02.05.1997 - Muharreme Yaklaşıyoruz, Alimlerin Çeşitleri ve Kıymeti, Alim Olmaya Çalışmak

02.05.1997 - Muharreme Yaklaşıyoruz, Alimlerin Çeşitleri ve Kıymeti, Alim Olmaya Çalışmak
Aziz ve sevgili seyirciler ve dinleyiciler!
Hepinize mutlu günler dilerim. Cumanız mübarek olsun. Allah bütün kardeşlerimizin haclarını, umrelerini, ibadetlerini taatlerini kabul eylesin... Avf u mağfiret eylesin ve sebeb-i duhûl-i cennet eylesin.. Peygamber Efendimiz’in mübarek şehrini, kabr-i saadetini, mescid-i şerifini ziyaret de, Peygamber Efendimiz’in sevgisine, rızasına ulaşma vesilesi olsun.
O fasıl kapandı bu sene. Hac mevsiminin sonuna geldik. Önümüzde ki günlerde de,bu Zilhicce ayı bitecek. Muharrem ayı da tabii bizim için önemlidinîaylardan birisidir. Biliyorsunuz Aşûre ayıdır. Önümüzdeki haftalar, Allah imkân verirse, onunla ilgili açıklamaları yaparız.
Allah’a, bizlere imkân olarak bahşettiği fırsatlar ve nimetler, sayısız sonsuz lütuflar sebebiyle hamd ü senalar ederiz.
Bu hafta, Peygamber SAS Efendimiz’in alimlerle ilgili hadis-i şeriflerini okumayı düşündüm. Birisini okuyarak başlayalım. Tabii yine râvîsi Hazret-i Ali Efendimiz olunca, ben ayrı bir sevinç duyuyorum. Hazret-i Ali Efendimiz’in rivayet ettiği hadisleri rivayet etmekten, özel bir zevk ve şevk duyuyorum. Çünkü ülkemizde, Hazret-i Ali Efendimiz’i seven çeşitli dînî anlayışlardaki kardeşlerimiz var. O bakımdan, onlar da Hazret-i Ali Efendimiz’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifi duyuca, “Demek ki bunu Hazret-i Ali Efendimiz rivayet etmiş!”diye, özel olarak ilgi duyacaklar; dikkatleri artacak ve belki daha candan kabul edecekler diye düşünüyorum. O bakımdan, Hazret-i Ali Efendimiz’den rivayet edilmiş ilk hadis-i şerifin mübarek metnini okuyalım, aşk ile, şevk ile.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kâle rasûlü’llâh SAS: El-ulemâu mesâbihu’l-ardı,ve hulefâü’l-enbiyâi,ve veresetî,ve veresetü’l-enbiyâ’.
Sadaka rasûlüllah, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
Tabi rivayetler, râvîlerin ağızlarıyla, çalışmalarıyla oluyor. Allah hepsinden razı olsun. Peygamber Efendimiz’in ifadelerini şöyle çevirebiliriz, güzel Türkçemize; El-ulemâu mesâbîhu’l-ard “Alimler, yeryüzünün nur kaynaklarıdır, kandilleridir, ışık kaynaklarıdır, lambalarıdır.”
Biliyorsunuz âlim kelimesi, ulemâ diye cemi’yapılıyor Arapça’da, çoğul yapılıyor. Tabii âlimûn diye de çoğul yapılabilir. El-ulemâü Yâni,bilgisiyle belli bir sıfat kazanmış, belli bir makama sahip olmuş, oturmuş, bilgi sahibi, bilgi sıfatını ünvan olarak kazanmış kimseler, alimler. “Alimler yeryüzünün nur kaynaklarıdır, ışık kaynaklarıdır!” diyor Peygamber Efendimiz. Çok önemli, güzel bir benzetme. Hakikaten nasıl karanlıkları ışıklar aydınlatırsa, lambalar, kandiller aydınlatırsa, projektörler aydınlatırsa, ışığının kuvvetine göre; alimlerin de tabii ilminin genişliğine göre etrafı aydınlatma meziyetleri, sıfatları vardır. Alimler yeryüzünün kandilleridir, lambalarıdır, projektörleridir. Karanlıkları aydınlatırlar, insanları karanlıklardan kurtarırlar. İnsanların gidecekleri yolu onlara gösterirler. Yanlış yere basmamalarını, çukura düşmemelerini, uçuruma yuvarlanmamalarını, ne yapacaklarını şaşırmamalarını sağlarlar. Karanlıkta hiç bir yeri görmeden amaçsız, gayesiz, perişan durumda kalmamalarını sağlarlar. Çok güzel. Bu birinci sıfatları. Peygamber Efendimiz’in hadis-i şerifinde alimlere verilen birinci sıfat bu.
Alimlerin ikinci sıfatı: Ve hulefaü’l-enbiyâ’ “Peygamberlerin halifeleri.. Yani, peygamberlerin makamlarını onlardan sonra devam ettiren, o makamlarının onlardan sonra devam ettiren. O makamlardaki görevleri yapan, yapmaya devam eden, Peygamberlerin görevlerini sürdüren mübarek insanlardır. Bu da çok önemli. Biliyorsunuz Peygamber SAS Efendimiz’den sonra Hulefâ-i Râşidîn ümmetin başında idareci oldular. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü’l-Faruk, Osman-ı Zinnûreyn, Aliyy-i Murtazâ, Abdullah ibn-i Zübeyr gibi -rıdvânu’llâhi aleyhim ecmaîn- büyük sahabiler, Peygamber Efendimiz’den sonra ümmetin başında vazife gördüler. İslâm’ı yaydılar. Ordulara komuta ettiler. Dini konularda yöneticilik yaptılar, yol gösterici oldular. Allah onların şefaatlerine nâil eylesin. Zaten çoğu, hal-i hayatlarında Peygamber SAS Efendimiz tarafından cennetlik oldukları müjdelenmiş, tescil edilmiş, belgelenmiş kimselerdi. Alimlerin de böyle peygamberlerin halifeleri olması, yani o makama ondan sonra geçen kimseler olması çok önemli. Tabi alimler peygamber değildir. Peygamber Efendimiz ahir zaman peygamberidir. Hâtemü’l-enbiyâ, hâtemü’r-rusûldür. Kendisine kitap indirilmiş peygamberlerin ve kendisine kitap indirilmemiş olup eski peygamberlerin şeriatını devam ettiren enbiyânın ve mürsellerin, rusûllerin; hepsinin sonuncusudur. Ondan sonra, men lâ nebiyye ba’dehû kendisinden sonra birpeygamber gelmesi bahis konusu değildir. Ahir zaman peygamberidir. Dünyanın sonuna kadar peygamberliği, hükmü, devresi, nurlu çağı, asr-ı saadeti, Devr-i Muhammedî’si devam edecek. Ondan sonra halifeleri, o makamda ümmete hizmet eden insanlar kimler oluyorlar? Alimler oluyorlar. Bu çok önemli ve alimler için çok kıymetli bir sıfat. Ve veresetî “Ve benim vârislerimdir!” buyuruyor Peygamber Efendimiz. Biliyorsunuz varis, bir insanın vefatından sonra onun sahip olduğu mala, mülke hissesi nisbetinde sahip olan kimse. Miras yoluyla kendisine intikal ettiği kadarıyla; yüzde kaç intikal edecekse onlara sahip olan kimse demek. Peygamber Efendimiz arkada büyük bir mal bırakmadı zaten. Hakîkî malı, hazineleri Peygamber SAS Efendimiz’in ulûm-u dîniyyedir, mânevi ilimlerdir, Kur’an ilimleridir. Şeriattır, şeriatın ahkâmıdır. Takvâ yolunun, ihsân yolunun incelikleridir. İşte bütün incelikleri hadis-i şeriflerle tarif edilen dinî bilgilere sahip olan alimler, Peygamber Efendimiz’in vârisleri oluyor. İlim de ne kadar ileri gitmişse, mirastaki hissesi de o kadar çok olmuş oluyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemizi, Peygamber SAS Efendimiz Hazretlerinin o güzel manevi ilimlerine, onun istediği vech ile varis olanlardan eylesin.
Ve veresetü’l-enbiyâ “Öteki peygamberlerinde varisleridir!” Bu çok güzel bir sıfat! Peygamberlerin halifeleri oluyor alimler, bir de varisleri oluyorlar. Biliyorsunuz bütün peygamberler Allah’ın yeryüzüne görevli olarak gönderdiği insanlardır. Biz müslümanlar bir bütün içerisinde meseleyi çok güzel görüyoruz. Başkaları gibi yarım yamalak görmüyoruz. Birisini kabul edip, ötekisini reddetme durumunda değiliz; çok şükür, el-hamdülillâh. Hazret-i İsâ’yı da seviyoruz, başımızın tacıbiliyoruz, çoluk çocuğumuza onun ismini verebiliyoruz. Hazret-i Mûsa’yı da seviyoruz. Hazret-i İbrâhim’i de seviyoruz, Adem AS’ı da Nuh AS’ı da, cümle ismini bildiğimiz peygamberleri seviyoruz. Bilmediklerimize hürmet ediyoruz. Onların hepsinin varisleri oluyor alimler. Ne mutlu! Hepimiz olabilirsek alim olalım! Çocuklarımızı alim yetiştirebilirsek, alim yetiştirmeye çalışalım!
Buradaki sıfatlardan sonra, ikinci bir hadis-i şerifle devam etmek istiyorum.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: El-ulemâü veresetü’l-enbiyâ’, yuhibbühüm ehlü’s-semâ’, ve testağfiru lehümü’l-hîtanü fi’l-bahri izâ mâtû ilâ yevmi’l-kıyâmeh.
Bu hadis-i şerifte de yine, “Alimler peygamberlerin varisleridir.” diye ilk cümlecik. Hadis-i şerifin başı böyle. Alimler peygamberlerin varisleridir. İlim mirasının, peygamberlik bilgilerinin, din bilgilerinin varisleridir. O vazifeyi yapmakla da yükümlülerdir tabii. Bunları Allah sever, Peygamber Efendimiz sever. Ama ayrıca, yuhibbühüm ehlü’s-semâ’ “Onları gök ehli de sever.”Gök ehli deyince, gökteki varlıklar neler olabilir? Melekler olur, melekler sever her rütbesiyle. En büyük meleklerden, sayısız meleklere kadar melekler severler. Bir de gökte yıldızlar var, baktığımız zaman gördüğümüz gök cisimleri var, görmediğimiz varlıklar var fezâda. Bildiğimiz, bilmediğimiz bütün bu varlıklar alimleri sever. Ve testağfiru lehümü’l-hîtânü fi’l-bahr “Denizdeki balıklar da onlara istiğfar ederler.” Yâni, “Yâ Rabbi, bunu avf u mağfiret eyle. Bu alim çok iyi bir alim, çok mübarek bir insan. Yâ Rabbi, bunu bağışla!” diye, o alim lehine mağfiret taleb ederler Cenâb-ı Hâk’tan. İzâ mâtû ilâ yevmi’l-kıyâmeh “Öldükleri zaman, kıyamet gününe kadar.” Yâni, kabre konulduklarından itibaren böyle, “Affet yâ Rabbi, mağfiret eyle yâ Rabbi, lütfeyle yâ Rabbi, kerem eyle yâRabbi!” diye alimlere dua ederler. Denizdeki balıklar bile ve gökteki varlıklar. Gökteki varlıkların içinde tabii, geriye dönerek hatırlıyoruz; kuşlar var, böcekler var, kelebekler var. Demek ki, bütün dağlar, taşlar, kuşlar, balıklar, âhûlar, ceylanlar, her çeşit varlıklar alimleri seviyorlar ve Allah’a onlar için dua ediyorlar. Ne kadar güzel vasıflar alimler için, ne kadar hoş şeyler.
Bir hadis-i şerif daha okuyalım.
Enes RA’dan: El-ulemâü ümenâu’llâhi alâ halkıhî “Alimler, yarattığı halklar, mahlûkat üzerine Allah’ın emin kullarıdır, güvenilir kullarıdır, emanet edilmiş kullarıdır. Kendilerini halk emanet edilmiş kullardır.” Emin, kendisi güvenilir olan mânâsına değil. Yani şu adam emin bir adam diyoruz. Yani güvenilir filân manasına. Burada emin; kendisine bir şeyler verilip emanet edilebilen insan demek. Yanınızda kıymetli eşyalar oluyor, götürüyorsunuz itimat ettiğiniz, emin gördüğünüz bir kimseye veriyorsunuz. “Bunları al, ben sonra gelip senden bunları geri alacağım!” diyorsunuz, emanet veriyorsunuz. Emin kimse, kıymetli şeylerin emanet edildiği kimse mânâsına burada. “Allah’ın mahlûkatı üzerine, Allah’ın mahlûkatını kendilerine emanet ettiği kişilerdir,alimler aynı zamanda.”
Bu önemli. Yâni,Allah’ın yaratıkları kullar ve diğer varlıklar, cinler; görünmeyen varlıklar da dahil. Tabii Peygamber Efendimiz Rasûlü’s-sakaleynidi; inse ve cinne peygamberdi, sevgili kardeşlerim! Önemli, bunların emanet edildiği kimseler oluyor alimler. Çünkü onlar alim olmadıkları için ayetleri, hadisleri, dinin ahkâmını bilmezler. Bu bir ihtisas meselesi. Okumamışlardır, tahsilini yapmamışlardır. Doktordur, mühendistir, askerdir ama, din alimi değildir. O zaman, alim onlara doğru yolu gösterecek. “Bakın şu helâldir, bu haramdır. Bu yasaktır, bu sevaptır. Şunu yapın, bunu yapmayın! Bunu yaparsanız Allah sever, bunu yapmazsanız Allah sevmez.” diye bilgi verecek. Bu konuda mütehassıs olan o. Onun için, Allah kullarını o alimlere emanet etmiş. Alimlere: “Bak bu kullarıma iyi sahip olun, bunları zayi etmeyin, dağıtmayın!” diye buyurmuş oluyor bir bakıma. O bakımdan alimlerin bu sorumluluğu da hissetmesi lâzım! Halk kendisine emanet olmuş olduğu için, Allah emanet ettiği için; halkı korumakla görevli. Halkın günahlara sapmamasını sağlamakla, halkı irşad etmekle, doğru ve güzel şeyleri onlara öğretmekle, yanlışları söylemekle görevli oluyor alim. Bu da çok önemli bir vasıf. Bu da sorumluluk yüklüyor alimlere. Çok sorumluluk yüklüyor. Alimler çok sorumlu insanlardır.
Bir hadis-i şerif daha ekliyoruz.
Yine Enes RA’dan: El-ulemâü kâdetün, ve’l-müttekùne sâdetün, ve mecâlisühüm ziyâdetün. “Alimler kâidlerdir. Yâni insanları sevkeden, yöneten kılavuzlardır, komutanlardır.” Arapça’da kâid; kâde-yekùdu-kıyâdeten, komutanlık etmek; bir grubu alıp, başında önder olarak, komutanı olarak alıp götürmek anlamında bir fiil. Kâdetün sözü de, kâid kelimesinin çoğulu oluyor. Yani alimler önderlerdir, komutanlardır. Yâni halkı doğru yola, güzel noktaya, iyi amaçlara onlar götürecekler. Ve’l-müttekùne sâdetün “Müttakîler de, yâni takvâ ehli, Allah’tan korkan, tir tir titreyen, günah işlemeyen, hata etmemeye çalışan, edebli, zarif öyle düşünceli hassas insanlar seyyidlerdir.” Sâdet kelimesi de, seyyidler demek. Biz edebiyat tarihimizde,daha çok sâdât diye kullanmışız. Siz de duymuşsunuzdur Mevlid’ler okunurken: “Seyyidü’s-sâdât ve şefîu’l-usât fi yevmi’l-arasât, Muhammed-i Mustafâ râ salevât!” [Seyyidlerin efendisi, arasat gününde âsîlerin şefaatçisi, Muhammed Mustafâ için salevât getirin!] diye, hani Mevlid arasında salevat emredilir ya. Seyyidü’s-sâdât; sâdâtların seyyidi, efendilerin efendisi. Tabi biz sâdâtdiye, elif-teile kullanıyoruz, açık te ile. Sâdetünde, sâdât mânâsına, yâni seyyidler demek. “Müttakîler de seyyidlerdir. Yâni, mânevî bakımdan soylu kişilerdir.” Çünkü takvâ asıl soyluluktur,asıl asalettir. İnsanlar müttakî oldu mu, yoksul da olsa, varlıksız da olsa, soylu kişi oluyor. Basit bir kimse de olsa, bir yetim de olsa, anasız, babasız da olsa; Allah indinde soylu oluyor, Allah indinde asaletli olmuş oluyor. Alimler komutanlardır, sevk edecekler insanları; müttakî insanlar, takvâ ehli kullar da, yani dervişler, şeyhler, sûfîler, Allah’tan korkan ârif, zâhid insanlar; bunlar da efendilerdir, seyyidlerdir. Ve mücâlesetühüm ziyâdetün “Bunlarla oturmak, bunların meclislerine gelmek, onları ziyaret etmek; ‘Nasılsınız efendim?’ filan demek, veya demese bile, neler söylüyorlarsa diz çöküp, edeble, hürmetle onları dinlemek, dînî bakımdan bilgilerinin artmasına, mânevî bakımdan sevapların kazanılmasına sebep olur. Burada da alimlerin meclislerine gitmek, müttakîlerin ziyaretine gitmek, onlarla tanışmak; onların sözlerinden, sohbetlerinden istifade etmek tavsiye edilmiş oluyor.
Şimdi bu kadar methedilen alimlerin, tabii çeşitleri var. Etrafınızda bugün yaşayan insanları incelediğiniz zaman, bunları çeşit çeşit olarak görürsünüz. Meselâ, üniversite profesörü diyoruz; profesörler çeşit çeşit. Hoca diyoruz, vaiz diyoruz, müftü diyoruz; bunlar da çeşit çeşit oluyor. Gül bahçesinde veya kırlarda, bağlarda, bostanlarda nasıl çeşitli çiçekler oluyorsa, onlar gibi çeşit çeşit. Bakalım çeşitleri nelermiş, Peygamber SAS Efendimiz’den çeşitleri hakkında bir hadis-i şerif daha rivayet etmek istiyorum size. Enes RA’dan yine. Üç hadis de Enes RA’dan oldu. Şöyle buyurmuş Peygamber Efendimiz: El-ulemâü selâsetün: Racülün âşe bihi’n-nâsü ve âşe bi-amelihî, ve racülün âşe bihi’n-nâsü ve ehleke nefsehû, ve racülün âşe bi-ilmihî ve lem yaişe bihî gayruhû.
Üçe ayırmış Peygamber Efendimiz alimleri. Alimler üçtür diyor ve sıralıyor: Racülün “Bir tanesi şudur: Âşe bihi’n-nâs İnsanlar onun sayesinde yaşamışlardır. Ve âşe bi-amelihî O da işlediği hayrat, hasenat ve amel-i sâlihler dolayısıyla yaşamıştır!” Ama buradaki yaşamak, hoş yaşamak, ne hoş yaşamak, ne güzel hallere erişmek mânâsına. Yani kendisi ilmi ile amil, başkalarına da ilmini öğreten; başkasına da faydalı olan, kendisine de faydalı olan alim. Bir cins alim bu. Hem kendisi ilmini hayatında uyguluyor, Allah’ın sevgili kulu oluyor. Hem de Allah’ın başka kullarına İslâm’ı öğretiyor, edebi, ahlâkı öğretiyor. Başkalarına da faydalı oluyor. İnsanlar da ondan istifade ediyorlar, mânevî hayatları canlanıyor. Biliyorsunuz, insan yaşasa bile, mânevî hayatı kötü oldu mu, tam olmadı mı, eksik oldu mu, olumsuz oldu mu; kalbi ölmüş diyoruz. Hatta, “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar.” deniliyor hadis-i şeriflerde. Demek ki, zahirde geziyor gibi görünmek bir şey değil; kalbi ölmüşse insan canlı sayılmıyor. Ama alim, hakîkî alimse; capcanlıdır, dipdiridir, mânevî hayatla dipdiridir ve başkalarını dipdiri yapıyor, canlandırıyor. Birinci alim bu. En üstünü de budur. Hem kendisi ilminden istifade ediyor, hem de başkalarını istifade ettiriyor. Topluma faydalı, olumlu, tesirli bir alim.
İkincisi: Ve racülün âşe bihi’n-nâsü,ve ehleke nefsehû “İlmi var bu ikinci tip alimin, ilmi var; insanlar bu ilimden istifade ediyorlar, göz yaşlarıyla onu dinliyorlar; ‘Tamam, Allah’ın emrini tutalım, rızasını kazanalım!’ diyorlar. Doğru yollara giriyorlar ve onlar mânevî hayatı kazanıyorlar. İslâmi bakımdan güzel yaşamlara eriyorlar, iyi insan oluyorlar.Ama; ve ehleke nefsehû “Alim ilmini uygulamıyor, kendisini helâk ediyor.” Evet, alim ilmini kendi üzerinde uygulamaz, söylediklerini tutmazsa, “Halka verir talkını, kendi yutar salkımı!” dedikleri gibi halk tekerlemesinde;söylediklerinin aksini yaparsa, o zaman kendini helâk etmiş olur. Yâni bilgi doğrudan doğruya insanı kurtarmıyor, puan kazandırmıyor. Bilgiyi uygulamak insana derece kazandırıyor. Uygulamazsa sorumlu oluyor:
“Başkasına söyledin de,niye kendin tutmadın?”diye sorumlu oluyor. Bir cins alim de böyledir. Başkasına güzel şeyler söylüyor ama, kendisi yapmıyor. Başkalarını canlandırıyor, başkalarına faydalı oluyor ama, kendisini mahvediyor.
Ve racülün âşe bi-ilmihî,velem yaiş bihî gayruhû Üçüncü tip alimde, “İlmiyle kendisi istifade ediyor, yaşıyor.” Tamam, iyi bir insan, kendi halinde, sessiz sedasız, etliye sütlüye, kimseye karışmaz. Evinden camiye gider, veya işine gider gelir, helâlinden para kazanır. Ama başkasına faydası olmuyor. Bu da bir bakıma olumsuz bir kişi, çünkü başkalarına tesiri, faydası olmuyor. O bakımdan eksik, yarım bir kimse ama, hiç olmazsa kendisi kurtarıyor. En iyisi, insanın hem kendisinin iyi olması, hem de başkasının iyi olmasına sebep olacak bir canlılık içinde, gayret içinde, faaliyet içinde bulunması. Üç çeşit alim.. Bu alimlerden bazılarını anlatan bir hadis-i şerif daha var. Onu da okuyarak sohbetimi tamamlamak istiyorum, sevgili kardeşlerim!
Bu hadis-i şerif de biraz uzunca. Yine alimlerle ilgili.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
El-ulemâüümenâü’r-rusüli alâ ibâdi’llâh, va’tezilûhüm —ve bi-lâfzı’d-deylemî:ve’ctenibûhüm—mâ lem yuhâlitu’s-sultân, ve yudâhilü’d-dünyâ. Feîzâ hâletu’s-sultâne ve dehalü’d-dünyâ,fekad hânu’r-rusüle;fa’hzerùhüm.
Bu da, işin bir başka yönüne ışık tutan bir hadis-i şerif. Bunu da izah edelim, çünkü bu da gerekli! Hani ben hiç sevmiyorum; bir işin sadece güzel tarafını, tatlı tarafını anlatıp, öbür tarafını, madalyonun arka tarafını anlatmamayı doğru görmüyorum. İlmin tamam olması için, her şeyi iki yönüyle anlatmak lâzım! Yani olumlu tarafları da anlatmak lâzım, olumsuzluklar varsa onları da anlatmak lâzım! Mükâfatları da anlatmak lâzım; cezalar, kötü sonuçlar varsa, onları da ikaz etmek lâzım! Bu hadis-i şerif öyle bir hadis-i şerif.
Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz: El-ulemâu ümenâu’r-rusüli alâ ibâdi’llâh “Alimler Allah’ın kulları üzerine peygamberlerin emanetçileridir. Emin kişilerdir, yani Peygamberler ümmetlerini alimlere emanet etmişlerdir.” “Aman benim ümmetimi koru, aman ümmetime iyi hizmet et!” demiş gibi oluyor. Va’tezilûhüm “Onlara ilişmeyin! Onları üzmeyin, onları ezâlandırmayın, onlara sataşmayın!” gibi bir mânâ var burada. “Ayrılın onlardan, yâni onlara eza, cefa etmek tarafını tutmayın!” Deylemî’nin rivayetindeki söz de, ve’ctenibûhüm “Onlardan sakının!” Boynu büküktür. Kendisi affedici olsa, merhametli olsa, beddua etmese bile; Allah kendi evliyasına, alimlerine kötü muamele eden, eza, cefa edenleri cezalandır. İntikam alır. Onun için, onlardan sakınmak da lâzım! Bir insan peygamberin aleyhinde bulunursa, başına taş yağar, yıldırım yağar. Tarihte var misalleri. Böyle bir mübarek alimin de aleyhinde olursa, sonunda belâsını bulur, cezasını çeker. Sakınmak lâzım! “Onlardan sakınınız!” Ne kadar, hangi müddetçe? Mâ lem yuhâlitu’s-sultân “Sultan ile haşır neşir olup, düşüp kalkmadığı müddetçe!” Ve yudâhilü’d-dünyâ “Dünya işlerine, menfaatlerine dalmadığı müddetçe!” Burada önemli bir husus var: Sultan ile düşüp kalkmak. Feîzâ hâletu’s-sultân “Sultan ile ahbaplık kurar, düşer kalkarlarsa; ve dehalü’d-dünyâ ve dünya işlerine, menfaatlerine dalarlarsa; fekad hânu’r-rusül o zaman, kendilerine ümmetlerini emanet etmiş olan peygamberlere hıyanet etmiş olur bu alimler. Fahzerûhüm O zaman onlardan korunun! Onlar tehlikeli mahlûklardır. Onlar insanı kötü yerlere götürürler. İnsanlara zararlı olurlar.” demek. Bu da önemli bir husus. Şöyle oluyor. Meselâ,başka ülkelere gidiyoruz, karşılaşıyoruz; —ülkenin ismini söylemeyelim—yaşayanlar, duyanlar bilirler. Tarihten de bilebilirsiniz, duymuşsunuzdur, okumuşsunuzdur. Sultan tabii, emri dinlenen kişi demek. Emrinde güç kuvvet var,iktidar var. Emrettiği zaman,yapılıyor. Elini çırptığı zaman nöbetçiler geliyor. “Şunu asın, kesin!” dediği zaman; asıp kesiyorlar. Eski devirde öyleymiş. Şimdi de yine tabii meselâ bir bakan, bir reisi-cumhur, bir komutan, güçlü kuvvetli, iktidarlı bir insan demektir. Şimdi, bunların yanına gidiyor bazı insanlar. Niçin gidiyorlar? Onların beğenisini kazanmak için, takdirini kazanmak için; onların suyunca, onların arzusuna göre, keyfine göre konuşarak onları avlamak için. Onlara kendilerini sevdirmek için. Neden? Onlar iktidar sahibi oldukları için, arkasından kendilerini severlerse; mevkii verirler, makam verirler, maddî imkân verirler, menfaat sağlarlar diye; tatlı diye, sultanların sarayları güzel diye, keseleri verdikleri zaman bir kese altın veriyorlar filan. İhya oluyor insanlar. Tabii bu yüzden, dünya menfaati sebebiyle gidip onların yanına yanaşanlar, her söylediğine;
“Evet efendim, münasiptir efendim, doğru buyurdunuz efendim!” gibi dalkavukluk edip, alkışlayanlar olmuş tarih boyunca.
Bunu kitaplardan okuyoruz. Şimdiki zamanda da yine olabilir. Bir genel müdürün, bir başkanın, bir reisin, bir yöneticinin, bir müdürün böyle etrafına toplanan insanlar olur. Alim böyle yapmayacak. Alim Allah’ın görevli kulu olduğu için, alim dâimâ hakkı söyleyecek. Dünya menfaatini düşünmeyecek, saltanatı düşünmeyecek, saltanat erbabından sağlayacağı menfaatleri düşünmeyecek! Menfaatlerine göre hareket etmeyecek, hakkı söyleyecek! Çünkü, karşısındaki insan, belki o alim öyle söyledi diye o işi ondan yapacak, bütün sorumluluk alime gelecek. Doğruyu söylemesi lâzım! Hatta sultan zalim bile olsa; Efdalü’l-cihâd, kelimetü hakkun inde sultânin câir. “Cihadın en üstünü, cevr u cefa edici, zâlim bir sultanın karşısında hak sözü söylemektir.” diye,alim hakkı söyleyecek:
“Bu doğru değildir! Bu zulümdür. Bunu Allah sevmez, şunu yaparsan günah olur. Bak kimse seni engelleyemiyor, bunu yapıyorsun ama, sonra bunun çok cezasını çekersin, belâsını bulursun! Çoluk-çocuğunda çıkar, kendinde çıkar, pişman olursun, perişan olursun!” diye, doğruyu söylemesi gerekiyor, aziz ve sevgili kardeşlerim, sayın dinleyiciler ve seyirciler!
Bütün bunlardan, anlattıklarımızdan sonuç çıkartmak gerekirse: İslâm’da ilim çok kıymetli. Alimin derecesi çok yüksek; hem maddî bakımdan yüksek, hem de mânevî bakımdan yüksek. Mânevî bakımdan Allah indinde çok sevgili, mahlûkat arasında çok itibarlı; yerdeki gökteki varlıklar, hepsi kendisini seviyor, kendisine dua ediyorlar. Ahirette de yüksek makamlara erecek! Peygamberlerle arasında, bir peygamberlik derecesi farkı var. Öbür bakımlardan, dereceleri çok yüksek olacak öteki bütün insanların hepsinden. Acaba şehidlerden de yüksek mi olacak alimlerin derecesi? Daha yüksek olacak! Çünkü Allah-u Teâlâ Hazretleri şehide soracakmış: “Sen şehidliğin sevabını kimden öğrendin de, böyle Allah yoluna canını feda ettin?” diye. O da diyecekmiş ki:“Hocaefendiden duydum, alimden duydum. Onun için şehidliği arzu ettim, heves ettim. Allah yolunda canla, başla çarpıştım. Hudutlarda bekçilik yaptım, savaşlarda kahramanca savaştım. Sonunda canımı feda ettim, şehid oldum!” “Tamam, sen bunu alimden öğrendiğin için,o senden daha üstün. O daha önce cennetegirecek, onun makamı daha üstün olacak.” diye buyrulacak.
Makamı yüksek alimin, fakat alimin sorumluluğu var. Ümmet alimlere emanet edilmiş, alim her zaman doğruyu söyleyecek. Hayatı bahasına doğruyu söyleyecek, haktan ayrılmayacak. Dünya menfaatini düşünmeyecek, dünya menfaati için yağcılık yapmayacak, doğruyu söyleyecek. Çünkü, herkes onu kaynak olarak biliyor, ondan doğruyu öğrenmek durumunda.
O halde ilim çok yüksek olduğundan, kendimiz alim olmaya çalışalım!
“Bir insan bu yaştan sonra, kartlaştıktan sonra alim olabilir mi?” diyebilir yaşlı bir kimse, içinizde. Allah uzun ömür versin! Ben yaşlıları da yaşlı saymıyorum.
Bazen Hocamız söylerdi: “İnsanın gönlü ihtiyarlamaz evlâdım! Gönlü genç kalır.” derdi. Hele imanlı, irfanlı olursa; gönlü çok delikanlı gibi kalır bir insanın. Onun için ak sakallı, beli kambur delikanlı olabilir insan.
Alim olmak için ille üniversiteye gidip, doktora yapıp, doçent olup, profesörlüğe yükselmek şartı yoktur İslâm’da. Alim olmak için; insan takvâ ehli olursa, ahlâkını düzeltirse, özü sözü doğru olursa, dosdoğru yürürse; o tamam, “O bildiğiyle amel ediyor, Allah’ın rızasını kazanacak şekilde yürüyor.” diye alimler sınıfına girer. Bir de bazı hadis-i şerifler var. Râvîleri, senedinin kuvveti bakımından çeşitli sözler söylenmiş ama yine de ümit verici hadis-i şerifler:
Bir insan kırk tane hadis-i şerifi ezbere bilirse, Allah onu kıyamet gününde, fakîh ve alim olarak haşreder. Yâni,alimler zümresine katar, onlardan eyler.
Demek ki, aslında alim sıfatını kazanmak herkes için mümkündür aziz ve sevgili kardeşlerim! Ayetleri, hadisleri öğrenirsek, uygularsak; ahlâkımızı düzletirsek, güzel ahlâklı, müttakî bir müslüman olursak; Allah bizi de alim sınıfından sayabilir, o zümreye katabilir, onlara verilen mükâfatları bizlere de verebilir.
Biz bunları kazanmaya çalışalım, bu bir.
İkincisi hanımlarımıza, eşlerimize, çocuklarımıza da teşvikte bulunalım. Onlar da alim olsunlar. Onlar da dînî ilimleri öğrensinler. Herkes güzellikleri öğrensin, uygulasın. Kötü ve günah şeyleri öğrensin, ondan kaçınsın. “Bu günahtır, bunu yapmayayım!” desin, ortalık düzelsin. Toplum arzu edilen seviyeye gelsin, insanlık gelişsin. İnsanlar kardeştir, hepsi aynı ananın babanın çocuklarıdır.
Böylece dünyada sömürü, cinayetler, öldürmeler, savaşlar, emperyalizm vs. çeşitli şekillerdeki haksızlıklar olmasın. İnsanlar dünyada da, ahirette de mutlu olsunlar, iki cihanda bahtiyar olsunlar. Allah hepimizi alimlerden eylesin. Çocuğumuzu da bu yolda yetiştirmeye muvaffak eylesin. Cumanız mübarek olsun. Nice mutlu günlere, Allah-u Teâlâ Hazretleri hepinizi sıhhatle, afiyetle eriştirsin.
Aziz ve sevgili dinleyiciler!
Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llâhi ve berekâtühû!
03.10.1997 -
Muhabbet, Hediyeleşme, Misvak,
