27.02.1998 - Müslüman Kardeşine Yardım Etmek

27.02.1998 - Müslüman Kardeşine Yardım Etmek
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Gününüz hayırlı olsun, ömrünüz uzun olsun. Allahu Teâlâ hazretleri sizlere sevdiği işleri yapmayı, rızasını kazanmayı nasip etsin.
Biliyorsunuz insanoğlunun çok çeşitli ihtiyaçları var. Bütün mahlukâtın-yaratıkların ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçları âlemlerin Rabbi, Rabbimiz Allahu Teâlâ hazretleri karşılıyor. Ekremü’l-ekremîn cömertlerin en cömerdi, Erhamu’r-râhimîn merhametlilerin en merhametlisi olduğu için, Rezzâk-ı âlem olduğu için herkese rızkını veriyor, ihtiyacını karşılıyor. Samed olduğu için, Mücîbu’d-da’avât duaları kabul edici olduğu için bütün kendisine iltica eden, kendisinden isteği olan kulların dualarını kabul ediyor. İnsanlar, çeşitli mahluklar yaşıyorlar. Hepsi; nefes alması, sağlıklı yaşaması, rızık bulması, gıda bulması hep Cenâb-ı Mevlâ’nın lütfuyla oluyor.
Allahu Teâlâ hazretleri dilerse bir kulunu, yarattığını, insan olsun, daha başka varlıklar olsun, çeşitli şekillerde, türlü türlü nimetlere, sonsuz, sayısız nimetlere mazhar edebilir. Dilediğinin tabii ömrünü sona erdiren de O, rızkını kesen de O, hasta eden de O, sağlığı veren de O. Bunların hepsi O’nun kudretiyle, hikmetiyle, takdiriyle oluyor. Hepsinin sebebi, hikmeti var; alınacak dersler var.
Allahu Teâlâ hazretleri kullarının merhametli olmasını seviyor. Yani bir kul merhametliyse, başka kullara merhamet ediyorsa, acıyorsa, şefkat gösteriyorsa, onun derdiyle ilgileniyorsa seviyor. İkramcı olursa, mükrim olursa, ikram ederse seviyor. Yani Allah’ın kendisine vermiş olduğu nimetlerden, imkânlardan başkalarına verenleri, cömert kullarını seviyor. Hatta kazandığının bir miktarını fakirlere vermeyi dinimizin bir şartı eylemiş. Bu vermeyi ifade ederken “Kulların mallarında, kazançlarında, zenginliklerinde fakirlerin hakkı vardır.” buyuruyor. Yani fakirlerin bir hakkı olduğunu beyan ediyor. Zenginin bir lütfu olmaktan ziyade, fakirin bir hakkı olduğunu beyan ediyor. Bu, İslâm’ın güzel tarafı tabii, ne kadar önemli bir nokta...
Bugün dünyada insanlar o kadar maddecileşmiş, o kadar sert-katı kalpli olmuş ki karşısındakini aldatıp, ağlatıp kendisi yaşamaya, rahat etmeye bakıyor. Ama İslâm öyle değil; kendisinin hakkını almaktan öteye, karşı tarafa ikramda bulunmasını da istiyor, tavsiye buyuruyor. Bunu dinin bir görevi, ödevlerden bir ödev, farzlardan bir farz haline getirmiş. Zengine, fakire yardım etmeyi bir görev olarak yüklemiş. İslâm’ın ne kadar güzel olduğunu; bu maddeci, katı, merhametsiz dünyada İslâm’ın ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu gösteren hususlar...
Allahu Teâlâ hazretleri bütün kulların hâcetlerini kaza eder, yani ihtiyaçlarını görür. Neye muhtaçsa, neye ihtiyacı varsa lutfeden, veren, işi gören, ihtiyacını gideren, hacetini revâ eyleyen Allahu Teâlâ hazretleridir. Ama kulların da birbirlerine merhamet etmesini, yardımlaşmasını seviyor ve bunlara büyük sevap veriyor.
Bunlardan bir misal olsun diye Enes radıyallahu anh’ın Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi okuyacağım. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;
من قضى لأخيه حاجة من حوائج الدنيا قضى الله له اثنتين وسبعين حاجة أسهلهما المغفرة
Men kadâ li-ehîhi hâceten min havâici’d-dünyâ kada’llâhu teâlâ lehû isneteyni ve seb’îne hâceten esheluhâ el-mağfirete.
Sadaka Resûlullah ve netaka Habîbullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Bu güzel müjdeli hadîs-i şerîfin mâna-i münîfi nedir?
Men kadâ li-ehîhi hâceten min havâici’d-dünyâ. “Kim kardeşinin dünya ihtiyaçlarından bir ihtiyacını görürse, karşılarsa, ona bir şey verirse, muhtaç olduğu ihtiyacı olan bir şeyi ona verirse veya muhtaç olduğu bir hususta ona destek olursa, yardımcı olursa…”
Buradaki “kardeşi” dediği tabii anne-baba bir kardeş değil, dindeki kardeşlik. Hatta bütün insanlar Hz. Âdem atamız aleyhisselam’dan kardeş. Hz. Âdem’in oğulları, Benî Âdem; oradan bir kardeşlik var. Bir de Kur’ân-ı Kerîm’in bizleri içine aldığı, soktuğu bir güzel başka kardeşlik var;
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ
İnneme’l-mü’minûne ihvetün. “Bütün mü’minler, müslümanlar birbirleriyle kardeştirler.” buyuruyor Kur’ân-ı Kerîm ve kardeşçe hareket etmek bir vazife oluyor.
Biliyoruz ki bütün müslümanlar bizim din kardeşimizdir.
“Bir insan, bir din kardeşinin, bir başka insanın ihtiyacını görürse...” Min havâici’d-dünyâ. “Dünya ihtiyaçlarından.” Kada’llâhu teâlâ lehû. “Allah da bu iyiliksever insanın.” İsneteyni ve seb’îne hâceten. “72 hacetini kaza eder, 72 ihtiyacını giderir.” O, öteki kardeşinin bir ihtiyacını giderdi diye Allah onun 72 ihtiyacını giderir, 72 işini görür, 72 hâcetini reva eder, kaza eder.
Esheluhâ el-mağfirete. “En aşağısı, en hafifi, en kolayı, en önde geleni Allah’ın mağfireti.”
Önce afv u mağfiret ediyor. “Sen kardeşine iyilik yaptın, onun işini görüverdin, ihtiyacını gideriverdin.” diye sevdiği için mağfiret ediyor. En başta geleni bu. En kolayı, hemen dile kolay söylenmesi, önde geleni el-mağfire; Allah’ın kulu mağfiret etmesi.
Mağfiret ne demek?
Bu Arapça bir kelime; “günahlarını örtmesi” demek. Yani yapılmış bir günahı kapatması, defteri, hesabı kapatması, günahı silmesi; ondan dolayı azap ve hesap olmayacağına alamet tabii... Allah bir kulunu afv u mağfiret etti mi demek ki günahlarını hesaba katmayacak, örtecek; kendisi biliyor ne kusurlar işlediğini ama âhirette onu sormayacak ve ondan dolayı cezalandırmayacak demektir. Hesabın, borcun, günahın silinmesi demek oluyor; çok güzel bir şey.
Demek ki birincisi bu olunca, geriye kalan -bir tanesi, Allah’ın afv u mağfiret etmesi bile yeterli de- ötekiler, daha nice nice güzel şeyler olacak.
Ben zaman zaman arkadaşlarımın özel hayatlarını -kendileri anlattıkları için veya ben gördüğüm için- takip edebiliyorum. İslâmî bakımdan güzel, sevap olan bir iyilik, iş yapıyor, arkasından onun bereketi olarak işinde derhal bir düzelme, bir gelişme, bir kâr, bir olumluluk meydana geliyor. İlk başta bir sıkıntı gibi, masraf gibi oluyor, keseden birtakım şeylerin çıkması gibi, üzücü gibi oluyor ama o imtihanın işte heyecanlı tarafı; ondan sonra Allahu Teâlâ hazretleri “Aferin, sen bu işi iyi başardın.” diye, o kulun işlerini görüyor.
Allahu Teâlâ hazretleri dünyevî bir işini gören bir insana bu kadar mükâfat veriyor. Yani kardeşinin dünyevî bir ihtiyacı var, diyelim ki borcu var, “Al sana, bende fazla para var, borcunu öde, sonra bana imkânın olduğu zaman ödersin.” diyebilir, ihtiyacı böylece görülür. Kapıya alacaklısı dayanmış, güm güm vuruyor, sıkıştırıyor, adam feleğini şaşırmış; kardeşi onun borcunu ödemesine yardımcı oluyor. Ya da evi yok, buyur, ev veriyor. Veyahut giyimi yok, “Al şunu giy.” diyor. Veyahut çocuğunun bir sıkıntısı var, onu hallediveriyor. Veyahut işi yok, bir iş ihsan ediyor, “Gel şu işte çalış, işte ben de sana şu kadar maaş vereyim.” diye... Yani insanın karşılaştığı ihtiyaçlar sonsuzdur. Misal olarak bu kadarını söyledik. Çok çeşitli şeyler olabilir, insanın başı dara gelebilir. Hatta bazen sıcak bir günde yürürken etrafa bakınıyor; dükkân yok, çeşme yok, vesaire yok, o zaman birisi bir bardak soğuk bir şey ikram etse, işte o da bir ihtiyaç giderme. Veyahut -afedersiniz- abdest alacak, namaz geçecek, bir kapıyı vuruyor;
“Namazım geçecek, müsaade eder misiniz, su bulamadım...”
“Buyur, abdest al, kıl namazı...”
İşte bir ihtiyacın görülmesi... Allahu Teâlâ hazretleri seviyor.
İnsanoğullarının, yaratıkların her ânı ihtiyaçtır. Her an ihtiyaç halindeyiz. Her an ihtiyacımızın görülmesi lazım.
Oksijene, nefese, gıdaya, istirahata, üzüldüğümüz zaman derdimizi paylaşacak samimi arkadaşa, teselliye, mâneviyatımız düzelsin diye birtakım kimselerin bazı şeyler söylemesine, bizi takviye etmesine ihtiyacımız var. Çeşit çeşit ihtiyaçlar olabiliyor.
Bu ihtiyaçları dünyevî-uhrevî ihtiyaçlar; maddî-mânevî ihtiyaçlar; bedenî-ruhî ihtiyaçlar diye ayırabiliriz. Kişisel-toplumsal ihtiyaçlar diye düşünebiliriz. Çeşitli ihtiyaçlar var.
Maddî bir ihtiyacın karşılanması; bu kolay bir şey çünkü herkesin elinde az-çok maddî bir imkân oluyor, ötekisine ihtiyacı olduğunu anladığı zaman verirse, işte bir ihtiyaç karşılanmış olur, kolay olur. Tabii insanın maddesi, dünyası önemsizdir; mühim olan âhiretidir. Çünkü dünya hayatı fânidir, gelip geçicidir, bir ömürlüktür. Bir insanın ömrü 50-60-70-80, hadi diyelim 100-120, hadi diyelim 150 yıllıktır. Ama âhiret çok daha mühimdir. Onun için en mühim ihtiyaç âhiret ihtiyacıdır, iman ihtiyacıdır.
Eğer bir insan bir kardeşinin imanını kurtaracak, onun imanında muhtaç olduğu bir mânevî desteği sağlayacak olursa; bir insanın mâneviyatına, âhiretine faydası olacak bir şey yaparsa tabii çok daha büyük bir ihtiyacını karşılamış olur. Onun artık sevabını kelimelerle izah etmek, ölçmek zor olur; hadsiz, hesapsız sevaplar kazanır. Bir insanın sizin vasıtanızla imana gelmesi, çeşit çeşit mallara sahip olmaktan, dünyada ve dünyanın içindeki her şeye sahip olmaktan daha iyidir. Hz. Ali Efendimiz’e Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in buyurduğu ifadesiyle, kelimeleriyle: “Kırmızı kırmızı develere sahip olmaktan iyidir.” Biliyorsunuz develerin, “devetüyü” rengi diyoruz, bazıları kırmızı oluyor. Arabistan’da gezerken, uzaktan arada nadir beyaz develer de gördüm; o daha çarpıcı oluyor. Tabii kırmızı develer Arab’ın serveti; çölde üstüne biniyor, etini yiyor, sütünden istifâde ediyor. O ağaçların, otların az olduğu diyarda en büyük şey o. Onu öyle anlatmış Peygamber Efendimiz. Kırmızı kırmızı develere sahip olmaktan, insanın birisini hidâyete erdirmesi daha önemli oluyor. Onun için mâneviyatı takviye edici, mânevî ihtiyaçları giderici çalışmalar daha önemli.
Bir insan mânevî ihtiyacı karşılandığı zaman mutlu oluyor, tatmin oluyor, seviniyor. Yani bu yemek yemek, su içmekten sonra hâsıl olan muvakkat bir tatmin de değil, daha uzun bir tatmin oluyor. İyi bir insan oluyor, ıslah oluyor. Islah olduğu zaman iyi işler yapıyor.
Demek ki mânevî ihtiyaçları karşılamaya önem vermeliyiz.
Yöneticileri düşünürüm eskiden beri; tabii Türkiye’nin kalkınması bahis konusu olduğu zaman mesela, ne yapılır? Barajlar yapılsın, yollar yapılsın... Karayolları, Devlet Su İşleri vesaire... Buralarda bizim kardeşlerimiz çok güzel hizmetler ettiler. Türkiye’nin barajlarının, yollarının yapılmasında bizim kardeşlerimizin, Allah razı olsun, çok hizmetleri var. Bunlar güzel hizmetler; mühendislik hizmetleri, maddî hizmetler, altyapı hizmetleri güzel ama bunlardan daha ötedeki, daha önemli hizmetler nedir?
İnsanın dinini-imanını takviye edecek, Allah’ın sevgili kulu olmasına yardımcı olacak, güzel huylu bir kul olmasına yardımcı olacak hizmetler; eğitim hizmetleri, radyo, gazete, mecmua hizmetleri, okul hizmetleri, kurs hizmetleri, çeşitli yaz kamplarındaki hizmetler. Bunların çok büyük, çok önemli yeri var.
Bir insanın dünyevî bir ihtiyacını bir müslüman karşılarsa, Allah da onun yetmiş iki ihtiyacını karşılar. En aşağı mükâfat, mağfiret olunması. Yani günahlarını afv u mağfiret edecek. Artık ondan sonra da Allah’tan 71 tane başka mükâfat gelecek. Dünyevî ihtiyacına bu kadar mükâfat olursa, en büyük ihtiyaç olan mâneviyat, iman ihtiyacına yardımcı olmak çok daha büyük mükâfatlarla taltif olunacak demektir.
O halde devletçe, yöneticiler, milletvekilleri, meclisin sayın üyeleri, mütefekkirler, gazeteciler, yazarlar, öğretmenler, profesörler, aydın kişiler olarak herkesin halkımızın, insanlığın, bütün insanların mâneviyatına yardımcı olacak çalışmalar yapmamız lazım.
Tabii millî yönden, millî eğitim olarak mâneviyatına yardım; onu dindar, inançlı bir insan olarak yetiştirmek. Bir de insancıl bir yardım olarak, başka insanların da doğru inanca girmesini sağlamak; bu da onlara bir yardım. Çünkü onlar batıl-yanlış bir inanç üzerine yaşayıp ölürlerse cehenneme gidecekler. Biliyoruz ki Allah’a şirk koşarak ölen bir insan, bir din inancı, bir Allah inancına sahip olsa bile şirk koştuğu, ortak düşündüğü, Allah’a eşler-ortaklar düşündüğü için ebediyen cehennemde kalacak. Yani sırf tanrı inancı, deizm, tanrı tanırlık yetmiyor, dindarlık yetmiyor; inancın doğru olması gerekiyor, doğru bir inanca sahip olmak gerekiyor.
Demek ki kendi müslüman halkımızın iyi müslüman olmasına hepimizin çalışması lazım. Yöneticiler, kanun koyucular, eğiticiler, üniversite hocaları, yazarlar, halkın yaygın-örgün eğitimiyle ilgili mübarek, muhterem insanlar halkımız için çalıştığı gibi, bütün insanlık için de devlet politikası olarak İslâm’ı yayma çalışması içinde olmalıyız.
Mesela Malezya bir İslâm ülkesi. Mesela Pakistan bir İslâm ülkesi. Suudi Arabistan bir İslâm ülkesi… Suudi Arabistan’da bütün dünyada İslâmî hareketleri desteklemek için kurulmuş, meşhur gazetelere de intikal eden Rabıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî, “İslâm âlemi arasındaki bağları kuvvetlendirmeye yarayan teşkilat” diye bir teşkilat var. Devlet buraya en mühim adamlarını, bakanlık yapmış kimseleri tayin ediyor. Diyelim ki Avustralya’da bir cami yapılacaksa, gidiyorsunuz oraya müracaat ediyorsunuz, camiye yardım geliyor. “Burada cami kuracağız.” deyince paralar almışlar, camilerini yapmışlar. Suud Devleti dünya üzerindeki camilerin yapılmasına destek oluyor.
Bu nedir?
Bir siyasettir. Sonuç itibariyle imanla, ihlâsla yapılmışsa, dinî ihtiyacın karşılanması bakımından-karşılanmasına yardımcı oldukları için Allah onlara mükâfat verecek. Ama siyaseten, hani “Suud devleti itibarlı olsun” diye yapmışlarsa, dünyevî maksatlarla yapmışlarsa -ki ben birinci maksadın, sevap kazanmak maksadının daha üstün olduğunu düşünüyorum, hüsn-ü zan ederim- muhakkak çok büyük mükâfatlar kazanıyorlar. İnsan netice itibariyle cami yaptırıyor. Bizim bunlara koşturmamız lazım, başka zengin ülkelerin koşturması lazım.
Tabii parası olan, başkalarının işini görecek hizmetlere bu parasını yönlendirirse sevap kazanır. Ama keyfine, zevkine harcarsa… Yarın Allah bunun hesabını sorar.
Tabii herkes başkasını doğru yola çekmeye çalışıyor, bu yanlış oluyor. Çünkü başkasına tesir edemiyor.
Uzaktan uzağa birisine bir söz söylesen ne olacak?
Herkes kendisini düzeltmeye çalışırsa o zaman iş düzelir. Çünkü kendisine sözü geçer, kişi kendi gönlünün sultanıdır, istediği gibi yapar.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
O halde biz ne yapmalıyız?
Biz Hz. Âdem’den kardeşimiz olan tüm insanlara iyilik yapmaya çalışmalıyız, ihtiyaçlarını görmeye çalışmalıyız. Kur’ân-ı Kerîm’den, İslâm’dan kardeşimiz olan müslüman kardeşlerimize daha özel bir yakınlıkla, ilgiyle, daha çok merhamet ederek hizmet etmeye çalışmalıyız.
Tabii gıda yardımı tükenen bir yardımdır. Oraya gidiyor, o gıda yendi mi biter. Köklü yardımlar yapılsa, kalkınmasına yardım yapılsa, sanayisine yardım yapılsa o ülkenin insanları daha çok mutlu olur. Kendi kendine yaşayacak, alnının akıyla, yardım almadan çalışarak yaşayacak hale gelirse daha iyi olur. Böylece biz bütün insanların ama özellikle müslüman kardeşlerimizin çünkü onların ihtiyacı daha fazla... Yani insan cebinde hayır yapacak parası olsa, gidip de Moda’da, Kalamış’ta, Kadıköy’de, Adalar’da zengin muhitlerde o parayı verecek insan aramaz herhalde; gecekondu mahallelerine gider, yoksulların arasında o parayı verecek, bir zekâta müstahak insan bulmaya çalışır.
Biz de ne yapmalıyız?
Dünya üzerinde kimler muhtaçsa, kimler yardıma ihtiyaç halindeyse, hâceti çoksa, ihtiyacı çoksa onlara yardımcı olmaya çalışmalıyız.
Ben yine sözümün bir devamı olarak, kardeşlerimi dışa dönük çalışmalara davet ediyorum. Türkiye içindeki çalışmalarını yapsınlar, Türkiye’deki halkımıza faydalı çalışmalar yapmaya yönelsinler ama dünyaya açılsınlar. Pencerelerini, kapılarını dünyaya açsınlar. Biraz dünyayı gezsinler, dünya ülkelerini görsünler, fakir ülkeleri görsünler. Oralara yatırımlar yapsınlar, yardımcı olsunlar. Bunları yapan kardeşlerimiz de var. Bunların misalleri de var.
Mesela Türkmenistan’a, Özbekistan’a, Kırgızistan’a, Azerbaycan’a giden; fedakârca oralarda yatırım yapan, kâr etmediğini bile bile oraya fabrika taşıyan kardeşlerimiz var.
Bunu neden yapıyorlar?
Orası kalkınsın diye. Onun gibi başka ülkelere de böyle hayırlar yapmaya davet ederim. Bütün insanlığa, bütün İslâm âlemine, bütün fakir ülkelere yardımcı olmalarını tavsiye ederim.
Ama biz bugünden itibaren bu hadisi hiç unutmayalım; bir insan bir müslüman kardeşinin maddî, dünyevî bir ihtiyacını karşılamak için bir hamle yapar, karşılarsa Allah onun 72 ihtiyacını karşılıyor. Bunu unutmayalım.Kendi başımıza başkasını ıslah etmeye çalışalım ama önce kendimiz ıslah olmaya, kendimiz iyi insan olarak çalışmaya gayret edelim. Başka insanların ihtiyaçlarını giderecek fırsatları gözleyelim. Yani Türkiye’de, İstanbul’da, başka şehirlerde, gecekondu muhitlerinde fukarâ, yoksul, mazlum, mağdur insanlara yönelelim, onlara yardımcı olalım, ihtiyaçlarını giderelim. Ondan sonra bu bizim hamiyetimiz, bu iyilikseverliğimiz Türkiye hudutları dışına taşsın, yani dışa açılalım.
Onun için hepimiz iyilik yapmak için fırsatlar kollamaya girişelim. İyiliksever, başkalarının ihtiyaçlarını gidermek için koşturan, fedakâr, mübarek, rabbânî, nurânî insanlar olalım. Ömrümüzü Allah’ın rızasına uygun geçirmeye gayret edelim. Rızasını kazanalım. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmak nasip olsun.
Allahu Teâlâ hazretleri bizleri lütfuna erdirsin, iltifatına mazhar buyursun. Cennetiyle, cemaliyle taltif eylesin.
Bi-hürmeti ismihi’l-a’zam ve esmâihi’l-hüsnâ ve nebiyyihî Muhammedini’l-Mustafâ...
Peygamber Efendimiz’in hürmetine, cuma günü hürmetine, ism-i âzâmın hürmetine Allah bizi bu emellerimize muvaffak eylesin, arzularımızı uygulamaya muvaffak eylesin. Hepinize en güzel duygularımı, dileklerimi, dualarımı, temennilerimi, sevgilerimi, saygılarımı arz ederim. Hasretlerimi sunarım, dualarınızı beklerim.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
02.07.1999 -
Peygamber Efendimizine İman,
26.06.1998 -
Helal Kazanç, İhtiyacını
