23.04.1999 - Kurana Bağlılık, Sadaka, Yardımlaşma, Anne Babayı Hoşnut Etmek, Birlik ve Beraberlik

23.04.1999 - Kurana Bağlılık, Sadaka, Yardımlaşma, Anne Babayı Hoşnut Etmek, Birlik ve Beraberlik
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...
Aziz ve sevgili Akradyo dinleyenleri,
Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Cumanız mübarek olsun. Allahu Teâlâ hazretleri dünya ve âhiretin hayırlarına cümlenizi erdirsin. Gönüllerinizin muratlarını, dileklerinizi, isteklerinizi lütfuyla, keremiyle ihsan, ikram, is'af eylesin. İşlerinizi rast getirsin.
Enes radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine, Deylemî isimli hadis aliminin Müsnedü'l-Firdevs'inde kaydedildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;
Men erâde ilme'l-evvelîne ve'l-âhirîn fe'l-yüsevviri'l-Kur'ân. "Kim evvelki insanların ve sonraki insanların ilmini isterse, istiyorsa Kur'ân-ı Kerîm'i araştırsın, deşelesin!"
Demek ki Kur'ân-ı Kerîm'de bizden önce yaşamış insanların, kavimlerin bilgileri var. Onlar hakkında bilgi ve işaretler var. Onların sahip oldukları, eriştikleri, bildikleri, öğrendikleri bilgiler saklı. Bizden sonra gelecek insanların ilmi, mâlumâtı da saklı.
Bu ifade, "Bizden sonra kimler gelecek, neler olacak? Dünyanın sonu, âkıbeti ne olacak?" mânasına da anlaşılabilir.
Bizden sonraki insanlar mârifetullah'tan, ilm-i nâfî'den ne gibi bilgiler elde edeceklerse; evvelkiler ne kadar bilgi elde etmişlerse, o bilgilerin hepsi Kur'ân-ı Kerîm'de var. "Evvelkilerin ve sonradan geleceklerin bilgilerini öğrenmek isteyen, onlara sahip olmak isteyen kimse Kur'ân-ı Kerîm'i araştırsın, deşelesin, karıştırsın, üzerinde tefekkür etsin!" buyuruyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Evet! Kur'ân-ı Kerîm'de bizim hem dünya hayatımız hem âhiret saadet ve selâmetimiz için önemli olan; en önemli, en mühim, en faydalı, en zarûrî bilgiler var. İnsan onları öğrendiği zaman hayatını yanlış bir yöne yönlendirmekten, boş bir istikamete harcedip, sarf edip sonunda pişman olmaktan kurtulur. Nasıl hareket etmesi gerektiğini doğru olarak tespit eder ve ömrünü hayırlı, faydalı, ârifâne geçirir, cahilce geçirmez. Ârif olur, âgâh olur, uyanık müslüman, uyanık insan olur ve hem dünyada hem âhirette rahat eder. Çünkü İslâm sadece âhiretin selameti ve saadeti için değil aynı zamanda dünyanın huzuru, rahatı, insanlığın dünya hayatını yaşarken mutlu olması için gereken kanunları, kuralları da ihtivâ ediyor.
Onun için geçmişlerin ve geleceklerin bilgilerini öğrenmek isteyen Kur'ân-ı Kerîm'e sarılsın, Kur'ân-ı Kerîm'i deşelesin, araştırsın; kelimeleri, emirleri, kuralları, yasakları üzerinde derin derin düşünsün, tefekkür eylesin. O zaman kurtulur. Kişiler de, milletler de, cihan halkı da, bütün dünyanın insanları da kurtulur.
Görüyorsunuz, biliyorsunuz, takip ediyorsunuz. Hem yurt içinde hem yurt dışında nice nice dehşetli olaylar cereyan ediyor, nice nice facialar her gün yaşanıyor. İnsanoğulları gaddarca, zalimce birbirleriyle uğraşıp nice nice zulümler icra ediyorlar. Dünyanın huzuru, tadı, rahatı yok. Âhirette de bu gibi insanlar için huzur, rahat olmayacak.
Yol, bu yol değil! Doğru yol, evveli de âhiri de her şeyi bilen âlemlerin Rabbi'nin tavsiye ettiği yoldur. Doğruyu anlamak için insanın bir bilene gidip danışması, sorması lazım! Her şeyi en iyi bilen Allahu Teâlâ hazretleri olduğu için Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerine, yasaklarına uyması, Allahu Teâlâ hazretlerinin kelâmını okuması, anlaması, dinlemesi ve uygulaması lazım!
Bazıları okuyor, inceliyor ama uygulamıyor. Okuyor, anlıyor ama aklı yatmıyor, kafasına girmiyor, doğru görmüyor, çağdışı görüyor veyahut kendi bilgilerine ters düştüğü için -sanki kendi bilgisi çok temelliymiş gibi- kendi bilgisini esas alıyor. Allah'ın kelâmını, kuralını, kanununu, tavsiyesini, dünya ve âhiret mutluluğu için gerekli ilacı reddediyor.
İlacı içmeyen bir hasta ne olur?
Hastalığı devam eder, ilerler, ölür, mahvolur.
İşte insanlık mahvoluyor, görüyorsunuz. İnsanların insanlıktan nasibi çok az. Sırplar Arnavutluk'ta yüz bin kişi öldürmüş. Zaten Arnavutluk'un nüfusu ne kadar? Ne kadar büyük gaddarlık! Ne kadar büyük zalimlik! Ne kadar büyük insafsızlık! Ne kadar büyük vahşilik! Vahşet, dehşet!
Hâlâ öldürüyor.
Yüz binlerce insan yollara düşmüş, yerinden yurdundan olmuş. Soğuk karlar arasında, dağları aşarak kurtulmaya çalışıyor. Yolda önü kesiliyor, belki bombaların altında can veriyor. Çocuklar, kadınlar ağlaşıyor. İhtiyarlar değneğine dayanarak göç etmeye, kurtulmaya çalışıyor.
Bütün bu kişisel, şahsî, özel hastalıkların, milletlerin içine düştükleri çıkmazların, insanların insanlıktan uzak, birbirlerini hiçe sayan, birbirlerine acımayan tutumların hepsi Allah korkusunun olmamasından ve Allah'ın tavsiye buyurduğu kurallara uyulmamaktan kaynaklanıyor.
Osmanlı yedi asır Balkanlar'da hâkim olmuş. Ne Sırp'a, ne Yunanlı'ya, ne Bulgar'a dokunmuş... Hepsi huzur içinde yaşamışlar, Osmanlı yaşatmış. Hatta ihtiyarları söylüyorlar;
"Ah! Osmanlı devrinde ne kadar huzurluyduk, rahattık." diye...
Osmanlı onların dinlerini, inançlarını Allah'a havale etmiş. "Ne yapalım, onlar da ehl-i kitâb, bizden söylemesi..." deyip serbest bırakmış. Ben şimdi, "Keşke Yavuz Sultan Selim Hân gibi biraz zorlasalardı." diyorum;
"Benim ülkemde duracaksanız müslüman olun, müslüman olmayacaksanız kendi cinsinizden insanların bulunduğu diyarlara göçün." deselerdi, Biz bağrımızda barındırmışız, sarıp sarmalamış hatta korumuşuz. Huzur içinde yaşamalarına sebep olmuşuz. Çünkü devlet, nizam, kanun kural oldu mu herkes huzur içinde yaşıyor. Şimdi hiçbir kanun, kural yok. Biz onları korumuşuz, onlar fırsatı bulunca bizi yani müslüman kardeşlerimizi tepelemeye çalışıyor.
Zulüm yüz yıldır, daha fazla zamandır (Osmanlı'nın çekildiği zamandan beri) devam ediyor.
Bütün bunların sebebi hazımsızlık, merhametsizlik, izansızlık, imansızlık ve sair…
Toplumların muhtaç olduğu kuralların hepsinin Kur'ân-ı Kerîm'den bulunması mümkün. Kur'ân-ı Kerîm'i dikkatli bir şekilde okuyan iyi bir mü'min, iyi bir devlet adamı, iyi bir feylesof, iyi bir mütefekkir, iyi bir düşünür, bilge bir insan ahkâmının ne kadar güzel olduğunu bilir. Toplumlara yol gösteren, toplumları sürükleyen insanlar, basın yayındaki saygın yazarlar Kur'ân-ı Kerîm'i görseler, bilseler, tanısalar, benimseseler ve başkalarına anlatsalar; cümle cihan halkı Kur'an'ın ışığında aydınlansa, Kur'an'ın nuruyla yıkansa, nurlansa, içi dışı tertemiz olsa, kirler, paslar gitse hiçbir zulüm kalmazdı.
Tabii onlar öyle yapmıyor. Tarihten gelme husumetler, düşmanlıklar, rekabetler var ama hiç olmazsa müslüman Kur'an'ın kıymetini bilsin! Kur'ân-ı Kerîm'e sarılsın, Kur'ân-ı Kerîm'i derinliğine araştırsın. Kendisi Kur'ân-ı Kerîm'in nimetlerinden, hazinelerinden hissesini alsın; faydalar, ilaçlar, şifalar çıkartsın. Müslümanların hiç olmazsa bunu yapması ve Kur'ân-ı Kerîm'in müdâfii olması lazım!
Kur'ân-ı Kerîm'i anlatmak, yaymak, öğretmek lazım! Öğretmediğimiz zaman Kur'an düşmanı oluyor. İnsanın kendi çocuğu bile yabancı bir ülkeye gidip yabancı ideolojiye, inanca, fikre saplanabiliyor.
Onun için var gücümüzle, tüm aşkımızla şevkimizle Kur'ân-ı Kerîm'e sarılmalıyız. Satır satır, kelime kelime dikkatlı bir şekilde okumalı ve Kur'ân-ı Kerîm'i harf harf tanımalıyız. Ahkâmına uymalı, evimizde uygulamalıyız.
"Kur'ân-ı Kerîm böyle söylüyor, böyle yapalım! Aman evladım, aman yavrum, aman hanımcığım!.." diyerek kim bizim himayemiz altındaysa, kim bizden ışık, yol gösterme bekliyorsa, kimin sorumluluğu bizim boynumuzdaysa onlara Kur'ân-ı Kerîm öğretelim!
Çocuklara anlayacakları şekilde; basitleştirerek, tatlılaştırarak, kolaylaştırarak, hikâyelerle süsleyerek öğretelim. Nasıl olacaksa… Arayan çaresini de, usûlünü de, yolunu da bulur.
Kur'ân-ı Kerîm'i sevdirmeli, öğretmeli ve uygulatmalıyız.
"Aman evladım, Kur'ân-ı Kerîm ‘yalan söylemeyin' diyor; yalan söyleme!.."
"Aman evladım, Kur'ân-ı Kerîm ‘başkasının hakkını yeme' diyor; başkasının hakkını yeme! Komşunun bahçesinden meyveyi koparmaya kalkışma! O kalkışan kardeşlere, arkadaşlara ‘bu haramdır, yanlıştır' de!" diye çocukluktan yetiştirmeliyiz.
Hanımlarımızı eğitmeliyiz! Çevremize İslâm'ın reklamını, tanıtımını yapmalı, sevdirilmesini sağlamalıyız. Dünya bu iş üzerine dönüyor. Herkes malını satmak için ince ince çeşitli usüller düşünüyor. Milletler hâkimiyetlerini, kendi yaşam tarzlarını, kültürlerini, medeniyetlerini, dillerini, edebiyatlarını başkalarına kabul ettirmek için milyarlar harcıyorlar.
"Benim dilim dünyaya hâkim olsun. Benim kültürüm hâkim olsun. Benim malım satılsın, benim borum ötsün, benim sözüm dinlensin!" diye herkes çalışıyor.
Biz de Allah yolunda çalışmalıyız. Allah'ın dinini anlatmaya, öğretmeye gayret etmeliyiz. Ne mutlu bu yolda var gücüyle bütün imkânıyla çalışanlara!..
Ezberlemek, anlamak, anlatmak, öğrenmek, uygulamak, sevdirmek, yaymak..
Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ın (Hz. Ömer'in oğlu) rivayet ettiği diğer bir hadîs-i şerîf... Ahmed b. Hanbel'in, İbn Ebi'd-Dünyâ'nın, İbn Abdi'l-Berr'in kitaplarına aldığına göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki,
Men erâde en tüstecâbe da'vetühû ve en tükşefe kürbetuhû fe'l-yüferric an mu'sirin.
"Kim duasının müstecab olmasını istiyorsa, isterse; üzerinden sıkıntının, belanın açılmasını, gamın, kederin gitmesini isterse..."
Fe'l-yüferric an mu'sirin. "Yoksul, hâli vakti yerinde olmayan, fakir olan kimseyi sevindirsin; onu ferahlandırsın."
Kim fakir, yoksul kimseyi ferahlandırırsa, sevindirirse...
Sevinme nasıl olur?
Adamın sıkıntısı fakirlikten! Yemesi yok, içmesi yok, giymesi yok... Kirasını ödeyemiyor, evi barkı yok, perişan... Çoluk çocuk çok... Kaşı kırışmış, yüzü buruşmuş, saçı dökülmüş, benzi sararmış, perişan adam... İşte kim onu sevindirir, onun sıkıntısını giderirse... Para pul verir, yardım ederse... Çeşitli güzel yollarla çoluk çocuğunun elinden tutar, okutursa ve sair...
Böyle yaptığı zaman ne olacak?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bildiriyor:
"Duası müstecab olacak."
Allah böyle bir kuluna, "Sen yoksul, fakir kimseye yardımcı oldun. Merhametlisin, yardımseversin. Onu sevindirdin, ben de senin duanı kabul ediyorum. Senin duan makbul, müstecab..." diyecek. Böyle yapan bir kimse duası makbul bir kimse olacak.
Başka ne olacak?
Kendi gamı kederi gidecek çünkü başkasını sevindirdi. Başkasını sevindirince Allah da onu sevindiriyor. Başkasının gamını kederini giderince Allah da onun gamını kederini gideriyor. Bu çeşit tedbirlere çok dikkat etmeliyiz. Biz doğrudan doğruya bir şeyi yapmak istiyoruz ama gücümüz, kudretimiz yetmiyor.
Ne kadar imkânımız var? Elimiz neye uzanabilir? Neyi yapabiliriz?
Birçok şeyi temenni ediyoruz ama hiçbirisini yapamıyoruz. Hayatta neler istiyoruz da olmuyor. Olursa, oldurursa; olduran Allahu Teâlâ hazretleridir. Her şeye kâdir olan Allah, olduruyor.
O halde Allah'ın bizim istediğimiz şeyleri yapması, duamızı kabul etmesi, isteklerimizi vermesi için bir şey yapmamız lazım. İşte o yapmamız gereken şey; fakir fukaraya, yoksul, muhtaç, yardıma ihtiyacı olan kimseye el uzatmak, yardımına koşmaktır. İnsanın hem duası müstecab oluyor hem de kendisinin çeşitli sıkıntıları gideriliyor.
Zengin de olsa herkesin sıkıntısı var. Mesela bir hastalık geliyor, zengin fakir demiyor; zengin de çaresiz kalıyor. Bazen büyük bir sıkıntı oluyor, çaresiz kalıyor. O sıkıntının giderilmesi, o belanın def olması, o musibetin kalkması için bir şey olması lazım ama kendi parası, kendi gücü işi çözümlemeye yetmiyor. Para kâr etmiyor, ne yapsa fayda vermiyor. O zaman diyorlar ki:
"İşi Allah'a kaldı."
Zaten herkesin işi her zaman Allah'a kalmıştır ama bu laf, maalesef, yanlış bir söz olarak yayılmış:
"Onun işi artık Allah'a kalmıştır."
Peki, onun işi Allah'a kaldı da senin işin kime kaldı?.. Sen kendi işini kendin mi görüyorsun? Ağaçları sen mi yeşertiyorsun, bitkileri sen mi büyütüyorsun, meyveleri sen mi olduruyorsun, buğdayı sen mi çıkartıyorsun? Güneşi sen mi doğdurtuyor, yağmuru sen mi yağdırıyorsun? Olanları sen mi olduruyorsun, doğanları sen mi meydana getiriyorsun?
Hepsi Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretinde ve senin hiçbir payın, hissen yok... Senin bir şey yaptığın yok, bedavadan Allah'ın ikramlarına nail ve mazhar oluyorsun. Yiyorsun, istifade ediyorsun, faydalanıyorsun; dua edersen ediyorsun, nankörlük edersen nankör bir insan olarak kalıyorsun. Zaten hepimizin işi Allah'a kalmış.
Allahu Teâlâ hazretleri imtihan için bazısına nimet veriyor, bazısına vermiyor. Bazısını fakirlikten imtihan ediyor, bazısına nimet veriyor, zenginlikten imtihan ediyor. Bazısına turp gibi sağlam olmayı nasip ediyor, "Bakalım sağlığında ne yapacak?" diye sağlıktan imtihan ediyor. Bazısına da hastalık veriyor, "Bakalım isyan edecek mi?" diye... İmtihanlar çeşit çeşit; insana bir o geliyor, bir öteki geliyor. Bir o soru geliyor, bir öteki soru geliyor. Yani sorular da hayat boyunca aynı gitmiyor, değişiyor. Herkes çeşitli şekilerde imtihan oluyor.
Herkesin işi Allah'a kalmış. Herkese her şeyi veren, nasip eden Allah! Adam dükkânı açıyor da müşteriler gelmezse çare bulabiliyor mu? "Eyvah bugün hiçbir kuruşluk siftah yapmadık, olmadı." filan diyor ama müşteriyi yakasından tutup, dükkâna sokup zorla bir şey satamıyor. Nasip eden, Allah!..
Duasının müstecab olması, sıkıntılarının izale olması, gamlarının, kederinin dağılması, gitmesi için insan, hali vakti fena olan fakir fukarâyı kollayacak. Yardıma muhtaç insanların yardımına koşacak, iyilik yapacak; iyilik yapınca da iyilik bulacak.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Bunun için elinizden gelen her türlü çareyi, imkânı düşünün. Her yerden çeşit çeşit sıkıntılar, üzüntüler, dertler geliyor. İmtihan!.. Biz de elimizden geldiğince iyilik yapacağız. Allah'ın rızasını kazanacağız, duamız müstecab olacak; gamlarımız, kederlerimiz izale olacak.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, Enes radıyallahu anh'ten İbnü'n-Neccâr tarafından rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîfinde diyor ki:
"Kim anne-babasını hoşnut ederse Allah'ı hoşnut etmiş olur. Kim anne-babasını kendisine kızdırırsa Allah'ı kızdırmış olur."
Anne-babayı hoşnut etmeye çalışmak lazım! Elini öpmek, duasını almaya çalışmak, gönlünü hoş etmeye çalışmak lazım! Hizmet etmek, iyilik yapmak, itaatli bir evlat olmak lazım!
Berren bi-vâlideyhi. "Anasına babasına karşı iyi davranan bir evlat olmaya çalışmak lazım!"
Öyle oldu mu Allah da seviyor.
Anne-babasını, "Hay Allah müstehakını versin!" filan diye kızdırdı mı... Bazen anneler babalar, hayırsız evlatlarına kızıyorlar.
Hatta gazetelerde okuyoruz... Anarşi, devlete karşı kavga, gürültü, patırtı derken bir kız veya bir oğlan ölmüş. Ailesine diyorlar ki:
"Çatışmada çocuk öldü. Bu çocuğunuzu alın."
"Ben öyle hayırsız evladı istemem! Bana zaten itaat etmedi, bu yola düştü. Ben de onun için kendisinden hoşnut değilim. Ne olursa olsun, alın gömün!" diyor. Hayırsız evlat diye anası-babası sevmiyor. O zaman dünyası da âhireti de mahvoluyor.
Anne-babalara hürmet edelim. Bu hadîs-i şerîfi duyduktan sonra anne-babalara elimizden gelen izzeti, ikramı yapalım.
Bir insan Allah'ın kızacağı işi yapmaya razı olarak birisini memnun etti mi dindarlık gider. Din, iman, mânevî makam, mertebe, durum elden gider; kötü bir durum olur. Dünyada ve âhirette Allah böyle insanların cezasını verir.
İslâm'da dalkavukluk yoktur; hakkı tutmak ve söylemek, zulmü engellemek, mazluma yardım etmek, iyi şeyi yaptırmaya çalışmak, kötü şeyi de yaptırmamaya çalışmak vardır. Emr-i mâruf nehy-i münker dediğimiz şey... Bunlar Allah'ın sevdiği şeylerdir, bunların yapılması lazım!
Allahu Teâlâ hazretleri dinimizin gösterdiği, Kur'ân-ı Kerîm'in, hadîs-i şerîflerin, şeriatimizin ihtivâ ettiği güzellikleri anlayan, kavrayan, uygulayan, farkına varıp onlardan istifade eden, dünyada sevdiği ve vazifesini yapmış bir kul olarak mutlu yaşayan, âhirette de Allah'ın huzuruna sevdiği kul olarak varıp, rızasına erip cennetine giren, cemâlini gören, türlü türlü nimetler ile mükâfatlara nâil olan kullarından eylesin...
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...
23.07.1999 -
Mağfiret İstemek, Tevbe,
22.10.1999 -
Ölüm Sonrası
