01.08.1997 - Müslümanların Sıkıntılarıyla İlgilenmek, Allaha, Rasulüne, İmama, Müslümanlara Samimiyet

01.08.1997 - Müslümanların Sıkıntılarıyla İlgilenmek, Allaha, Rasulüne, İmama, Müslümanlara Samimiyet
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Bugünki birinci hadîs-i şerîfi okuyarak başlıyorum. Huzeyfe radıyallahu anh’ten Tayâlisî rivayet etmiş, kitabına almış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Sadaka resûlullah.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
“Müslümanların işiyle dertlenmeyen, uğraşmayan onlardan değildir. Sabahleyin sabahladığında, akşamleyin akşamladığında Allah’a karşı samimî duygularla kulluk bağlarıyla bağlı olmayan; Resûlü’ne karşı çok içten duygularla, ümmetlik duygusuyla, saygılı, irtibatlı olmayan; Kur’ân-ı Kerîm’i, Allah’ın mukaddes kitabı karşısında ona sevgi duyup ona içten, içindeki ahkâma candan bağlı olmayan; müslümanların imamına, önderine ve bütün müslümanların topluluğuna, toplumuna, âmmesine karşı samimi olmayan onlardan değildir.”
Bu hadîs-i şerîf uzun bir izah gerektirir. İzahına biz de besmele ile Allah’ın adını anarak, Allah’tan yardım isteyerek başlayalım.
Peygamber Efendimiz bazı insanların, bazı sıfatlara sahip olmayınca müslüman, iyi müslüman olamayacağını önemle belirtiyor. Bu çok önemli!
Çünkü elhamdülillah başka dinlere bağlı olanlar hariç -ki onlar %1 galiba- Türkiye’nin %99’u “Elhamdülillah ben müslümanım!” der. Namaz kılmasa da, ibadetlerini muntazam yapamasa da yine müslüman olduğunu, müslümanlığı sevdiğini, müslümanlığa candan, gönülden, yürekten, samimi olarak bağlı olduğunu söyler.
“Ben müslümanım, ama ibadetimi yapamıyorum, Allah kusurumu affetsin!” der.
Üniversiteden çok sevdiğim öğretim üyesi kardeşlerim vardı, böyle ifadeleri kullanırlardı. Hakikaten ben de altına imza atarım, samimi olarak söylüyorlar.
“Evet ibadetleri yapamıyoruz, namazı vesaireyi muntazaman yürütemiyoruz ama İslâm’a sevgimiz, saygımız, bağlılığımız tamdır.” diyorlardı.
Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;
“Bir kişi şu sıfatlara sahip olmazsa müslüman olamaz, müslümanlardan sayılmaz, onlardan değildir. Allah onlardan olduğunu kabul etmez. Onlardan oldum iddiası fayda vermez.” diyor.
Onun için bu çok önemli!
Bu kısa açıklamadan sonra hadîs-i şerîfi bir daha okuyayım:
Men lâ yehtemmü bi emri’l-müslimîne fe-leyse minhüm. “Müslümanların işiyle ihtimam etmeyen, himmetlenmeyen, gamlanmayan, kederlenmeyen, meşgul olmayan, onlardan değildir.”
Bu çok önemli... Bakın İslâm’ın her zaman içtimaî yönü çok önemli, çok kuvvetli... İçtimaî yöne çok değer veren bir din olduğunu her zaman söylerim.
Bunu niçin söylerim?
Bazı kimseler diyorlar ki:
“Din kişisel bir iştir, şahsî bir iştir, kulla Allah’ı arasındadır, başkası bu işe karışmasın, başkasını ilgilendirmez, kişiseldir. Din bir duygu ona kimse karışmaz.”
Bizim ilkokul zamanında okuduğumuz şiirlerde böyle satırlar, mısralar hatırlıyorum.
Böyle değil. İslâm kişisel din olduğu kadar da içtimaî, toplumsal bir din. Bunun altını çizmek istiyorum. Bu çok önemli bir husus!
Bir insan tek başına bir kenarda oturup “Ben müslümanım.” dediği zaman, müslümanlığı onun sandığı gibi tamam olmuyor. İslâm’da içtimaî hizmetler var, toplumsal hizmetler var. Topluma karşı insanların görevleri var. Bu çok önemli bir husus!
Toplum insanların beraberce yaşamak için kurdukları bir düzen, bu düzenin korunması İslâm’da çok önemli. Herkesin bu topluma karşı boynunun borcu olan görevleri, ödevleri var ve bunları yerine getirmesi lazım. Getirmediği taktirde Allah sevmiyor. Kusurlu oluyor, vazifesini yapmamış oluyor, ihmalkâr oluyor. Allah belki ondan dolayı, ihmalinden dolayı ona ceza verecek.
Biliyorsunuz; suçlar iki grupta toplanabilir, cins halinde iki sınıfa ayrılabilir:
Yapılmış olan bazı şeylerin aykırı şeyler olması, kötü şeyler, zararlı şeyler olması dolayısıyla suç. Adam cam kırmış, birisinin canına, malına zarar vermiş. Adam şu kadar ziyana sebep olmuş.
Ne olur o zaman?
Yaptığı işten dolayı, kötü bir iş yaptığından dolayı cezaya müstehak olur. Muhakeme olunur, cezası neyse verilir. İnsanlar yaptıklarından dolayı, yaptığı şeyler kötüyse ceza alabilirler. Bu bir.
İkinci bir tür, sınıf suçlar var; o da bazı şeyleri yapmamak...
Mesela adamın görevi bir yeri beklemek. Ama iyi beklememiş, o beklediği mal, bina veya eşya zarar görmüş. Bu sefer o görevini yapmadığı için ceza alır. Askerin görevi nöbet zamanında uyanık olmak, uyumamak, cephaneliği korumak. Uyumuş veya nöbet yerinde olmamış... Tabii komutanları hemen onun yakasına yapışır, “Sen niye nöbet yerinde değildin, niye uyudun, niye vazifeni ihmal ettin, vazifeni yapmadın, niye yapman gereken işi yapmadın?” derler.
Demek ki yapılması gereken güzel şeyler yapılmazsa suç oluyor. Yapılan şeyler kötüyse, o da suç oluyor; iyi şeyler yapılmazsa, o da suç oluyor.
“Ben müslümanım.” diyen bir insan için de Peygamber Efendimiz diyor ki:
“Şöyle yapmayan insan onlardan, müslümanlardan değildir. Görevi var, o görevi yapması lazım, yapmadığı zaman suçludur.” demek istiyor.
Neymiş?
Men lâ yehtemmü bi-emri’l-müslimîn. “Müslümanların işiyle ihtimam etmeyen, ilgilenmeyen onlardan değildir.”
İhtemme-yehtemmü-ihtimâm; Türkçe’de “bir şeye özen göstermek” demek. Arapça’da hemme kökünden geliyor, himmet mânası da o kökten çıkıyor. Hümûm; gam, keder mânası da oradan çıkıyor. Bu fiilde, bir işi kendine dert edinmek, kendisine ondan dertlenmek, onu aklına koyma, onu kendisine dert edinmek, o işi yapmak için himmet ve gayret sarf etmek mânası var.
“Müslümanların işlerini, onlara hizmeti kafasına koymayan, onların işiyle ilgilenmeyen, müslümanlara iyilik yapma duygusu taşımayan. İslâm’ın bütününe karşı, müslümanların toplumuna karşı, toplumsal görevlerini ihmal eden onlardan değildir.”
Acaba bu toplumsal görevler neler olabilir?
Müslümanların işiyle ilgilenmeyen tasalanmayan, onlara ihtimam etmeyen, himmet sarf etmeyen, onlarla uğraşmayan müslüman olamıyor.
Müslümanların işleri nelerdir?
Bir milletin, bir toplumun işleri sayılamayacak kadar çoktur. Şöyle bir kaç çarpıcı misalle söylemek gerekirse, bir kere toplumun korunması çok önemli. Toplumun içte ve dışta uğrayabileceği hücumlara, zararlara karşı korunması, bu çok önemli...
Bir müslüman, müslüman ama müslümanların korunmasıyla ilgilenmiyor; o zaman o müslüman değil. Kusurlu bir müslüman. Allah onu suçlu görüyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, onun bu ilgilenmemesini ayıplıyor. Doğru bulmuyor ve ondan dolayı cezaya çarptırılacağını ifade etmiş oluyor, onu göreve çağırmış oluyor.
“Ey müslüman, sen bir köşede durmakla iyi müslüman olamazsın! Müslümanlığın gereği müslümanlara ait, İslâm’a ait meselelerle ilgilenmektir, onları candan takip etmektir. Yakından takip etmediğin takdirde, görevini ihmal ettiğin için suçlu olursun.” demiş oluyor.
Sözümüzü Türkiye’deki ve dünyadaki müslümanların davranışlarına getirecek olursak, bugün dünyadaki müslümanların davranışları ne, dünyada İslâm ile kim ilgileniyor, İslâm’ı kim koruyacak, İslâm’ın dertleriyle kim dertlenecek?
Çin’de, Uyguristan’da, Uygurlu kardeşlerimiz, müslüman ve ırkdaşımız, kardeşlerimiz kurşuna diziliyor.
Bütün İslâm âlemi kavga gürültü içinde.
Bu müslümanların işleriyle kim ilgilenecek?
Somali müslüman, %100 müslüman bir ülke. Biz %99 müslümanız, onlar %100 müslüman ülke ama suyu, sanayii, eğitimi yok veya çok az, yardıma çok muhtaç; kim ilgilenecek?
Dünyanın neresinde çatışma, çekişme varsa müslümanlar mağdur.
Ziya Paşa’dan beri böyle, edebiyata da intikal, aks etmiş. Ziya Paşa da o zamanki batıyı dolaşmış.
“Gezdim oraları, beldeler kâşaneler gördüm ama İslâm ülkelerini de dolaştığım zaman Osmanlı diyarında, her tarafı viranelik gördüm.” diye şiirine geçirmiş.
Demek ki o zamandan beri müslümanların sıkıntıları var. Toplumları zayıf, yardıma muhtaç.
İslâm temizlik dini. Peygamber Efendimiz;
et-Tuhûru şatru’l-îmân. “Temizlik imanın yarısıdır.” buyuruyor.
Her şeyimizin tertemiz olması lazım. Kafamızın, akîdemizin, inancımızın, imanımızın, kalbimizin, bedenimizin, saçımızın, dişimizin, koltuk altımızın, tırnağımızın, her şeyimizin tertemiz olması lazım.
Tertemiz olması lazım ama bu temizlik acaba parayla mı ilgili?
Hayır, parayla da ilgili değil. Bu bir eğitim meselesi, eğitimle ilgili. İslâm temizlik dini ama temizlik eğitimi yapmazsanız kişiler temiz olmuyorlar. Çevrelerine dikkat etmiyorlar.
Sağ-sol her taraf perişan, doğru düzgün kullanmamışlar. Eğitimin güzel olması lazım. İslâm temizlik dini ama temizliğe bazıları riayet etmeyebiliyor. O zaman müslümanların ülkesi temiz olmayabiliyor.
Her şey gönlümüzce, temiz, pırıl pırıl, güzel olsun. Sadece doğru olması da benim gönlüme, benim düşünceme göre yeterli değil; bir şey hem doğru düzgün, gerçek ölçülerine uygun olması lazım hem de güzel olması lazım. Ayrıca güzellik boyutu olması lazım, yapılan bir şey güzel olması lazım.
Müslümanların işleri, üstleri, ülkeleri, halleri, terbiyeleri perişan...
Bir ayıbı daha ifade edeyim;
Allahu Teâlâ hazretleri her yerde hâzır ve nâzır, hepimizi görüyor.
İslâm’ın, müslümanların meseleleri çok. Büyük meseleleri eğitimle ilgili. Bazı meseleleri yaşamla ilgili, bazı meseleleri hayatî ihtiyaçlarıyla ilgili... Açlıktan ölüyor, susuzluktan kavruluyor veyahut ahlaken bozuluyor. Müslüman çocuğu müslüman yetişmiyor.
Demek ki zaaf var, zaafiyet var, zayıflık var, gevşeklik var, şuursuzluk var. Bu da bir kusur. Bunun da düzelmesi lazım, ahlâkının, ülkesinin düzelmesi lazım.
Yönetim bozuk... İslâm ülkelerinde yönetimlerin çoğu mutlakıyet rejimi. Birileri emrediyor, ötekiler ona uyuyor. Sıra, adalet yok, kanun vesaire kişilere göre, keyiflere göre değişiyor.
Müslümanların çeşitli sıkıntıları var. Bunlarla bir müslüman ilgilenmiyor. Hacca, umreye gitmiş; camide namaz kılarken aman safın hizası muntazam olsun diye özen gösteriyor, “Aman efendim ayaklar birbirine değsin!” diye, ayaklarını köprü gibi açıyorlar. Ama öbür tarafta çok mühim işlere dikkat etmiyorlar. Müslümanlarda hastalık var, kusur var, hiç olmazsa bir kısmında... Bunların eğitilmesi lazım.
Müslümanların savunmaya ihtiyacı var. Batı bloğu, NATO, Amerika ve bunların ilgili kuruluşları... resmen Avrupa, Amerika kuruluşlarında İslâm’ı bir tehlike olarak karşılarına alıyorlar.
Bu bir yanlışlık! Bir din karşıya alınmaz ki. Bu hak din, Hıristiyanlığın kardeşi olan bir din... Hz. İsa’nın razı olmayacağı bir şey bu... Hz. İsa sağ olsaydı, “Olmaz, böyle şey yapmayın!” derdi. Hıristiyan, müslümana düşman ve onun için İslâm’ı düşman alarak entrikalar, askerî usuller, birlikler, NATO, Avrupa Birliği vesaire kuruluşlarını harekete geçirerek, İslâm’la uğraşıyor.
Bu yanlış, müslümanların aleyhine bir şey...
Bunun düzeltilmesi, hakkından gelinmesi lazım! “Bu yanlıştır!” denmesi lazım.
Irak’ta veyahut falanca ülkede, yönetimin mutlâkî idaresinin, despotluğunun, zalimliğinin zararını çeken halk niye düşman olsun?
İslâm’ın kendisi niye düşman olsun?
Olsa olsa yöneticiler düşman olur, bu yönetimin değiştirilmesi lazım. Ama onu yapmıyor, yönetimle iş birliği yapıyor, müslümanla uğraşıyor. Müslümanı, İslâm’ı yok etmeye çalışıyor. Burada bir tezat, haksızlık, şeytanlık, düşmanlık, çifte standart, ikili oynama, ikiyüzlülük var... Çok büyük haksızlık ve zulüm var. Bu da bir mesele, bunun da düzeltilmesi lazım.
Demek ki bir insanın müslümanlar için kalbi çarpmaya başladı mı, Allah’ın rızâsını kazanmak istediği zaman, bir sürü derdi var müslümanın... Öteki müslümanların bu dertlerle dertlenmesi, yanlışlıkları düzeltmeye çalışması lazım. Halkımızdan da “Ben müslümanım.” diyen herkes İslâm’ı savunmalı, İslâm’ın menfaatine olan şeyleri etrafına anlatmalı.
Bir görüşme kopukluğu var. Diyalog diyorlar ya, karşılıklı görüşme, konuşa konuşa anlaşma... Ülkemizde diyalog kopukluğu var, ikili konuşma, karşılıklı iki tarafın konuşup, konuşa konuşa anlaşması usulü yok; düşmanlık var.
Bir kısım komşularla ezelî düşmanken dostluk yapıp, öteki komşularla ezelî dost iken düşmanlık yapmak olmaz!..
Bunlar birer kusurdur, bunların düzeltilmesi lazım. Politikada, iç siyasette, dış siyasette, devlet işlerinde, halka hizmette bir çok yapılacak şeyler var.
Bunlarla müslümanların ilgilenmesi lazım! İlgilenmiyor, kendi başına kendi hayatını yaşıyor veyahut ters ilgileniyor, ters tarafı, ters cepheyi tutuyor, yanlış tarafı destekliyor.
Bu da olmaz! Yanlış tarafı destekleyince Allah gazap eder, kahreder, mahveder.
Öyle şey olur mu?
Bir tek kişi kalsa bile insan daima doğruyu, hakkı destekleyecek. Hz. İbrahim aleyhisselam gibi olacak, Nemrut’a karşı olacak. Hz. Musu aleyhisselam gibi olacak, Firavun’a karşı olacak. Hakkı söyleyecek, hak neyse onu söyleyecek. Yâsin sûresinin ikinci sayfasında methedilen mübarek zât Habîbü’n-Neccâr gibi olacak; hakkı söyleyecek.
Şimdi millet onu yapmıyor, siyasî, iktisadî hesaplarla, seçim hesaplarıyla, istikbâl hesaplarıyla, menfaat hesaplarıyla yanlışı tutuyor.
Olmaz!
Demek ki o zaman müslüman olmaz.
Müslüman olmayınca ne olur?
Allah sevmedi mi, insanın dünyası, âhireti mahvolur.
Men lâ yehtemmü bi-emri’l-müslimîn. “Müslümanların işleriyle ihtimam etmeyen, uğraşmayan, dertlenmeyen kimse” fe-leyse minhüm “onlardan değildir.”
Bitti!
Demek ki her müslümanın canlı müslüman olması lazım, ölü müslüman olmaması lazım! Dertli müslüman olması lazım; gamsız, vurdum duymaz müslüman olmaması lazım! Kendi şahsî işleriyle ilgilenip toplum işlerini ihmal etmemesi lazım! Toplumla, müslümanlarla, hatta uluslararası sahada İslâm ülkelerinin dertleriyle ilgilenmesi lazım!..
Bütün müslümanlar birbirleriyle kardeşçe işbirliği yapsalar, bir buçuk milyarlık bir güç oluşturacaklar. Hem bir ticarî güç, hem bir iktisadî güç, hem bir siyasî güç, hem bir askerî güç, hem bir ilim, irfan, medeniyet gücü olacak... Gerçeklerin kabulüne yardımcı olacak. Böyle olması gerekiyor. Müslümanın “Ben müslümanım elhamdülillah, Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-resûlullah, tamam.” diye işi bitirdiğini sanıp yan gelip yatmaması lazım.
Toplumsal olaylarla ilgilenmeli.
Burada hadîs-i şerîfte de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz açıkça bildiriyor. Bu büyük bir tehdittir. Fe-leyse minhüm “Böyle yapmayan müslüman değildir, onlardan değildir, onlardan saymam, onlar gibi görmem, müslüman gözüyle ona bakmam, ondan razı olmam!” demek. Bu çok büyük tehdit.
Resûlullah Efendimiz’in bu tehdidi çok büyük bir tehdit. Bu cümle çok önemli:
“Müslümanların işiyle ilgilenmeyen, müslüman değildir, onlardan değildir.”
Men lâ yehtemmü bi-emri’l-müslimîn, fe-leyse minhüm.
Râmûzü’l-ehâdis’in 447. sayfasının birinci hadîs-i şerîfi; bu cümleyi herkes bilsin!..
Eğer müslüman olmak için bir tasası, Allah’tan korkusu varsa, Allah sevgisi, Peygamber Efendimiz’e bağlılığı varsa; o zaman müslümanların işleriyle biraz ilgilensin. Toplumla ilgilenen kişi olsun. Toplumuyla ilgilenen, toplumuna hayır götürmeye, hayırları yaymağa, şerleri engellemeğe çalışan, atılımcı, katılımcı, faal, cevval, canlı, uyanık, aydın bir müslüman olsun!..
Batıl yolda yürüyenler, küfür ve şer cephesi, küfrü ve şerri yaymak için o kadar candan çalışırken hak yolda yürüyenler, Allah’ın sevgili kulları, müslümanlar, hakkı tutmak, desteklemek için çalışmazsa, gayret göstermezse olur mu?
Hacı baba pelte gibi, lokum gibi oturursa; delikanlı futbol topunun peşinden koşup da İslâm’la ilgilenmezse; hanım çarşı, pazar, boya, giyim, kuşamdan başka bir şey düşünmezse; bu İslâm’ın derdini kim dertlenecek, İslâm’ın hizmetlerini kim yapacak?
Amerika mı yapacak, Amerika’dan yardım mı gelecek? Avrupa Topluluğu bu iş için para mı ayıracak?..
Ne yapmamız lazım?
Hepimiz İslâm için hizmet ehli olmamız, canla başla çalışmamız lazım!..
Hadîs-i şerîfin devamında bir ikinci husus var:
Ve men lem yusbih ve yumsî nâsıhan lillâhi ve li-resûlihî ve li-kitâbihî ve li-imâmihî ve li-âmmeti’l-müslimîn fe-leyse minhüm.
Şöyle şöyle yapmayanlar müslüman değildir, müslümanlardan sayılmaz diyor.
Bu da çok önemli bir husus.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
Men lem yusbih ve yumsî. “Sabahladığı zaman, akşamladığı zaman, akşama eriştiği zaman, Allah’a karşı, Resûlü’ne karşı, Kur’an’a karşı, müslümanların önderlerine karşı, müslümanların toplumlarına karşı samimi, muslihâne, muhlisâne duygusu olmayan, sabah akşam bu duygular içinde yatıp kalkmayan, sabahlamayan, akşamlamayan, bu kaygılarla yaşamayan, bu tasaları taşımayan insan da müslümanlardan değildir.” diye bildiriyor.
Aziz ve sevgili kardeşlerim!
Bu kelimeleri biraz açıklayalım. Sabahlamak, akşamlamak bunu açıkladık, aşikâr... Buradan şu anlaşılıyor ki sabah akşam düşünecek, sabah işine giderken, akşam evine geldiği zaman düşünecek... Gece uykusu kaçacak, gece yarısı düşünecek, yatakta bir o tarafa, bir o tarafa dönerek düşünecek. Kendi ticarî işi sıkıntıya uğradığı zaman, nasıl uykusu kaçıp da yatakta bir o tarafa, bir o tarafa dönüp de “Ah, vah!” ediyorsa, müslümanların işi için de öyle olacak. Hem sabahleyin gündüz evden çıkıp gittiği zaman iş hayatında, hem akşam eve gelip de sabaha kadar evdeki zamanda... Sabah akşam…
Men lem yusbih ve yumsî nâsıhan lillâh diyor.
Sabah akşam nasıl olacakmış?
Nâsıhan lillâh. “Allah’a karşı nâsıh” olacakmış.
Nâsıh ne demek?
Samimi demek. Allah’a karşı içten duygularla bağlı olacak.
Bazıları, ed-Dînü e’n-nasîhatü hadîs-i şerîfinde de nasihatı öğüt sanıyorlar. Halbuki kul Allah’a öğüt veremez. Buradan anlaşılıyor ki o kelime, onların anladığı mânaya değil. Nâsıhan lillâh demek “Allah’a karşı, hâlisâne, muhlisâne duygularla, iyi kulluk bağlarıyla bağlı olmak” demek. Allah’a öyle bağlı olacak.
Aziz ve sevgili kardeşlerim!
Kendinizi bu cümlelere göre yoklayın.
“Ben sabah, akşam Allah’a karşı bağlılık yönünden nasılım, tam manasıyla bağlı mıyım?”
“Allah’a bağlılık nasıl olur?”
“Ben Allah’a bağlıyım!”
“Senin Allah’a bağlı olduğun nerden belli?”
“Ne yapınca sen Allah’a bağlı oluyorsun da, ne yaparsan Allah’tan kopmuş oluyorsun?”
Bunu düşünmek lazım. Bunun üzerinde derin derin düşünmeli. Allah’a bağlılık demek, Allah’ın emirlerini tutmak, Allah’ın rızasını kazanmayı istemek, onun için çalışmak demek... Aksi de Allah’ın emirlerini, yasaklarını hiçe saymak, bilmemek, onları uygulamamak ve onlara karşı gelmek... Demek ki birisi “Allah’a muti kul olmak”, ötekisi “Allah’a âsi kul olmak” İki ihtimal var.
Müslüman nasıl olacak?
Sabah akşam Allah’a karşı itaatli olacak. Emirlerini tutmak, yasaklarından kaçınmak, emirlerini ve yasaklarını mer’î hâle getirmek, uyulur hâle getirmek için ailesinde, toplumunda günahların yapılmasını engellemek, sevapların işlenmesini sağlamak hususunda çalışan olacak. Allah’a karşı bağlılığı bu...
Ve li-rasûlihî. “Resûlü’ne karşı da nâsih olacak.”
Resûlüne karşı hâlis, muhlis, olacak.
“Sen Resûlullah Muhammed-i Mustafâ aleyhissalatü ve’s-selâm’a karşı nasılsın?”
“Nasılım? İyiyim işte, Resûlullah’ı seviyorum. Muhammed aleyhisselam, allahümme salli ala seyyidina Muhammed.”
Yetmez!
Resûlullah’a samimi olarak bağlı olmak ne demektir?
Sünnet-i seniyyesini okumak, öğrenmek, Peygamber Efendimiz’in tavsiyelerini tutmak demektir. Peygamber Efendimiz’in hayatı ortada... 23 yıllık peygamberlik hayatı var. Söylediği sözler yazılmış, râviler tarafından rivayet edilmiş. Bunlara hadîs-i şerîf diyoruz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in hadis kitapları kütüphanelerimizin baş tâcıdır. Resûlullah’ın sözleri pırıl pırıl, dizi dizi, kalın kalın cilltlerle karşımızda, kütüphanemizde durur ama müslümanlar okumuyor.
Halbuki o kitapların ailece okunması lazım. Grup halinde akşamleyin, namazdan sonra, yemekten sonra, her akşam bir miktar okuma âdeti olsun. Saat beş çayı âdeti oluyor, akşam namazından sonra gezmeye gitme âdeti oluyor. Cumartesi, pazarları tatil yapma, kıra safaya gitmek âdeti oluyor. Yaz aylarında deniz kenarlarında, yazlıkta yazlıklamak âdeti oluyor.
Keyfimize uygun âdetleri koymakta yıldırım gibi atik davranıyoruz da güzel âdetler de niye koymuyoruz?
Bir de her akşam âyetlerden, hadislerden bir miktar okuma âdeti koysak. Kendimize cumartesi, pazarları vaaza gitmek, kitapları dinlemek âdeti koysak… “Yazın Kur’an için, dinimiz için şu kadar çalışacağım!” diye bir çalışma âdeti koysak.
Bağlılık öyle olur işte. Resûlü’ne karşı, Allah’a karşı samimi bağlılığı böylece izah ettik.
Ve li-kitâbihîk. “Allah’ın kitabına karşı bağlılık.”
“Allah’ın kitabına bağlıyım. Kur’ân-ı Kerîm’i öpüyorum, başıma koyuyorum, önce ağzıma dudaklarıma, ondan sonra alnıma değdiriyorum, tamam... Bir de kalbimin üstüne koyuyorum, bir de iki elimle sarılıyorum, Kur’ân-ı Kerîm’i çok seviyorum.”
“Olmaz!”
“Kur’ân-ı Kerîm’in cildini mi seviyorsun, yaldızını mı seviyorsun, meşinini mi seviyorsun, nakışını mı seviyorsun, sen nesini seviyorsun?”
İçindeki anlamları anlayacaksın. Kur’ân-ı Kerîm bu şekilde baskı halde olmadığı zamanı, hatta yazıya bile geçirilmediği zamanı, hafızların, sahabe-i kirâmın ezberinde olduğu zamanı düşün. Develerin kürek kemikleri üzerine, tahtaların üzerine yazdıkları zamanları düşün. Mühim olan cildin güzelliği değil. İçindeki ahkâmın, Allah’ın emirlerinin güzelliği, onu öğreneceksin.
“Kur’an ne demiş?”
“Bilmiyorum.”
“Niye okumuyorsun?”
Kur’ân-ı Kerîm’i oku, okuduktan sonra da uygula! Kur’ân-ı Kerîm “içki içmeyin!” diyor, “faiz yemeyin!” diyor, “harama bakmayın!” diyor, “gıybet etmeyin!” diyor, “zekât verin!” diyor, “namaz kılın!” diyor...
“Ağır mı geliyor, okuduğun zaman sorumluluk altına gireceğim diye mi korkuyorsun?”
“Yoo, korkmam hocam. Kur’ân-ı Kerîm’i severim, Allah’ı da severim, Resûlullah’ı da severim. Ne emri varsa tutmaya da hazırım.”
Tamam, zaten hakiki Müslümanlığın vazgeçilmez şekli, şartı bu. O halde Allah’ın kitabını okuyacaksın.
Muhterem kardeşlerim!
Amerikalılar’dan, Avrupalılar’dan okuyanlar var. Kur’ân-ı Kerîm’i okuyor, müslüman oluyor.
Sen de oku!
Türkiye’de bir sürü aydın insan var, kolejlerden mezun, Avusturya Lisesi’ni bitirmiş, Almanca eğitim yapan İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirmiş, Robert Koleji’ni bitirmiş, falanca Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş... Fransızca eğitimi, Almanca eğitimi, İngilizce eğitimi... Amerikan kolejleri, Tarsus’ta, Kayseri’de vesairede... Bir çok tahsiller yapmışlar. Amma Kur’ân-ı Kerîm okumasını bilmez ve Kur’ân-ı Kerîm’i hiç okumamış. İslâm ülkesinde yetişmiş, babası, dedesi müslüman; Kur’an’ı hiç bilmiyor.
Bak Amerikalı zenci, müslüman oluyor; Amerikalı senatör okuyor, müslüman oluyor; Amerikalı gazeteci okuyor, müslüman oluyor; Amerikalı siyasetçi, elçi, konsolos okuyor, müslüman oluyor. Sen de oku! Bu Allah’ın kitabı...
Papaz okuyor, tir tir titriyor, müslüman oluyor; piskopos okuyor, müslüman oluyor. Tarih boyunca olmuş, halen de oluyor. Hayat için, dünya ve âhiret için bu kadar önemli bir kitabı okumuyorsun.
Senin Kur’ân-ı Kerîm’e samimi bağlılığın, Allah’ın kitabına karşı hâlis muhlis durumda olman nasıl olacak?
Ahkâmını okuyacaksın ve uygulayacaksın. Başka çaresi yok!
Ve li-imâmihî.
“İmam” sözü bugün Türkiye’de artık saygınlığını kaybetmiş. İmam deyince, dudak büker, ayağa kalkmaz, saygı duymaz. Ama farz edelim profesör derse veyahut gazeteci derse, bazı meslekler böyle saygın, saygı topluyor veya konsolos derse veyahut doktor, mühendis filan derse veyahut müsteşar, bir yerin genel müdürü derse herkes ayağa kalkıyor. Ama, “İmam mı? haa...” dudak kıvırıyor, önemsemiyor, Arapça’da imam “önder” demek.
Müslüman devletinin başkanının sıfatı nedir?
İmâmü’l-müslimîn, “müslümanların imamı”, önderi demek. Emîrü’l-mü’minîn, “mü’minlerin komutanı”, emir ve komuta kendisinde olan yüksek kişisi demek. İmam bu.
Allah’ın imamı... Nâsıhan lillâhi “Allah’a karşı halis, muhlis olacak.” Ve li-rasûlihî. Rasûlihî’nin sonundaki hî zamiri lafza-i celâle gidiyor. “Resûlullah” demek, “Allah’ın Resûlüne karşı...” Ve li-kitâbihî. Kitap kelimesinin sonundaki hî zamiri Allah’a gidiyor, ve li-kitabillâh demek. “Allah’ın kitabına karşı samimi olacak.” Ve li-imâmihî “Allah’ın imamına, salahiyetli kıldığı müslümanların önderine karşı samimiyetli olacak.”
Allah’ın imamı, imâmullah, imâmü’l-müslimîn, müslümanların önderi. Bu oyuncak değildir, bu çok önemli bir mevkidir, çok önemli bir sıfattır.
Eskiden Osmanlı Devleti padişahları, hilâfeti almışlar. Müslümanların halifesi olduğu için İstiklâl Harbi’nde, Hindistan’daki, Pakistan’daki müslümanlar imama, imâmü’l-müslimîne, halife-i müslimîne yardım olsun diye, Rusya üzerinden tenekelerle altın göndermişler. O paralarla İş Bankası’na sermaye yapılmış. O cihada yardım olarak gönderilen paralarla Türk Tarih Kurumu kurulmuş, Türk Dil Kurumu kurulmuş, İş Bankası kurulmuş. Onlar aslında o kardeşlerimizin Türkiye’deki cihada yardım için gönderdiği paralar... Bu paraların bir partiye gitmemesi lazım, Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesi lazım; çünkü dinî amaçlarla gönderilmiş.
Siyasiler bunu takip etsinler, bunu açıklasınlar.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesi lazım. Bir siyasi partiye verilmesi haksızlık olur, çünkü siyasi partilerin hepsi eşittir. Eskiden de olsa, eski Halk Partisi’nin de hakkı değildi, o bir partidir. Aslında doğrudan doğruya devletin malı, devlete dinî amaçla verildiği için devlette kalması lazım!.. İlgililer bu meseleyi ayrıca takip etsin.
Burada mühim olan, müslümanların imamı diye Hindistan’daki müslümanların, gelip bize yardım etmeleri... Şimdi biz Libya deyince pek hoşlanmayız. Libya’daki bir çok kimse İstiklâl Harbi’nde gelmiş bizimle aynı cephede düşmanlara karşı çarpışmış. Bunları bilse saygı duyacak. “Bu Libyalı kardeşlerim, benim kara günümde yardımıma gelmiş.” diyecek. Amerika istemiyor, Avrupa istemiyor diye Libya’ya kötü bakmayacak. Evet yönetimi bizim için üzücü şeyler söylemiş olabilir ama halkı İstiklâl Harbi’nde bize yardım etmiş. Bizim bir eyaletimiz, vilayetimiz olarak bize bağlı bulunmuş. Demek ki kardeşlik duygularıyla hareket etmiş.
İşte müslümanların önderi, imâmü’l-müslimîn, Allah’ın müslümanların başına tayin ettiği kişi...
Mesela “Hilâfeti ne yapalım?” diye düşünmüşler, “Büyük Millet Meclisinin şahsiyet-i mâneviyyesine verelim!” demişler.
Hukukçuların hukuk tarihinde söyledikleri şeyler...
Bir de müslümanların fiilen sözünü dinlediği, mürşid-i kâmiller var, evliyaullah var. Onlar Allah’ın emirlerini kullarına bildiriyorlar. “Şöyle yapın, sevaptır; böyle yapmayın, günahtır.” diye Allah’ın emirlerini söylüyorlar. Asıl önderler de onlar sayıldığı için tarih boyunca evliyaullâha “sultan” demişler. Hacı Bayram Sultan demişler, Emir Sultan demişler, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hüdâvendigâr demişler. Hüdâvendigâr, “sultan” demek... Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî demişler. Hünkâr, “hükümdar” demek... Bütün bunlar mâneviyat âleminin sultanları diye, onlara önem vermişler. Padişahlar da gelmiş onların elini öpmüş, sözünü dinlemiş.
Büyükler;
“Evlâdım zulmetme, hizmet et, halka hizmet çok sevaptır.” demişler.
Padişahlar da;
“Baş üstüne efendim, hay hay efendim, olur efendim, hizmet edelim efendim!” demişler.
Bir keresinde Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî kaddesallahu sırrahu Efendimiz’in huzuruna bir komutan gelmiş. Ama adam çok zalimmiş. Mevlâna hazretleri ne “Hoş geldin” demiş, ne yüzüne bakmış, ne hal hatır sormuş, kaşlarını çatmış durmuş. Karşısındaki adam sıkılmış, terlemiş, utanmış vesaire vesaire…
Mevlânâ hazretlerinin de heybeti var, kimseden korkusu yok. Çünkü Allah adamı. Allah’ın imamı sıfatına layık insan, müslümanların mâneviyat sultanı, önderi...
Susmuş.
Komutan en sonunda ıkına sıkına demiş ki;
“Efendim, bu kadar oturdum, bana bir nasihat etseniz.”
“Evladım, ben sana ne diyeyim? Seni Rahman yarattı, sen şeytana hizmet ediyorsun. Seni halka hizmetle görevlendirdi, sen halka eziyet ediyorsun.” demiş.
Ona ağır sözler söylemiş, epeyce nasihat etmiş. Adam hüngür hüngür ağlamış. İşte bak, mânevî sultanlar böyle olur.
Demek ki o mânevî âlemin sultanlarına da sevgili, saygılı, hürmetkâr olmak lazım. Bizim bu geçtiğimiz Ramazan ayında yaptıkları gibi, ver yansın tasavvufa, tasavvuf büyüklerine, evliyaullâha çatmamak lazım.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!..
Sonuncu kelimesi;
Ve li-âmmeti’l-müslimîn. “Müslümanların âmmesine, tümüne, hepsine karşı, hâlis, muhlis niyetlerle bağımlı olacak, müslümanlara iyilik etmek niyetinde olacak.”
Bu çok önemli!
Ben bizim yöneticilere, halka bakışlarına bakıyorum; onların nazarında halk sinek gibi, sinek kadar değer vermiyorlar. Halbuki halkın içinde ârifler, alimler, profesörler, bilginler var, tepeden bakan insandan kat kat kıymetli kimseler var...
Olmaz ki müslümanların topunu sevmek lazım. Genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle, fakiriyle zenginiyle, büyüğüyle küçüğüyle, zayıfıyla güçlüsüyle, akıllısıyla aklı az saf olanıyla, hepsiyle ilgilenmek lazım, hepsine karşı iyi duygular beslemek lazım!
Tepeden bakmakla, kibirle olmaz! Hizmet duygusu olmadan olmaz!
Aziz ve sevgili kardeşlerim.
Nitekim olmadığını da Peygamber Efendimiz ifade buyuruyor;
Fe-leyse minhüm. “Onlardan, müslümanlardan sayılmaz.” diyor.
Aziz ve sevgili kardeşlerim!
Onun için hadîs-i şerîfin başına dönerek bir kere daha özetlemiş olmak için söyleyelim;
“Müslümanların işleriyle dertlenmeyen, işleriyle ilgilenmeyen, müslümanlardan değildir. Allah’a, Allah’ın Resûlü’ne, Allah’ın Kitabı’na karşı, Allah’ın kulları arasında vazifelendirdiği önderlere karşı ve bütün müslümanlara karşı hâlis, muhlis niyetli olmayan bir kimse; onlara candan hizmet etmek, güzel hizmetler yapmak düşüncesinde olmayan kimse müslümanlardan değildir.” buyuruyor.
Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi kabul ettiği güzel müslümanlığı anlayıp uygulayan güzel müslümanlardan eylesin...
Yoksa kendi kendimize, kendimizi müslüman sayıp da, aslında Allah tarafından, Resûlullah tarafından müslüman sayılmama durumuna düşmek çok acı olur.
Allahu Teâlâ hazretleri hiçbirimizi o duruma düşürmesin... Allah’ın emirlerini, yasaklarını seven, müslümanları, müslümanların mânevî yöneticilerini seven, Kur’ân-ı Kerîm’i seven, Kur’ân-ı Kerîm’e hizmet etmek isteyen, Kur’ân-ı Kerîm’in okunmasını, tanınmasını, anlaşılmasını sağlamaya çalışan has müslümanlardan eylesin...
Hem dünyada hem âhirette, çok hayırlar yapmamızı, öldükten sonra da böylece çok sevapları kazanmaya devam etmemizi Allah cümlemize nasip eylesin... Cümlemizi cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz’e Firdevs-i A’lâ’da komşu eylesin. İki cihanda saadete erdirsin.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…
02.05.1997 -
Muharreme Yaklaşıyoruz, Alimlerin
01.03.1997 -
Alimlerin Önemi ve
