İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

030.Bakara (49 - 50) İsrâiloğulları’nın Firavun’un Zulmünden Kurtarılması

030.Bakara (49 - 50) İsrâiloğulları’nın Firavun’un Zulmünden Kurtarılması
Tefsir Sohbetleri

030.Bakara (49 - 50) İsrâiloğulları’nın Firavun’un Zulmünden Kurtarılması

16.10.2025
49 dk 12 sn

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh!

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Allah hepinizden razı olsun. Gönlünüzün muratlarını versin. Dünya ve âhiret saadetine erdirsin. Cenneti ile cemali ile müşerref eylesin.

Bu Kur'ân-Kerîm sohbetimizde, tefsir sohbetimizde Bakara sûresinin 49-50-51 ve 52. âyet-i kerîmelerini bahis konusu etmek istiyorum. 49. âyet-i kerîme şöyle:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve iz necceynâküm min âli fir'avne yesûmûneküm sûe'l-azâbi yuzebbihûne ebnâeküm ve yestahyûne nisâeküm. Ve fî zâliküm belâün min rabbiküm azîm.

Ve iz feraknâ bikümü'l-bahre fe-enceynâküm ve eğraknâ âle fir'avne ve entüm tenzurûn. 50. âyeti-i kerime.

Ondan sonra 51.ve 52. âyet-i kerimeler de şöyle:

Ve iz vâadnâ Mûsâ erbaîne leyleten sümme'ttehaztümü'l-ıcle min ba'di ve entüm zâlimün.

Sümme afevnâ anküm min ba'di zâlike lealleküm teşkürûn.

Belki hepsini açıklamaya zaman yetmeyebilir. Biz Besmele'yi çekip birincisinin izahına geçelim:

Ve iz necceynâküm min âli fir'avn.

Daha önceki haftalardaki sohbetlerimizden hatırlayacaksınız. Allahu Tealâ hazretleri Benî İsrail'e, İsrailoğullarına peygamber gönderdiğini, onlara çok nimetler bahşettiğini ifade ediyordu.

"İşte bu nimetleri veren Rabbinizin emrini tutun, buyruğuna uyun, yeni gönderdiği âhir zaman peygamberi Muhammed-i Mustafâ'sına, Habîb-i Edîbi'ne ittibâ edin. Bu yeni gelen peygambere, ona indirilen kitaba ilk kâfir olan kavim siz olmayın, halbuki siz ehl-i kitapsınız, ilahi hitap nedir bilirsiniz, vahiy nedir bilrsiniz, peygamberlik nedir bilirsiniz. Müşrikler gibi, putperestler gibi değilsiniz az çok bu işleri anlarsınız, yapmayın." mânasına Allahu Teâlâ hazretleri Benî İsrail'e nimetlerini sayıyordu, onların yanlış inançlarını da ikaz ederek belirtiyordu.

"Biz eski peygamberlere tâbiyiz, bizim peygamberlerimiz bize şefaat ederler, bizde böylece cehennemde yanmaktan kurtuluruz." filan sanmayın. Kâfir olursanız onların şefaati size gelmez, fayda etmez" diye ikaz ediyordu. Allah'tan korkmaya, takvâ ehli olmaya, günahlardan, haramlardan, küfürden, inkardan, şirkten sakınmaya davet ediyordu.

Ve iz necceynâküm min âli fir'avni. Bu âyet-i kerîmede de yine eski zamanlarda Benî İsrâil'e olan lütuflarını hatırlatıyor. Biliyorsunuz iz Arapçada hatırlatma edatıdır. "Hani bir zamanlar neler olmuştu, hatırlayın." mânasına bir edattır.

Daha önceki ayetlerde çok geçti, çok izahını yaptık. "Hatırlayın hani o zamanları ki neydi o zamanlar, neler olmuştu, o mazideki şeyler…" anlamına geliyor.

Bu âyet-i kerîmede ifade edilen olay neymiş?

Necceynâküm min âli fir'avne. "Ey İsrailoğulları, ey yahudi kavmi, biz sizi Firavunun âlinden kurtarmıştık." hatırlasanıza bu az bir nimet mi, demek istiyor.

Necca, yunecci, tenciye, "necat vermek, kurtarmak" demek. Sülasîsi necat; "kurtulmak" demek müteaddîsi; necca, tenciye de "kurtarmak" anlamına geliyor.

Necceynâküm. "Sizi; âlemlerin rabbi, sizin Rabbınız, Ben azimüşşan kurtarmıştım."

Nereden?

Min âli fir'avne. "Firavunun âlinden."

Âl kelimesi bir ismin öncesine gelirse onun takip eden insanlar mânasına geliyor. Mesela âl-i Osman, "Osmân-ı gaziden sonra onun sülalesinden gelen padişahların hepsine âl-i Osman deniliyor. "Osmanın âli." Ondan sonra âl-i Selçuk, "Selçuk Oğulları" gibi.

"Ali Cengiz oyunları" diyorlar. O da âl-i Cengiz'dir aslında. Âli oradaki Hz. Ali'nin ismi gibi değildir. Yazılışı da farklıdır. Elifin üzerine med konularak yazılır. Âl-i Cengiz deyince, Cengiz sülalesinin İslâm alemine oynadığı oyunlar, yaptıkları zulümler, şehirlere saldırmaları, yakmaları, yıkmaları gibi şeyler kast ediliyor. "O ona Âl-i Cengiz Oyunu oynadı." diye de söyleniyor.

Sonra âl-i Resûl "Rasûlullah'ın âli, Rasûlullaha tâbi olan insanlar" demektir. Hadîs-i şerîflerin içinde bir rivayette var. Tahiyyata oturduğumuz zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e dua ediyoruz ya;

Allahümme salli ala seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed. " Yâ Rabbi! Peygamberimiz Muhammed Mustafâ'ya salât ü selâm eyle ve onun âline, Muhammed'in âline de salât ü selâm eyle." diyoruz.

Hadîs-i şerîflerde bazı rivayetlerde; "Burada âli kim? Bundan kimler kast ediliyor?" diye Peygamber Efendimiz'e sorulduğu bildiriliyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

Âli küllü takıyyın. "Âl-i Muhammed denilince kast edilen kişiler; her takvâ ehli müslüman ve mü'mindir." buyurmuştur.

O zaman peygamber Efendimiz'in sünnetine uyanların hepsi, Kur'an yolunda olan herkes âli Muhammed olmuş oluyor.

Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed deyince hepsi o duayı kazanmış oluyor.

Her namaz kılanın duası, her Peygamber Efendimiz'e tâbi olan insana gelmiş oluyor. Ne mutlu, ne güzel bir şey. Evet âl böyle, âl-i Osman'dan bildiğimiz bir kelime.

Âl-i firavun, "Firavunun sülalesi" belki firavunlukta devam etmiştir. O firavun öldükten sonra öteki firavunlar da belki aynı şeyleri yapmışlardır ama "Ben azimüşşan siz yahudileri firavundan, firavunun âlinden kurtardım." demek, "Firavuna tâbi olan, ona bağlı olan, etrafında onu destekleyen, şakşaklayan dalkavuklar ve onun zümresinden kurtardım." demektir. Âl-i Fir'avn derken burada, soy devamından ziyade fikir birliği bağlantısı, niyet bağlantısı olan kimseler kast ediliyor. "Firavnun ve onun hempaları, (omuzdaş) o ve onun avanesi, tayfası, onun etrafında onun emrini tutan zümresi" demek oluyor.

"Sizi onlardan kurtarmıştık."

Firavun tek başına olsa ne yapar?

Ateş olsa cürmü kadar yer yakar. Ondan sonra biter. Şu kadar, bir iki metre boyunda bir yer yeter. Ama firavunun yakıcılığının devamı etrafındaki hempalarından, destekleyicilerinden, dalkavuklarından kaynaklanıyor. Bütün firavunlar böyle, bütün zâlimler böyle.

Ne olacak? Zalim ateş olsa cürmü kadar yer yakar. Ne yapacak? İnsanın etini yiyecek olsa bir budunu yiyince karnı doyar. Ama o hempalar yok mu, o dalkavuklar yok mu?

Zalimleri zalim yapan kimlerdir?

Dalkavuklardır, zalimi destekleyendir. Onun için İslâm'da zalimi desteklemek de, onlara meyletmek de, onlara gönül vermek de günah oluyor. Hatta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem:

"Kim bir topluluğun fikrini beğeniyor, onu destekliyorsa onlardan uzakta olsa bile onların arasında haşrolunur." diye buyuruyor.

Fikrini bile desteklemeyecek, fikrini desteklerse bile onlardan sayılır.

Müslümanların arasında yaşıyor, gidiyor gavurların örfünü, âdetini, fikriyatını, dinsizliklerini, imansızlıklarını, ahlâksızlıklarını hoş görüyor, "tamam" diyor, "iyi yapıyorlar" diyor. "Bunları yaptıkları zaman boşalıyorlar, gerilimleri gidiyor, stresleri dağılıyor." diyor. –Deşarj- diyorlar, ben onları kullanmıyorum. Tabi Türkçelerini kullanmalarını da tasvip etmiyorum; o da onları tasvip ediyor.

Neyi tasvip ediyorsun kardeşim? İşte Almanya da bir karnaval görmüş de, festival görmüş de… "Deli dolu bayram" demek. Onların bayramlarını görmüş de orada herkes zil zurna sarhoş olmuş, başlarına sivri külahlarını geçirmişler, bilmem birbirlerine sarılmışlar, bilmem yatmışlar, düşmüşler, kalkmışlar, onu beğeniyor.

Bunun nesini beğeniyorsun kardeşim?

"Vallahi işte böyle olunca boşalıyorlar, gerilimleri gidiyor, ne iyi!"

Tamam, işte onu tasvip eden onlardan. Bir kavmi yaptığı amelden dolayı, işten dolayı tasvip eden, beğenen, destekleyen kimse onunla haşrolunur. Kişi sevdiği ile beraber olacak, kimi beğeniyorsa onun zümresine katılacak, onunla haşrolunacak.

Bu, iyi insanları sevip onlara özenenler için müjdeli bir şey. "Ah Rasûlullah Efendimiz, ah sahabe-i kirâm Efendimiz, ah evliyâullah Allah'ın sevgili, mübarek, sâlih kulları!" filan deyip onları seven, onlara özenenler onlarla haşrolunucak. "Ah falanca kâfir, ah filanca kaşı gözü şöyle, saçı şöyle taralı, bıyığı böyle burulu, giyimi şöyle, çantası böyle -çantasının bile modasını çıkardılar- 'James Bond çantası' filan diye onlara özenenler de onlarla beraber haşrolunucak.

İslam'da kötü şeye özenmek yok. O zaman onların zümresine girer. Firavunu destekliyor firavuncu oluyor, falancayı destekliyor ondan oluyor. Hakkı desteklerse hak ehli olur. Peygamber yolundan giderse peygamberlerin âlinden olur, aksi iş yaparsa mahvolur.

"Ey yahudiler, hani ben sizi Firavun'un âlinden, hempalarından, avenesinden, haşemesinden, (taraftar) yardakçı dalkavuklardan, desteklerinden kurtarmıştım ya, hatırlasanıza ölümden kurtulmuştunuz."

Yesûmûneküm sûe'l-azâb. "O firavun sizi en kötü bir azapla azaba mâruz kılıyordu, siz yahudileri çeşitli azaplara tâbi tutuyordu."

Yesûmûneküm burada, yûkıûneküm, yüvellûneküm mânasına kullanılıyor. Veyahut azabı devam ettirmekten mesela kelimesi ile ilgili olduğu gibi raiyye üzerinde… Sonuç itibariyle "azabı devam ettirmek" mânasına geliyor.

"Kötü bir azabı üzerinizde devamlı sürdüren firavundan sizi kurtarmıştık."

"Biz" demesi azamet hitabından dolayıdır. Bir kaç defa söyledim Arapçada bu hitapla "biz" demek çoğul mânasına değil. "Ben azimüşşan" demektir. "Ben Rabbiniz Azimüşşan, size azabı devamlı sürdüren firavunun hempalarından, hükümetinden sizi kurtarmıştım."

Ne yapıyorlardı, neydi bu azabın devamı?

Yüzebbihûne ebnâeküm ve yestahyûne nisâeküm. "O herifler sizin erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı, kesiyorlardı, doğduğunu haber alınca öldürüyorlardı!" Ve yestahyûne nisâeküm. "Hanımlarınızı, erkek olmayanları hayatta bırakıyorlardı."

İstihyâ, "hayat" kökünden geliyor olabilir. O zaman "Kadınlarınızı hayatta bırakıyorlardı ama erkek çocukları kesiyorlardı." mânasına olur. Bir de istihyâ, "utanç duymak" "haya" kökünden gelebilir. "Hanımlarınıza haya duyulacak çirkin tecavüzlerde bulunuyorlardı." mânası da olabilir diye kitaplarda yazılıyor.

"Firavun bu işleri yapıyordu onlardan kurtardı." deniliyor. Ve fî zâliküm belaün min rabbiküm azîm. "Bunun böyle olmasında sizin için muazzam, çok ulu, çok büyük bir bela, Rabbinizden size çok büyük bela vardı."

Firavun ne yapıyormuş, neden yapıyormuş?

Kitapların yazdığına göre Firavun bir rüya görmüş. Bu rüyadan çok korkmuş. Çünkü gördüğü rüyada Kudüs'ten -Kuds-ü şerîfin bir ismide Beytü'l-Makdis'tir- bir ateş çıkmış ve bu yangın bütün kıptîlerin evlerini sarmış. Kıpt, Mısır ahâlisine deniliyor. Kıptî de "onlara mensup" demek. Bizde "çingene" mânasına kullanılıyor. Orada Egypt kelimesi var. İngilizcede Egypt, "kıpt" aynı kelime, "Mısırlı" demek. Gördüğü rüyada Beytü'l-Makdis'ten, Kudüs'ten çıkan yangın bu Mısırlıların hepsinin evlerini yakıyormuş amma İsrailoğullarının evlerini yakmıyormuş. Firavun rüyayı böyle görmüş.

"İsrailoğullarının o zaman Mısır'da işi ne?" derseniz, işleri şu. Yusuf aleyhisselam zamanında Kenan ilinde kardeşleri Yusuf aleyhisselam'ı satmışlardı. Köle olarak Mısır'a gitmişti ama o mübarek güzel yüzüyle o mübarek tatlı ahlâkıyla hapse girmek pahasına kötülüklerden kaçındı.

Yusuf aleyhisselam'da çok ibretler var. Yusuf aleyhisselam'ı günaha zorladılar, yanaşmadı hapse girmeyi tercih etti.

"Şu günahı işleyeceksin, bak elimizden kurtulamazsın. Çok güzelsin sana dayanamıyoruz." dediler.

Yusuf aleyhisselam;

Rabbi sicnî ehabbü ileyye mimma ted'ûnenî ileyh. "Yâ Rabbi! Bu gözü dönmüş kadınların tekliflerine uymaktansa hapse girmem benim için daha iyidir!" dedi. Hapsi tercih etti, hapse girdi. Haksız yere senelerce hapiste kaldı. Haksız yere hapse girdi, namusunu koruduğu için hapse girdi, namussuzluk yapmadığı için, iffetsizlik yapmadığı için hapse girdi. Tabi peygamber; asiloğlu asiloğlu asil... Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde böyle buyuruyor:

"Yusuf aleyhisselam Kerimoğlu, Kerimoğlu, Kerîm bir peygamber"

Peygamberlik verilmişti ona, o güzel ahlâkıyla zindandaki insanları hayran bırakmıştı. Onlar sevdiler. Baktılar sözleri hikmetli, teklifleri çok güzel, irşatları pırıl pırıl; herşeyine hayran kaldılar. Hapisten çıkanlar sonradan Yusuf aleyhisselam'ı hatırladılar, neticede Firavun'a söylediler.

"Firavun" kelimesini de biraz izah edeyim. Firavun, firavun, firavun… Bir çok firavun var; çünkü Mısır hükümdarlarının lakabı "firavun" Bizans hükümdarlarının lakabı "kayser" Habeş hükümdarlarının lakabı "necâşî." Necâşî özel isim değil lakap, "kral" demek "king" demek diyelim. İran hükümdarlarının lakabı da "kisrâ." Kisrâ, "hüsrev" demek, o da "hükümdar" demek, "büyük hükümdarlar" demek. Bunlar lakap isim değil.

Firavun acaba hangi firavun? Hangi isimdeki firavun demek lazım? Yusuf aleyhisselam'ın zamanındaki firavun ile Musa aleyhisselam'ın zamanı arasında asırlar geçmişti. Altı yedi asır geçmişti. Kitapların yazdığına göre adamlar başka, "firavun" dediği zaman, o zamanki firavun başka. Yusuf aleyhisselam'ın zamanındaki firavun başka Musa aleyhisselam'ın zamanındaki başka. İsimleri kitaplara yazılmış

O Firavun, Yusuf aleyhisselam'ı çağırdı, hapisten çıkardı, niye hapse düştüğünü anladı, haksızlıga uğradığını anladı, yanına vezir yaptı.

İc'alnî alâ hazâini'l-ard. "Yerin mahsulatı, toprak mahsulatı konusunda ben bilgiliyim." dedi. Onu tarım bakanı –diyelim- yaptı. Hükümdar çok da memnun oldu. O da Mısır'ın işlerini dirayetle idare etti. Sevildi sayıldı. Sonra babası Yakup aleyhisselam'ı ve kendisine kötülük yapmış olan kardeşlerini getirdi. O iyilik yaptı. Mısır'a yerleştiler. Onların yerleşmeleri o zaman oldu. Bir bakanın yakınları olarak yerleştiler, çoğaldılar, kocaman bir kavim oldular. Mısır'da yaşayan Benî İsrail aileleri, topluluğu, şimdiki tabirle "kolonisi" diyelim. Öyle bir koloni oluşturdular.

Musa aleyhisselam'ın zamanından, doğmasından biraz önceki Firavun, bir rüya görüyor: Kudüs'ten bir ateş çıkıyor. Mısır'daki bütün yerli Mısırlıların yani Kıptî'lerin evlerini yakıyor. Ama İsrailoğullarının evlerini yakmıyor.

Neden?

Onlar peygambere iman etmiş mü'min insanlar, Allah'a ibadet eden insanlar. Ötekiler Firavun'a veya başka putlara tapıyorlar. Putlarının çeşitli isimleri var. Kimisi köpek başlı, kimisi kartal başlı.

Mısır Hava Yolları'nın işareti olan uçaklarının kuyruğundaki resim böyle. Bir kuş resmi var. Aslında o kuş resmi değil "Horus" isimli, eski Mısır Tanrısının kafası. Bilmeyen onu bir kuş başı sanıyor. Değil, bir tanrı, put kafası o. Doğru değil aslında. Kimisinin başı köpek şeklindeydi. Ölüm tanrısı köpek şeklindeydi. İnsan vücutlu, köpek kafalı. Bir timsah tanrıları vardı.

Nil'e bir gezi düzenlemiştik. Üç gece yatakhaneli dört yıldızlı yüzen otel denilen gemi ile Nil'de seyahat ettik. "Tuumba" diye bir şehre uğradık. Orada kocaman bir tapınak gördük. O timsah tanrılarının tapınağı imiş, ezdik onları. Mahsustan duvarlarının tepesine kadar çıktık. Duvarlarını ayaklarımızın altında ezdik. Bize aşağıdan "O taşların üstüne çıkmayın!" diye bağırdılar ama tabi biz yapacağımızı yapmıştık. Timsah tanrısı... Böyle saçma şey mi olur? Basit bir mahluk!

Onlarda, o putlara tapan Mısırlılarda hayır bereket yok, ötekiler Allah'ın varlığına birliğine inanmış, peygambere tâbi olmuş mü'min kavim. Rüyasında onların evlerinin yanmadığını, Kıptilerin, Mısırlıların evlerinin yandığını gördü. Firavun akıl danışacağı kimseleri topladı:

"Ben böyle bir rüya gördüm, çok korktum, nedir bu?" dedi.

Dediler ki;

"Bu şunu gösteriyor ki Kudüs kökenli bir kişi çıkacak, Mısır'daki Mısırlıların saltanatını yıkacak, evlerini mahvedecek."

"Ya öyle mi? O zaman bütün bu oradan gelmiş olan ahâlinin erkek çocuklarını kesin!"

"Bu işi yapamasın." diye bir kesme kararı aldılar. Doğan çocukları takip ediyorlardı, kesiyorlardı. Yeni doğan bütün çocukları kesiyorlardı.

Tarihte bir korkunç sayfa. Tarihin hiçbir yerinde zalimler eksik olmamış. Her devirde böyle korkunç cinayetler var. Şimdi Sırpların zavallı Arnavut kardeşlerimize yaptıkları gibi, Boşnak kardeşlerimize yaptıkları gibi, Kafkasya'da ki bilmem daha başka diyarlardaki zulümler gibi…

Doğan çocukları öldürüyorlar. Masum, suçsuz, bîçare, savunmasız çocuğu annesinden alıyor, kesiyor.

Yüzebbihu. Zebbeha, yüzebbihu, tezbîh.

Tezbih ne demek? Zebeha zaten "kesmek" demek. Zebbeha niye böyle? Tef'il bâbından geliyor. "Çok kesmek" demek. Mesela kattele. Arapçada katele, "öldürdü" demek. Kattele, taktîlen, "çok öldürmek" demek. Aşırı, mübalağalı, çok kesiyorlardı. Çocukları doğrayıp doğrayıp gidiyorlardı.

Firavunun firavunluğu boşuna değil. Zalimliği, kötü şöhretinin dillere destan olması boşuna değil. Bunların çocuklarını kesiyordu sırf kadınlar kalıyorlardı.

Kadınlar kalınca ne oluyor?

Himayesiz oluyor, bakımsız oluyor. Kim bilir o devirdeki zavallı mü'mincikler neler çektiler.

"Bunlardan sizi kurtarmıştık. Sizi bu azaptan 'Ben' kurtarmıştım. Ey benî İsrail, hatırlasanıza!"

Ve fi zâliküm belâün min rabbiküm azîm. "Rabbinizden bu işin böyle olmasında büyük bela vardır."

Bu bela, yeblû bir ilginç kelimedir.

Arapça'da belâen ne mânaya gelir?

"Bir şeyin ne olduğunu anlamak için yoklamak, imtihan etmek" mânasına gelir.

İmtihan nasıl olur?

Bir insanın imanı var mı? Allah'ın kaderinin hükmüne rızası var mı? Allah başına bir olay gönderir imtihan eder. Zenginlik verir. Bakalım hayrâtını yapacak mı? Fakirlik verir. Bakalım sabredecek mi, yoksa hırsızlığa mı sapacak? Kuvvet verir. Bakalım kuvvetini zulme mi kullanacak? Zaaf verir, zayıflık verir. Bakalım zayıflığını anlayıp Rabbine yönelip ondan yardım isteyecek mi? Hastalık verir. Şifanın Allah'tan oldugunu bilip isteyecek mi?

Bunların hepsi nedir?

İmtihandır; ihtibar diyorlar.

İhtibar Arapçada ne demek?

"Haberini anlamak, işin mahiyetini anlamak" demek.Bu bela demek, ihtibar demek. Bu yüzden nimet mânasına da gelir. Çünkü "imtihan sorusu" demek. Netice itibariyle "ne olduğunu anlamak için başa getirilmiş olay" demek. Bu başa getirilen olay demin saydığım gibi hastalıkta olur, servette olur, iyilikte olur, kötülükte olur. Onun için başına hayır gelmek, başına şer gelmek mânasına da gelebilir.

Belâün min rabbiküm azîm. "Sizin Rabbinizden muazzam bir bela idi."

"Bunda sizin için muazzam bir bela vardı" acaba ne demek?

Bazı alimler demişler ki bu nimettir. Ve kâle Mücâhid hâkezâ kâle nîmetün, bu büyük bir nimetti.

Neden?

Çünkü firavunun azabından kurtuldular. Nimet işte. Bazıları da demişler ki burada kesiliyorlardı, çocukları öldürülüyordu, şer ile bir imtihan vardı. "Bir musibet mânasına gelir." diyenler de var. Çünkü "bela" kelimesi her ikisi için de kullanılabilen bir kelime.

Sonra İsrailoğulları bu imtihanı başardılar mı?

İmtihan oldular. Nasıl imtihan oldular? Kasıt hangisi? Firavun'dan kurtulmalarının nimeti ya da Firavun'un bunların çocuklarını kesmesi belası, musibeti. Bundan kurtuldular. Her halükarda burada Rablerinden büyük bir nimet var. Büyük bir olay. "Bunu hatırlayın. Allah size azap da verebiliyor, azap varken azabı da kaldırabiliyor, sizi kurtarabiliyor. Onun için etmeyin eylemeyin, kâfirlik etmeyin, mü'min olun." demektir. Bu âyet-i kerîmede ki mâna bu.

Bu çocuklar kesilirken, kesilip dururken o zaman daha Musa aleyhisselam hayatta değildi. Musa aleyhisselam'ı Allah kesilmekten kurtardı. Çünkü insanlar ne kadar tedbir alırsa alsın, Allah'ın dediği olur.

Musa aleyhisselam dünyaya geldi. "Firavun'un adamları gelecek, benim çocuğumu da alacak, kesecekler." diye,korkudan anasının yüreği ağzına geliyor. "Korkma, sen bu çocuğunu bir sandığın içine koy, Nil'e bırak. Biz sana bu çocuğu tekrar geriye iade edeceğiz." diye anası bir rüya gördü.

Yeni doğan Musa aleyhisselam'ı söylenildiği üzere su almayan bir kabın içine koyup Nil'e bıraktı. Çocuk suyun üstünde gidiyor. Akan bir nehre bir çocuğu, ağlayan bir bebeği bırakırsanız ne olur? Hangi anne bırakır? Bırakılmaz ama bırakmasa Firavun'un askerleri gelecek öldürecek. Rüya da gördü:

"Korkma, biz sana çocuğu geri iade edeceğiz."

İnnâ râddûhü ileyki ve câılûhü mine'l-mürselîn. "Hem onu sana geri gödereceğiz, hem de onu peygamber yapacağız." diye Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri anasına bildirdi. O da çocuğu bir kaba koydu, Nil'e bıraktı. Ama kız kardeşlerine dedi ki;

"Şu çocuğun sular tarafından nereye götürüldüğünü sen uzaktan uzağa takip et bakalım" Bir taraftan da "bakalım ne olacak" diye merak ediyor.

Sonra ne oldu?

Bu çocuk suyun üzerinde Firavun'un Nil sahilindeki sarayının önünden geçerken Firavun'un hanımı bunu gördü. "Aman" dedi "şunu alalım, nedir, bu çocuk ağlıyor." Firavun'un adamları suya girdiler. Getirdiler ki bir güzel tatlı bebek, küçücük bebek, yani Musa aleyhisselam. Ağlıyor. Sevimli yanakları nasıl kim bilir? Firavunun da çoluk çocuğu yok. Evlenmiş ama çoluk çocuğu yok. "Hadi bunu evlat edinelim." dedi, hanımı;

Asâ en yenfeanâ ev nettehızehû veledâ. "Büyüyünce bize faydası olur. Ya da biz de bunu çok seversek evlat ediniriz." dedi.

Böylece Allah onu bir kere suda boğulmaktan kurtardı. "Saltanatı yıkılmasın." diye yahudi çocuklarını kestiren Firavun'un eline teslim ettirdi. Karısının şefkatiyle, ricasıyla kestirmedi. Musa aleyhisselam Firavun'un sarayında büyümeye başladı.

Ondan sonrada hiç kimsenin sütünü almadı, memesini emmedi. "Bu çocuk küçük, ne yapacağız? aman bebek de çok güzel, çok da ağlıyor. Bir çare bulalım." derken, dediler ki; "Böyle bir aile var. Onu da getirelim, bakalım" Musa aleyhisselam'ın annesine gittiler. Onun da göğüsleri süt dolu, çocuğu da gitmiş. Onu getirdiler, tabi Musa aleyhisselam asıl annesinin sütünü aldı ve böylece Allah Musa aleyhisselam'ın annesine rüyada vaad ettiğini, hakikatte gösterdi. Musa aleyhisselam tekrar annesinin kucağına geldi. Ama sarayda büyüyor, annesinin sütünü emiyor. Firavun'un sarayında büyüdü. İşte böyle ilginç, uzun, ibretli olaylar dizisi… Musa aleyhisselam'ın hayatı, dünyaya gelişi, ölümden kurtuluşu, yetişmesi ve diğer olaylar.

Allahu Teâlâ bunları hatırlatıyor. "Bunlar hep birer nimet ya da işte böyle belalardan, musibetlerden Allah sizi kurtardı. Şükredin, emrini tutun." diye bir ikaz. Evet, 49. âyet-i kerîme bu.

Sonra ne oldu?

Bundan sonraki, 50. âyet-i kerîmede de buyuruluyor ki;

Ve iz feraknâ bikümü'l-bahra ve enceynâküm ve ağraknâ âle fir'avne ve entüm tenzurûn.

Rabbimiz bu âyet-i kerîmede İsrailoğullarına bir başka ibretli olayı hatırlatıyor. Buyuruyor ki;

"Hani ya sizin için denizi şöyle ayırmıştık ve sizi kurtarmıştık ve Firavun taifesini âl-i fir'avnı sulara gark etmiştik ve boğmuştuk." Ve entüm tenzurûn. "Siz kenarda bakıp duruyorken."

Cenâb-ı Hak hani "o olayı da hatırlayın bakalım!" buyuruyor. O olayı da hatırlayalım bakalım o da az bir unutulacak olay mı? Ne kadar mühim bir olaydı.

Bu olay neydi?

Biliyorsunuz Musa aleyhisselam Firavunun sarayında büyüdü. Büyüdükten sonra şehirdeki iki kişinin kavgası esnasında onları ayırayım derken biraz serkeşlik eden bir tanesine bir yumruk vurdu, o da küt yere düştü, öldü. Saraydan bir adam olduğu, Firavunun aşçısı olduğu rivayet ediliyor. Ötekisi zorluyordu. Berikisi Musa aleyhisselam'ı yardıma çağırdı. O da İsrailoğullarından bir kimse olduğundan da yardım etmeye gitti ve ayırmak istedi. Yakasını bırak filan derken baktı ki bırakmıyor Musa aleyhisselam bir yumruk vurdu, adam yere düştü. Baktı ki ölmüş. Musa aleyhisselam kaçtı.

Sonra birisi geldi, onu öldürmek istediklerini söyledi.

"Seni nasıl öldüreceklerini, nasıl yakalayacaklarını düşünüyorlar, artık bu beldede durma!" İnni leke mine'n-nâsi. "Ben sana samimi bakımdan söylüyorum." dedi.

Musa aleyhisselam da Mısır'ı terketti. Suriye taraflarına gitti, Mısır'dan kaçtı. İstemeyerek olmuş bir şeydi. Ayırmak isterken elinden bir kaza çıkmıştı. Allah'ın takdiri, Allah Firavun'un yanından kaçırttırıyor. İşin esrarı, perdenin arkası öyle. Giderken Kenan diyarına geldi. Orada Şuayb aleyhisselam'ın diyarına geldi. Yollarda günlerce seyahat etmiş, terlemiş, yorulmuş bir insan. Baktı ki orada bir su başında çobanlar sürülerini getiriyorlar, suluyorlar, suluyorlar gidiyorlar.

Kalabalık, gürültülü bir su başı. Kenarda iki tane hanım kızcağız efendi efendi duruyorlar. Musa aleyhisselam onlara:

"İsteğiniz nedir, niye burada bekleşiyorsunuz?" dedi. Onların kenarda boynu bükük durmasına acıdı

"Ne arıyorsunuz burada, ne istiyorsunuz?" dedi.

Dediler ki;

"Bizim de koyunlarımız var, biz de onları sulayacağız ama bu çobanların hepsi sulamadan biz bunların yanına yanaşamıyoruz, babamızda çok ihtiyar."

Ve ebûnâ şeyhun kebîr.

Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de maceranın bildirilen tarafları, maceranın ipuçları.

Onlar "Biz böyle bekliyoruz." deyince, Musa aleyhisselam güçlü, kuvvetli, kibar, iş bilir bir insan, becerikli bir insan o sürüyü sulayıverdi. Sürü çabucak gitti. Babaları sordu:

"Her gün bu kadar erken gelemiyordunuz, ne oldu?"

Onlar da dediler ki;

"Bir mübarek zât, kibar bir insan, iyilik sever bir kişi bize yardım ediverdi. İşte orada bize böyle çabucak koyunlarımızı sulattırdı." deyince;

"Onu çağırın." dedi.

Böylece Musa aleyhisselam, Şuayb aleyhisselam'ın karşısına geldi. Şuayb aleyhisselam "Neyin nesisin, kimsin?" deyince o da "Hal böyle böyle oldu." diye anlattı. Eccelte mine'l-kavme'z zâlimin, "Allah seni zalim bir kavimden kurtarmış, iyi olmuş." dedi ve onu teselli etti.

O da mübarek bir zât, çünkü o da peygamber. Allah karşılaştırıyor. Birisini birisine sevk ettiriyor. Kaderin cilvesi bunlar. Kaderin sevki ile karşılaştırıyor, sonra kızlardan birisi dedi ki;

"Baba, bu güçlü, kuvvetli, becerikli bir insan. Hayatının hikayesi de bu. Gidecek bir yeri yok, bir başka amacı yok, burada çalışsın, bize yardımcı olsun." dedi. O da Musa aleyhisselam'ı çağırdı;

"Ben kızlarımdan biriyle seni evlendirmek istiyorum. Paran pulun yok, anlaşılıyor. Evlenirken mehir olarak sekiz yıl hizmet etmek şartıyla bunlardan biriyle seni evlendirmek istiyorum. On yıl olursa o daha iyi olur." dedi. Sekiz veya on yıl deyince...

Musa aleyhisselam;

"Dur bakalım, sekiz mi olur, on mu olur o benim keyfime kalsın, ihtiyarıma kalsın." dedi ve kabul etti. Şuayb aleyhisselam'ın yanında kaldı. Şuayb aleyhisselam'ın kızıyla evlendi. Böylece yer yurt bulmuş oldu, mübarek bir insanın yanında kalmış oldu. Kim bilir onunla ne sohbetleri oldu, neler neler konuştu.

Sonra şartlar müsaitleşince, hanımını da -hanımı bebek bekliyordu- aldı. Mısır'a doğru giderken yolda karanlıkta hanımı tam doğum sancılarına tutulmuşken bir ışık gördü.

"Dur ben şuradan ateş bulayım, yardım isteyeyim." diye ışığın yanına gittiği zaman Cenâb-ı Mevlâ'nın vahyi ile muhatap oldu, kendisine peygamberlik geldi.

Daha sonra Allahu Teâlâ hazretleri onu kendisinden yaşça büyük olan Harun abisiyle beraber Mısır'a gitmekle görevlendirdi.

"Firavuna gidin, imana gelmesini söyleyin." dedi. Musa aleyhisselam kardeşi Harun'la beraber Allah'ın bu vazifelendirmesi üzerine Mısır'a geldiler. Firavun'la karşı karşıya çıktılar. Düşünün bunlar böyle tarifi kısa cümlelerle söylenen hikâye olduğu zaman önemi anlaşılmaz. Kendinizi düşünün, zamanınızdaki zalim idarecileri düşünün. Allah size bir görev veriyor. "Gidin bu zalime, bıraksın bu zulmü." diye söyleyin dese, - tabi her kulun Allah'ın söylediğini yapması lazım ama- ne kadar zor bir görev.

Firavun diyor ki;

"Yeri göğü ben yarattım, bu Mısır mülkü benim, altımdan akan şu ırmaklar benim ırmaklarım, bana tapacaksınız benden gayrı Tanrı tanımıyorum!" diyor. Tanrılık davasına kalkışmış bir zalim. Ona gideceksin, "Sen tanrı manrı değilsin, âciz nâçiz beşersin bırak şu tanrılık davasını da imana gel, Allah'a kulluk et." diyeceksin diyor Allahu Tealâ.

Tabi gittiler o vazifeyi yaptılar. Allahu Tealâ Musa aleyhisselam'a nice zaman, orada nice mucizeler ikram etti, nice olağanüstü olayları gördüler. Musa aleyhisselam'ın hak peygamber olduğunu anladılar, hatta başları sıkıştığı zaman Musa aleyhisselam'a gidiyorlardı:

"Rabbine dua et de gelmiş olan şu belayı başımızdan kaldırsın." diye dua istiyorlardı. Musa aleyhisselam da dua ediyordu, o belalar kalkıyordu, Musa aleyhisselam'ın hak peygamber olduğunu anlamaları lazım gelirken yine de iman etmiyorlardı. Sonuç itibariyle ne oldu? Dayanılmaz bir durum oldu.

Musa aleyhisselam'a Allah; "Sana inananları al, beraberce Mısır'dan çıkın." diye emretti. Onlar da sessizce hazırlandılar, gizlice şehirden çıktılar, gidecekler. Artık babalarının, dedelerinin yurtlarına herhalde diyar-ı Kenan'a gidecekler ama Firavun bunları duyunca ordusunu hemen acele hazırlattı. Silahlarını kuşandılar, atlarına bindiler, Musa aleyhisselam'ın ve müminlerinin peşlerine düştüler, ona iman etmiş insanların peşine düştüler ve kovalamaya başladılar. Bir kovalamaca başladı, heyecanlı bir macera ama yakalanırlarsa ölecekler. Ötekiler öldürmeye koşturuyorlar, berikiler de ölümden kaçıyorlar.

Televizyonlarda ne acı şeyler görüyoruz. Bu Sırplarla Arnavutların hâli gibi. Karlı dağları aşıp o hastaları naylondan sedyelere koyup sopanın bir ucu buzda çekerek kaçıyorlardı.

Karşılarına Kızıldeniz geldi. Kızıldeniz'in kenarına kadar geldiler, bir de geriye baktılar ki tozu dumana katarak Firavun ve ordusu geliyor.

Kale ashâb-ı Mûsâ innâ lemüdrekûn. Musa aleyhisselam'ın yanındaki mü'minler, yani ashâbı dediler ki;

"Eyvah yakalanacağız, geliyorlar!" Önlerinde deniz, geçemiyorlar. Vasıta yok, bir şey yok, arkalarından da düşman tozu dumana katarak hınçla, hırsla geliyor.

"Bunlar kaçtılar, bunlara aman vermeyelim, koman, vurun vurun..."

Tarihi romanlar da dedikleri gibi…

Öldürecekler, ölüm var.

"Eyvah yakalanacağız, öleceğiz!" dediler ama Musa aleyhisselam'ın Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilen sözü çok ilginç:

Kâle kellâ. "Hayır, asla!"

İnne meıye rabbî seyehdîn. "Rabbim bizim yanımızda, Rabbim bizimle beraber; O bize yardım edecek"

İşte peygamberin hak peygamber olduğunun işareti. Allah yardım edecek. Nasıl yardım edeceğini bilmiyor. Hayır yakalanmayacağız, yardım edecek. Allah'ın yardım edeceğini biliyor ama nasıl edeceğini bilmiyor. Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki;

"Şu âsânı şu denize vur."

Musa aleyhisselam denize âsâsını vurunca on iki tane bulvar gibi yol açıldı, Musa aleyhisselam'ın kavmi on iki kabileydi. Musa aleyhisselam her kabileye;

"Yollara girin." dedi. İki tarafta sular var. Bu yollara girip denizi geçmeye başladılar.

Kızıldeniz veya Allah bilir artık. Bazı tefsir kitapları "Kızıldeniz" diyor. Geçtiler, geçtiler, geçtiler, karşı sahile vardılar. Karşı sahile varacakları sırada Firavun ve arkasında askerleri de bu tarafa yetiştiler. Onlar da baktılar ki deniz açılmış, yol olmuş. On iki tane yol; yahudiler kaçıyor. Onlar da koşturarak peşlerine takıldılar.

Kuru bir yol, yebese diye geçiyor; çamurlu vıcık vıcık da değil kupkuru. O yoldan geçerken, öbür taraftan Benî İsrail'in tamamı suyun olduğu yerden karaya çıkınca, Musa aleyhisselam Allahu Teâlâ hazretlerine dua etti. Allah'ın vaadiyle, emriyle, takdiriyle sular tekrar yol olan yerlere hücum ettiler. Firavun ve ordusu denizin içinde dalgaların arasında kaldı.

Nasıl oldu bu olay? Bir rivayet mi, söylenmiş mi?

Hayır!

Ve entüm tenzurûn. "Siz manzaraya bakıp duruyordunuz, adamların nasıl dalgalarla boğuştuğunu görüyordunuz, nasıl arkanızdan gelirken denizin kapandığını görüp duruyordunuz."

Hatırlayın o heyecanlı zamanı, dedelerinizin çektiği o heyecanı! Nasıl kurtulmuştunuz ondan. Bu nimetini de Rabbimiz Tebâreke ve Tealâ hazretleri onlara hatırlatıyor ki nimetleri hatırlayıp da şükretsinler, kâfir olmasınlar.

Faraka, yefruku, "fark ettirmek, ayırmak" demek. Eskiden hanımlar saçlarını orta yerden ayırırlardı. Bir tarafı oraya bir tarafı buraya örgü falan örerlerdi. İşte buna "saçın farkı, ayırımı" denir. Bir o tarafa bir bu tarafa ayrılıyor.

Faraknâ bikümü'l-bahra. "Sizin için denizi ikiye ayırmıştık."

Saç ikiye ayrılırsa ayrım yeri belli olur. Bunun gibi "Denizi sizin için ayırmıştık ya, ey israiloğulları!"

Fe-enceynâküm. "Hepinizi kurtarmıştık." Ve ağraknâ âl-i fir'avn. "Firavun ve avenesi." Ve entüm tenzurûn. "Siz bakıp dururken hani gözünüzün önünde nasıl boğulmaya mahkûm etmiştik, nasıl boğulmuşlardı, onu hatırlayın! Bak, Rabbınız mü'min olduğunuz zaman, peygamberlere uyduğunuz zaman sizi tehlikelerden kurtarıyor, düşmanlarınızı mahvediyor, bunu hatırlayın!" diye bu âyet-i kerîmede onu hatırlatıyor.

Bu da bir nimet. Daha sonra anlatacağım âyetlerde de "Bir de şöyle şöyle olmuştu." diye başka nimetleri de Cenâb-ı Mevlâ hatırlatıyor. İsrailoğullarına hatırlatıyor, hatırlatıyor, hatırlatıyor ki iman etsinler.

Allahu Teâlâ hazretleri bütün kullarına ta ilk insandan Âdem atamız aleyhisselam'dan bu zamana kadar gerçekleri gösteriyor. Gerçekleri herkes duyuyor, görüyor. Firavunlar da duyuyor, Nemrutlar da duyuyor, çünkü onların karşısına da mucizeler ile teyit edilmiş peygamberler çıkarıyor. Allahu Teâlâ hazretleri büyük kâfire büyük delil gösteriyor, en azılısına en kuvvetli cevabı veriyor… Cenâb-ı Mevlâ herkese hakkı göstermek için böyle peygamberler gönderiyor.

Rabbimiz erhamürrahimin, merhametlilerin en merhametlisi olduğundan; "Kullar azaba uğramasınlar, yanlışlık yapıp da ceza çekmesinler." diye, irşad için, ikaz için, tembih için "uyansınlar" diye, "uyarılsınlar" diye, "yanlışı bıraksınlar, doğru yola gelsinler" diye her zaman vesileler ihsan ediyor.

Hiç unutmuyorum Muhammed Ali Kardeşimiz Amerika'da Dünya birinciliği için yumruk müsabakası yapıyor. Geceleyin herkes uyandı. İşte o birincilik karşılaşması yapılacak. Muhammet Ali yendi. Bir yumruk vurdu, devirdi, dünya birincisi oldu. Ama o zaman yani müslüman olduğu için kendisi "İslâm haktır, Allah'tan başka ilah yoktur, Allah en büyüktür." diye söyledi. Bu maçı… "Maç" demeyecektik. "Karşılaşma" yabancı kelime kullanmak yok, yasak.

Bunu herkes seyrediyordu. Herkes İslâm'ı duydu, Allah'ın en büyük olduğunu duydu, hak yolun İslâm olduğunu duydu. Çünkü herkes televizyonunun başındaydı. Sınavdı, ün aldı Özbekçe'de galiba Kazakça'da bu televizyonun, radyonun Türkçesini aramışlar. Böyle demişlerdi. Ün aldı, yani "ses alan cihaz, radyo." "Sınaldı" şekilleri alan havadan dalgalardan görüntünün görülmesini sağlayan şeyleri alan cihaza da televizyon diyorlar, "TV" diyorlar, tava gibi, ona da "Sınaldı" demişler. Bizler daha diyemedik tabii ki. "Ak sınaldı" diyemedik. Ben de bazı kelimeleri düşündüm ne diyelim, ne diyelim "Ak Radyo" diyemedik, "ak ün al" da diyemedik. Bir müsabaka açalım da kardeşlerimiz "radyo" yerine, "televizyon" yerine bir isim bulsunlar, diye düşündük ama olmadı. Çünkü çeşit çeşit mâniler var.

Arap şairlerinden birisi diyor ki;

Likülli şey'in mâniun ve lî ilmi mevâviun. "Her şeyin bir mânisi vardır ama ilme gelince, irfana gelince, hakka hayra gelince mâniler ne kadar. Bir sürü mâni çıkıyor, şeytanın pek çok oyunları var.

Şeytanın oyunlarına kanmayalım.Allah'ın buyruğunu tutalım, Allah'a kulluk edelim. Bizi yaratan Allah. Kendi kendimize hiçbir hayrımız yok. Hasta olursak cihanın doktorları bir araya gelse çare bulamıyorlar. "Ne yapalım ilaç kar etmedi, öldü." diyorlar.

Varlığımız O'ndan, rızkımız O'ndan, hayatımız, sıhhatimiz O'ndan, aklımız fikrimiz O'ndan Cenâb-ı Mevlâ'ya şükrümüzü güzel eda edelim, vazifemizi yapalım, istediği kul olalım, istediğini tutalım. Hak yol İslâm, öteki yolların hepsi yanlış. O yollarda yürüyenlerin yanlışlarını anlayacak, hatasını anlayacak, zararını görecek, saçını başını yolacak da ömrünün sonunda; ama iş işten geçmiş olacak.

Ağır ağır çıkacaklar bu merdivenlerden…

Bir de dönüp bakacaklar ki eteklerinde gümüş renkli bir yığın yaprak. Yani yıllar, yani ömür. İş işten geçmiş, "ah" diyecekler. Ve bir zaman bakacaklar semaya ağlayarak.

Ahmet Haşim'in şiirinden biraz değiştirerek söylersek ağlamak kar etmez, yalvarmak yakarmak kar etmez. Gençlik bir insanın gözünün yaşına bakmadan gider, ömür biter, imtihan geçer. "Kalemlerinizi kaldırın bakalım. Sorular bitti, cevaplama bitti." der. Güzel cevaplar yazanlar, imtihanı geçenler, Rabbinin lütfuna erer, cennetiyle, cemâliyle müşerref olur. Hatalı işler işleyenler de hatasını mutlaka bu dünyada da anlarlar.

O Firavun boğulurken ne dedi?

Lâ ilâhe ille'llezi âmenet bihî benû İsrâîle ve ene mine'l-müslimîn. "Şu kovaladığım benî İsrail'in inandığı Allah'tan başka ilah olmadığına şimdi ben de söylüyorum, ikrar ediyorum, lâ ilâhe illallah, ben de müslümanlardanım." dedi.

Ama o zaman faydası yok! Tam ölüm zamanında, yeis anında zaten gözden perdeler kalkıyor, Allah gösteriyor da herkes âhirette nereye gideceğini görüyor. Cehenneme gidecekse azap yerini görüyor, cennete gidecekse sefasını, sefa yerini görüyor, tebessüm ederek bir gül bahçesine girercesine ruhunu teslim ediyor. Ötekisi de yüzü, gözü kırışarak, buruşarak vücudundan çalı çekilir gibi ruhu çatır çutur çekilerek, alınarak azap çekerek ölüyor.

Rabbimiz iyi müslüman olmayı nasip etsin. Mü'mince yaşamayı, rızasına uygun işler yapmayı nasip etsin. Mü'minliğin bir faturası var tabi. Mü'min olunca insan dünyada bazı imtihanlarla karşılaşıyor belâün min rabbiküm azîm, bazı imtihanlar vardır. O imtihanları da kazanmaya bakmak lazım. Öyle firavunlara filan aldırmamak lazım. Haktan dönmemek lazım. Hakkı tutup kaldırmak, hakka hizmet etmek lazım.

Allah cümlemize o şerefleri ihsan eylesin. Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
001.Kur an-ı Kerim in Faziletleri
19.09.202434 dk 51 sn
002.Kur an-ı Kerim Tefsirine Giriş
26.09.202450 dk 30 sn
003.Besmele Hakkında
03.10.202450 dk 39 sn
004.Euzü Besmele
10.10.202428 dk 36 sn
005.Fatiha (1 - 2) Hamd ve Senâ
17.10.202450 dk 54 sn
006.Fatiha (3) Allah Rahmân ve Rahîm dir
24.10.202440 dk 4 sn
007.Fatiha (4) Hesap ve Cezâ Gününün Sahibi
31.10.202445 dk 20 sn
008.Fatiha (5 - 7) Kulun Rabbinden İstedikleri
07.11.202453 dk 17 sn
009.Bakara Suresine Giriş
14.11.202431 dk 25 sn
010.Bakara (1) Hurûf-u Mukattaa
21.11.202430 dk 37 sn
011.Bakara (2) Kur an-ı Kerim Hidâyettir
28.11.202450 dk 59 sn
012.Bakara (3) Müttakîlerin Vasıfları
05.12.202448 dk 35 sn
013.Bakara (4 - 5) Ehl-i Kitaptan Müslüman Olanlar
12.12.202445 dk 56 sn
014.Bakara (6 - 7) Bile Bile Hakkı İnkâr Edenlerin Durumu
12.06.202546 dk 23 sn
015.Bakara (8 - 10) Münafıkların Halleri
19.06.202533 dk 34 sn
016.Bakara (11 - 13) Münafıkların Fesad Çıkartmaları
03.07.202550 dk 9 sn
017.Bakara (14 - 22) Münafıkların Şaşkınlıkları
10.07.202549 dk 5 sn
018.Bakara (23 - 24) Kur’an-ı Kerim’in Emsalsiz Oluşu
17.07.202557 dk 3 sn
019.Bakara (25) İman Eden ve Salih Amel İşleyenler
24.07.202539 dk 38 sn
020.Bakara (26 - 27) Kur’an-ı Kerim’deki Misaller
31.07.202556 dk 17 sn
021.Bakara (28 - 29) Allah’ı Nasıl İnkâr Edersiniz?
14.08.202546 dk 3 sn
022.Bakara (30) İnsanın Yaratılması ve Melekler
21.08.202546 dk 16 sn
023.Bakara (31 - 33) Adem As’ın Meleklerden Üstün Kılınması
28.08.202536 dk 57 sn
024.Bakara (34) Şeytanın Hz. Adem’e Secde Etmemesi
04.09.202528 dk 18 sn
025.Bakara (35 - 36) Adem As’ın Cennete Girmesi ve Çıkması
11.09.202535 dk 13 sn
026.Bakara (37 - 39) Hz. Adem’in Tevbesinin Kabul Edilmesi
25.09.202532 dk 14 sn
027.Bakara (40 - 43) Ey İsrâiloğulları
24.11.202251 dk 27 sn
028.Bakara (44 - 46) Bildiği ile Amel Etmemek
02.10.202552 dk 39 sn
029.Bakara (47 - 48) Öyle Bir Günden Sakının Ki...
09.10.202541 dk
031.Bakara (51 - 54) Tur-u Sinâ’da Mûsâ As’a Kitap Verilmesi
23.10.202558 dk 47 sn
032.Bakara (55 - 57) İsrâiloğulları’nın “Allah’ı Görmedikçe İnanmayız!” Demeleri...
30.10.202550 dk 40 sn
033.Bakara (58 - 60) İsrailoğulları’nın Bir Şehre Girmeleri
06.11.202539 dk 37 sn
034.Bakara (61) İsrailoğulları’nın Çeşitli Yiyecekler İstemeleri
13.11.202542 dk 15 sn
035.Bakara (62) İman Edenlere Mükafatlar
20.11.202555 dk 6 sn
036.Bakara (63 - 66) Allah’a Karşı Gelmekten Sakının!
27.11.202545 dk 16 sn
037.Bakara (67 - 73) İsrâiloğulları’na Bir Sığır Kesmelerinin Emredilmesi
04.12.202545 dk 2 sn
038.Bakara (74 - 77) İsrailoğulları’nın Kalplerinin Taştan Katı Olması
24.02.202348 dk 36 sn
039.Bakara (78 - 82) Tevrat’ı Değiştirenlere Veyl Olsun!
11.12.202546 dk 28 sn
040.Bakara (83) İsrâiloğulları’na Verilen Görevler
18.12.202555 dk 40 sn
041.Bakara (84 - 86) Kitabın Bir Kısmına İnanmıyor Musunuz?
01.01.202638 dk 58 sn
042.Bakara (87 - 88) Yahudilerin Peygamberlere Karşı Gelmeleri
08.01.202640 dk 48 sn
043.Bakara (89) Bekledikleri Peygamberi İnkâr Etmeleri
22.01.202638 dk
044.Bakara (90) Yahudilerin Küfrü Tercih Etmeleri
10.12.201942 dk 19 sn
045.Bakara (91 - 96) Yalnız Bize İndirilene İnanırız Demeleri
29.01.202647 dk 31 sn
046.Bakara (97 - 98) Yahudilerin Cebrâil As’a Düşmanlığı
05.02.202646 dk
047.Bakara (99 - 101) Fâsıklar İman Etmezler
12.02.202633 dk 42 sn
048.Bakara (101 - 103) Yahudilerin Şeytana ve Sihre Uymaları
15.06.202345 dk 45 sn
049.Bakara (104 - 105) Yahudilerin Müslümanlarla Alay Etmeleri
02.04.202643 dk 12 sn
050.Bakara (106 - 107) Bazı Ayetlerin Neshedilmesi
09.04.202644 dk 17 sn
051.Bakara (108) Yahudilerin Peygamber Sas’den İstekleri
16.04.202633 dk 28 sn
052.Bakara (109 - 110) Ehl-i Kitabın Müslümanları Küfre Döndermek İstemesi
23.04.202642 dk 50 sn
053.Bakara (111 - 112) Ancak Mü’minler Cennete Girecek
30.04.202632 dk 33 sn
054.Bakara (113) Yahudilerle Necran Heyetinin Tartışmaları
13.08.202049 dk 48 sn
055.Bakara (114 - 115) Mescidlerde Allah’ın Zikrine Engel Olmak
07.05.202651 dk 9 sn
056.Bakara (116 - 117) Allah’a Oğul İsnad Edenler
14.05.202646 dk 45 sn
057.Bakara (118 - 119) Bilmeyenlerin Allah Bizimle Konuşsa Demeleri
21.05.202640 dk 40 sn
058.Bakara (120 - 121) Yahudiler ve Hristiyanlar Senden Asla Memnun Olmayacaktır
04.06.202646 dk 15 sn
059.Bakara (122 - 123) İsrâiloğulları’na Verilen Nimetler
11.06.202631 dk 33 sn
060.Bakara (124) İbrâhim As’ın İmtihan Edilmesi
17.09.202054 dk 56 sn
061.Bakara (125) Kâbe’nin Şerefi
18.06.202642 dk 42 sn
062.Bakara (126) İbrâhim As’ın Mekke İçin Duası
02.07.202644 dk 40 sn
063.Bakara (127 - 128) İbrâhim As ve İsmâil As’ın Kâbe’yi Yapmaları
09.07.202637 dk 18 sn
064.Bakara (129) Yâ Rabbi, Onlara İçlerinden Bir Peygamber Gönder!
16.07.202646 dk 57 sn
065.Bakara (130 - 132) İbrâhim As’ın Dininden Yüz Çevirenler
23.07.202654 dk 35 sn
066 Bakara (133 - 134) Ya’kub As’ın Oğullarına Vasiyeti
30.07.202635 dk 11 sn
067.Bakara (135) İbrâhim As’ın Dinine Gelin!
06.08.202639 dk 46 sn
068.Bakara (136 - 138) İslâm Bütün İnsanları Kucaklar
07.12.202333 dk 6 sn
069.Bakara (139 - 141) Doğru Yol Rasûlüllah’ın Yolu
13.08.202624 dk 36 sn
070.Bakara (142) Allah Dilediğine Hidayet Eder
20.08.202637 dk 28 sn
071.Bakara (143) Ümmet-i Muhammed’in Şerefi
28.12.202349 dk 58 sn
072.Bakara (144 - 147) Kıblenin Kâbe’ye Çevrilmesi
27.08.202637 dk 42 sn
073.Bakara (148 - 150) Yüzünüzü Mescid-i Haram’a Çevirin!
03.09.202632 dk 40 sn
074.Bakara (151 - 152) Beni Zikredin, Ben de Sizi Zikredeyim!
10.09.202640 dk 37 sn
075.Bakara (153 - 154) Sabır ve Namazla Allah’tan Yardım İsteyin!
17.09.202631 dk 57 sn
076.Bakara (155 - 157) Belâlara Sabretmenin Karşılığı
24.09.202647 dk 46 sn
077.Bakara (158) Safâ ile Merve
01.10.202646 dk 45 sn
078.Bakara (159 - 162) Hakkı Söylememek, Susmak
08.10.202650 dk 6 sn
079.Bakara (163 - 164) Allah’ın Varlığı ve Birliği
15.10.202647 dk 48 sn
080.Bakara (165 - 167) Mü’minlerin Allah Sevgisi
22.10.202645 dk 51 sn
081.Bakara (168 - 171) Şeytanın Peşinden Gitmeyin
29.10.202651 dk 56 sn
082.Bakara (172 - 173) Helâl ve Haram Rızıklar
25.04.202439 dk 50 sn
083.Bakara (174 - 176) Ayetleri Saklayanların Cezası
18.03.202127 dk 25 sn
084.Bakara (177) Asıl İyilik
01.04.202161 dk 39 sn
085.Bakara (178 - 179) Kim Haddi Aşarsa...
16.05.202429 dk
086.Bakara (180 - 182) Vasiyet Etmek
16.05.202437 dk 13 sn
087.Bakara (183 - 184) Orucun Farz Kılınması
23.05.202440 dk 15 sn
088.Bakara (185) Ramazan Orucu
08.04.202150 dk 11 sn
089.Bakara (186) Allah-u Teàlâ Duaları Kabul Eder
20.06.202455 dk 12 sn
090.Bakara (187) Oruçla İlgili Hükümler
27.06.202466 dk 50 sn
091.Bakara (188) Haksızlıkla Başkasının Malını Yemeyin!
04.07.202444 dk 3 sn
092.Bakara (189) Ay’ın Durumları
11.07.202433 dk 41 sn
093.Bakara (190 - 192) Allah Aşırılığa Sapanları Sevmez
03.06.202150 dk 37 sn
094.Bakara (193 - 195) Kendi Ellerinizle Kendinizi Tehlikeye Atmayın
10.12.201955 dk 44 sn
095.Bakara (196) Haccı ve Umreyi Tamamlayın!
06.06.202457 dk 48 sn
096.Bakara (197) Haccın İncelikleri
13.06.202439 dk 8 sn
097.Bakara (198 - 199) Hacda Ticaret ve Zikir
10.12.201944 dk 22 sn
098.Bakara (200 - 202) Dünyada da, Ahirette de İyilik
18.07.202443 dk 23 sn
099.Bakara (204 - 207) Münafıkları İyi Tanıyın!
25.07.202448 dk 21 sn
100.Bakara (208 - 210) Topluca İslâm’a Girin!
01.08.202441 dk 50 sn
101.Bakara (210 - 212) Dünya Hayatı ve Kâfirler
08.08.202445 dk 19 sn
102.Bakara (213) Ümmet-i Muhammed ve Diğer Ümmetler
15.08.202454 dk 4 sn
103.Bakara (214) Belâlar ve Allah’ın Yardımı
22.08.202440 dk 19 sn
104.Bakara (215 - 216) Allah Yolunda Harcamak
29.08.202442 dk 1 sn
105.Bakara (217 - 218) Fitne Katilden Daha Kötüdür
07.07.202233 dk 53 sn
106.Bakara (219-220) İçki ve Kumar
05.09.202432 dk 11 sn
107.Bakara (221) Müşriklerle Evlenmeyin!
12.09.202438 dk 28 sn
108.Bakara (222 - 223)
10.12.201947 dk 5 sn
Ali İmran (92) Furkan (74) İnfak, Gıpta Edilecek Kimseler, Sadaka Vermek
29.05.202514 dk 54 sn
Ali İmran 98 - 101 - Hristiyanların Allahın Ayetlerine Tutumları
01.05.202528 dk 30 sn
Bakara (104) Rahman (1- 4) Kuranı Öğrenmek, Kıymet Bilmek
10.04.202519 dk 2 sn
Bakara (146) Hicr (2 -3) Doğru İnancın Önemi
24.04.202519 dk 44 sn
Hac (73 - 76) Mü’minun (14) İnsanın Yaratılışı Süreci
22.05.202537 dk 38 sn
İnsan (1 - 31) Dünya Sevgisi
15.05.202525 dk 40 sn
Rahman (5 -13) Her Şeyin Dengeli Olması ve Her Varlığın Secde Etmesi
17.04.202525 dk 25 sn
Tekvir (1-14) Kıyamet Günü Alametleri, Mahşer Anı, Pişmanlıklar
05.02.202531 dk 11 sn
AKRA