29.09.1995 - Dört Çeşit Göz Hakkında Bilgiler

29.09.1995 - Dört Çeşit Göz Hakkında Bilgiler
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû aziz ve muhterem Akra dinleyicileri;
Cumanız mübarek olsun. Allah nice Cumalara, mutlu, mübarek, güzel günlere sizleri sevdiklerinizle beraber sıhhat ve afiyetle, devlet ve saadetle eriştirsin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ahmed b. Hanbel'in, Taberânî'nin ve Hâkim'in Müstedrek'inde rivayet ettiği üzere, bir hadîs-i şerîfinde dört çeşit gözden bahsetmiş. Onları anlatmak istiyorum. Buyuruyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu rivayette;
Hurrimeti'nnâru alâ aynin beket min haşyetillah ve hurrimeti'nnâru alâ aynin sehiret fî sebîlillah ve hurrimeti'nnâru alâ aynin ğaddat an mahârimillah ev aynin fukıet fî sebîlillah.
Dört tane rivayet var. İkisi bir kitapta, öbür ikisi öteki rivayetlerde var. Ben hepsini açıklamak istiyorum.
Birincisi; hurrimeti'nnâru alâ aynin beket min haşyetillah.
Biliyorsunuz nâr Arapça'da, Türkçe'deki gibi değil. Nâr, en-nâr -elif-lam'lı yani, harf-i tarifli-; "cehennem", "ateş" demek. Genel mânasıyla "ateş" demek. Ama hadîs-i şerîflerde, âyet-i kerîmelerde "en-nâr" diye geçtiği zaman, ne ateşi? Cehennem ateşi… Yani cehennem. Cehennemde en büyük azap ateşle olduğu için... -Allah korusun, Allah göstermesin- azapların çok çeşitleri var. Hatta insanların dünyadaki işledikleri suçlara göre azaplar değişiyor. Ona benzer bir şekilde azaplandırılıyor, suçunun cinsine göre;
el-Cezâu min cinsi'l-amel denilmiş. "Karşılık, yapılan işin şekline göredir." demek. İş ne ise insan ona göre, işlediği işin cinsine göre karşılığını görür. Türkçe'de güzel sözler vardır, atasözü; "Rüzgar eken fırtına biçer." diyorlar. Tabi bunlar ekilmez ama [mânası] çok güzel; "Rüzgar eken fırtına biçer."
Ateş, cehennem ateşi. En büyük azap onunla görülüyor. Ama "Başka azaplar var." dedim, onu da biraz açıklamış olayım. Mesela mürâi, riyakâr; ihlâsla değil de, başkasına gösteriş için yaptığı ibadeti halkın gözüne batacak tarzda yapan, halka göstermek için yapan riyakâr, mürâi insan. Bunun nasıl azaplanacağına dair bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
"Mürâî, riyakâr cennetin yanına kadar getirilir. Cennetin yanına yaklaştırılır. Cennetin güzel kokularını duyar. Cennetin güzel manzarasını, köşklerini, içindeki nimetlerin ne kadar güzel olduğunu görür. Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretleri; ‘Onu cehenneme götürün!' diye meleklerine emreder; döndürürler, götürürler cehenneme... O kişi; ‘Yâ Rabbi, beni cehenneme atıyorsun, bari cenneti göstermeden atsaydın. Cenneti gördüm, şimdi içimin yanıklığı, oradan ayrılışım, oraya giremeyişimden dolayı pişmanlık muazzam hâle geldi. İçim parça parça, cayır cayır yanıyor. Ne kadar büyük yanlışlık yapmışım!' deyince, Allahu Teâlâ hazretleri; ‘Sen de böyle yaptın. Yani gösterdin, gösteriş için yaptın. Onun için bu da sana bir çeşit böyle yaptığının karşılığı!'"
Cehennemde hem ateş var hem de çok şiddetli soğuk şeklinde cezalandırılan insanlar var. Daha başka, cezalandırılış şekli farklı olan insanlar var.
Mesela Peygamber Efendimiz Cebrail aleyhisselam'la giderken bir seferinde görüyor. Bir adam öteki adamın başına -Riyâzü's-sâlihîn hadislerinde, sıhhatli, sağlam rivayet- kocaman bir taşı almış, öteki adamın kafasına bir vuruş vuruyor ki mümkün değil, kocaman taş öyle o kadar şiddetle vurulunca adamın başı parça parça yerlere saçılıyor. Ama tekrar başı bir araya geliyor, eski haline geliyor. Adam tekrar taşı kaldırıyor, yine vuruyor. Başı tekrar dağılıyor. Tekrar, tekrar, tekrar… Cebrail aleyhisselam'a Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sormuş ki;
"Yâ Cebrail, kardeşim, bunun bu şekilde azaplandırılışının sebebi ne?"
O zaman Cebrail aleyhisselam buyurmuş ki;
"Yâ Resûlallah, bu dünyadayken Allah ona akıl verdi, fikir verdi, beyin verdi, muhakeme kabiliyeti verdi, söyleneni anlama kabiliyeti verdi, gözü görüyor, kulağı işitiyor, her şeyi biliyor, her şeyi sağlam. Bu kafayla Allah'a ibadet etmedi, namazları kılmadı. İşte bunun için cezalandırılıyor."
Sen bu kafanı kullanmadın da Allah'ın emirlerini tutmadın mı, namazı kılmadın mı? Al bakalım ceza böyle...
Demek ki cezalar çeşitli...
Hurrimeti'n-nâr. Nâr burada "cehennem" mânasına. Çünkü bazı şeyler içindeki en önemli özelliği dolayısıyla o ismi alabilir.
Hurrimeti'n-nâru alâ aynin. "Cehennem bir göze haram kılınmıştır ki." Beket min haşyetillah. "O göz Allah korkusundan ağlamıştır."
Bizim kendi dil yapımızla, cümle yapımızla Türkçe'ye tercüme edecek olursak; "Allah korkusundan, haşyetullahtan, havfullahtan ağlayan bir insanın gözü cehenneme haram kılınmıştır." O kimsenin gözü cehennemi görmeyecek. O kişi cehenneme girmeyecek, cennetlik olacak. Bu tarzda bir ifade. Hadîs-i şerîfleri okuyanlar, dinleyenler böyle özel anlatım şekillerini hatırlarlar, bilirler. Demek ki; Allah korkusundan ağlayan kimseyi Allah seviyor da cehenneme sokmayacak, cennetlik edecek.
"Bu ağlamak olur mu? Erkek adam ağlar mı?" deriz.
Evet, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den, sahâbe-i kirâmı rıdvanullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn'den rivayetler var. O koca Hz. Ömer'in gözyaşlarının yüzünde iz yaptığını biliyoruz. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk'ın, muhasara altına alınıp da iki-üç sene tazyik altında Mekke'deki müslümanların çok sıkıntılar çektiği zamanda evinin bahçesinde namaz kılarken, dışarı çıkartmıyorlar, müşrikler ezâ ediyorlar, baskı yapıyorlar. Kâbe'ye gitmek istiyor, göndermiyorlar. İşte orada namaz kılarken ağlaya ağlaya gözyaşları içinde nasıl ibadet ettiğini, çocuklar seyrederlermiş. Gelirlermiş mahallenin çocukları, "Bu zât ne yapıyor?" diye hayretle seyrederlermiş. Demek ki Ebû Bekr-i Sıddîk'ın gözü yaşlı. Demek ki Hz. Ömer gibi bahadır bir insanın gözü yaşlı. Allah korkusundan, mânevî duygularından, imanının kuvvetinden olan şeyler.
Peygamber Efendimiz de... Peygamber Efendimiz bir keresinde sahabeden bir zâta, sanıyorum Abdullah b. Mes'ûd radıyallahu anh'a Kur'ân-ı Kerîm okumasını söylüyor.
"Yâ Resûlallah, sana indirilmişken ben sana nasıl Kur'an okuyabilirim?"
"Olsun, oku! Ben başkasından da dinlemeyi severim. Oku bakalım." buyurunca Peygamber Efendimiz pür-dikkat, haşyetle, havf ile, edeple Kur'ân-ı Kerîm'i dinliyor, dinliyor, dinliyor... Bir âyet-i kerîmeye geliyor ki;
"Ne olacak o günde ki bütün ümmetler hesaba çekilmek üzere ortalığa getirilecek, sen de onların karşısına getirileceksin, şahit olarak…"
Yani Allah Peygamber Efendimiz'i şahit olarak getirecek. "Ey insanlar! Ben size kitap gönderdim mi? Haber gönderdim mi? Cennetin, cehennemin bilgisini hayattayken size tebliğ ettim mi, bildirdim mi?" diye soracak. O zaman Peygamber Efendimiz şahit olacak, "Evet yâ Rabbi!" diye.
İşte bu âyet-i kerîmeye geldiği zaman "Yeter artık, okuduğun miktar kâfi." buyurmuş. Bakmış ki sahabeden olan, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan o şahıs, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz inci gibi gözlerinden yaşlar döküyor, ağlıyor.
Demek ki ağlamak duygunun güzelliğinden, kuvvetinden, dindarlığın sağlamlığından, kalbin tertemizliğinden olan bir şey. Böyle ağlayan göz, ne cehennemi görecek ne cehennemde yanacak. Burada da göz denmiş, maksat adamın gözü çıkartılacak da bir tarafta duracak değil tabi. İnsan gözüyle beraber bir bütün. "O gözün sahibi insan cehenneme girmeyecek, cehennemi görmeyecek, o azabı çekmeyecek" demek.
Onun için biz de bu duygulara sahip olmaya çalışmalıyız. Mü'min Allah'ı sevecek, sevgiden ağlayacak. Allah'ın âhirette suçlulara, kâfirlere adaletinin, kahrının gereği verdiği cezaları okudukça onlardan Allah'a sığınacak, ağlayacak. Tabi gösteriş için değil, Allah rızası için. Hatta belki tenhalarda -bazı hadîs-i şerîflerde bu da bildiriliyor- mesela geceleyin kimse yok, seccadesini yaymış, hiç kimsenin görmediği, hatta ışıkların da olmadığı karanlık yerde Allah'ın azametini düşünüyor, nimetlerini düşünüyor, âhireti düşünüyor, cenneti düşünüyor, kendisinin mâzisini, hatalarını, kulluktaki eksikliklerini düşünüyor; ağlıyor. Tamam. İşte böyle bir duyguyla, tertemiz bir kalp ile müslüman olan, imanı böyle olan bir kimse ve bundan dolayı gözlerinden yaşlar boşalan bir kimse cennetlik olacak, cehennemi görmeyecek diye müjde...
Cehenneme düşmemek çok büyük bir müjde. Cehennemde yanmamak çok büyük bir müjde. Çünkü cehennemin azabı tasvir olunamayacak, tarif olunamayacak kadar korkunç ve insanlar bu dünyada onun dehşetini tam mânasıyla anlayamazlar.
Cehennemden kurtulmak bir nimet. Cennetlik olmak daha büyük bir devlet ve saadet. Hem cehenneme girmiyor, azap görmüyor hem de cennetin nimetlerine, izzetlerine, Allah'ın rahmetine nâil oluyor. Allah cümlemizi nâil eylesin.
Peş peşe gelen dört cümlenin ikincisi;
Ve hurrimeti'nnâru alâ aynin sehiret fî sebîlillah. "Cehennem ateşi haram kılınmıştır." Alâ aynin. "Öyle bir göze ki." Sehiret fî sebîlillah. "Allah yolunda uykusuz kalmıştır."
Muntazam bir cümle haline döndürelim. Böyle tercümete, kırık tercüme deniliyor. O da güzel oluyor; insan Arapça'nın cümle akışındaki yapısını duymuş, anlamış, öğrenmiş oluyor.
"Allah yolunda uykusuz kalmış bir göze de cehennem ateşi değmeyecek."
Sehere iki gözlü ‘he' ile, yani "güzel he" derler. ‘He'ler üç tane Arap alfabesinde; bir elif, be, te, se, cim, cim'den sonra gelen ‘ha', bu biraz kalın bir ‘he'dir. Onun arkasından gelen, bizim ‘hı' dediğimiz harf var, o daha kalın ve boğazdan çıkan hırıltılı, Almanlar'ın "ach" dediği zamanki bu ‘c' ve ‘h' harfiyle yazdıkları ‘ha' gibidir. Bir de bu "güzel he" dediğimiz iki gözlü ‘he', "vav, he, lam elif, ye" diyoruz, ‘he' diye adlandırıyoruz.
Seheret; uykusuz demek. Uykusuz gecelemek, geceyi uykusuz geçirmek demek. Fî sebîlillah. "Allah yolunda." Daha ziyade anlaşılıyor ki savaş yerinde, ordunun içinde, düşmana karşı gidilmişken uyku uyumayan bir göz. Fî sebîlillah cihat yapılırken ordunun bir kısmı ne yapar? Tabi dinlenmeden de olmaz, dinlenmek ertesi günün çalışmasına veya uyandıktan sonraki çalışmaya enerji depolamak demektir. İnsan yorulur, yorulur, yatar uyur, derin uykularda, ondan sonra kalkar, yine çalışır. Dinlenir.
Allah uykuyu çok güzel yaratmış. İnsan vücudunu ve insan hayatını ne kadar güzel tanzim etmiş. Uyku denen bir olay insanın başına geliyor, uyku insanı sarıyor; etrafı gören, düşünen bütün uzuvlar tatile giriyor, dinlenmeye giriyor. İnsan şöyle 6-7-8 saat, zamanına göre dinleniyor, vücut dinçleşiyor, ne kadar güzel... Allah'ın koyduğu nizam; insan vücuduna verdiği bu kabiliyet, uyuma... Uyumak da büyük bir nimet.
Yaşlı bir zât söylemişti;
"İhtiyarlıkta insanın elinden alınan nimetlerden birisi uykudur." diyordu.
İnsan o ihtiyar zâtın bu sözündeki derin mânayı anlayamaz. Uyku da bir nimet. Bir çocuk mışıl mışıl uyuyor. Küçük bebek uyuya uyuya büyüyor. Saatlerce uyuyor ama yavaş yavaş büyüyor, dinleniyor. Yaramaz çocuk okuldan gelir, hoplar, zıplar, oynar, -hakkıdır tabi- ondan sonra yatar, derin derin uyur. Bazen ağzında şekerle uyur. Bazen üstündeki elbiseyi çıkartmadan koltuğun kenarında uyur kalır. Uyku da onun dinlenme hâli. İhtiyarlıkta bu alınıyor. İnsan uyku uyuyamıyor; saatler geçiyor, çatlayacak, patlayacak, yorgun, beyin çalışıyor, âzâlar çalışıyor... Uyuyamamak, o da bir şey. Bilmeyen, tatmayan uykunun kıymetini anlayamaz.
Ordu uyudu, birileri uyudu, ötekiler ne yapacak?
Nöbet tutacak.
Çünkü bir söz var;
"Su uyur, düşman uyumaz."
Buradaki "su"yu herkes sanıyor ki; içtiğimiz su, maden suyu, "memba suyu" diyoruz, öyle sanıyor. Hâlbuki "su" burada "sü" aslında, ‘ü' ile de söyleyebiliriz "sü" diye, "asker" demek. Eski devirde komutana "subaşı" diyoruz. Nasrettin Hoca fıkralarında duymuşsunuzdur, "Nasrettin Hoca subaşıyla -askerbaşıyla, çeribaşıyla- karşılaştı." diye. "Sü uyur, düşman uyumaz."
"Ey komutan, sü uyur, senin askerin yorulur. Yürümüştür, yürümüştür, yürümüştür, senin askerin yorulur, uyur. Ama düşman uyumaz. Düşman senin ordunun, askerinin en gafil olduğu zamanı kollar, saldırır. Baskın yapar, perişan eder."
Onun için askerlikte kaide nedir?
Askerler nöbet tutar. Asker uyuduğu zaman da uyumadığı zaman da etrafta gözcüler vardır, ileri karakollar vardır; düşmanı gözetlerler, etraftan bir baskın olmasın, haber verirler, gelen varsa bilgi verirler, ihtar ederler. Nöbetçiler vardır.
Şimdi ötekiler uyudu, bu zât nöbet tutuyor, uyumuyor.
Bu nedir?
Çok sevaptır. Allah yolunda, cihat yolunda, öteki mü'minler dinlensinler, vazifelerini rahat yapsınlar, yemek yiyorlarsa yesinler, dinleniyorlarsa dinlensinler. Bu sırada ötekisinin vazife başında olması, kulede, sınırda, hudutta nöbet tutması, uykusuz kalması; işte bu göze de cehennem ateşi değmeyecek. Onun için insan mü'min olunca ne kadar büyük mükâfatlara eriyor, askerlik yaparken ne kadar büyük sevaplar kazanıyor...
Askerde nöbet çizelgesi yaparlar, ikişer saat, üçer saat yerine göre, zamana göre, havanın sıcaklığına soğukluğuna göre, askerler sıra ile nöbet tutar. Kimisi kaytarmak ister, kaçırmak ister, geçirmek ister, gitmemek ister, bahane uydurmak ister. Ama işte bak, İslâm'da Allah rızası için nöbet tutmak ne kadar sevap!
Savaşta da bu böyle olur. Savaş olmayan zamanda da hudutlarda daima bekçiler bulunuyor. İşte hudutta bir şey olmadığı zaman beklenmesi de sevap. Arkadaki müslümanlar, o nöbetçiler oraları bekliyorlar, düşman gelirse tedbir alacaklar diye bütün hayat normal devam ediyor, halk rahat ediyor. Onun için onların ibadetlerinden, yaptıkları hayırlı işlerden hep o bekçilere sevaplar verilir. O bakımdan Allah yolunda nöbet tutmak son derece sevap. Böyle bir insanın gözlerine cehennem ateşi haramdır. Cehenneme girmeyecek, cehennemi görmeyecek, cennete girecek, Allah'ın lütfuna erecek. Bu da güzel bir şey. Özellikle hudutlarda, askerde nöbet tutan insanlar için bir müjde bu.
Birincisi de; Allah sevgisi ile gönlü dolmuş olan, Allah korkusuyla ağlayan insanların bu duygusal durumları güzel incelikleri, zerafetleri, hassaslıkları, imanın kuvvetinden oluyor. O da hepimiz için bir müjde. Biraz da teşvik. Yani gönlümüzü çalıştırmayı öğrenmeliyiz. Hani insanın gönlü de çalışmalı, gönlü de katı, taşlaşmış olmamalı, ölmüş bir gönül olmamalı! Bu güzel duyguları bilen, tadan, yaşayan bir gönül olmalı! Gönül çok önemli!
Hocamız rahmetullahi aleyh Mehmed Zahid Koktu hazretleri o kadar uzun uzun dururdu ki bu gönül meselesi üzerine... "Allah'ın insana en büyük nimeti gönlüdür." derdi. Hani "gönlüm kırıldı" diyoruz ya, "gönlümden şöyle geçti" diyoruz ya, içi yani. İnsanın bu iç âlemi, iç dünyası koca bir âlem, koca bir dünya, çok büyük bir nimet. Allah'ın verdiği enteresan bir kabiliyet bu insanın iç dünyası; böyle düşünebilmesi, böyle duygularının olması. Gönlünün olması en büyük nimetlerinden birisi. İşte o gönlün hassas olması, o hassaslığın gözyaşlarına dönüşmesi onun cennetlik olduğunu gösteriyor. O kimsenin Allah tarafından büyük mükâfatlara ereceğini gösteriyor.
Gelelim üçüncüsüne;
Ve hurrimeti'nnâru alâ aynin ğaddat an mahârimillah. "Bir göz ki Allah'ın haram kılmış olduğu şeyleri görmemek, oraya bakmamak için gözünü kapatıyor, göz kapaklarını kapatıyor, o tarafa bakmıyor." İşte böyle bir göze de cehennem ateşi değmeyecek. Yani o şahıs cehenneme girmeyecek. Bu da çok önemli sevgili Akra dinleyicileri.
Biz ayrı bir ümmetiz. Ayrı bir terbiyemiz var. Ayrı bir anlayışımız var. Allah'ın emirlerine uyuyoruz. Allah'ın "Kapatın, örtün." dediği uzuvlarımızı örteriz. Hanım efendiler de, beyefendiler de Allah'ın emrini dinlerler.
Peki, dinlemiyor. Mesela gayrimüslim bir ülkeye gittiniz veya bir gayrimüslimi gördünüz, İslâmî emirlere uymayan bir kimseyi gördünüz. Bir manzara, yani görülmemesi gereken bir manzara... Bazen mesela camdan içeri bakarsınız, ev halinde görürsünüz. Bakmaması lazım. İnsan kapıdan içeri bakar, içerideki ev halindeki kimseyi görür. Bakmaması lazım. Camdan kapıdan bakan insan evinin içine izinsiz girmiş gibi günah işliyor. Sokakta giderken baksanız kapıdan içeriye, sanki kapıdan içeriye izinsiz girmiş gibi... Polis bir şey demez ama ilâhî polis diyor. Bu ceza oluyor, günah oluyor; bakmaması lazım. Hani bazen farkında olmaz, oturuşundan, kalkışından karşısındaki fark etmeden olur, sen yine bakmayacaksın. Bazen bir insan örtündüğü halde açılır; uyurken açılır, oradan oraya dönerken, olabilir bunlar.
Ne yapacak?
Ne yapacak müslüman?
Haram olan şeye bakmayacak. Nâmahreme bakmayacak. Günaha bakmayacak. Açıklığa, saçıklığa bakmayacak. Bakmaması gereken yere, gözünü tutacak, bakmayacak. Gözünü örtecek.
Ğaddat an mahârimillah. Ğaddü'l-basar. Bu ‘ğayın' ve ‘dat' harfiyle yazılıyor. Ğad; gözü kapatmak demek. Gözün, bir kendisi var, bir de kapağı var. Allah ne güzel yaratmış! O da bir ibretli yaratılış... Allah'ın gözü yaratma şekli... Bizde bir göz var, görücü alet, bir de onun kapağı var; alttan üstten, ikide bir kapanıyor, hatta saniyede bilmem kaç sefer otomatik kapanıyor. Gözün üstünü sulandırıyor, ıslatıyor, gözün sıhhatini sağlıyor, görüşü sağlıyor. Bir taraftan da koruyor, sinek gelse hemen kendiliğinden kapanıyor. Bir şey insanın gözüne doğru, yüzüne doğru uçsa, göz otomatik olarak refleks dediğimiz şeyle kapanıyor.
Allah ne kadar güzel yaratmış. Her şeyimizi ne kadar mükemmel yaratmış. Ne kadar konfor var... Bir Amerikan arabası, lüks otomobile biniyorsunuz, "full aksesuar" diyorlar. Aman şusu var, aman busu var; şu düğmeye basıyorsun şöyle oluyor, şurada şu ışık var, şurada şu gösterge var, aman ne konfor... Asıl insanoğlunun vücudunda ne kadar konfor var, Allah nasıl, ne güzel yaratmış!
Evet, işte Allah'ın haram kıldığı şeylere o göz bakmazsa, kapağını kapatırsa, başını o taraftan çevirirse, gözünü yumarsa... O zaman nedir?
İşte böyle bir göze, böyle bir gözün sahibine de cehennem haramdır. O kimse de cehenneme girmeyecek. Bu da bizler için çok güzel bir cümle. Hadisin bir cümlesi, bir parçası. Çünkü bu devirde bizim bunu çok yapmamız lazım. Göz yummak, haram olan şeye, nâmahreme, günaha bakmamak çok önemli.
Onun için biz de ne yapacağız?
Bu hadisin bu cümlesindeki bu edebi unutmayacağız. Hani gözün kapağı var. Demek ki bazı şeylere bakınmak yasağı var. Zamanı gelince kapanacak. Lazım ki, Allah kapak yaratmış. O bakımdan haram olan şeylere bakmamak zihniyetine sahip olmalıyız.
Biz ne yapacağız?
Nefsin hoşuna gitse bile haram olan şeye bakmamaya çok dikkat edeceğiz. Bu çok önemli bir husus oluyor bu devirde; bütün müslümanlar için önemli.
Özellikle erkekler hatıra geliyor ilk başta, haram olan nâmahremlere bakmayacak. Ama kadınlar için de aynı şey bahis konusudur. Hatta Kadıköy'ün işlek caddesine, çarşısına, pazarına gitmeye lüzum yok; evin içinde de öyle. Televizyonda insanın karşısına müstehcen sahne geliverir. Bakmamak lazım, gözü korumak lazım. Böyle Allah rızası için nefsi istese bile kendisine hakim olan kimsenin demek ki sevabı çok oluyor. O kimse cehenneme girmeyecek. Allah tarafından mükâfat olarak cennete sokulacak demek. Bu da güzel bir şey. Bu cümleden de bir güzel şey öğreniyoruz. Hepsi gözle ilgili dikkat ederseniz. Birer birer bazı şeyleri öğreniyoruz.
Ev diyor, yani rivayet; "ya öyle ya da şöyle" Veyahut "bir de böyle rivayet var" Aynin fukıet fî sebîlillah. "Allah yolunda kazaya uğramış, kör olmuş bir göz."
Bu kimse de cehenneme düşmeyecek.
Neden?
Allah yolunda savaşta gözünü kaybetti, gazi oldu. Mermi geldi, patladı, yüzüne geldi veyahut hararetinden şöyle oldu, böyle oldu; gözü görmez oldu. Zaten insanın gözüne Arapça'da "kerîmesi" derler. Çok muhterem bir ikram, çok değerli bir uzuv…
Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi var.
"Cebrail geldi, âlemlerin Rabbi Allahu Teâlâ hazretlerinden bana bilgi getirdi. Buyurdu ki; ‘Gözü gitmiş, gözü körelmiş olan, gözü görmeyen bir insanın mükâfatı benim cennetime girmekten başka bir şey değildir. Yani cennetlik olacak. Ve'n-nazaru ilâ vechî. Âhirette benim cemalimi seyretmekle taltif olunacak.'"
Cennetin içindeki nimetlerin en muazzamı, en muhteşemi, en güzeli; insanın Cemâlullah'ı seyretmesidir, Allah'ın vech-i pâkine nazar etmesidir, müşâhede-yi Cemâlullah'tır. Mükâfat olarak gözü görmeyen kimseye o verilecek.
Bu gözü görmemek çeşitli sebeplerden oluyor; hastalıktan oluyor, küçükten oluyor, doğuştan oluyor veyahut bir kaza sonucu oluyor. Özellikle Allah yolunda olmuşsa, Allah yolunda feda olmuşsa, cihada gitmişken olmuşsa, tabi o da daha büyük bir mertebe. O da cehennem ateşi görmeyecek.
Allahu Teâlâ hazretleri, dileriz ki cümlemize sıhhat ve âfiyetler ihsan eylesin, huzur ve saadetle, sulh ve sükûn içinde yaşamamızı nasip etsin.
Allahu Teâlâ hazretleri bu güzel hadîs-i şerîften aldığımız derslere göre kendi dinî duygularımızı düzenlememizi, hareketlerimizi tanzim etmemizi, her işimizi Allah'ın rızasına uygun yapmamızı nasip eylesin. Her çeşit haramdan, günahtan korunup Allah'ın sevdiği her çeşit güzel işleri, hayrâtı, hasenâtı yapmayı nasip eylesin. Ömrümüzü rızâ-yı Bârî'ye uygun geçirip verimli, hayırlı, sevaplı, Ümmet-i Muhammed'e faydalı işler yaparak geçirip, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna bu dünya hayatı bittikten sonra âhirete sevdiği, razı olduğu kul olarak varıp cennetiyle, cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin aziz ve sevgili Akra dinleyicilerim.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
29.12.1995 -
Rasulullahın Rüyası, Seher
28.10.1994 -
Nefsini Küçültmek, Mütevazı
