04.10.1996 - Mümin Kardeşini Sevindirme, Cennetteki Arazileri İbadetle Mamur Hala Getirme

04.10.1996 - Mümin Kardeşini Sevindirme, Cennetteki Arazileri İbadetle Mamur Hala Getirme
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Cumanız mübarek; gününüz hayırlı; ömrünüz uzun; ameliniz makbul olsun. Allah’ın rahmetine erin, iki cihanda aziz olun.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in hadîs-i şerîflerinden, sizi de sevindirecek konulardan seçmeye çalıştım. Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhümâ, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Sadaka resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
“Allahu Teâlâ hazretlerine; bir müslümana sevinç vermek, onun içine, gönlüne sevinç idhal etmekten daha sevimli bir şey yoktur.”
Allah, müslüman kulun müslüman kardeşini sevindirmesini, onu sevindirecek bir şeyler yapmasını sonuç olarak gönlünü hoş etmesini çok seviyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfin başında;
Mâ min şey’in. “Hiçbir şey yoktur ki…” Ehabbu ilallâhi teâlâ. “Allahu Teâlâ hazretlerine daha sevgili olsun…” Bi-idhâlike’s-surûri alâ ehîke’l-mü’min. “Müslüman kardeşinin içine sevinç sokmandan, sevinç vermenden, gönlünü hoş etmenden daha sevimli hiçbir şey yoktur!” diye bildiriyor.
Niçin bu hadîs-i şerîfi seçtim?
Allah yanında en sevgili ameller nedir; kardeşlerim öğrensin, onları yapsınlar, Allah’ın sevgili kulu olsunlar diye biraz sürurdan bahsedelim, sevinmekten, sevindirmekten bahsedelim.
Sevinme meselesi ile ilgili bir başka hadîs-i şerîfi de peşine ekleyeyim; hoşunuza gidecek. Bir de bu hadîs-i şerîf melekler hakkındaki bilgimizi de renklendirecek, çeşni katacak.
Meleklere inanıyoruz, meleklerin ruhanî varlıklar olduğunu biliyoruz ama bu ikinci hadîs-i şerîfle onların yaratılışlarıyla ilgili bir şey de kazanmış olacağız. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
“Hiçbir mü’min kul yoktur ki bir mü’min kardeşinin içine, gönlüne sürur sokmuş, gönlünü almış, onu sevindirmiş, kalbini kazanmış; kalbini kazandıracak, sevinecek, neşelendirecek bir şey yapmış olmasın…” İllâ halakallâhu min zâlike’s-surûri melekâ. “Öyle yapan bir kul için Allah bu sevinçten dolayı bir melek yaratır.”
Peygamber Efendimiz; “Mü’min, mü’min kardeşini sevindirecek bir şey yapıyor; onun gönlü şen oluyor, hoş oluyor. Allah o sevinçten dolayı, bir melek yaratır!” diyor.
O melek ne yapar?
Ya’budullâhe. “O melek Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet eder.” Ve yumecciduhû. “Onu ulular, temcid eder.”
“Yâ Rabbi, sen yücesin, yücelerden yücesin, şânın uludur…” diye Allahu Teâlâ hazretlerinin hoşuna gidecek övgülerle Allahu Teâlâ hazretlerine hem ibadet eder hem güzel övgüler, hamdler yapar; temcid eder.
Ve yûhiduhû. “Ve Allahu Teâlâ hazretlerini birler, bir olduğunu ifade eder.”
“Lâ ilâhe illallah. Yâ Rabbi, sen birsin, sen yücelerden yücesin, senin her şeyin noksanlıklardan münezzehtir…” vs. der.
Bu melek Allah’ın sevdiği ibadetlerle, sözlerle, tesbihlerle vakit geçirir.
Bu melek nereden yaratıldı?
Mü’minin, mü’min kulu sevindirmesinden yaratıldı. O sevinçten yaratıldı, diyor; Min zâlike’s-surûr. O sevinçten Allah bir melek yaratır, diyor.
Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi her yerden her türlü yaratmaya kâdir.
Melekler de ruhanî varlıklar, görünmez varlıklardır. Biz, halkımız anlasın diye şeffaf diyelim, şeffaf varlıklardır. Bazen Allah dilerse kullarına gösteriyor. Herkes görmeyebilir. O sevinçten bir melek yaratır; o da Allah’a ibadet eder durur, tesbih çeker durur. Lâ ilâhe illallah der, böyle güzel sözler söyler.
Fe-izâ sâre’l-mü’minu fî lahdihî. “O sevinci meydana getiren, kardeşini sevindiren, güzel, zarif davranan, tatlı davranıp da karşısındakinin gönlünü hoş eden mü’min kul vefat edip de kabrine konuldu mu oraya vardığı zaman…” Etâhu’s-surûrullezî edhalehû aleyhi. “Mü’min kardeşinin gönlüne bahşettiği sevinç, sürur ona gelir. O sevinç, kardeşini sevindiren kişinin kabirde yanına gelir.”
O sevinç melek olmuştu ya, o onun yanına gelir.
Fe-yekûlü lehû emâ ta’rifunî. “O vefat eden, kabre konulan, o sevindiren mü’mine der ki “Beni bilmiyor musun? Beni tanımadın mı, tanımıyor musun?”
Fekulu men ente?
Tabii tanımadı, mü’min olanları bilmiyor ama -şu anda hadîs-i şerîfi okuyorum- siz biliyorsunuz.
Ema ta’rifûnî. “Sen beni tanıyamadın mı, bilemedin mi, bilmiyor musun?”
Men ente. “Kimmişsin? Sen madem kendini tanıtmak için beni sorguya çekiyorsun, kimmişsin? diye sorar.
Fe-yekûlü: Ene’s-surûrullezî edhaltenî alâ fulânî. “O der ki; ‘Ben senin dünyada yaşıyorken, hâl-i hayatındayken filanca kardeşini sevindirdiğin zaman onun gönlüne soktuğun, onun gönlünde hâsıl olan sevincim.’” Ene’l-yevm ûnisû vahşeteke. “Bugün senin yalnızlığında sana arkadaş olmaya, yalnızlığını gidermeye geldim.”
İnsan kabirde yattığı zaman, karanlık kabirde, toprak altında, yalnız olacak ya… Diyecek ki;
“Bugün ben sana arkadaşlık etmeye, yalnızlığını gidermeye, yalnızlıktan ürküntünü gidermeye geldim.”
Ve ulakkineke hücceteke. “Sana delil olacak sözlerini arkandan telkin etmeye, fısıldamaya geldim.”
Bu ne demek?
Kabirde sorgu sual haktır ve gerçektir! Sahih hadislerde var. İnsan kabire konulduğu zaman onun kimliğini, itikadını, hâlini soracak:
“Sen kimsin? Dinin ne? Rabbin kim? Peygamberin kim? Kitabın ne?..” diye soracak.
O da eğer mü’minse, Allah nasip ederse diyecek ki;
“Rabbim Allah, peygamberim Muhammed-i Mustafâ, dinim İslâm, kitabım Kur’ân-ı azîmüşşân, kıblem Kâbe-i müşerrefe, ben elhamdülillah müslümanım!”
Kabirde sorgu melekleri insanın yanına gelecek, sorgu meleklerine böyle cevap verecek.
Tabii bu cevabı herkes veremeyecek. Bu cevabı verebilmek mü’min kulun dünyadaki Müslümanlığının durumuna bağlı.
Bakın ne kadar güzel! Melek hakkında bilgi sahibi olduk.
Bu sevinçten hâsıl olmuş olan melek diyor ki;
Ve ulakkineke hücceteke. “Ben sana, senin söylemen gereken, hakkındaki delil olacak sözleri sana telkin etmeye geldim.”
Yukarıda da, mezarın başında da, hocalar telkin ediyor. Diyorlar ki;
“Ey filancanın oğlu filanca! Hani sen dünyadayken inandığın inancını hatırla, ‘Allah’tan başka ilah yok!’ de. Eşhedü en lâ ilâhe illallâh de, Muhammed onun elçisidir, de…” diye, yukarda da imam kabire telkinde bulunur. Dinimizde o da var.
Aşağıdakine Allah duyurur mu duyurmaz mı bilemiyoruz ama burada bu melek onun yanına geldi, ona yalnızlık çektirmeyecek, arkadaş olacak; bir de öteki melekler sorduğu zaman ona bu talkında bulunacak.
Türkçe telaffuzuyla talkın diyoruz ya, talkında bulunacak. “Sen lâ ilâhe illallah de, korkma çekinme, dilin tutulmasın, zorluk çekme…” diye ona talkında bulunacak, o meleklerin sordukları soruları güzel güzel cevaplandırabilecek. Bu sevinç ona yardım ediyor. O melek;
Ve üsebbitüke bi’l-kavli’s-sâbit. “Seni üzerinde durulması gereken; mü’minin oradan ayağını hiç kaydırmaması gereken hak, iman, itikat üzere, doğru söz üzere eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû inancı üzere ben sabit tutacağım, destekleyeceğim, ayağını kaydırmayacağım, dilini kaydırmayacağım, aklını şaşırtmayacağım.” Ve üşhidü bike meşhede’l-kıyâme. “Kıyamet günü şahitlerin; insanların hakkında, lehinde, aleyhinde şahitlik ettiği zamanda ben senin için şahadette bulunacağım.” diyecek.
Ve eşfeu leke min rabbike. “Ve senin affolunman için Allah’tan affını dileyeceğim; sana şefaat edeceğim, senin hakkında Rabb’ine şefaat edeceğim, Rabb’inden seni affetmesini isteyeceğim.” Ve ürike menzileke mine’l-cenneti. “Ve cennetteki köşklerini sana gösterteceğim: ‘Başını doğrult, yukarıya çık, şu tarafta senin köşklerin! Korkma! Mahşer gününün sıkıntılarına, telaşlarına kapılma. Sen cennetteki şu gördüğün köşklere gideceksin!..’ diye sana onları göstereceğim, yanına onun için geldim.” diyecek.
Sevgili kardeşlerim!
Herhalde bu hadîs-i şerîfin manzarası gözünüzün önüne gelmiştir. Böyle bir manzara tasvir eden hadîs-i şerîfler öğretim, öğrenim, terbiye bakımından önemlidir. Çünkü insanın hatırından gitmez. Demek ki ben bir kardeşime iyilik yaptım mı Allah ondan bir melek hâsıl edecek; bu melek boyuna benim namıma Allah’a ibadet edecek, tesbih çekecek, zikir yapacak, Allah’ı tevhid edecek, temcid eyleyecek, ‘Sen ne yücesin yâ Rabbi!’ diyecek.
Tabii o onu yaptıkça bana sevap yazılacak. Çünkü o benim meleğim! Benim kardeşime verdiğim sevinçten, gönlünü almamdan hâsıl olmuş olan yaratılmış olan bir melek olduğu için onun yaptığı ibadetlerden de onun vesilesi olan, yaratılmasına vesile olan ben sevap kazanacağım.
Sonra da ben rahat ettiğim zaman o sevinç benim yanıma gelecek, bana arkadaş olacak. Bana takviye edecek, beni destekleyecek, sualleri doğru, güzel cevaplar halinde karşılamam için talkında bulunacak, hak olan, doğru olan, Allah’ın sevdiği, inanç ve itikat üzere beni sabit tutacak. Kıyamet gününde bana şahitlik edecek. Allah‘tan benim için şefaat isteyecek, cennetteki yerimi gösterecek.
Aziz ve sevgili kardeşlerim!
Bir kere, Müslümanlık ne kadar güzel, diye hayran oluyoruz!
İkincisi, demek ki Müslümanlık çok güzel ve Müslümanlıkta ibadet sadece, benim her zaman size anlatmak istediğim gibi, bunu her zaman söylüyorum…
“Aman, sakın İslâm’ı daraltmayın, İslâm’ı dar sanmayın! Bir iki noktaya münhasır sanmayın! Hasretmeyin, tahdit etmeyin!..”
İslâm sadece şu şu ibadetleri yapmaktan ibaret değildir. İslâm çok geniştir, çok çeşitlidir, çok güzeldir, çok tatlıdır. İnsanın bir müslüman kardeşine iyilik yapmasından, onu sevindirmesinden neler hâsıl oluyor?!
O halde ne yapmamız lazım?
Bizim de mü’minleri sevindirecek işleri arayıp, düşünüp bulmamız lazım.
Mesela bugün, şimdi bu hadîs-i şerîfi dinlediniz. Kollarınızı da paçaları da sıvamalısınız.
Bu neyi gösterir?
Bir işe gayret etmeyi, yapmak niyetinde olduğunu göstermek için söylüyorum. Yoksa tabii sokaklarda pantolonlarınızı sıvayın, öyle dolaşın, demek istemiyorum. Latife olsun diye söylüyorum. Kollar sıvanacak, paçalar sıvanacak olan bir insan bir işe nasıl sarılırsa, “Hadi bakalım, ben de bugün birisini sevindireyim, hiç olmazsa birisini sevindireyim…” diye gayret edin, düşünün.
İnsan önce kimi sevindirir?
Mesela bugün cuma; gidin annenizin, babanızın elini bir öpün, bir hediye götürün, hayır duasını alın! Hediye de biraz güzelce hatırlı bir şey olsun, anneniz babanız sevinsin.
Sonra kardeşlerinizden, arkadaşlarınızdan, komşularınızdan birilerine iyilikler yapın, “Hay Allah razı olsun!..” desinler, memnun olsunlar. Böylece sevinçleri, sevindirici işleri, birilerini sevindirmeyi çok yapalım.
Yunus Emre diyor ki;
Ben gelmedim davi için,
Benim işim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.
Ben Yunus’un bu dörtlüğünü çok seviyorum ve çok kullanıyorum. Diyor ki; “Ben dünyaya kuru, palavra, iddia için gelmedim. Kibirlilik, çalım satmak için gelmedim. Ben dünyaya sevmek için geldim! Bir de dostum, sevgilim, Rabb’im olan Allah’ın nazargâh-ı ilâhîsi insanların gönlü olduğundan, kalpler olduğundan, ben gönülleri yapmaya geldim. Madem Rabb’im insanın gönlüne bakıyor…”
Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle bahtı.
dediği gibi…
Yunus Emre şiirlerinde, hayattaki ana gayesinin insanları sevindirmek olduğunu, insanları sevindirmenin Kâbe yapmak gibi güzel olduğunu anlatıyor.
Demek ki bu hadisleri okumuş bilgin bir insan yahut öyle güzel bir muhitte yetişmiş ki o cemiyetin, o toplumun felsefesi, ideali, ülküsü ana fikri insanlara iyilik yapmak! Ne güzel bir toplum olduğunu düşünüp anlayın. Ecdadımızın yaşadığı devirde herkes birbirine iyilik yapmak istiyor.
Yine size hatırınızda kalacak, manzaralı bir menkıbe anlatayım:
Denizli'ye meşhur Arap seyyahı İbn Batuta geldiği zaman onun başından geçmiş tarihî bir olay. Seyyah bunu kitabında yazıyor. Turist değil, seyyah; Seyyah İbn Batuta.
Kendisinin bindiği atı var, arkasında da gezdiği yerlerden, aldığı hediyelerin yüklendiği, eşyalarını taşıyan altı-yedi tane, sekiz-on tane katırlar, atlar, develer var, neler varsa...
Ondördüncü yüzyılda Denizli’ye girmiş, bir kervanın başında geliyor. Denizli’de birisi bunun atının dizginini, yularını tutmuş. Ama tatlı bir şekilde tutmuş. Adam pala bıyıklı, belinde kılıcı var, silahlı filan ama hani sert değil de tatlı bir şekilde tutmuş. O da; “Allah Allah! Bu nedir?..” diye…
Kendisi Arap, Türkçe bilmiyor! Ahali de Türk, kendisinin atını tutan da Türk. Merak ediyor, derken bir başkası gelmiş. O da atın dizginini öbür taraftan tutmuş. Bu ikisi birbiriyle konuşmaya, münakaşa etmeye başlamışlar. İbn Batuta’nın ödü patlamış. “Öyle silahlı bir şehre geldim ki bunlar beni alacaklar, hapsedecekler, elimden mallarım gidecek mi acaba?! Bunlar birbirleriyle niye münakaşa ediyorlar?” diye İbn Batuta telaşlanmış.
Hâlbuki işin aslı neymiş?
Bu gelenin yabancı olduğunu, misafir olduğunu anlayan ilki üzengiye, dizgine, atın yularına yapışmış. Artık İbn Batuta yuları, atı şuraya gitsin buraya gitsin, diye sağa sola kullanamıyor. Adam çekecek, İbn Batuta’yı atıyla bir yere götürecek.
Nereye götürmek istiyor?
Kendi tekkelerine götürmek istiyormuş. Orada misafir edelim, bu misafir bizim şehrimize geldi, bizim tekkemize misafir olsun, diye düşünüyormuş. Öbür şahıs da o sırada gelmiş, bu vaziyeti görmüş. O da dizginin, yuların öbür tarafından tutmuş.
Niçin ikinci şahıs gelmiş?
O da, ötekisine diyormuş ki;
“Ya ayıp, bu misafir bizim bölgemizde, bizim tekkemiz daha yakın. Sen şimdi bu güzel misafiri, tanrı misafirini alacaksın, kendi tekkene götüreceksin. Bu bize hakaret olur, ayıp olur. Bizim mıntıkamızdaki misafir bize gelmeli!..”
Onun münakaşasını yapıyorlarmış.
O devirde otel, motel vs. gibi insanların parasına dayalı şeyler değil de insanları Allah rızası için misafir eden müesseselerimiz var. Bizim medeniyetimizin medâr-ı iftihârı olan, iftihar etmemize sebep olacak güzel şeyler. Tekkeler; yolcuları barındırıyor, yediriyor, içiriyor, atına bakıyor; bedava, para da almıyor. Ondan sonra da hediyeler verip uğurluyor. Öyle karşılamışlar.
Bunları niçin yapıyorlar?
Yunus Emre niçin o şiirleri söylüyor?
Allah’ın sevgisini, rızasını kazanmak için ama biliyorlar ki bir insanı sevindirmenin bir misafire hizmet etmenin, bir garibanın gönlünü almanın arkasında çok büyük sevaplar var. Onun için bu hadisi-i şerifleri iyi hatırnızda tutun, anlatın.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Size bir de bu hususta hadîs-i şerîf okuyayım:
“Bir kişinin, bir müslümanın bir mü’min kardeşine verdiği sadakalardan, ona öğrettiği ilimlerden daha faziletli, üstün, daha kıymetli bir sadaka olamaz. Ona öğrettiği ilim, ona verebileceği sadakaların en kıymetlisidir!”
İlim öğretmek de bir sadakadır ve sadakaların en kıymetlisidir.
Biz; cuma günüdür, hayır yapalım diye kesemizi açarız, bir sevdiğimiz kimseye, tanıdığımız bir fakire veya mahallemizdeki yoksul bir kimseye ya da tanımadığımız kimseye sadaka veririz ya… Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; “Sadakaların en üstünü en faziletlisi müslümanın bildiği güzel bir bilgiyi, ilmi götürüp bir başka müslüman kardeşine öğretmesidir!” diyor.
Bir müslümanı sevindirmek neler meydana getiriyormuş, şimdi öğrendiniz. Müslümanı sevindirmek, gönlünü almak, gönlünü hoş etmek çok sevapmış. Allah, o sevinçten bir melek yaratıyormuş. O melek de Allah’a ibadet ediyormuş, kabirde yoldaş oluyormuş, kıyamette şefaatçi oluyormuş ve cennetteki yerini ona gösteriyormuş. Belki arkamdan gel bakalım, diye önünden gidiyor, ona kılavuzluk ederek cennetteki köşküne kadar da götürüyor.
Onun için bunu anlatın. Duydunuz. Duyduğunuz bu güzel hadîs-i şerîfi okuyunca ben çok duygulandım. Siz de bunu etrafınızdaki kardeşlerinize anlatın. Sevindirmek ne kadar güzelmiş, herkes bilsin; İslâm ne kadar güzelmiş, bilsin.
Mü’minin mantığı nedir, zihniyeti nasıldır? Mü’min, müslüman bir insan nasıl hareket eder?
Hepiniz biliyorsunuz, Anadolu halkı misafirperverdir. Tamam, hakikaten biliyoruz. Ayran ikram ederler, “Buyur.” derler…
Ben çok gezen bir kardeşinizim.
Tanıdığımız tanımadığımız yerlerde duruyoruz; namaz vakti oluyor, ihtiyaç molası veriyoruz. Her yerde tanımadığımız insanlar dahi bize “Hoş geldin Hocam.” diyorlar, “Nasılsınız? Buyurun bizim eve gidelim…” diyorlar. Daha namazı kılmışız, hiç tanışmadığımız insan “Allah kabul etsin!” diyor, bizimle musafaha ediyor.
Tokalaşmak değil, musafaha! Bizde musafaha iki elle; kardeşimizin iki elini tutarak, ellerin yönü biraz daha yukarı doğru, daha candan daha samimi bir şekilde… Ona musafaha diyoruz ya, öyle tutuyorlar. “Hocam, hoş geldin! Yolculuk nereden nereye?..” diyor; biz de diyoruz ki; “İstanbul’dan Ankara’ya gidiyoruz, Ankara’dan Adana’ya gidiyoruz…”
“Buyurun bizim eve, fakirhâneyi şereflendirin. Bir yemek yiyelim de öyle…” filan diyor.
Bu misafirperverlik var. Bu, halkımızda âdet. Siz de bunu biliyorsunuz.
Siz de zaten misafirperversiniz ama bunun kökeni ne?
Kökeni İslâm!
İslâm terbiyesi almışız ve bu asırlardan beri devam ediyor. Ta Orta Asyalar’da müslümanların İslâm’la karşılaştığı zamanlardan itibaren bizim dedelerimiz İslâm’ı en iyi öğrenmişler, en derinden öğrenmişler; dinî ilimlerde en derin, bilimsel değeri en yüksek ihtisas kitaplarını bizim dedelerimiz yazmış.
İslâmiyet Arabistan’da neşet etmiş ama dinî ilimlerin kaynağı bakıyorsunuz Orta Asya, bakıyorsunuz Hindistan... O kadar muazzam çalışmalar yapmışlar, o kadar güzel, o kadar kıymetli eserler vermişler ki…
Mesela ben Hindistan’a hayranım! Hindistan’da, Pakistan’daki bölgelerde çok büyük alimler yetişmiş, çok muhteşem eserler yazılmış. Mesela Fetavâ-yı Hindiyye.
Fetava-yı Âlem-giriyye deniliyor. Kenzü’l-ummal isimli muhteşem hadis kitabı vs.
1. Orta Asya’daki hadis alimlerinin eserleri ile İslâm’ı çok iyi öğrenmişler.
2. İslâm’ı yaymak için çok çalışmışlar.
3. Halkımızı çok iyi müslüman etmişler.
4. İslâm’ın ahkâmını halkımıza âdet haline getirmişler.
Onun için halkımız doğruluğu dürüstlüğü, mertliği sever, misafirperverliği sever, cömertliği sever vs. Bunların hepsinin kökeninde İslâm var. İslâm olmayan yerlere baktığımız zaman bunların olmadığını görüyorsunuz.
Sevgili kardeşlerim!
Demek ki İslâm bizim her şeyimiz! Bunu iyi bilelim. Ben tatlı tatlı, sevinçten hâsıl olan meleği anlatayım derken zamanlar geçti ama size yine fayda verecek bir hadîs-i şerîfi daha sohbetimin sonuna ekleyerek sohbetimi tamamlamak istiyorum.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
“Hiçbir mü’min veya mü’mine hanım, hiçbir mü’min erkek veya mü’min kadın yoktur ki cennette onun bir vekili olmasın!”
Herkesin cennette bir vekili var.
İn karae’l-Kur’âne benâ lehü’l-kusûra. “Eğer mü’min kul dünyada Kur’an okursa, Kur’an okuyan bir kulsa o zaman cennetteki vekili onun cennetteki köşklerini inşa eder, yapar. Cennetteki köşkünün inşaatı devam eder, ilerler; o cennetteki vekili köşkleri bina eder!” Ve in sebbaha garase lehü’l-eşcâre. “Eğer tesbih çekerse, zikir yaparsa o vekili cennette tesbih çekti, zikir yaptı diye ağaçları, fidanları, çiçekleri onun için diker.” Ve in keffe. “Eğer adam Kur’an okumuyor, zikir yapmıyor, tesbih çekmiyor, İslâm’la ilgilenmiyor bunlardan uzak duruyorsa cennetteki vekili de bu işleri yapmaz!”
“Bu hadisin rivayetinde zaaf var.” diye ibare gözüme takıldı. Şimdi gördüm. Ama başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz:
Mesela İbrahim aleyhisselam Peygamber Efendimiz’e, Miraç’ta karşılaştığı zaman buyurmuş ki;
“Bak yâ Muhammed, evladım!”
Peygamber Efendimiz İbrahim aleyhisselam soyundandı. Dolayısıyla İbrahim aleyhisselam da bizim dedemiz oluyor. Hem peygamber. Demiş ki;
“Ümmetine bildir; benden selam söyle ki cennetin arazisi düzdür, çıplaktır…”
Mü’min kul cennetteki arazisini mâmur hâle nasıl getirir?
Namaz kılarak, tesbih çekerek, Kur’an okuyarak, zikir yaparak!.. Onların her birinden güller açar, sümbüller biter, ağaçlar yetişir, güzellikler oluşur.
İnsan cennetteki mekânlarını dünyadaki ibadetleriyle kendisi hazır hâle getiriyor.
Hani düşünün; apartman hayatından bıktınız; şehrin sıkışıklığından, dar yerlerden pencereleri açamıyorsunuz, hava kirliliği var… Nihayet elinize para geçti, şehrin uzağında, sayfiye yerinde beş-on dönüm bir yer aldınız. Orada arazi daha çıplak! Etrafını çevirdiniz, bahçe mimarına danıştınız: “Ben bu bahçeyi çok güzel yapmak istiyorum. Hangi bitkileri dikeyim?” dediniz.
Çeşitli ağaçlar tavsiye etti, mavi çamdan al, falanca mimoza ağacından al, iklim müsaitse ben bir manolya ağacı getireyim vs. Çiçekler, sarmaşık güller, havuz başında şunlar iyi olur, kenarda şunlar olur, arka bahçede sebze olsun, meyve olsun, köşk de şöyle olsun, böyle olsun… Çocuklar heyecanlanıyor:
“Baba, yeni evimize ne zaman gideceğiz?”
“Dur evladım, daha arsayı yeni aldık, ağaçlar büyüyecek, inşaat tamamlanacak, böyle bir gün kalkıp gideceğiz, çok güzel olacak!..” diye deriz ya dünyada…
Cennetteki yerimizi de ibadetlerimizle biz güzelleştireceğiz. Onu bildiren başka hadîs-i şerîfler çok.
Onun için bu son hadîs-i şerîf de hatırınızda kalsın. Cennetteki vekilimiz boş durmasın; Kur’an okuyalım da cennetteki köşklerimizi yapsın, zikir yapalım, tesbih çekelim de cennette ağaçlarımız, çiçeklerimiz büyümeye başlasın.
Allah hepinizden razı olsun.
Allahu Teâlâ hazretleri bilgi olarak kulağımıza duyurdu. Bu anlattıklarımızın sonuçlarını gözümüzle de görmeyi nasip eylesin. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi, hem de sevdiğiniz kişilerle beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
İnsan tek başına cennete gittiği zaman bir de babam annem nerede, evladım, oğlum kızım nerede, torunum nerede filan diye sevdiği insanları dünyadayken hatırlarsa…
“Onlar iyi müslüman değillerdi, cehenneme atıldılar, cayır cayır yanıyorlar!..” gibi bir haberi aldığı zaman üzülür.
Onun için ne yapacağız?
Dua ediyoruz; Allah bizi annelerimizle, babalarımızla, kardeşlerimizle, evlatlarımızla, eşlerimizle, arkadaşlarımızla dostlarımızla, ben de tabii sizin bir kardeşiniz olarak diyorum ki bütün ihvanımızla cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.
Allah, Resûlullah Efendimiz’in şefaatine cümlemizi erdirsin.
Hadisler bir umman; uçsuz bucaksız bir umman!
Bu hadisler deryasında neler var! Ne inciler, mercanlar, cevherler var!..
Tavsiye ediyorum: Kur’an okuyun ve Peygamber Efendimiz’in hadisler deryasına siz de buyurun. Kaptan Kusto’nun gemisi gibi güzel bir gemiyle gidin, bakın ne hazineler var, ne inciler, mercanlar var, ne kadar kıymetli şeyler var?!..
Hadis kitaplarını okuyun, onlardan siz de kazanın diye benzetmelerle size nasihat ediyorum. Âyet okuyun, hadis okuyun, dinimizi öğrenin, uygulayın; insanları sevindirin… İslâm’ın ne kadar güzel olduğunu herkes görsün. Siz de İslâm’ın güzelliklerinden istifade edin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
05.07.1996 -
Rahman, Rahim ve
29.12.1995 -
Rüyaların Önemi, Rüyaların
