönmüşsün” diyor. İran Türkistan ile hac
arasında tabii hacca gidecek insan Türkistan'a doğru giderse o uzaklaşır Mekke'den Medine'den. Bu tarafa doğru gelecek yani Batı'ya doğru gelecek ki Irak'a gelsin oradan Mekke'ye gitsin.
Sen hiç hacı olamayacaksın korkarım. Çünkü yönünü ters tarafa dönmüşsün diyor. Türkistan İran'a göre hac istikametine aksi oluyor. Arka taraf oluyor. Hacca gidenin arkasında kalıyor. Evet onun için Aziz ve sevgili kardeşlerim, Hakk'ı biliyorsanız Hakk'ı söyleyin. Bu bir ahlaki vazifedir. Doğruyu söyler. Mahkemede de doğru söyler. Dışarıda da doğruyu söyler. Nerede olursa olsun benim kanaatim budur. Ve doğru kanaatini ahlaki bir şekilde dosdoğru söyleyenin de suçlu olmaması lazım. Şimdi nereden soruyorum bunu? Ben fakültede hocalık yaparken talebeler kalkar bir soru sorarlar. Fesuphanallah. Tamam. Ben bu sorunun cevabını versem belki kanunlara göre suçlu durumda olacağım. Ama çocuk da soruyor. Doğrusunu da biliyorum. O zaman ben Allah'a sığınıp doğrusunu söylerdim.
Neden?
Çünkü alemin asıl sorumluluğu Allah'adır. Eğer ondan dolayı kanun bir ceza yazacaksa yazar. Ne yapalım? Doğruyu söylüyor. Ama doğruyu söyleyeni bir kanunun cezalandırmaması lazım.
Duydum, Diyanet İşleri Başkanlığı'na üzüldüm, çok üzüldüm. Bilmiyorum şimdi belki öyle değildir belki uygulama. Arkadaşlarımız tahkik etsinler öyle mi değil mi diye. Mesela İslam'da miras taksimi Cumhuriyet kanunlarına göre şu andaki uygulanan kanunlara göre yapılan taksimden farklıdır. Kızın hissesiyle, oğlanın hissesi farklıdır. Oğlanın hissesi, kızın hissesinin iki mislidir. Çünkü o aile reisi olan falan. Yani hikmetleri şöyle veya böyle ama Kur'an-ı Kerim'de buyurmuş;
“Yûsikümü'l-lâhü fî evlâdiküm li'z-zekeri mislü hazzi'l ünseyeyn”
Şimdi bu bir ayettir. Bu ayeti söyledi diye medeni kanununa aykırı hareket etmiş mi oluyor? Yoksa sorunun doğru cevabı şudur dediği için gerçeği mi konuşmuş oluyor? Ben hatırlıyorum. Hüseyin Nail Kubalı bir cenaze münasebetiyle Kadıköy'deki Osman Ağa Camii'ne gelmiş. Hutbede de hoca efendi bir ayeti açıklamış. Hüseyin Nail Kubalı Anayasa Profesörü, biliyor. Hocanın söyledikleri hutbede söyledikleri kanunlara aykırı. Hoca üç sene ceza yedi. Ama ayeti okuyordu.
Yani İslam'a göre bu böyledir deyince suç olmaması lazım. Şimdi Diyanet'e soruyorlarmış benim duyduğum. Şöyle; benim bir kızım, bir oğlum var. Kocam öldü. Şimdi kocamın mirasını nasıl paylaşacağız?
Diyormuş ki cevapta Diyanet İşleri Başkanlığı yani bunun İslami cevabını vermiyormuş. Diyormuş ki medeni kanununa göre gidin taksimatınızı sorun filan gibi böyle cevap veriliyormuş. Halbuki
İslam'a göre taksimat böyle olurdu ama şimdi bu uygulanmıyor. Medeni kanunda ahkam başkadır. İlginize arz ederim bunları diye gerçeği söylemek lazım diye düşünüyorum. Söylenmeyince de,
bildiği bilgiyi söylememekte vebal altında bırakıyor insanı. Allah indinde sorumlu oluyor alim. Doğruyu söylemesi lazım. Adaletten ayrılmaması lazım. Kendisinin yakınlarının anasının, babasının aleyhine de olsa maddi menfaatinin aleyhine bile olsa. Allahu teala hazretleri bizi her zaman her yerde doğru hareket eden, rızasına uygun hareket eden kullarından eylesin. Dünya ve ahiretimizi hayırlı eylesin.İki cihanın saadetine cümlemizi nail eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Dertli kardeşlerimizin dertlerine deva ihsan eylesin. Yakınları vefat eden kardeşlerimize sabrı cemil, ecri cezil ihsan eylesin. Zelzeleler devam ediyor. İntibah üzere, tövbe üzere her an ölüme hazırlıklı olarak yaşayın. Allahuteala Hazretleri kahrına, gazabına uğratmasın. Belaya, musibete, hedef eylemesin.
Sıhhat ve afiyet ve saadet ve selamet üzere iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.
13.08.1999 -
Gazilerin Önemi, Müslümanın
09.07.1999 -
Kurtuluş İslamda, Peygamber
