İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

099.Bakara (204 - 207) Münafıkları İyi Tanıyın!

099.Bakara (204 - 207) Münafıkları İyi Tanıyın!
Tefsir Sohbetleri

099.Bakara (204 - 207) Münafıkları İyi Tanıyın!

25.07.2024
48 dk 21 sn

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû!

Aziz ve sevgili dinleyiciler!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, her türlü mükâfat ve ikrâmı dünyada, ahirette üzerinize olsun.

Bakara Sûre-i Şerifesi'nin 204, 205, 206, 207. ayet-i kerimeleri üzerinde konuşmak istiyorum bu sefer. Önce ayet-i kerimelerin mübarek metinlerini okuyalım, euzü besmele çekip:

Eùzü billâhi mineş-şeytanir-racîm. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

Ve minen-nâsi men yu'cibüke kavlühû fîl-hayâtid-dünyâ ve yüşhidullahe alâ mâ fî kalbihî ve hüve eleddül-hısam (Bakara: 204)

Ve izâ tevellâ seâ fîl-ardı liyüfside fîhâ ve yühlikel-harse ven-nesl, vallahu lâ yuhibbül-fesâd. (Bakara: 205)

Ve izâ kîle lehüttakıllahe ehazethül-izzetü bil-ismi ve hasbühû cehennem, ve lebil'sel-mihâd. (Bakara: 206)

Ve minen-nâsi men yeşrî nefsehübtiğae merdatillâh, vallahu raûfün bil ibâd. (Bakara: 207) 

Sadakallahulazîm.

Allah-u Tealâ Hazretleri, Rabbimiz bu ayet-i kerimelerde buyuruyor ki:

(Ve minen-nâsi) "İnsanlardan bazıları da vardır; bir kısım insanlar da vardır ki, (men yü'cibüke kavlühû) onun konuşması seni şaşırtır, seni memnun eder, sen beğenirsin. Senin beğeneceğin gibi konuşma yapar. (Fil-hayâtid-dünyâ) Dünya hayatında, veyahut dünya hayatı konusunda söylediği sözler seni memnun eder, sen ona hayran kalırsın, şaşırırsın. Seni hayran bırakacak, şaşırtacak sözler söyler.

(Ve yüşhidullahe alâ mâ fî kalbihî) Ve Allah'ı da kalbindeki duyguları, düşünceleri, hisleri konusunda şahid getirir. Yâni, 'Benim kalbim temiz, niyetim iyi...' diye, yalan olarak, iyi olmadığı halde, iyiymiş gibi Allah'ı şahid getirir kalbindekilere. (Ve hüve eleddül-hisam) Halbuki o hasımların en yamuğudur, en eğrisidir.

Böyle güzel sözleri, seni memnun edecek sözleri söyler de; (ve izâ tevellâ) dönüp gittiği zaman, yahut da bir göreve, vazifenin başına veliyyül-emr olarak geldiği zaman, (seâ fîl-ardi) yeryüzünde koşturur, gayret eder; (liyüfside fîhâ) orada fesat çıkartmak, orayı berbat etmek için gayrete kalkışır. (Ve yühlikel-harse ven-nesl) Ekinleri ve nesilleri helâk etmeye sa'yeder, gayret eder. (Vallahu lâ yuhibbul-fesâd) Halbuki Allah-u Tealâ Hazretleri fitneyi, fesadı, bozgunculuğu sevmez." Ama o ona aldırmaz. Eline fırsat geçti mi, böyle işleri yapmaya çalışır.

(Ve izâ kîle lehüttakıllahe) "Ona bu yamuk işleri, hatalı, zararlı faaliyetleri dolayısıyla, 'Allah'tan kork!" denildiği zaman...' Demek ki, kendisini müslümanım diye gösteren bir kimse, Allah'a inanıyor gibi görünen bir kimse, 'Allah'tan kork, Allah'dan sakın, Allah'ın cezasına çarpılırsın, yapma, etme!' denildiği zaman, (ehazethul-izzeh) izzet-i nefsi kabarır. Ululanmak, kibirlenmek kendisini tutar. (Bil-ismi) Günah ile; yâni bu nasihati dinlemez ve bir de üstelik böyle izzet-i nefsi tutar da, günahı daha da arttırır, daha da taşkınlaşır."

(Ve hasbühû cehennem) "İşte onun hasbı cehennemdir. Yâni cehennem ona tam uygundur, yeter, tam uygun düşer. Cehenneme gidecek. (Ve lebil'sel-mihâd.) Cehennem ne kötü bir kalınma yeri, yaslanma, yatma yeridir." Yâni herkesin bir yeri yurdu oluyor, içine giriyor barınıyor yatıyor, uyuyor, dinleniyor; ama cehennem ne kadar kötü bir yerdir gerçekten...

Bu tipler münafık... Hem müslüman gibi görünüyor, karşı tarafı kandırmak istercesine, güzel sözler söylüyor. Hem de arkasından çok kötü şeyler yapıyor, bozgunculuk yapıyor, zararlı işler yapıyor.

(Ve minen-nâsi) "Ama bunun karşısında, buna mukabil, insanlardan öyle kimseler de vardır ki, (men yeşrî nefsehu) nefsini, kendisini satın alır; (ibtiğae merdatillâh) Allah'ın rızasını kazanmak için, kazanmayı sağlamak maksadıyla kendisini satın alır." Yâni birisine para verir, pul verir, mal verir, mülk verir de, kendisini tehlikeden, haramdan, günahtan çeker, sıyırır. O adamların elinden kendisini kurtarır. Satın almak bu mânâya.

(Vallâhu raûfun bil-ibâd.) "Allah-u Tealâ Hazretleri böyle kullarına karşı çok şefkatli, re'fetli ve merhametlidir."

Bu ayet-i kerimelerden birinci bölükteki ayetler, yâni: "İnsanların bir kısmı vardır ki onun konuşması, dünya hayatı konusundaki konuşması seni şaşırtır, seni memnun eder, hayretlere sevkeder. 'Allah Allah, bak sen, neler söylüyor, ne güzel söylüyor!' gibi. Ama, Allah şahidimdir, yemin ederim ki, filan da dediği halde, aslında iyi olmayan insanlar bunlar."

Süddî (Rh.A)'in ifadesine göre, bu ayet-i kerime El-Ahnes ibn-i Şerîk Es-Sakafî hakkında inmiş. Sakafî, Benî Sakif kabilesinden olduğunu göteriyor. Bu Benî Sakif de Mekke'nin, Arafat'ın ötesinde, dağlarda yaşayan kabile. Taif ve çevresi de onların elindeymiş. Nerelere kadar uzanıyorsa arazileri, oralı bir kimse.

Ahnes, hı harfi ve sin ile. Şerik de kaf harfiyle. El-Ahnes ibn-i Şerîk isimli bu münafık şahıs, Peygamber SAS'e gelmiş ve "Ben müslüman oldum!" demiş; içinden müslüman olmadığı halde, içi kâfir, dışı mü'min... Ve güzel sözler söylemiş. Yâni bir müslümanın söyleyeceği, mü'min insanın söyleyeceği sözleri söylemiş. Ama içi mü'min değil, içinde maksadı başka.

Sonra da rivayetlere göre bu Zühreoğluları'yla da arasında antlaşma olan bir adammış. Sonra, "Ben müslümanları seviyorum, mü'minim..." vs. diye yeminler etmiş. Ama Peygamber Efendimiz'in yanından çıkınca giderken müslümanların arazilerine uğramış, ekinlerini yakmış, hayvanlarını öldürmüş. Gaddar, zalim, haydut bir kimse. Bunun hakkında inmiştir. Bu sözleri söyleyip, bu işleri yapan El-Ahnes ibn-i Şerîk Es-Sakafî hakkında inmiştir deniliyor.

Bazıları, "Bütün münafıklar hakkındadır. Münafıklardan böyle sözler söyleyen, böyle hareket eden birileri hakkındadır." demiş. İbn-i Abbas RA böyle söylemiş. Demek ki, Ahnes'ten başka münafıklar hakkında olmuş oluyor.

Bazıları da, "Bütün münafıklar içindir." demiş. Doğru... Ayet-i kerimenin bir kişi hakkında inmiş olması, ayetteki hükmün, bilginin umumî olmasına mânî değildir. Bütün münâfıkların durumu budur.

Münafıklar da iki zümredir. Burada onu da beyan edelim. Münafıklıktan sahabe-i kiram çok korkarlardı. Yâni içi başka, dışı başka olmaktan. Biraz kendilerinde bir kusur gördükleri zaman Rasûlüllâh Efendimiz'e üzüntü içinde gelirlerdi:

"Ben münafık mı oluyorum yâ Rasûlallah? Şöyle şöyle oluyor." diye telaşlanırlardı.

Meselâ, gelip derlerdi ki Peygamber Efendimiz'e:

"Yâ Rasûlallah! Senin yanındayken böyle çok güzel duygular yaşıyoruz, kendimizden geçiyoruz, çok tertemiz duygular tadıyoruz, zevklere dalıyoruz. Ama senin yanından ayrıldıktan sonra, çoluk çocuğumuzun yanına gittikten sonra, dünya sevgisi etrafımızı kaplıyor. Acaba biz münafık mıyız? Acaba tam iyi müslüman değil miyiz?.." diye böyle korkarlardı. Onun için münafıklığı biraz açıklamam lâzım:

Münafıklığın bir çeşidi vardır imandaki münâfıklık. Yâni mü'min görünüp, aslında içi kâfir olmak. Kalbinden kâfir, inanmamış ama dışından mü'min görünüyor. Bunu neden yapar?.. Ya casusluk için yapar; gelir, müslümanların arasına girer, "Ben müslümanım" der, kendisi kâfir. Orada işini yürütmek için, menfaatini sağlamak için veya zararı verecek vakti kollamak için mü'minim der, içi tamamen kâfir.

Bir de mü'minlerden de, amel ve icraatı imanına uymayan işler yaptığı zaman, onlar da münafık durumuna düşer. O zaman amelde münafıklık oluyor. Tabii kâfir olan, içi kâfir olan münâfığın durumu daha ağır.

Onun için ayet-i kerimede onlar hakkında buyruluyor ki:

(İnnel-münâfikîne fid-derkil-esfeli minen-nâr) "Hiç şüphe yok ki, böyle münâfıklar cehennemin en derin, aşağı tabakasında, en azabı şiddetli yerindedirler ve kendilerine hiç bir yardımcı bulamayacaklardır ahirette... Şefaatçi, kurtarıcı olmayacak, orada azabı korkunç şekilde çekeceklerdir." diye bildiriliyor.

Ama öteki amelde münafıklığa gelince... Tabii insan bazen böyle, insanoğlunun yapmaması gereken bazı şeyleri, bir müslümanın yapmaması gereken şeyleri yapıyor, kanıyor, aldanıyor. Kime kanıyor?.. Bir kere, kandırıcıların en ustası olan şeytan insanları kandırıyor. Herkesin bir yanından geliyor, aklını çeliyor günaha bulaştırıyor. Ondan sonra da karşısına geçip, aldattım şunu deyip seviniyor, gülüyor. Karıyı kocayı birbirleriyle kavga ettirir. Mü'mine ibadeti, taati terkettirir, harama bulaştırır... vs.

Münafıklar hakkında Peygamber Efendimiz'in hadis-i şerifi var, tarifleri var, pek çok hadis-i şerifler var:

(Âyetül-münâfiku selâsün) Münafığın alameti üçtür:

1. (İzâ haddese kezebe) Konuştuğu zaman, yalan söyler.

2. (Ve izâ vaade ahlafe) Vaad ettiği zaman, vaadinden döner.

3. (Ve ize'tümine hane) Kendisine güvenildiği zaman, bir şey emanet olunduğu zaman emanete hıyanet eder." Veyahut, (Ve izâ ahede hane) "Ahd ü peyman ettiği zaman, antlaşma yaptığı zaman, ahdini bozar." gibi tarifler var.

Tabii o mü'min olmayan insan, dikkat edilirse yamuk gidişinden, tavrından durumu belli olur. Böyle münafıklar dünyanın her yerinde, her zaman olmuştur. Böyle tatlı sözler söylerler. İnandırmak için karşısındaki insanın değerlerini düşünürler, neyi beğeneceğini bilirler, onu söylerler. Bu devirde bunlar çok... Çünkü müslümanları parçalamak isteyenler çok. İslâm'ı yeryüzünden silmek isteyenler çok. Hatta öyle hevesliler var ki, "Artık dünya üzerinde İslâm kalmasın; tamamen silelim de, sadece kendi dinimiz hakim olsun!" diye çalışıyorlar.

Biraz da onlar kuvvetlendiler. Biz darbe üzerine darbe yedik. Devletlerimiz parçalandı, birliklerimiz parçalandı. Bazı İslâm ülkeleri sömürge oldu. Geçtiğimiz 20. Yüzyıl çok acı olaylarla karşılaştık. Balkanları kaybettik, Afrika'daki ülkeleri kaybettik... İtalyanlar bir yere saldırdı, Fransızlar öteki yere saldırdı, Ruslar kuzeyden saldırdı. Balkan ülkeleri, Sırplar vs. derken, müslümanlar birbirleriyle yardımlaşamadılar, birlik beraberlik gösteremediler. İçeride de istenen sağlamlığı sağlayamadılar. Çok sıkıntılar çekti müslümanlar.

Bundan sonra da artık, özellikle eğitim öğretim ve zihniyet bakımından akıllarını çelmeye çalıştılar müslümanların. "Bunlar bir daha toparlanıp da, eski satvet ve şevketlerine ulaşmasınlar!" diye, pür dikkat çalışıyorlar.

Onun için, "Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini okurken, zamane münafıklarını da tanıyın ve ona göre aklınızı başınıza toplayın!" diye, birazcık böyle acı acı bazı şeyleri beyan etmek istiyorum. "Dost acı söyler, düşman güldürür."

Maalesef, ben biraz da bazı insanlara çok kırgınım. Çünkü, böyle münafıkların münafıkça sözlerini anlamıyorlar, hemen gevşeyip onlara meylediveriyorlar, kanıveriyorlar. Çok yanlış...

Halbuki Peygamber Efendimiz "Gerçek mü'min aldanmaz." diye buyuruyor. Bir defa aldansa ikinci defa aldanmaz. Yâni bir mü'min, bir yılan kendisini bir delikten bir defa soksa ikinci defa artık orada tedbir alır. Ama Türkiye'de ve diğer İslâm ülkelerinde olaylar daima aynı, aynı filimler çevriliyor, aynı oyunlar oynanıyor, aynı zararlar veriliyor. Halk hâlâ dostunu düşmanını anlayamamış oluyor. Demek ki münafıkları teşhiste kusur var. Yâni münafıkları anlayamama var. Bu da imandaki kusurdan kaynaklanıyor. Allah-u Tealâ Hazretleri basiret ihsan eylesin...

Şimdi bu adam böyle tatlı sözler söyleyip, bir de ne yapıyor: (Yüşhidullahe alâ mâ fî kalbihi) "Kalbindekilere de Allah'ı şahit getiriyor." "Bak benim kalbim çok temiz, vallahi, Allah biliyor ki, Allah çok iyi bilir ki..." gibi böyle yeminle veya tatlı laflarla böyle söylüyorlar. Onlara hiç kanmamak lâzım! Çünkü o onu kullanıyor.

Münafikun Sûresi'nin başındaki ayet de çok çok ibretlidir bizim için. Buyuruyor ki Cenâb-ı Hak Münafikun Sûresi'nin 1. ayet-i kerimesinde, bismillâhirrahmânirrahim:

(İzâ câekel-münâfikune kalû neşhedü inneke lerasûlüllah) "Ey Rasûlüm sana münafıklar geldikleri zaman derler ki: Şehadet ederiz ki sen Allah'ın rasûlüsün!" Tamam güzel söz söylüyorlar, mü'minin söylemesi gereken sözü sölüyorlar, müslüman olmuş gibi görünüyorlar.

Allah-u Tealâ Hazretleri onların yalancı olduğunu biliyor ama, "Onlar yalancı!" dese, o zaman birileri de sanacak ki, (enneke le rasûlullah) sözü yanlış. Onun için Allah-u Tealâ Hazretleri buyuruyor ki:

(Vallahu ya'lemü inneke lerasûlüh) Allah biliyor ki sen onun elçisisin! Evet, elbette o öyle ama, (Vallahu yeşhedü innel-münâfikîne lekâzibûn) Allah da şehadet eder ki münafıklar yalancıların ta kendileridir." Yâni istihza ediyor Cenâb-ı Hak onlarla.

Müslümanların bunları anlaması lâzım, bilmesi lâzım! Alâmetleri de Rasûlullah tarafından söylenmiş, bunlara kanmaması lâzım!

Kur'an-ı Kerim ayetlerinin kıraat farkları oluyor, farklı rivayetler oluyor ya, bu (yüşhidullâhe alâ mâ fî kalbihi) kısmı için, (yüşhedullâhu alâ mâ fî kalbihi) diye de kıraat var. O zaman mânâ şöyle oluyor:

"Onlar dünya hayatı konusunda böyle tatlı tatlı laflar söylerler ama, Allah onların kalplerinde ne kadar kötü fikirler taşıdıklarını görüyor, biliyor. Allah şahid olduğu halde, böyle tatlı tatlı sözler söylerler. Yâni bu büyük bir cür'et oluyor. Allah'ın kalplerinden geçenleri gördüğünü, bildiğini bildikleri halde bu sahtekârlığa devam ediyorlar.

Çok büyük bir şey tabii. İsyan çok korkunç bir şey... Allah'ın her şeyi gördüğünü, bildiğini düşündüğü halde, böyle şeyler yapmak çok fena.

Bu (fîl-hayâtid-dünyâ) yâni dünya hayatı konusunda, dünya hayatı hakkındaki sözleri. Tabii bu ne mânâya geliyor: Onlar belki dünya hayırları, menfaatleri, faydaları konusunda vaadlerde bulunuyorlar, "Böyle yapacağız, şöyle yapacağız..." filan diyorlar. Ahiretle ilgili bir şey değil de, bu yaşamla ilgili belki böyle kandırıcı sözler söylüyorlar.

Bu zamanın münafıkları da, etrafına adam toplamak için, yine dünya menfaati de sağlarlar. 

(Ve hüve eleddül-hısam) "Bu lafı söyleyen, tatlı lafı söyleyen insan, hasımların en yamuğudur." Eled, ledid kelimesinin çoğuludur. Lüd, bunun ism-i tafdilidir. Bunun da çoğulu lüdd gelir, dalı şeddeli olarak, yamuk demek... Yâni hasımların en eğri büğrüsü, en yamuğu.

Münafığın en büyük vasfı budur, yamukluktur. Yâni her kılığa girer, her tarafa yamulur. Dosdoğru kafir olsa anlarsın, direk gibidir, görürsün. Ama münafık böyle her kılığa girip yamulduğu için, kıvrıldığı için, kıvırttığı için anlaşılması zordur.

Edebiyatçılardan birisi onun için demiş ki:

"Pirincin içindeki siyah taştan korkma!"

"Neden?.."

"Pirinç beyazdır, taş da siyah; hemen görürsün, ayıklarsın. Ama mermer parçasıysa, beyazsa, pirinç gibiyse; o zaman hapı yutarsın. Ağzına kaşığı attığın zaman, çiğnediğin zaman mermer parçası iki dişin arasına geldi mi, ne kadar fena olur taş çiğnemek. Sözü söylerken bile insan bir fena oluyor.

Münafık da böyledir işte. Yâni beyaz pirincin arasında beyaz taş parçası, mermer parçası gibidir. Aslında düşmanların en yamuğu olduğu halde, böyle tatlı tatlı laflar söyler. Bir de Allah'ı sözlerine şahit getirir. Yalancılıklarına şahit getirir. Ekseriyetin kıraatine göre mânâ bu.

Ama öteki kıraate göre: "Allah onun kalbindeki yamuk fikirlerin nasıl yamuk olduğunu gördüğü halde, onu düşünmez de, böyle işler yapar, tatlı sözler söyler, kandırmaya çalışır." mânâsına.

(Ve izâ tevellâ) Tevellâ iki mânâya geliyor. Birincisi; vellâ müdbiren yâni arkasını dönüp gitmek mânâsına geliyor. Yâni senin yanında bulunduktan sonra, ayrılıp gidiyor. Senin yanında tatlı tatlı konuşuyor, ondan sonra ayrılıp gidiyor ya, arkasını dönüp gitti. Dönüp gittiği zaman mânâsına gelir tevellâ.

İkinci mânâsı da; tevellî, bir işin başına velî olmak, veliyyül-emr olmak mânâsına. (Ve izâ tevellâ) "Bir işin başına geçtiği zaman, yâni bir işte yönetici durumuna geldiği zaman; (sea fîl-ardı) o zaman, yeryüzünde gayret gösterir..." Yâni sea-yes'a, gayret göstermek ve koşuşturmak mânâsına. Bu maddi olarak hızla koşuşturmak mânâsına da gelir. Ama mânevî olarak benzetme yoluyla, kötülükleri yapmak için, çok böyle gayret sarfetmek mânâsına da gelir.

Koşuşturur. Niçin?.. (Liyüfside fîhâ) "Yeryüzünü fesada uğratmak için koşuşturur." Fesada uğratmak ne demek, bozmak demek. Kevn, olmak, yapmak demek; fesad, olan şeyin bozulması demek. Meselâ; çocuk küçük küçük oyuncak parçalarını bir araya getiriyor, bir ev yapıyor. Öteki yaramaz çocuk da geliyor, bir vuruyor, darma dağın dağıtıyor. Yapmak ve bozmak... Fesad bozmak demek, efsede-yüfsidü de o mânâya.

(Liyüfside fîhâ) "Yeryüzünde bozgunculuk yapmak için yapar bu koşuşturmayı; eline fırsat geçince veya dönüp gidince..."

(Ve yühlikel-hars) Ehleke-yüklikü; helâk etmek demek, yok etmek demek. Neyi yok ediyor?.. (El-hars) "Ekini, mezruatı, ziraat olarak yere dikilmiş, emek sarfedilerek büyüsün de yiyelim diye ekilmiş ekinleri; (ven-nesl) ve nesilleri helak ediyor." Hars bitkilerin sonucudur, bitkilerdir. Nesil de hayvanlar, yâni canlılar içindir, hayvanât içindir. İnsanlar için de, başkaları için de...

Bu adam ne yapmış, bu münafık eğer El-Ahnes İbn-i Şerîk kastediliyorsa ne yapmış?.. Peygamber Efendimiz'e tatlı tatlı, "Ben müslüman oldum!" diye güzel güzel sözler söyledikten sonra, vaadlerde bulunduktan sonra, giderken ekinleri yakmış, harmanları yakmış. İşte hars bu. Ondan sonra koyunları, develeri öldürmüş, istifade edilmez hale getirmiş, kırmış, geçirmiş... Ven-nesl de bu.

Münafık, eline fırsat geçti mi, böyle her türlü zararı yapar. Onun için mü'minlerin ihlâslıların çok dikkat etmesi lâzım! Münafıkları iyi tanıması lâzım! Ve münafıkları tanıdıktan sonra da göz açtırmaması lâzım, fırsat vermemesi lâzım!

Öyle fırsatlar veriyorlar, öyle işlerin başına getiriyorlar ki; hortumlayıp bitiriyor. Her türlü zararı yapıyor. Öyle zararlar veriyorlar ki, milleti birbirine kırdırıyor. Getiriyorsunuz bir hayırlı iş yapsın diye bir şeyin başına; bir düzen kuruyor, bir oyun oynuyor, iki tarafı birbirine kırdırıyor. Türkiye'de yıllarca gençler birbirleriyle nasıl çarpıştılar. Nice insanlar öldü. Okullarda, camlar, çerçeveler, nasıl zararlar oldu...

Onun için, ne yapmamız lâzım? Her yerde, her zaman ihlâslı insanları iş başına getirmemiz lâzım! İhlâslı insanlara görev vermek lâzım. Ötekileri de zarar vermesin diye, pür dikkat göz hapsi altına alıp, dikkat etmek lâzım!

(Vallahu lâ yühibbül-fesâd) "Halbuki Allah bozgunculuğu sevmez. Cenâb-ı Hak zararı, fesadı, bozgunculuğu, öldürmeyi, üzmeyi, kırmayı, vurmayı sevmez." İslâm'ın fikri budur. Allah-u Tealâ Hazretleri İslâm dinini insanlara, beş ana hususu korumak için göndermiştir. Dinin özeti budur: Nesli korumak için, malı korumak için, imanı korumak için, canı korumak için... Bir şey daha vardı, onu her zaman hatırıma tam getiremiyorum. [Aklı korumak.] İslâm'ın ana gayeleri bunlar.

İslâm sulhu esas alır, selâmeti esas alır. İnsanları tatlılıkla iknâyı esas alır.

Ama başkaları hiç öyle yapmıyorlar. Hatta bir de kurnazlık yapıyorlar, müslümanları saldırgan ve bozguncu, savaşçı gibi gösterip, savaşçılığı asıl dünyanın her yerinde kendileri yapıyorlar. Yüzyıllardır bunu görüyoruz. Daha bilmediğimiz nice nice zulümler oluyor, Allah biliyor. Allah bizlere uyanıklık versin...

Münafık, "Ben mü'minim, müslümanım, İslâm'a geldim, imana geldim, müslüman oldum." dediği için; o biraz yamuk iş yaptığı zaman, etrafındakiler ne yaparlar? Nasihat ederler: "Niye böyle yapıyorsun" derler, şaşırırlar veya düzeltmek için nasihat vazifelerini yaparlar.

(Ve izâ kîle lehû) "Böyle bu yamuk adama düşman tatlı sözler söylüyor ama fırsat buldu mu yakıp yıkıyor, öldürüyor. Buna (ittekıllâh) 'Allah'tan kork yâhu!' denildiği zaman, (ehazethül-izzetü) kibirlenmeye tutulur. 'Allah'tan kork!' deyince sinirleniyor, nefsi kabarıyor. (Bil-ismi) Günahkârlığı daha da kendisini sarıyor, böyle daha beter günah olacak işler yapıyor." Yâni nasihati dinlemek, kabul etmek tarafına hiç yanaşmıyor. Hıncından dolayı nasihat karşısında da nefsi kabarıyor ve daha yeni günahlara giriyor.

(Fehasbühû cehennem) "Buna ancak cehennem çâredir. Cehennem buna ceza olarak yeter. Oraya gittiği zaman, görür gününü." manasına geliyor.

Hasb, kâfidir, yeter manasına geliyor. Meselâ, (Hasbünallah) ne demek?.. "Allah bize kâfidir, yeter." demek. Bu (hasbühû cehennem) ne demek? Cehennem ona ceza olarak kâfidir; onun yaptığı bu münafıklıkları, kâfirlikleri burnundan getirmek için kâfidir."

(Hasbiyallah) ne demek?.. "Allah bana yeter." demek.

Cehennem, Allah'ın azap yurdunun, yerinin ismidir. Bu Arapça'da ceheme maddesinden gelmiştir deniliyor. Sert ve çirkin ve olmak manasına. Orası da sert cezaların ve her türlü çirkin, pis kokular, irinler ve sâire olan bir yer olduğundan, cehennem kelimesi cehm kökünden gelmiştir deniliyor.

Bir de bu kökten cehman kelimesi var. Cehman da, dibi görünmez derin kuyu demek. Cehennemde tabii Gayyâ kuyusu filân var. Böyle derin azap vâdileri var. Oralardan böyle isimlendirilmiş olabilir.

"Dışardan gelmiş, Arapça'ya girmiş bir kelimedir" diyenler de var. Hattâ aslı cehennam'mış diyorlar. Tabii Arap diyarına böyle yabancı kelime nereden gelir?.. Daha önce oralarda, çevrede yaşamış eski medeniyetlerden gelir. Arapların yukarısında Bâbilliler vardı, Asurlular vardı. Kuzeybatılarında Mısırlılar vardı. Habeşistan vardı aşağılarında. Bunlar tabii eski medeniyetler...

Cenâb-ı Hak hiçbir ümmeti peygambersiz bırakmamıştır. Tabii onlara da peygamber göndermiştir, onlar da aynı hakikatleri söylemiştir. Orada da cehennem kelimesi geçmiş olabilir. Onun için, Araplara da oradan gelmiş olabilir, fark etmez.

Nitekim, firdevs kelimesi, batı dillerinde de var paradayz diye, paradise yazılıyor Fransızca'da, Almanca'da, İngilizce'de var... Neden? Çünkü Hazret-i İsâ da söylemiş, daha önce Hazret-i Mûsa da söylemiş: "Cennetlerden birisinin adı Firdevs'tir." diye. Onun için bu bilgiyi onlar da biliyorlar. Bizim Peygamberimiz'e de inen ayetlerde de, onun için Firdevs kelimesi geçmiş.

Hasılı, cehennem Allah'ın azap yurdu, ahirette kâfirleri içine atıp da yakacağı azap yeri. Büyüklüğü ne kadar?.. Tariflere sığmaz derecede korkunç ve büyük bir varlık, mekân.

Aslında ayet-i kerimelerde buyruluyor ki: "Allah'ı zikretmeyen, tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur." Her varlığın kendine göre bir zikri, tesbihi, hareketi var. Cehennemin de öyle bir şahsiyeti var, kişiliği var. Meselâ cehenneme kâfirler atıldıkça, Kur'an-ı Kerim'de beyan ediliyor ki, daha ilerdeki ayetlerde gelecek:

(Yevme nekulü licehennem) Allah-u Tealâ Hazretleri cehenneme: (Helimtele'tü) "Kâfirlerin hepsi atıldı. Doldun mu ey cehennem?" diye soracak.

(Ve tekulü) O da Allah-u Tealâ Hazretleri'ne diyecekmiş ki: (Hel min mezîd) "Var mı yâ Rabbi daha fazla kâfir, onların da gönder, onlara da iştahım var... Onları da alırım, onları da yakarım, yutarım!" diye cevap verecekmiş. Böyle bir korkunç yer.

Peygamber-i Zîşân'ımız, Mi'rac'da Allah-u Tealâ Hazretleri'nden cehennemi de kendisine göstermesini istedi de, onun kapakları açıldı ve Peygamber Efendimiz cehennemde azap görenleri, ve sâireleri gördü. Ama hemen kapattırdı, çünkü seyri dahi son derece korkunç.

Allah-u Tealâ Hazretleri cümlemizi cehennemden korusun... Evlâtlarımızı, çocuklarımızı, kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, komşularımızı, milletimizi, ümmetimizi, bütün insanları cehenemden korusun...

Bütün insanlar cehenneme düşmez de cennete giderse, hepsine cennette yer var!.. Yâni cennette de, cehennemde de yer darlığı, yer sıkıntısı yok... Yeter ki, insanlar akıllarını başlarına toplasınlar, cennette gidecek işler yapsınlar. Cennette yer var, izdiham bahis konusu değil.

Cennete en sonuncu olarak gidecek insanın bile mükâfatı, bu yeryüzü ve bu gökler kadar geniş bir yerin kendisine verilmesi... Ve o sanacak ki, en büyük mükâfat kendisine verildi. Mülkünün, sahip olduğu cennetteki mekânların bir ucundan, öbür ucuna gide gide bitmeyecek kadar geniş mekânları olacak.

Allah bizi cennetliklerden eylesin, cehenneme düşürmesin... Sıratı yıldırım gibi geçenlerden eylesin... Ama işte kâfirler, münafıklar, böyle imansızlar belâlarını orda bulacaklar. Cehennem onlara ceza olarak yeter.

(Ve lebi'sel-mihâd) Buradaki le te'kid içindir, muhakkak ki mânâsına. Kelime asıl bi'sedir. Bi'se, ne kadar fenâ mânâsına zem kelimesi. Ni'me ne kardar güzel demek onun zıddı, bi'se ne kadar fena demek. (Bi'sel-mihâd) "Ne fenâ mihâddır."

Mihâd da, mehd kelimesiyle ilgili. Çocuğun kaldığı, yatırıldığı yere mehd diyoruz, beşik demek. Mihâd da, insanların gidip böyle kaldığı, yattığı yer mânâsına. "Cehennem ne kötü bir kalacak yerdir, ne kötü bir yataktır."

Hani deniliyor ki: "Falanca hayduta filânca kişiler evlerinde yataklık etmişler." Yâni onu barındırmışlar manasına. Yâni yatak sözüyle ilgili, ama barınak filân manasına, gidip tıkılacağı hapishane, zindan gibi düşünebilir.

Bu üç ayet-i kerime münafıklar, yâni imanda münafıklığı olup, kalbinden kâfir olup, öyle yaşayıp, ölenler hakkında... Bunlara mukabil, 207. ayet-i kerime de, iyi insanların zikrini anlatan, hâlini anlatan bir ayet-i kerime:

(Ve minen-nâsi men yeşrî nefsehübtiğae merdatillâh, vallahu raûfün bil-ibâd.) (Bakara: 207)

(Ve minen-nâs) "Buna mukabil insanlardan öyleleri vardır ki, (men) o kimse (yeşrî) satın alır (nefsehû) kendi nefsini." Niçin satın alır, kimden satın alır? bir kere diyelim önce. Kendisini yakalamak isteyen, tutmak isteyen, bırakmamak isteyen kimselerden kendisini satın alır. Niçin? (İbtiğâe merdatillâh) "Allah'ın rızasını elde etmek için alır, kendini tutmak isteyenlerden satın alır. (Vallahu raufun bil-ibâd) Allah böyle mü'min kullarına çok merhametlidir."

Deniliyor ki: "Bu ayet-i kerime, Süheyb ibn-i Sinan er-Rûmî hakkında nâzil olmuştur." Bir rivayet böyle. Bir rivayet, Hazret-i Ali hakkında nazil olmuş olduğunu söylüyor. Bir rivayette de, "İyiliği emreden, kötülüğü men eden bir kişi hakkında inmiştir." deniliyor. Yâni şahsiyetin kim olduğu belirtilmeden böyle rivayetler var.

Süheyb ibn-i Sinân'ın, RA, hâlini okuyalım, anlatalım:

Süheyb ibn-i Sinan köle olarak Mekke'de bulunuyordu. Yakalamışlar, getirmişler, orada yaşıyordu. Çok hünerliydi, becerikliydi. Orada yaşadığı sırada kılıç filân yaparak, Mekkelilerin bilmediği işleri becererek, alnının teriyle para kazanmış, mal mülk sahibi olmuştu. Böylece kendisini de böyle boyunduruktan, kölelikten kurtarmıştı.

Bu zât müslüman oldu. Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret ettikten sonra Medine-i Münevvere'ye o da hicret etmek istedi. Onun hicret edeceğini anlayınca, müşrikler, Mekke'nin kâfirleri dediler ki:

"Süheyb, sen buraya yokluk içinde geldin. Hiçbir şeyin yokken, burada mal mülk sahibi oldun. Sen şimdi böyle malını mülkünü alıp da gitmek istiyorsun. Biz seni bırakır mıyız?.. Mümkün mü, kesinlikle bırakmayız!.." dediler.

Onun üzerine Süheyb dedi ki:

"Pekiyi, ben malımı, mülkümü size bıraksam, o zaman Medine'ye hicret etmeme müsaade eder misiniz?.."

Bazı rivayetlerde de demiş ki:

"Ben ihtiyar bir adamım, benim düşmanlığımdan bir şey olmaz. Ne olacak; ihtiyarım, savaşamam, bir şey yapmam. Ben verdiğim sözden dönmek istemiyorum, mü'min oldum bir kere... Malım mülküm çok, onları size bırakayım. Bırakın gideyim!" demiş.

Onlar da gitmesine razı olmuşlar.

Bazıları razı olmuş ama, tarih kitaplarında yazılıyor ki, Medine-i Münevvere'ye giderken Mekke'den çıktığı sırada Süheyb-i Rûmî Hazretleri'nin arkasına gene Mekke'nin bazı eşkiyası takılmış. Süheyb-i Rûmî dönmüş bakmış ki, birileri kendisini takip ediyor. Atından, devesinden, neyse bineğinden inmiş ve okunu önüne koymuş. Yâni oklarını koyduğu torbaya kinane derler Araplar, ok kuburu diyorlar. Okları koyup da arkasına astıkları ok torbası diyelim. Bir siperin arkasına çekilmiş ve ok torbasını da önüne koymuş. Kendisini takip eden, engellemek isteyen o Kureyşlilere demiş ki:

"Bakın, biliyorsunuz ki sizin en iyi ok atanınızım!.."

Nişancıymış ve çok güzel ok atarmış. Oku atmakta iki şey var. Bir, oku çok kuvvetli çekip ileriye kadar atmak, uzun menzile, mesafeye atmak... Bir de, attığı zaman vurmak... Herhalde Süheyb-i Rûmî Hazretleri böyle demircilik filân yaptığından çekiç, balyoz savuran insanların pazuları ne kadar kuvvetli olur bilirsiniz anlaşılan böyle zayıf, nahif bir insan değildi. Demek ki, uzağa atıyordu. Bir de çok iyi nişancıymış.

"Bakın, benim bu hâlimi biliyorsunuz. Ben bu ok torbamdaki okların hepsini tam isabetle atıp da, sizden o kadar insan öldürmeden, bunlar bitmeden teslim olmam. Ayrıca oklarım bittikten sonra da kılıcımı çekerim, kılıcım elimde kırılıncaya kadar sizinle çarpışırım... Ne istiyorsunuz?.." demiş.

Demişler ki:

"Sen malını mülkünü aldın, gidiyorsun!"

Demek ki, yanına aldığı biraz para pul bir şeyler vardı. Onlar da belki, aldığını bildikleri için arkasına düştüler. O da torbayı savurmuş. Dönmüş gitmişler.

Şimdi, işin bir başka ilginç tarafını size naklederek sohbetimi tamamlamak istiyorum: Süheyb böyle pazarlık yapıp da Medine'ye doğru yola çıktığı zaman, daha yoldayken, Medine'ye gelmeden, bu ayet-i kerime inmiş. Peygamber SAS Efendimiz, bu ayet-i kerimeyi ashabına okumuş:

(Ve minen-nâsi men yeşrî nefsehübtiğae merdatillâh, vallahu raûfün bil-ibâd.) (Bakara: 207)

Bakın, çok önemli, tarih bunu böyle yazıyor. Peygamber Efendimiz'in nübüvvetinin nişanelerinden, peygamber olduğunun delillerinden... Daha Süheyb gelmedi. Herhangi bir bilgi getiren kimse gelmeden, bu ayet-i kerimeyi okumuş ve demiş ki:

"Suheyb kazandı. Suheyb kazandı. Yâni imanını kurtarmak için malını verdi, Allah'ın Rasûlünün emrettiği hicret etme vazifesini yerine getirdi."

Çünkü o zaman mü'minlerin Peygamber Efendimiz'in etrafında toplanması, hicret etmesi gerekliydi. O hicret etmeyenler sorumlu oluyorlardı ve onlar hakkında ayet-i kerimeler var, önümüzdeki sohbetlerde gelecek. Şu anda da fazla uzamasın diye, onları bahis konusu etmek istemiyorum. Hicret etmeyenlerin cezaya çarpılacağı da bildiriliyordu. Onun için fırsatını bulan hicret ediyordu. Hatta hasta hasta haliyle hicrete kalkışıp da, yarı yolda ölenler bile vardı. Ama Rasûlullah emretti diye gidiyorlardı, "Ben hastayım..." diye duraksamıyorlardı.

Bu ayet-i kerime indi. Hazret-i Ömer, Ebûbekr-i Sıddîk gibi zât-ı muhteremler, bu ayet-i kerimenin Süheyb hakkında indiğini öğrenince, Medine'nin Mekke tarafına çıktılar, gözetlemeğe başladılar ve Süheyb Hazretleri'ne dediler ki:

"Alışverişin mübarek olsun, kazançlı olsun!" mânâsına, (Rabihal-bey'u) demişler.

Yâni bu harre tarafından, Medine-i Münevvere'nin etrafında develerin yürüyemediği kayaların böyle eğri büğrü, sivri sivri, develerin ayaklarını, insanların ayaklarını kestiği kısımlar var; oraya harre deniliyor. Volkanik arazi, yürümek mümkün değil. Vasıta da geçemez yâni. Onlar tabii olarak koruyordu Medine'yi.

O harrede, Mekke'den gelen yolun ağzında karşıladılar onu Ömer ibnül-Hattab ve diğer mü'minler ve

"(Rabihal-bey') Alış-veriş kârlı oldu, alış veriş kârlı olsun!" dediler.

O da demiş ki cevap olarak, Arapça bilinsin diye ibareyi söylüyorum, böyle denilince ne denilecek, yâni "Alış-verişiniz kârlı olsun, mübarek olsun!" demişler,

"(Ve entüm) "Sizin de mübarek olsun!" demiş, (Felâ ahzarallahu ticârateküm) "Ticaretinizi sizin de ziyana uğratmasın ama, (ve mâzâke) ne oluyor?" demiş.

Yâni bilmiyor meseleyi. Süheyb-i Rûmî yoldan yeni geliyor. Onlar, "Ticaretin hayırlı olsun, kârlı olsun, mübarek olsun, maşallah, kârlı oldu!.." filan diye karşılıyorlar.

"İyi tamam, sizin de ticaretiniz kârlı olsun, Allah size de kâr versin ama; neden?" diye sormuş.

Bilmiyor meseleyi. O zaman demişler ki:

"Senin hakkında ayet-i kerime indirdi Allah-u Tealâ Hazretleri: 'Böyle insanlardan bazıları var ki kendi nefsini Allah'ın rızasını kazanmak için düşmanlardan satın alıyor.' diye."

Süheyb-i Rûmî, "Paramı vereyim de, beni salıverin!" demişti ya; "İşte o mübarek olsun!" dediler, kutladılar.

Peygamber Efendimiz SAS, Medine'ye gelirken Süheyb'in başına gelen bu mücadele ve çekişmeye muttali olunca, iki defa: (Rabiha süheybün, rabiha süheybün) "Süheyb kazandı! Süheyb kazandı!.." demişti.

E nasıl kazandı, nasıl kâr etti? Paracıklarının hepsi gitti, malları Mekke'de kaldı. En son, torbasına aldığı parayı da verdi. Parasız, pulsuz Medine'ye geldi...

Olsun. (Rabiha süheybün) "Süheyb kâr etti, Süheyb kâr etti!.." Kârı ortada. Çünkü bakın asırlar sonra hâlâ nâmı yürüyor. Allah şefaatine erdirsin... Ahiretini kazandı. Hakkında ayet indi, Allah razı oldu, Rasûlüllah râzı oldu. Bundan büyük kâr mı olur?..

Ama dünya malı geride kaldı. Malı mülkü insana Allah veriyor. Yâni Allah yolunda fedâ olan malın, kat kat fazlasını Allah gene verir. Vermese de insan fakir yaşasa bile, ahireti kazandığı zaman en büyük zenginliği kazanmış oluyor aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah-u Tealâ Hazretleri görüyorsunuz mü'minleri mükâfatlandırıyor, hareketlerini mükâfatsız bırakmıyor, bol bol nimetler, mükâfatlar ihsan ediyor.

(İbtiğae merdatillâh) İbtiğa, bir şeyi kazanmak, istemek mânâsına Arapça'da. Dükkâna girdiğin zaman, dükkâncı sana Arapça'da sorar:

"(Mâ tebğa) Ne istiyorsun?"

Bu tebğa fiilinin iftial bâbı, istemek, talep etmek manasına.

(İbtiğâe merdatillâh) Merdat da radiye-yerda'dan masdar-ı mîmîdir, yâni o da masdardır. Razı olmak mânâsına, rıda manasına, rıdan mânâsına ama, masdar-ı mîmîdir. (İbtiğâe merdatillâh) "Allah'ın hoşnut olmasını elde etmek için, nefsini satın alanlar da vardır insanlardan..."

Nasıl satın aldı?.. "Mallarımı veriyorum, her şeyimi veriyorum; beni serbest bırakın!" dedi, Rasûlüllah'a kavuştu. Hicret etti, hicret vazifesini yapmış oldu. Rasûlüllah'ın rızasını, sevgisini kazanmış oldu. Allah'ın rızasına erdi.

(Vallahu raûfun bil-ibâd) "Allah-u Tealâ Hazretleri kullarına Raûf'tur." Raûf ne demek? Re'fetli, yumuşak kalpli, seven, şefkatli mânâsına gelir. Kullarına ama, hepsine değil; mü'min kullarına... Zalimleri, kâfirleri cezalandırıyor. Buradaki el-ibâd, (ibâdihil-mü'minîn) mânâsına, "Mü'min kullarına karşı çok sevgili, şefkatli, merhametlidir." demek.

Bu tabii büyük bir müjdedir. "Kim böyle Allah'ın rızasını kazanmak için fedâkârlık yaparsa, Allah da şefkatinden, merhametinden ona kat kat mükâfatlar verir." denmiş oluyor. 

Aziz ve sevgili dinleyiciler

Rabbimiz cümlemizi münafıkları tanıyan, münafıklara aldanmayan, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için her türlü varlığını, müktesebâtını icabında fedâ etmekten çekinmeyen, Rabbinin rızasını kazanan kullarından eylesin.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhû!

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
001.Kur an-ı Kerim in Faziletleri
19.09.202434 dk 51 sn
002.Kur an-ı Kerim Tefsirine Giriş
26.09.202450 dk 30 sn
003.Besmele Hakkında
03.10.202450 dk 39 sn
004.Euzü Besmele
10.10.202428 dk 36 sn
005.Fatiha (1 - 2) Hamd ve Senâ
17.10.202450 dk 54 sn
006.Fatiha (3) Allah Rahmân ve Rahîm dir
24.10.202440 dk 4 sn
007.Fatiha (4) Hesap ve Cezâ Gününün Sahibi
31.10.202445 dk 20 sn
008.Fatiha (5 - 7) Kulun Rabbinden İstedikleri
07.11.202453 dk 17 sn
009.Bakara Suresine Giriş
14.11.202431 dk 25 sn
010.Bakara (1) Hurûf-u Mukattaa
21.11.202430 dk 37 sn
011.Bakara (2) Kur an-ı Kerim Hidâyettir
28.11.202450 dk 59 sn
012.Bakara (3) Müttakîlerin Vasıfları
05.12.202448 dk 35 sn
013.Bakara (4 - 5) Ehl-i Kitaptan Müslüman Olanlar
12.12.202445 dk 56 sn
014.Bakara (6 - 7) Bile Bile Hakkı İnkâr Edenlerin Durumu
12.06.202546 dk 23 sn
015.Bakara (8 - 10) Münafıkların Halleri
19.06.202533 dk 34 sn
016.Bakara (11 - 13) Münafıkların Fesad Çıkartmaları
03.07.202550 dk 9 sn
017.Bakara (14 - 22) Münafıkların Şaşkınlıkları
10.07.202549 dk 5 sn
018.Bakara (23 - 24) Kur’an-ı Kerim’in Emsalsiz Oluşu
17.07.202557 dk 3 sn
019.Bakara (25) İman Eden ve Salih Amel İşleyenler
24.07.202539 dk 38 sn
020.Bakara (26 - 27) Kur’an-ı Kerim’deki Misaller
31.07.202556 dk 17 sn
021.Bakara (28 - 29) Allah’ı Nasıl İnkâr Edersiniz?
14.08.202546 dk 3 sn
022.Bakara (30) İnsanın Yaratılması ve Melekler
21.08.202546 dk 16 sn
023.Bakara (31 - 33) Adem As’ın Meleklerden Üstün Kılınması
28.08.202536 dk 57 sn
024.Bakara (34) Şeytanın Hz. Adem’e Secde Etmemesi
04.09.202528 dk 18 sn
025.Bakara (35 - 36) Adem As’ın Cennete Girmesi ve Çıkması
11.09.202535 dk 13 sn
026.Bakara (37 - 39) Hz. Adem’in Tevbesinin Kabul Edilmesi
25.09.202532 dk 14 sn
027.Bakara (40 - 43) Ey İsrâiloğulları
24.11.202251 dk 27 sn
028.Bakara (44 - 46) Bildiği ile Amel Etmemek
02.10.202552 dk 39 sn
029.Bakara (47 - 48) Öyle Bir Günden Sakının Ki...
09.10.202541 dk
030.Bakara (49 - 50) İsrâiloğulları’nın Firavun’un Zulmünden Kurtarılması
16.10.202549 dk 12 sn
031.Bakara (51 - 54) Tur-u Sinâ’da Mûsâ As’a Kitap Verilmesi
23.10.202558 dk 47 sn
032.Bakara (55 - 57) İsrâiloğulları’nın “Allah’ı Görmedikçe İnanmayız!” Demeleri...
30.10.202550 dk 40 sn
033.Bakara (58 - 60) İsrailoğulları’nın Bir Şehre Girmeleri
06.11.202539 dk 37 sn
034.Bakara (61) İsrailoğulları’nın Çeşitli Yiyecekler İstemeleri
13.11.202542 dk 15 sn
035.Bakara (62) İman Edenlere Mükafatlar
20.11.202555 dk 6 sn
036.Bakara (63 - 66) Allah’a Karşı Gelmekten Sakının!
27.11.202545 dk 16 sn
037.Bakara (67 - 73) İsrâiloğulları’na Bir Sığır Kesmelerinin Emredilmesi
04.12.202545 dk 2 sn
038.Bakara (74 - 77) İsrailoğulları’nın Kalplerinin Taştan Katı Olması
24.02.202348 dk 36 sn
039.Bakara (78 - 82) Tevrat’ı Değiştirenlere Veyl Olsun!
11.12.202546 dk 28 sn
040.Bakara (83) İsrâiloğulları’na Verilen Görevler
18.12.202555 dk 40 sn
041.Bakara (84 - 86) Kitabın Bir Kısmına İnanmıyor Musunuz?
01.01.202638 dk 58 sn
042.Bakara (87 - 88) Yahudilerin Peygamberlere Karşı Gelmeleri
08.01.202640 dk 48 sn
043.Bakara (89) Bekledikleri Peygamberi İnkâr Etmeleri
22.01.202638 dk
044.Bakara (90) Yahudilerin Küfrü Tercih Etmeleri
10.12.201942 dk 19 sn
045.Bakara (91 - 96) Yalnız Bize İndirilene İnanırız Demeleri
29.01.202647 dk 31 sn
046.Bakara (97 - 98) Yahudilerin Cebrâil As’a Düşmanlığı
05.02.202646 dk
047.Bakara (99 - 101) Fâsıklar İman Etmezler
12.02.202633 dk 42 sn
048.Bakara (101 - 103) Yahudilerin Şeytana ve Sihre Uymaları
15.06.202345 dk 45 sn
049.Bakara (104 - 105) Yahudilerin Müslümanlarla Alay Etmeleri
02.04.202643 dk 12 sn
050.Bakara (106 - 107) Bazı Ayetlerin Neshedilmesi
09.04.202644 dk 17 sn
051.Bakara (108) Yahudilerin Peygamber Sas’den İstekleri
16.04.202633 dk 28 sn
052.Bakara (109 - 110) Ehl-i Kitabın Müslümanları Küfre Döndermek İstemesi
23.04.202642 dk 50 sn
053.Bakara (111 - 112) Ancak Mü’minler Cennete Girecek
30.04.202632 dk 33 sn
054.Bakara (113) Yahudilerle Necran Heyetinin Tartışmaları
13.08.202049 dk 48 sn
055.Bakara (114 - 115) Mescidlerde Allah’ın Zikrine Engel Olmak
07.05.202651 dk 9 sn
056.Bakara (116 - 117) Allah’a Oğul İsnad Edenler
14.05.202646 dk 45 sn
057.Bakara (118 - 119) Bilmeyenlerin Allah Bizimle Konuşsa Demeleri
21.05.202640 dk 40 sn
058.Bakara (120 - 121) Yahudiler ve Hristiyanlar Senden Asla Memnun Olmayacaktır
04.06.202646 dk 15 sn
059.Bakara (122 - 123) İsrâiloğulları’na Verilen Nimetler
11.06.202631 dk 33 sn
060.Bakara (124) İbrâhim As’ın İmtihan Edilmesi
17.09.202054 dk 56 sn
061.Bakara (125) Kâbe’nin Şerefi
18.06.202642 dk 42 sn
062.Bakara (126) İbrâhim As’ın Mekke İçin Duası
02.07.202644 dk 40 sn
063.Bakara (127 - 128) İbrâhim As ve İsmâil As’ın Kâbe’yi Yapmaları
09.07.202637 dk 18 sn
064.Bakara (129) Yâ Rabbi, Onlara İçlerinden Bir Peygamber Gönder!
16.07.202646 dk 57 sn
065.Bakara (130 - 132) İbrâhim As’ın Dininden Yüz Çevirenler
23.07.202654 dk 35 sn
066 Bakara (133 - 134) Ya’kub As’ın Oğullarına Vasiyeti
30.07.202635 dk 11 sn
067.Bakara (135) İbrâhim As’ın Dinine Gelin!
06.08.202639 dk 46 sn
068.Bakara (136 - 138) İslâm Bütün İnsanları Kucaklar
07.12.202333 dk 6 sn
069.Bakara (139 - 141) Doğru Yol Rasûlüllah’ın Yolu
13.08.202624 dk 36 sn
070.Bakara (142) Allah Dilediğine Hidayet Eder
20.08.202637 dk 28 sn
071.Bakara (143) Ümmet-i Muhammed’in Şerefi
28.12.202349 dk 58 sn
072.Bakara (144 - 147) Kıblenin Kâbe’ye Çevrilmesi
27.08.202637 dk 42 sn
073.Bakara (148 - 150) Yüzünüzü Mescid-i Haram’a Çevirin!
03.09.202632 dk 40 sn
074.Bakara (151 - 152) Beni Zikredin, Ben de Sizi Zikredeyim!
10.09.202640 dk 37 sn
075.Bakara (153 - 154) Sabır ve Namazla Allah’tan Yardım İsteyin!
17.09.202631 dk 57 sn
076.Bakara (155 - 157) Belâlara Sabretmenin Karşılığı
24.09.202647 dk 46 sn
077.Bakara (158) Safâ ile Merve
01.10.202646 dk 45 sn
078.Bakara (159 - 162) Hakkı Söylememek, Susmak
08.10.202650 dk 6 sn
079.Bakara (163 - 164) Allah’ın Varlığı ve Birliği
15.10.202647 dk 48 sn
080.Bakara (165 - 167) Mü’minlerin Allah Sevgisi
22.10.202645 dk 51 sn
081.Bakara (168 - 171) Şeytanın Peşinden Gitmeyin
29.10.202651 dk 56 sn
082.Bakara (172 - 173) Helâl ve Haram Rızıklar
25.04.202439 dk 50 sn
083.Bakara (174 - 176) Ayetleri Saklayanların Cezası
18.03.202127 dk 25 sn
084.Bakara (177) Asıl İyilik
01.04.202161 dk 39 sn
085.Bakara (178 - 179) Kim Haddi Aşarsa...
16.05.202429 dk
086.Bakara (180 - 182) Vasiyet Etmek
16.05.202437 dk 13 sn
087.Bakara (183 - 184) Orucun Farz Kılınması
23.05.202440 dk 15 sn
088.Bakara (185) Ramazan Orucu
08.04.202150 dk 11 sn
089.Bakara (186) Allah-u Teàlâ Duaları Kabul Eder
20.06.202455 dk 12 sn
090.Bakara (187) Oruçla İlgili Hükümler
27.06.202466 dk 50 sn
091.Bakara (188) Haksızlıkla Başkasının Malını Yemeyin!
04.07.202444 dk 3 sn
092.Bakara (189) Ay’ın Durumları
11.07.202433 dk 41 sn
093.Bakara (190 - 192) Allah Aşırılığa Sapanları Sevmez
03.06.202150 dk 37 sn
094.Bakara (193 - 195) Kendi Ellerinizle Kendinizi Tehlikeye Atmayın
10.12.201955 dk 44 sn
095.Bakara (196) Haccı ve Umreyi Tamamlayın!
06.06.202457 dk 48 sn
096.Bakara (197) Haccın İncelikleri
13.06.202439 dk 8 sn
097.Bakara (198 - 199) Hacda Ticaret ve Zikir
10.12.201944 dk 22 sn
098.Bakara (200 - 202) Dünyada da, Ahirette de İyilik
18.07.202443 dk 23 sn
100.Bakara (208 - 210) Topluca İslâm’a Girin!
01.08.202441 dk 50 sn
101.Bakara (210 - 212) Dünya Hayatı ve Kâfirler
08.08.202445 dk 19 sn
102.Bakara (213) Ümmet-i Muhammed ve Diğer Ümmetler
15.08.202454 dk 4 sn
103.Bakara (214) Belâlar ve Allah’ın Yardımı
22.08.202440 dk 19 sn
104.Bakara (215 - 216) Allah Yolunda Harcamak
29.08.202442 dk 1 sn
105.Bakara (217 - 218) Fitne Katilden Daha Kötüdür
07.07.202233 dk 53 sn
106.Bakara (219-220) İçki ve Kumar
05.09.202432 dk 11 sn
107.Bakara (221) Müşriklerle Evlenmeyin!
12.09.202438 dk 28 sn
108.Bakara (222 - 223)
10.12.201947 dk 5 sn
Ali İmran (92) Furkan (74) İnfak, Gıpta Edilecek Kimseler, Sadaka Vermek
29.05.202514 dk 54 sn
Ali İmran 98 - 101 - Hristiyanların Allahın Ayetlerine Tutumları
01.05.202528 dk 30 sn
Bakara (104) Rahman (1- 4) Kuranı Öğrenmek, Kıymet Bilmek
10.04.202519 dk 2 sn
Bakara (146) Hicr (2 -3) Doğru İnancın Önemi
24.04.202519 dk 44 sn
Hac (73 - 76) Mü’minun (14) İnsanın Yaratılışı Süreci
22.05.202537 dk 38 sn
İnsan (1 - 31) Dünya Sevgisi
15.05.202525 dk 40 sn
Rahman (5 -13) Her Şeyin Dengeli Olması ve Her Varlığın Secde Etmesi
17.04.202525 dk 25 sn
Tekvir (1-14) Kıyamet Günü Alametleri, Mahşer Anı, Pişmanlıklar
05.02.202531 dk 11 sn
AKRA