25.07.1997 - Mümin Kardeşe Sevgiyle Bakmak, Evde Namaz, Kuranı Anlamak, Sabretmek

25.07.1997 - Mümin Kardeşe Sevgiyle Bakmak, Evde Namaz, Kuranı Anlamak, Sabretmek
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Sizlere en güzel dileklerimizi, temennilerimizi sunarız. Her şeyden önce Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına ermenizi dileriz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in şefaatine nail olmanızı dileriz. Peygamber Efendimiz’in mesicidinde bir namaz, başka yerde kılınan bir namazdan bin kat daha sevaplı.
Bu bin kat daha sevaplılığı noktaladıktan sonra, altını çizdikten sonra, Abdullah b. Amr İbnü’l-Âs radıyallahu anhuma’dan rivayet edilen ilk hadîs-i şerîfi okumak istiyorum.
Bu Abdullah dört Abdullah’tan birisi -rıdvanullahi aleyhim ecmaîn- Mısır fatihi Amr İbnü’l-Âs’ın oğlu Abdullah rivayet etmiş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuşlar;
نظر الرجل إلى أخيه على شوق خير من اعتكاف سنة فى مسجدى هذا
Nazaru’r-racüli ilâ ahîhi alâ-şevkın hayrun min i’tikâfihî seneten fî mescidî hâzâ.
Bakın bu mescitte namaz kılmak bin misli sevaplıdır deyince, arkasından bu hadîs-i şerîfi ne kadar anlamlı bulacaksınız. Nazaru’r-racülü ilâ ahîhi. “Adamın kardeşine bakışı.” Buradaki adamdan maksat müslüman olan kişi, kardeşten maksat da din kardeşi. Bir müslümanın din kardeşine bakışı.
Nasıl bakış?
Bakışlar çeşit çeşit olabilir. Sevgiyle, düşmanlıkla, kinle, dik dik, yan yan olur.
Nasıl bir bakış?
Nazaru’r-racüli ilâ ahîhi alâ-şevkın. “Şevk üzerine, o kardeşini severek, ona sevgi ve muhabbet göstererek, yakınlık duygularıyla, İslâmî, güzel duygularla bakışı.”
Kendi mescidini işaret buyurarak:
Hayrun min i’tikâfihî seneten fî mescidî hâzâ. “Benim bu mescidimde bir sene itikâf etmesinden daha hayırlıdır.”
İtikâfı belki dinleyici olan bazı kardeşlerimiz bilmeyebilir. İtikâf; bir mescitte, ibadet etmek maksadıyla bir zaman kalmak için niyet etmeye ve kalmaya denir. Sünnet olan itikâf Ramazan’da. Ramazan’ın son on gününde mescide gelirler bazı ibadete düşkün, sevap kazanmak isteyen, durumu müsait olan müslümanlar, on gün mescitte kalırlar. Eve gitmek yok, geceleyin de mescitte kalırlar, ibadet ederler. Ramazan’ın son on gününde böyle itikâf etmeye Peygamber Efendimiz de riayet etmiş.
Peygamber Efendimiz’in sünnetidir hem de kuvvetli bir sünnettir. Hem de bir beldede hiç kimse, o beldenin mescidinde itikâf etmezse, bütün belde ahalisi, “Niçin bu sünneti yerine getirmediniz?” diye sorumlu olur ama bazıları yapınca; “Bu beldeden de bu sünneti yapanlar oldu.” diye ötekilerinden sorumluluk kalkar. Sünnet-i kifâye deniliyor.
İtikâf çok sevap çünkü evini de bırakıyor insan, eşini de dünya işlerini bir tarafa bırakıyor ve bütün gününü 24 saatini mescitte ibadetle geçiriyor. Belli, münasip zamanlarda istirahat etme hakkı var. Bu çok sevaplı, Türkiye’deki bir mescitte de sevaplı, cuma namazı kılınan bir mescitte daha sevaplı. Mahalle mescidinde de olabilir.
Bir de bu sevaplı güzel ibadetin Peygamber Efendimiz’in mescidinde olmasını düşünün. Peygamber Efendimiz’in mescidinde olunca namazlar bin misli sevaplı ise herhâlde itikâflar da bin misli sevaplı olur.
Peki itikâf ne kadardı?
Sünnet olan Ramazan’ın son on gününde, on günlük veya dokuz günlüktü; Ramazan’ın yirmi dokuz veya otuz çekmesine göre. Ama Peygamber Efendimiz burada diyor ki hadîs-i şerîfindeki ifadede; min i’tikâfihî seneten. “Bir sene itikâf etmesinden.” O zaman epey çok oluyor. Kamerî seneyi 350 küsur gün, 354 gün, 355 gün olarak kabul edersek; 35, 29 gün de çektiğini düşünürsek 35-40 defa Ramazan itikâfı yapmak gibi sevap olacak.
Tekrar hadisin başına dönelim, hatırlayalım; nedir bu kadar sevap olan şey?
Bir müslümanın, öteki müslüman kardeşinin yüzüne şevk, sevgi, merhametle, iyi duygularla, dostâne bir şekilde bakması.
Buradan görüyorsunuz, müslümanın müslümanı sevmesi ne kadar sevap!
Kâbe-i Müşerrefe’nin ne kadar kıymetli, sevaplı, mukaddes, muazzam, heybetli olduğu belli. Ama bir müslümanın kalbini kırmak, Kâbe’yi yıkmaktan daha günah, daha tehlikeli! Onun için gönül yıkmamaya çalışmak, müslümanın müslümanı sevmesi lazım!
Buradan şu çok mühim noktaya ulaşıyoruz: Dinimizde müslümanın müslümanı sevmesi çok sevaplı bir ibadettir, çok kıymetlidir. Müslümanların birbirlerini dînî duygularla, bu kadar candan sevmesi lazım!
Ben müslümanım, Türkiye’de bulunuyorum ama Bosna’daki kardeşimi de aynı muhabbetle severim, Özbekistan’daki, Kazakistan’daki kardeşlerimi de severim, İsveç’teki, Amerika’daki, Afrika’daki, Pakistan’daki, Malezya’daki, Avustralya’daki kardeşimi de aynı muhabbetle severim. Çünkü Allah’a inanmışız, Allah’ın birliğini kabul etmişiz, tevhid akidesine bağlıyız; lâ ilâhe illallah diyoruz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e bağlıyız, bağlılığımızı ifade ediyoruz.
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ
İnneme’l-mü’minûne ihvetün.
Bütün müslümanlar kardeş oldukları için kardeşâne birbirlerimizi sevmemiz lazım. Sevme bir kuru ifadeden ibaret değildir. Seven insan sevdiği için her şeyi, her iyiliği, ikramı, fedakârlığı, yardımı yapar. Onun için hepimizin bu kardeşlerimize yardım etmesi lazım! Dünyanın neresinden olursa olsun, zengin, fakir, zenci, beyaz, sarı, çekik gözlü, yuvarlak yüzlü, mavi gözlü olsun; bütün müslümanların düşünülmesi, yardımına koşulması lazım! Somali’deyse Somali’ye yardım gitmeli, Kongo’daysa Kongo’ya yardım gitmeli, Kamboçya’daysa Kamboçya’ya yardım gitmeli, müslümanlar birbirleriyle ilgilenmeli. Sevginin sonucu yardımlaşmadır, yardımına koşmaktır, dar zamanında imdadına yetişmektir.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Dinin kıymetini biliyoruz, sevabı kazanmaya çalışıyoruz. Burada da öyle, perşembe günü mescitler hemen kalabalıklaşıyor, cuma günü kalabalıklaşıyor.
Neden?
Sevap çok diye. Civar kasabalardan herkes cemselerine atlıyorlar; cemse dediğimiz burada askerî kamyon mânasına değil, minibüs şeklinde yüksek tekerlekli, kuvvetli arabalarla köylerinden, kentlerinden, Riyad’dan, Dammam’dan atlayıp geliyorlar:
“Şu Cumamızı Peygamber Efendimiz’in mescidinde kılalım bin misli sevap olsun!” veya “Mekke-i Mükerreme’ye gidelim, orada kılalım yüz bin misli sevap olsun!” diye koşuşuyor herkes. Sevabı biliyor ve sevabı kazamaya gayret ediyorlar, bu, gözle görülüyor. Caminin bir gün önceki kalabalığı ile bir gün sonraki kalabalıklığı gözle görülür şekilde fark ediliyor.
Madem sevaba bu kadar düşkünüz, bütün müslümanlar düşkün, herkes maddî menfaati kadar mânevî menfaatini de düşünür. O hâlde müslümanlar birbirlerini sevecek ve yardımlaşacak!
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Almanya’dayken beni bir Cuma günü -belki Cuma değildi, herhangi bir gün de olabilir- Boşnak kardeşlerimizin camisinde konuşturmuşlardı. Ondan sonra da onların camide lokal gibi kullandıkları oturma yerlerine, dinlenme yerlerine geçmiştik. Orada Boşnak kardeşlerimiz bize dediler ki:
“Harp varken müslüman kardeşlerimiz bizimle ilgileniyorlardı, harp bitti, ilgi bitti.”
Bu çok yanlış, çok yazık! O söz zihnime saplandı, yüreğimi de kanattı, yaraladı.
Müslümanların müslümanlara her yerde, her zaman yardımcı olması lazım! Hiç bir yerdeki müslümanın yardımsız kalmaması gerekiyor, imdadına yetişilmesi gerekiyor. Bu bizim vazifemiz. Elinizden geldiğince nereyle ilgileniyorsanız, neresiyle ilginiz, tarihî bağlarınız varsa, babanızdan, dedenizden veyahut işiniz bakımından hangi taraf size uygun düşüyorsa müslümanların yardımına koşun!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
نَوِّرُوا مَنَازِلَكُمْ بِالصَّلَاةِ وَقِرَاءَةِ الْقُرْآنِ
Nevvirû menâzileküm bi’s-salâti ve kırâeti’l-Kur’ân.
Bu kısa hadîs-i şerîf Enes radıyallahu anh’ten. Size bunu şu sebepten dolayı okuyorum; dinleyen kardeşlerimizin içinde sıhhî durumu, mâlî durumu buralara gelmeye müsait olmayan kimseler olabilir.
Bizi dinliyorlardır, canları çekiyordur, istiyordur:
“Ah biz de Mekke’ye gitsek, Medine’ye gitsek!” diye ama sevap sadece Mekke’de, Medine’de değil.
Bakın Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;
Nevvirû menâzileküm bi’s-salâti ve kırâeti’l-Kur’ân. “Evlerinizi namaz kılarak, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak nurlandırınız!”
İnsanın evinde de yapabileceği ibadetler var, onları yapmalı. Camide cemaatle namaz kılmak sevap. Camide namazını kılar, sünneti evinde kılar veyahut camide kılınacak namazaları camide kılar, diğer bazı güzel namazlar var, sevabı çok olduğunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bildirmiş, onları da evinde kılar. Evini de kabristan gibi, ölüler diyarı gibi yapmaz, ibadetle nurlardırır, dinlendirir, canlandırır, güzelleştirir, ziynetlendirir.
Meselâ evde kılınan namazlardan neler var?
Geceleyin teheccüd namazı var. Teheccüd namazına kalkılır, taheccüd namazı kılınır, ev nurlanır, şenlenir, ziynetlenir.
Başka ne var?
Duhâ namazı var. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kılmış. Sabahla öğlenin arası geniş bir zaman; o arada 9’da, 10’da, 11’de, öğleye 40-50 dakika kalıncaya kadarki zamanda iki, dört rekât, on iki rekâta kadar duhâ namazı kılınabilir.
Daha başka kaza namazları kılınır. Sevap olsun diye nafile namazlar kılınabilir, abdest aldığı zaman tecdîd-i vudû namazı kılınır, vesaire.
Evlerimizi böyle namaz kılarak, bir de Kur’ân-ı Kerîm okuyarak ibadetlerle nurlandıracağız. Kur’ân-ı Kerîm’e çok çalışmalıyız; okunmasını, kıraatini bilmeliyiz. Anlamını, tefsirini bilmeliyiz. Ahkâmını bilmeliyiz, ahkâmına uymalıyız. Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmeliyiz, öğretmeliyiz. Hepimiz Kur’ân-ı Kerîm öğretmeni, hepimiz Kur’ân-ı Kerîm öğrencisi olmalıyız.
Çünkü insanlar iki çeşittir: Birisi ilim öğrenen, ötekisi ilim öğreten; gerisinde hayır yoktur!
Onun için her ev Kur’an öğretilen, Kur’an öğrenilen yer olmalı. Çocuklarımızı akşam toplayalım: “Bu elif’tir, bu be’dir, bu cim’dir, bu ayn’dır.” diye harfleri öğretelim! Okumayı öğreterek, bu güzel kitabımızın okunmasından başlayarak, ev halkını anlamına, ahkâmına doğru bilgilendirmeliyiz. Ahkâmını öğrenince de ahkâmına uymalıyız!
Üçüncü hadîs-i şerîf, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden İbn Abbas radıyallahu anhuma tarafından rivayet edilmiş.
İbn Abbas da Abdullah isminde, Abdullah b. Abbas. Abbas’ın oğlu Abdullah. Bu da dört Abdullah’tan birisi, ashabın genç alimlerinden birisiydi, Allah şefaatine erdirsin. Peygamber Efendimiz’in amcasının, Abbas’ın oğlu Abdullah rivayet etmiş ki Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş;
سِلاَحُ الْمُؤْمِنِ اَلصَّبْرُ والدُّعَاءُ.
Ni’me silâhu’l-mü’mini es-sabru ve’d-du’âu.
Ni’me edât-ı tahsin, beğenme edatıdır.
Ni’me silâhu’l-mü’mini. “Mü’minin ne güzel silahıdır, ne kadar hoş bir silahtır, ne kadar mükemmel bir silahtır.” diyor Peygamber Efendimiz.
Neymiş o silah, acaba kaç kurşun alırmış, kaç metreye kadar tesirliymiş, nasıl bir silahmış?
Buyuruyor ki; es-sabru ve’d-du’âu. “Sabretmek ve dua etmek mü’minin ne kadar güzel silahıdır.”
Mü’min sabrederse elinde silah varmış da sanki o silahıyla düşmanına ateş ediyormuş gibi sevapları kazanır ve silahla nasıl zafer kazanıyorsa, düşmanı yeniyorsa sabırla veyahut dua ile de öyle yener. Dua da mü’minin silahıdır, hem de çok kuvvetli bir silahtır. Mü’min çok aciz, hasta, zayıf, güçsüz olabilir, mevkisiz, makamsız, rütbesiz, değersiz gibi görünen bir insan olabilir ama dua çok önemlidir. Dua ettiği zaman Allah duasını kabul edince, mü’minin yardımına koşar, zalimi de kahreder.
Dua, gelmiş olan şeye de fayda eder, geleceğe de fayda eder. Gelmiş olan belayı kaldırmaya da yarar, gelecek olan belayı durdurmaya da yarar. Gelmesin, dursun diye belanın durmasına da yarar. Onun için size iki tane silah öğretmiş oluyoruz.
Niye öğretiyoruz?
Çünkü müslümanların maalesef düşmanları çok. Müslümanların ülkeleri güzel, geniş, maddî imkânları, petrolleri, madenleri, altınları, uranyumları var. Gelişmiş ülkeler, gayrimüslim ülkeler bunları yağmalamak için çareler, tuzaklar düşünüyorlar, teşkilatlar kuruyorlar, oyunlar ediyorlar. Müslümanlara sataşıyorlar, saldırıyorlar, harp çıkartıyorlar, katliam ediyorlar, topluca mezarlara gömüyorlar. Yerlerinden, yurtlarından sürüp çıkarmaya çalışıyorlar, fitne fesat çıkartıyorlar, birbirlerine düşürüyorlar, maalesef birbirleriyle savaştırıyorlar, Afganistan’da olduğu gibi. O zaman bu kadar düşmana karşı da müslümanın şöyle silahı olması lazım:
Birisi sabır, birisi dua.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;
النَّصْرُ مَعَ الصَّبْرِ ، وَالْفَرَجُ مَعَ الكَرْبِ وإن مع العسر يسرًا وإن مع العسر يسرًا
en-Nasru mea’s-sabri ve’l-ferecü mea’l-kerbi ve inne me’a’l-yüsran ve inne me’al-yüsran.
en-Nasru mea’s-sabri. “Allah’ın zafer vermesi, nusrete mazhar etmesi, insanları galip çıkarması sabır iledir. Kul sabrettiği zaman, sabrın sonunda zafere, galebeye, muzafferiyete, nusrete mazhar olur.” demektir.
Bu da bir müjde. Şiddetli zamanlarda sabretmeli, sebat etmeli, Allah’a dayanmalı, “Allah sabredenlerle beraberdir.” diye sabretmeli!
Ve’l-ferecü me’a’l-kerbi. “Sevinç de gam, keder, üzüntü, sıkıntıyla beraberdir, onunla beraber olur.”
Yani insan sıkıntıya tahammül ederse;
الفرج بعد الشدة
el-Ferecü ba’de’ş-şiddeti.
dendiği gibi bakarsın o sıkıntının arkasından, Allah bir ferahlık, bir rahatlık, bir şenlik, bir hoşluk ihsan eder. Onlar yan yanadır, peş peşedir, birisinin arkasından ötekisi gelecek demektir.
Bu, Elem neşrahleke sûresinin sonunda da tekrar ediliyor:
فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
Fe-inne me’a’l-‘usri yüsran. “Zorluğun yanında muhakkak ki kolaylık da vardır.”
Darda olan müslümanlara müjdeler olsun ki zorluğun arkasından kolaylık vardır, Allahu Teâlâ hazretlerinin yardımı yakındır!
İnşaallah sabrettikleri takdirde, nusrete ve zafere nail olacaklardır. Duayı unutmasınlar, sabırdan vazgeçmesinler; sabırsızlık gösterip, taşkınlık gösterip, edebe riayet etmeyip yakışıksız sözler söyleyerek Allah’ın mükâfatını ellerinden kaçırmasınlar, yardımını geriye döndürmesinler! Sabr-ı cemîl ile sabretsinler, güzel dualar ile dua etsinler de Allahu Teâlâ hazretleri her türlü yardımlara mazhar eylesin.
Aziz ve sevgili dinleyiciler,
Dilerim ki Allahu Teâlâ hazretleri sizleri, dünyanın ve ahiretin her türlü hayırlarına erdirsin. Cennetiyle Cemâli’yle müşerref eylesin!
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
26.09.1997 -
Allahın Sevmedikleri, Sevgide
23.05.1997 -
Gıybet, İftira, Dedikodu,
