28.11.1997 - İmanı Korumak, Müslümanın Hali, Recep Ayının Son Günleri

28.11.1997 - İmanı Korumak, Müslümanın Hali, Recep Ayının Son Günleri
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Cumanız mübarek olsun. Allah hepinizden razı olsun. Recep ayının güzel günleri sona ermek üzere. Recep çok önemli bir ay idi. Tevbe ayı idi. Mirâç kandili ile sonuna doğru yaklaştık. Önümüzdeki ay Şaban ayı. Yine kulların gayretinin devam etmesi, ibadete aşkının, şevkinin artması, bağlılığının çoğalması lazım. Şaban ayının ortasında da Beraat kandili var. O da çok önemli. O bakımdan, Allahu Teâlâ hazretleri günümüzün kadrini, kıymetini; aylarımızın, gecelerimizin, günlerimizin, zamanımızın kıymetini bilmeyi nasip eylesin. Allah iki cihanda aziz ve bahtiyâr eylesin.
Elhamdülillah ala nimeti’l islam. Elhamdülillah ala nimeti’l iman. Elhamdülillah ala hidayeti’r Rahman. Allah’a hamd-ü senalar olsun. Mümin olmak, Müslüman olmak çok büyük bir nimet. Bu güzel gecelerden, gündüzlerden istifade de ancak tabi müminlere, buradaki sevaplar, ikramlar, bu günlerdeki-gecelerdeki faziletler ve Allahu Teâlâ’nın mükafatları hep müminler için olacak. Ne kadar güzel bir şey! Mümin imanı dolayısıyla uçsuz bucaksız nimetlere açılıyor. Uçsuz bucaksız nimetleri almaya istihkak kesbediyor, hak kazanıyor.
Ahmed ibn Hanbel, Hanbeli mezhebinin önderi aynı zamanda hadis alimi, hadis-i şerif nakletmiş. Peygamber (SAS) Efendimiz buyurmuş ki:
Aceben li'mri'i'l-mü'mini inne emrahû küllehû lehû hayrun ve leyse zâlike li-ehadin illâ li'l-mü'mini in esâbethü serrâu şekere ve kâne hayran lehû ve in esâbethu darrâu sabera fe kâne hayren lehû.
Yani, müminin hayatında -imana girdikten, mümin olarak yaşadıktan sonra- başına gelen her olay onun kazanç elde etmesine sebep oluyor; kâr sağlamasına sebep oluyor. Her şey onun için hayırlı oluyor. Mesela felakete, üzücü bir şeylere uğrasa da hayırlı oluyor. Sevindirici şeylere mazhar olsa da hayırlı oluyor. Bu hadis-i şerifte Efendimiz buyuruyor ki: Aceben li'mri'i'l-mü'min. “Mümin kulun, iman ehli, inanmış kulun işi ne kadar şaşılacak, taaccüp edilecek, şâyân-ı taaccüptür ki… inne emrahû küllehû lehû hayrun. “Onun her işi hayırdır.” Müminin her işi hayırdır. Ve leyse zâlike li-ehadin illâ li'l-mü'min. “Ve bu her işinin hayır olması ancak müminlere ait bir mazhariyettir. Başka hiçbir mümin olmayan insanlardan böyle bir safaya, ikrama mazhar olan kul yoktur. Bu her işinin hayır olması sadece müminler içindir. Sadece mümine mahsus bir mazhariyettir, bir imtiyazdır, güzelliktir. Ne mutlu mümin olanlara! Allah bizi iman ile yaşamaya muvaffak eylesin. İman-ı kamil sahibi eylesin. Son nefeste iman ile göçmeye de muvaffak eylesin. İman cevherimizi elimizden kaçırmamayı, çaldırmamayı nasip eylesin. Çünkü her cevherin, her kıymetli şeyin hırsızı olduğu gibi iman cevherine de musallat olan hırsızlar var. En başındaki hırsız şeytan. Gelir insanın aklına, gönlüne fıs fıs vesvese verir. Ondan sonra da onun imanını elinden alır. Şeytana imanın hırsızıdır. Alıp kaçmaya çalışır. İnsanı imansız bırakmaya çalışır.
Şeytanlar iki çeşit: bir, cinlerden şeytanlar var. İşte bu görünmeyen ve bizi aldatmaya çalışan mahluk. İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fe't-tehizûhü adüvvâ. Şeytan aşikar bir düşman. Onun düşman olduğunu bilmek ve uyanık olmak zorundayız. Bir de şeyatinu'l-ins, insanların şeytanları var. Yani, şeytanın iyice emrine girmiş, şeytanlamış, tamamen şeytan tarafında çalışan, şeytanın yaptığı işi insanlar arasında insan olarak icra eden, hain insanlar var. Onlar da imanın hırsızıdır. Onlar da insanın karşısına çıkarlar. Mantık yönünden, akıl yönünden, felsefe yönünden lafazanlıkla, şaşırtıcı suallerle insanın aklını, fikrini karıştırırlar. İmanını zelzeleye, sarsıntıya uğratırlar. Çatırdatırlar, çatlatırlar, patlatırlar; ondan sonra da iman cevherini alır kaçar giderler. Şeytanlaşmış insanlar da var yani.
O halde ne yapmalıyız?
Kendimizi ve imanımızı hem şeytandan korumalıyız hem de insan suretine girmiş şeytanlaşmış insanlardan kendimizi korumaya çok dikkat etmeliyiz. Mümin olmak çok büyük bir nimet. “Müminin her işi de hayırdır” dedikten sonra izah ediyor Peygamber Efendimiz:
İn esâbethü serrâu şekere ve kâne hayran lehû.
“Eğer kensine sevindirici olaylar nasip olur gelirse; şükreder: “Ya Rabbi, çok şükür bana şunu nasip ettin… Bunu nasip ettin… Hayırlı evlat verdin, temiz kazanç verdin. Ev nasip ettin kendi evime girdim; kiracılıktan kurtuldum. Dükkân nasip ettin, güzel temiz kazanç sağlayan işim var. Evladım büyüdü elhamdülillah. İmtihanlarını kazandı meslek sahibi oldu elhamdülillah…” İyi şey olunca şükreder, şükredince hayır olur çünkü Müslüman şükretti mi hem nimet artar hem sevap kazanır. Tamam…
Ve in esâbethu darrâu sabera fe kâne hayren lehû.
Eğer zarar, üzücü bir şey isabet ederse kendisine… Eyvah! Arabası kaza yaptı. Eyvah! Mahsülü heba oldu. Eyvah! Çocuğu hastalandı. Eyvah! Ticaretinde bir sarsıntı oldu, diyelim. Bunlar da gelebilir mümin kula. Böyle üzücü olayların en şiddetlileri peygamberlere gelmiş. Yani insan üzücü olay geldi diye sarsılmamalı. Allah’ın imtihanı olduğunu bilmeli. Ayrılık, hastalık Allah’ın imtihanı. Her şey Allah’ın imtihanı. O zaman da sabretmesi lazım. Sabredince hayır sahibi olur, hayra mazhar ve nail olur.
Hatta Peygamber (SAS) Efendimiz buyuruyor ki:
Acibtü li'l-mü'mini ve cezeihî mine's-sekami, lev kâne ya'lemü mâ lehû fi's-sekami, leehabbe en yekûne sakîmen hattâ yelkà rabbehû azze ve celle.
İbn Mes'ud radıyallahu anh rivayet eylemiş. Bu da hasta kardeşlerimize büyük bir tesellidir. Hasta kardeşlerimize Cuma günü hasta ziyareti yapın. Bu hadis-i şerifi not edin, nakledin. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
“Şaşarım şu mümine ve hastalıktan sakınmasına, korkmasına, telaşına… Şaşarım.”
Niye şaşıyor?
Eğer hasta insan, manevi bakımdan, hastalığından dolayı neler neler kazandığını, nasıl mükâfat aldığını bilseydi; ölünceye, aziz ve celil olan Allah’a kavuşuncaya kadar hasta olmayı temenni ederdi. Hastalıkta sevap var. Hastalıkta mükâfat var. Hastalıkta günahlar af oluyor. Hastalıkta derece artıyor, diye hasta olmayı temenni bile ederdi diyor Peygamber Efendimiz.
Demek ki ne yapacağız?
Hayatta başımıza mümin olarak iyi olaylar gelir. “Elhamdülillah Allah lütfetti, ikram etti” deriz. Kötü olaylar da gelebilir. Müslümanın başına kötü olay gelmez diye bir kaide yok. Bazıları sanır ki insan mümin olduktan sonra artık hiç başına sıkıntı, bela gelmeyecek. Hayır! Dar-u dünya imtihan yeri olduğu için insan mümin de olsa, imanlı, ihlaslı, Allah’ın sevgili kulu da olsa başına üzücü olaylar gelir. Hatta kul olma derecesi yükseldikçe belalar, imtihanlar daha zorlu olur. En şiddetli imtihanlar, belalar, sıkıntılar Peygamberlere gelir. Bunu bilmesi lazım insanın.
Ondan dolayı hastalığın karşısında isyan etmemesi lazım.
Üzüntünün karşısında şaşırmaması lazım.
Belanın karşısında feverân etmemesi lazım.
Sakin olması, sabırlı olması lazım. İmtihan olduğunu bilmesi lazım. O zaman çok büyük mükâfatlara mazhar olur.
Peygamber Efendimiz (SAS) buyuruyor ki: İnne'l-müslime yu'ceru fi külli şey'in. “Mümin her şeyden mükâfat alır.” Hatta fi’l lokmati yerfeuha ila fihi. “Hatta sofradan alıp da kendi ağzına götürdüğü lokmadan bile ecir alır” diyor. (Buradaki “fihi” kendi ağzına demek).
Bakın bu mümin için… Müslüman için… Başkası için değil! Yeğeme oturuyor. Tabağından bir kaşık yemek alıp ağzına götürüyor ondan bile ecir alır. Veyahut çocuğunun, hanımının ağzına götürüyor; ondan bile ecir alır. Ticaret yapmaya, alış-veriş yapmaya dışarıya çıkar, dükkânına gider, “Allah rızası için kazanayım da kimseye muhtaç olmadan kazanç sağlayayım, çoluk çocuğuma bakayım” der; ondan ecir alır. “Erken yatıp uyuyayım, boş vakit geçirmeyeyim de gece kalkıp teheccüd namazı kılayım” diyerek uyur; uykusundan ecir alır. “Peygamber Efendimiz sütü severdi, süt alayım, içeyim, bismillahirrahmanirrahim, sallalahu aleyhi vesellem” diyerek süt içer; sevap alır. Yani, Müslüman her şeyden ecir alır. Bu sıfatı almalı, elde tutmalı insan. Müminlik ve Müslümanlık vasfı eline geçti mi sanki kâinatta geçerli bir berat almış oluyor insan. O zaman her şeyi, her işi güzel oluyor. Başına gelen her olaydan mükâfat alıyor ve mümin olduğu zaman daima kâr ediyor.
Aziz ve sevgili dinleyiciler,
Onun için, “Hayatımızın en mühim işi nedir?” diye kendi kendimize sorduğumuz zaman, hemen hangi cevabı vereceğiz?
En mühim iş, mümin olmak. En mühim iş Allah’ın Müslüman kulu olmaktır.
Ticaret, ziraat, iş, güç, tahsil, hayatın diğer faaliyetleri; bunların hepsi sonra gelir.
İnsan önce mümin olacak, bu beratı eline alacak!
Müminlik beratını eline aldığı, kalbine imanı yerleştirdiği zaman her işi hayır oluyor; her faaliyeti kâr oluyor; her şeyden sevap kazanıyor; derecesi yükseliyor.
Onun için, siz de kendi kendinize sorun. Geleneksel olarak Müslümansınız da… Geleneksel Müslümanlığı şuurlu Müslümanlık haline yükseltmek lazım.
“Ben Müslümanım elhamdülillah! Anam-babam beni Müslüman yetiştirdi. Türkiye’de doğdum. Annem babam Müslümandı, dedem hacı idi. Ben de Müslümanım.”
İyi ama sen Almanya’da ya da Brezilya’da doğsaydın bile Müslüman olmakla mükellef idin. Aklını kullanacaktın, iyi Müslüman olacaktın. Senin ananın-babanın Müslümanlığından ayrı senin kendi sorumluluğun var. Sen kendin Müslüman olmalısın. Bu nasıl olacak? Şuurlanmak ile olacak.
O halde İslam’ı yeniden şuurlu bir şekilde, aşk ile şevk ile öğrenmek lazım. Yeniden incelemeye almak lazım. “Ben Müslümanlığımı kuvvetlendireyim” diye insanın kendi islamını canlı, şuurlu müslümanlık haline getirmeye çalışması lazım. Bu kırk yaşında da olur, altmış yaşında da olur, yetmiş yaşında da olur. Emekli olduğu zaman da olur. Her zaman olur. Hemen olmalı. Bu sözü duyan insan hemen Müslümanlığını canlı Müslümanlık haline getirmeye çalışmalı. Ölü Müslümanlık, geleneksel, şuursuz Müslümanlık, yaptığı ibadetleri bilmeden, zevkine varmadan yapmak gibi durumdan hemen kurtulması lazım. Dinin aslını, esasını, öğüdünü öğrenmek lazım.
Dinin aslı, esası, özü Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır.
Büyüklerimiz çok güzel anlatmışlar, çok güzel özetlemişler. Hemen güzelce anlayıp onu kavramak lazım. Ama o kıymetli özeti, özetlemenin evvelinde ciltlerle kitaplar, tonlarca bilgilerden çıkartmışlar. İnsan önce Allah’a inanacak. La ilahe illallah Muhammedun rasulullah. Peygamber Efendimizin Allah’ın peygamberi olduğunu kabul edecek. Böylece ne olmuş oluyor? Kur’an-ı Kerîm’e bağlanmış oluyor. Çünkü Allah peygamberine Kur’an’ı indirdi. Kur’an-ı Kerîm’i okumaya, bilgisini genişletmeye başlayacak. Bu Allah’ın kelamı imiş, vahiy imiş. Peygamber Efendimize vahyetmiş. Nasıl vahyetmiş? Ne zaman vahyetmiş? Hangi olaylar üzerine, ayet niçin inmiş (sebebi nuzül), hikmetiyle ahkâmını anlamaya çalışacak. “Allah’ın emri” diyecek. “Ben Rabbimin emrini öğreneceğim, şuurlu Müslüman olacağım. Her yaptığım işi aslına dayalı olarak yapacağım” diyecek; Kur’an-ı Kerîm’i öğrenecek. Böylece ne oldu? Amentü billahi ve melâiketihi, ve kütübihî ve rusulihî. Tabi meleklerine iman da [var]. Allahu Teâlâ ayetlerini Peygamber Efendimize Kur’an-ı Kerîm’i Cebrail (AS) getirdi. Çeşitli şekillerde vahiyler geldi ama Kur’an’a ve Peygamberimize inandıktan sonra, okumaya başladıktan sonra…
Amentü billahi… Tamam.
Ve melaiketihi… Tamam.
Ve kütübihi… Tamam.
Ve rusulihi… Tamam! Bunların hepsi tamam olduktan sonra en mühim nokta;
Ve’l yevmi’l ahiri. Ahiret günü.
Bu niye en mühim?
Çünkü bu olmuş bir şey değil, olacak bir şey. İleride olacak bir şey. İşte bu tam imanı gerektiren bir şey.
Ellezine yu’minune bi’l ğaybi. Bakara Suresi’nin başında Elif, Lâm, Mim diye okuduğumuz bölümde… Gaybe inanıyoruz. Yani, istikbalde olacak şeye de inanıyoruz. Ama neden? Eskiden olmuş şeylerin gerçekliğini sapasağlam bildikten sonra o "Muhbir-i Sâdık Resul-i Ekrem’in söyledikleri haktır. Bu Kitab-ı Kerim, Kelam-ı Azim’in söyledikleri haktır. Allah’ın vaadi haktır. Ahirette muhakkak olacak!" diye ona da inanacağız.
Aziz ve sevgili kardeşlerim!
Şimdi bazıları bütün bu söylediğimiz şeylerde yan çiziyorlar. Yamuk söz söylüyorlar. İmanları tamam olmuyor. İmanları zedeleniyor. Mesela, Yahudilikten gelme bir söz var: “Cennet de cehennem de bu dünyada.”
Aman dikkat et! Cennet var, cehennem var. El-cennetü hakkun ve’n naru hakkun.
Ahirette insanlar ebediyen cennete girecek. “Bu dünyada” deyince iş karışıyor, yanlış oluyor. Millet öldükten sonra toprak olacak sanıyor, ahireti inkâr ediyor. Biz onlara benzemeye çalışmayalım. Gaybe inanacağız. Mecburuz. İleride olacak bir şey… Bunun şimdiden incelenmesi mümkün değil ama kuvvetle inanıyoruz. Ve bi’l yevmir ahir. Ahiret gününe de inanacağız. Ahiret inancı İslam’ın en önemli inancıdır. İnsanı insan yapan, duygularına hâkim kılan, ahlaklı yapan, ibadet ettiren, ahirete hazırlatan, cehennemden korunmaya çalıştıran ahiret inancıdır.
O ahiret inancı herhangi bir şekilde yok edilir, silinir, tahrip edilirse “Yok canım ahiret de bu dünyadaymış; cennet de cehennem de bu dünyadaymış”; ahireti –cennet ve cehennemi- inkâr etmek ile iman tamam olmaz.
Bir de kader-i ilahi. Hayrihi ve şerrihi min Allahi teala. Hayır ve şer hepsi Allah’tan geliyor. Onun için hastalığa da “Eyvallah” diyeceğiz, sabredeceğiz. Nimeti de karşılayacağız, şükredeceğiz. Her şeyin Allah’ın imtihanı olduğunu bileceğiz. Bileceğiz ki zenginlik olduğu zaman görevler var; o imtihan. Hatta belki fakirlikten daha zor bir imtihan!
Aziz ve sevgili kardeşlerim,
Ben şimdi düşünüyorum. Suudi Arabistan zengin bir petrol ülkesi. Buraya umre yapmaya geldik, tamam. Ama Suudi Arabistan’ın çevresine bakalım; aşağısında Yemen var, daha aşağısında Somali var, biraz ötesinde Afrika var. Afrika’nın fakir ülkeleri var. Bu fakir ülkelerdeki çeşitli sıkıntılar, açlıklar, kıtlıklar hepsi zengin Müslümanlara vebal yüklüyor. Zengin Müslüman kazancının fazlasıyla fakir Müslüman kardeşlerinin imdadına yetişecek. Açları doyuracak, çıplakları giydirecek, kalkınmamış ülkeleri kalkındıracak. Yatırım, çalışma yapacak. Okul açacak, insan yetiştirecek. Bunların hepsi zenginlere, elinde imkân olanlara düşüyor. Zenginlere, varlık sahibi olan Müslümanlara sorumluluk düşüyor. Hâlbuki insanlar maalesef parayı bulunca paranın hepsini kendilerine ayırıyorlar. “Bunda biraz da Müslüman kardeşimin hakkı var” demiyor. Ve fi emvalihim hakkun lis saili vel mahrum ayet-i kerimesi [gereğince] kendi malında fakirin hissesi olduğunu, zekâtını vermesi gerektiğini, hayrını hasenatını yapması düşünmeyince hatalı olmuş oluyor.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi böyle hatalı hareket etmekten korusun. Bu nasıl olacak? Allah’a inandıktan, Resulullah’a bağlandıktan sonra Kur’an-ı Kerîm’i öğreneceğiz. Öğrendiğimizi uygulayacağız. Efendimizin hadis-i şeriflerini okuyacağız. Okuduklarımızı uygulayacağız.
Bakın ben diyar diyar gezen bir kardeşinizim. Evliya Çelebi gibi dolaşıyorum. Her yerde çok sevdiğim insanlarla karşılaşıyorum. Tanıştığım zaman sevdiğim, karşılıklı muhabbet ettiğimiz, dost olduğumuz insanlarla karşılaşıyorum. Somali’den, Sudan’dan, Cezayir’den, Malezya’dan dostlarım var. Bu dostluk nereden geliyor? Zevklerimiz nasıl uyuşuyor da –şahsiyetlerimiz, ruhlarımız- birbirimizle ahbap oluyoruz? Hadis-i şeriflerden, İslam’ı bildiğimizden dolayı… İnsan İslam’ı bilince, hadis-i şerifleri uygulayınca aynı iman medeniyetinin ferdi olduğu için her yerde kendisi gibi olanları görüyor, seviyor.
O bakımdan imanın çok büyük nimet olduğunu hiç unutmayalım.
Bu mübarek üç ayların birincisi tevbe ayı idi. Tevbe edecektik, oruç tutacaktık. Nefsimizi tepeleyecek, ıslah edecektik; şımartmayacaktık. Şımarmış olan nefsi yola getirecektik, hizaya sokacaktık. Komutanın talimsiz askeri hizaya getirdiği gibi, “Hazır ol! Selam dur!” dediği gibi karşımızda selam tutacaktık. Nefsimize azgınlık, taşkınlık yaptırmayacaktık. Recep ayı tevbe ayı idi.
Şaban ayı tevbenin devam ettirilmesi ayı. Şaban’ın 15’inde beratlar verilecek. İnsan said mi, şaki mi? İyi mi, kötü mü? Cennetlik mi, cehennemlik mi? Önündeki yılda başına neler gelecek, neler olacak; onların kaydı yapılacak. Ona hazırlanmak lazım.
Sonra on bir ayın sultanı Ramazan geliyor. Ona da hazırlık yapmak lazım. Günden güne iyileşip, günden güne kâmil insan olup; Ramazan’a pırıl pırıl, nuraniyetle girmek lazım. Eski kafayı bırakmak lazım.
Şimdi ben burada, Harem-i Şerif’te oturuyorum. Müezzin mahfilinin altı bizim Türklerin çok geldiği, oturduğu bir yer; oturuyorum. Şöyle dikkat ediyorum; çeşitli kardeşler buradalar, Ankara’dan, Yozgat’tan, Adana’dan, şarktan, garbdan Türkler gelmişler, iyi, temiz... Hacı kardeşler, umreci kardeşler iyi insanlar. Dikkat ediyorum, sohbet ediyorlar, gülüşüyorlar, şakalaşıyorlar... Lâtifeci, yâni mizahı seven, şakacı bir milletiz. Şaka yapıyorlar ama bazıları da makama uygun olmuyor. Burası Beytullah’ın karşısı, Mescid-i Haram... Burada insanın yaptığı güzel şeylerin mükâfatı yüz bin misli fazla olduğu gibi, işlediği günahların da cezası yüz bin misli fazladır. Yani, edebe çok riayet etmek lâzım! Sultanın huzuruna giren, saraya giren insan gibi dikkatli olmak lâzım! Alışkanlıkları bırakmak lâzım! Ama insanlar alışkanlıklarını kolay kolay bırakamıyorlar.
Aziz ve sevgili dinleyiciler!
Siz de kendi kendinizi yoklayın: Geleneksel müslüman mısınız, yoksa şuurlu müslüman mısınız? Bilgili müslüman mısınız, yoksa câhil müslüman mısınız? İslâm ile ilgili bilgileriniz kulaktan dolma mı, yoksa hadis-i şeriften, Kur’an-ı Kerim’den alma mı? Sağlam kaynaklardan mı öğrendiniz, yoksa hurafelerle mi vakit geçiriyorsunuz?
“Baykuş öterse şöyle olur... Tavşan geçerse böyle olur... Kedi mırıldarsa böyle olur...”
Bu gibi şeylerin dinle ilgisi, aslı, esası yok! Bu esassız şeyleri esaslı şeylerden ayırmanın yolu ilim... İlim öğrenmek lâzım, okumak lâzım! Bu da bir karar değişikliğiyle oluyor. İçinizde bir karar değişikliği olacak: “Ben bundan sonra Allah’ın sevgili kulu olacağım. Sevgili kulu olmak için Kur’an’ı öğreneceğim. Peygamber (SAS) Efendimiz’in hadis-i şeriflerini öğreneceğim. Hangisini öğreneyim, hangi hadis kitabını okuyayım?” Ben her zaman söylüyorum, kimse tereddüt etmesin, resmî veya gayr-i resmî hiç bir itiraz olmasın diye açıkça söylüyorum: Buyurun, hadis kitaplarını okuyun! Ne kadar güzel, Riyâzu’s-Salihîn’i okuyun, bitirin, tekrar okuyun, tekrar okuyun! Çünkü bunları ezberleyeceksiniz. Roman değil bu, hikaye değil. Bir defa okuyup kenara atılacak kitap değil, hadis kitabı! Her kelimesi üzerinde durmanız lâzım!
Kur’an-ı Kerim’in mealini, tefsirlerini öğrenin!
Rahmetli Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Efendi’nin yazdığı Elmalılı Tefsiri var... Ömer Nâsuhi Hocaefendi’nin tefsiri var... Gençlerin yazdıkları güzel tefsirler var, tercüme tefsirler var... Bunları okuyacaksınız. En küçüğünden başlarsınız. Ama tereddüdünüz varsa, çünkü akıllar karıştırılıyor, her şey itiraz konusu oluyor; en sağlam kaynak olarak hadis kitaplarını, tefsir kitaplarını okuyun bakalım! Göreceksiniz ki, geleneksel Müslümanlıktan, sizin veya halkın zihnindeki Müslümanlıktan daha başka olabiliyor hakîkî Müslümanlık... Peygamber (SAS) Efendimiz başka şeyler tavsiye etmiş olabiliyor. Bunları iyice öğrenmek lâzım! Öğrendiğini de uygulamak lâzım!
İş Allah’ın sevgili kulu olabilmek, Allah’ın rızasını kazanabilmek!
Yoksa bu dünyadaki başarı çok önemli değil. Bu dünyada zengin olmuş nice insan var ki, cehenneme kütük olacak, cehennemde cayır cayır yanacak. Firavunlar var; ne kadar malları, mülkleri, saltanatları vardı. Nemrutlar var, Karunlar var; ne kadar malı vardı Karun’un, dillere destan... Ama cehennemde cayır cayır yanacak. Dünyada da pek fayda etmedi malları... Onun için, en mühim şeyin Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu bileceksiniz ve dâimâ Allah’ın rızası için hareket edeceksiniz. Birisi bir şey söyledi. Hesabı yaparken nasıl yapacaksınız: “Ben bunun cevabını verirken ne söylersem Allah’ın rızasını kazanabilirim?” diye düşünüp, dosdoğru söyleyip, öyle yapacaksınız. Yoksa: “Şöyle söylersem şöyle olur, böyle söylersem böyle olur, Ali darılır, Veli darılır, filânca kızar, oy kaybederim vs. vs...” Mevki, makam hesabı, para, pul hesabı, kâr, zarar hesabı öyle yapılmaz.
Müslümanın hesabı birdir: Allah’ın rızasını kazanmak! Ahirette kendisini sorumluluk altına düşürmeyecek şekilde hareket etmek.
Sonuncu bir hadis-i şerifle bitirmek istiyorum. Çok çok dokunaklı gelir bana bu hadis-i şerif. Kardeşlerimizle ilâhi okuduk: “Gülme gülme ağla gönül!” diye. Bu hadis-i şerif de beni böyle etkiliyor. Abdullah ibn-i Mes’ud (RA) rivayet etmiş, Peygamber Efendimiz’den. Daha önceki sohbetlerimde de bir ara geçmişti ama şimdi yeri gelmişken onu okuyarak bu cuma sohbetimi sonuca erdirmek istiyorum. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Acibtü li-tàlibi’d-dünyâ ve’l-mevtü yatlubühû, ve acibtü li-gafilin ve leyse bi-mağfûlin anhü, ve acibtü li-dahıkin mil’e fîhi ve lâ yedrî e rudıye anhu em sühit.
Bu hadis-i şeriftekiler çok tüyler ürpertici bir takım cümleler.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: Acibtü “Şaşarım, taaccüb ederim, şaştım kaldım; li-talibi’d-dünya dünyalık peşinde koşan, ahireti hiç düşünmeyen, hep dünya hayatının keyifleriyle, kârlarıyla uğraşan insana şaşarım. Ve’l-mevtü yatlubühû O dünya peşinde, dünyayı talep ediyor ama ölüm de onun peşinde... Onun arkasında ölüm var.” Hani bir büyük balık, önündeki balığı avlamak için arkasından kovalıyor, ağzını açmış o küçük balığı yutacak ama bilmiyor ki arkasında kocaman bir balık da onu kovalıyor, o da onu yutacak. Arkasındaki büyük balığın farkında değil... Önündeki küçük balığı kovalamanın heyecanından, arkasındaki daha büyük balıktan gelen tehlikeden haberdar değil. “Şaşarım o kimseye ki, dünyayı talep ediyor; hâlbuki ölüm de onun peşinde, ölüm de onu talep ediyor. Ölüm de onun arkasında...” diyor Peygamber Efendimiz.
Dünya ne demek? Bu hayat demek... Sırf yaşadığımız şu hayatı düşünen insan cahildir, gafildir. “Ben sırf bu hayatımdaki atmış-yetmiş yılımı düşünürsem, çok yanlış hareket etmiş olurum!” diyecek insan, ahiretini düşünecek. Ahiret hayatı sonsuz olduğu için, ahiretini düşünecek. Sırf dünya hayatı şaşırtıcı olur. Menfaat sağlamaya çalışır insan. Ahiret hesabını düşünmeyince harama, günaha sapabilir. Para, pul sahibi olacağım, mevkî, makam sahibi olacağım derken ahiretini mahveder.
O bakımdan, “Ölüm kendisini yakalamak için koşturup dururken, dünya peşinde koşturana şaşarım!” diyor Peygamber Efendimiz.
Ne yapacağız?
Ölümü unutmayacağız, ölüme hazırlanacağız.
Ve acibtü li-gafilin ve leyse bi-mağfûlin anhü “Şu gafil insana şaşarım ki, Allah onun her yaptığını görüyor. Allah kendisinden habersiz değil, her yaptığını görüyor. Kendisinden gafil olunmayan gafile şaşarım!” diyor. Herkes bilecek ki, Allah bizim her yaptığımızı görüyor, her sözümüzü biliyor, her hesabımızı biliyor, her kulisimizi biliyor. Meclis koridorlarında, devlet dairelerinde, siyaset meydanlarında, şehir kulüplerinde, meyhanelerde, kumarhanelerde yapılan konuşmaların hepsini Allah biliyor. Bunların hepsinin bir hesabı var. Sen ne sanıyorsun? Allah seni görmüyor mu, bunun hesabını sormayacak mı sanıyorsun? Her yaptığını takip ediyor. Yani herkes titreyecek ve ürperecek, Allah’ın kendisini gördüğünü, duyduğunu ve kendisini hesaba çekeceğini düşünecek.
Ve acibtü li-dahıkin mil’e fîhi,ve lâ yedrî e rudıye anhu em suhit. Bu en son cümle de bizim deminki, Allah’ın rızasını kazanmak sözü dolayısıyla hatırımıza gelmişti. “Şaşarım ağzı dola dola gülen insana ki, Allah kendisinden razı mı, yoksa Allah kendisine kızıyor mu bilmiyor; kalkmış, ağzını aça aça kahkahalarla gülüyor” diyor Peygamber Efendimiz, “Ona şaşarım!” diyor. Yani:
Gülme gülme ağla gönül!
Bizim gülünecek halimiz mi var? “Benim halim Allah’ın rızasına çok mu uygun? Ben ömrü çok mu güzel geçirdim sanki? Dinimi çok mu güzel öğrendim? Sevaplı işleri tam mı yaptım? Hayatım pırıl pırıl mı? Yaptığım işler doğru mu?” diye herkes düşünecek.
Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim, bu üç aylar işte geldi derken; Regaib kandili, Receb-i Şerif, haram ayların Receb’i geldi filân derken, bak Receb ayı bitiverdi. Ömür de böyle biter. Şaban ayı geliyor, gafletten uyanmak lâzım! Cenâb-ı Hakk’ın yoluna girmek lâzım! Cenâb-ı Mevlâ’nın rızasını kazanmak lâzım. Mümin olmak lâzım. Müminlik beratini eline almak lâzım ki, her türlü hayır mümine oluyor; o hayırlardan istifade etsin. Allah (CC) herkesi nevm-i gafletten uyandırsın. Biz işin gerçeğini anlamış has Müslümanlara da, İslâm’ı daha güzel anlatma, çalışma, teşkilâtlanma da nasip etsin. Kardeşlerimi duyuyorum, radyo çalışmaları, televizyon çalışmaları, eğitim çalışmaları, öğretim çalışmaları... Hepsi olacak. Toplumun yararına her türlü çalışmaya, kardeşlerimizin koşması lâzım! Evinde durmak er kişinin işi değildir. Hatta hatun kişinin bile işi değildir. Bu devir, evde durmak zamanı değildir. Hatun kişi de çocuğunun eğitimine koşacak, kadınlar arası toplumsal çalışmalara katılacak, hayırlı işleri yapmağa çalışacak... Çünkü çalışarak elde ediliyor her şey. Kur’an-ı Kerim’de de kural böyle: Ve en leyse li’l-insâni illâ mâ sa’â. Ve enne sa’yehû sevfe yürâ.
İnsan ne çalışırsa, neye gayret ederse karşılığını göreceği için, herkesin çalışması lâzım. Müslümanın herkesten çok çalışması lâzım. Çünkü dünya üzerinde 1.5 milyar Müslüman var, çoğu gafil... Önce gafilleri uyandıracağız. Ondan sonra da, 5.5 milyardan 1.5 milyarı düşersek, 4 milyar da gayr-i müslim var. Cihana İslâm’ı anlatmamız lâzım! Peygamber (SAS) Efendimiz hâl-i hayatındayken Mısır’a, İran’a, Bizans’a, Bahreyn’e, Habeşistan’a tebliğini ulaştırdı. Mektup gönderdi, elçi gönderdi, onları İslâm’a davet etti. O zamanın imkânlarıyla ulaştırılması gereken her yere Peygamber Efendimiz tebliğini ulaştırdı. Sahabe-i kiram da, ondan sonra nice kıtalara yayıldılar. Atlas Okyanusu’na dayandılar. Orta Asya’ya vardılar, Hint Okyanusu’nu geçtiler, kâfirlerin diyarlarının sınırlarına geldiler.
Onun için biz de, dört milyar gayrimüslim var. Bir buçuk milyar Müslümanı da Allah ıslah eylesin, uyanıklık versin... Gafiller, câhiller çok; onlara da gerçekleri anlatacağız. Dev müesseseler kurmalıyız. Bütün uluslararası şirketler bizim olmalı, bütün uluslararası iletişim araçları bizim olmalı... Çünkü hayrı söyleyeceğiz, çünkü insanlara hayrı getireceğiz. Harp ve darp, zulüm ve işkence değil; sulh ve sükûn, insanlık ve kardeşlik getireceğiz.
Allah-u Teâlâ Hazretleri her türlü hayırlara cümlemizi muvaffak eylesin. Cumanız mübarek olsun... Recep ayınız hayırlı geçmiş olsun, Şaban ayınız mübarek olsun. Allah-u Teâlâ Hazretleri sıhhat afiyetle Ramazan’a ulaştırsın. Maddî ve mânevî yönden kârlı olup, bayram etmeye müstehak eylesin. Hem dünyada, hem ahirette bayramlara erdirsin. Cennetiyle, cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin, aziz ve sevgili kardeşlerim, Akra dinleyicileri!
Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llahi ve berekâtühû!
19.12.1996 -
Şaban Ayındayız, Allahın
06.12.1996 -
Tevbe Etmek, Gönlü
