Camilerin Önemi, Gönlü Allaha Vermek

Camilerin Önemi, Gönlü Allaha Vermek
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh fe-enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedil muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Fe-kûlû lâ erbahallâhu ticârateke ve izâ raeytüm men yenşüdü fîhi dâlleten fe-kûlû lâ raddellâhu aleyke.
Bu hadisi hasen olarak Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten rivayet etmiştir.
Mefhar-ı mevcûdât Muhammed Mustafâ râ salavât.
Seyyidü’s-sâdât Muhammed Mustafâ râ salavât.
Habîb-i Hüdâ Muhammed Mustafâ râ salavât.
İzâ raeytüm. Siz gördüğünüz vakit. Men. Şu insanı ki. Yebî’u. Bir şey satıyor. Ev yebtâ’u. Yahut bir şey satın alıyor. Fi’l-mescidi. Ama bu işi mescitte yapıyor.
Camide bir alışveriş yapıyor. Cebindeki saati satıyor veyahut başkasından bir şey alıyor.
Fe-kûlû. O alışveriş yapanlara deyin ki. Lâ erbahallâhu ticârateke. Allah sizin bu ticaretinizi mübarek etmesin.
Bundan hayır görmeyesiniz. Kazanç görmeyesiniz, hayır görmeyesiniz bu ticaretten.
Ve izâ raeytüm. Yine gördüğünüz vakitte. Men. Şu insanı ki. Yenşüdü fîhi dâlleten. Burada bir kaybı olmuş. Bu kaybını arıyor, istiyor. Gören yok mu benim çantam düşmüş. Veyahut yüzüğüm düşmüş, tesbihim düşmüş. Yok mu bu gören diye soruyor.
Fe-kûlû. Ona da deyiniz ki. Lâ raddellâhu aleyke. Allah gaybını sana reddetmesin.
Bundaki [mescide gösterilen] tâzime bakınız. Çıkın dışarıda yapın. Ne yapacaksınız dışarıda yapın.
Camilerin kendisine göre çok büyük bir kutsiyeti vardır. Bu kutsiyet ihlal olunduktan sonra cami camilikten çıkar, dışarısıyla içerisinin, camilerin de farkı olmaz. Camiler bir huzur yeridir, bir sükunet yeridir. Oraya Müslümanlar toplanır gelirler, beş dakika, on dakika, yarım saat kalmak isterler. Bunu ihlal edici her hadise çok büyük günahtır. Gelir pabucunu pat diye atar o ayakkabı konan yere, gırrr eder caminin her tarafı. Bunu usulcacık koyabilmenin imkanı yok mu? Eğiliverirsin, usulca korsun, ne ses çıkar, ne gümbürtü yapar. Bu insanda bir heyecan uyandırıyor yani insanın huzurunu bozuyor.
Bak bizde camiye gidildiği vakitte selam bile vermek doğru değil. Niçin? Kardeşin Hâlikıyla meşgul şimdi. Onun Hâlikiyle olan ânını sen selamla zâyi etmişsin. Bizim mezhebimize göre cami ibadethane, selama bile [izin] yok.
Bazen yapıyoruz ama Allah kusurumuzu affetsin yani. Caminin hürmeti çok büyüktür.
Sonra bununla beraber şu üç hadise de tabii bizi her gün sürüklüyor birçok hadiselere, gönlümüz perişan bir halde. Allahu Ekber nidasını duyuyoruz. Elhamdülillah hemen kollarımızı sıvayıp [abdest alıyoruz] yahut evvelce hazırlanmışız. Gidiyoruz Allah'ın evine, hiç olmazsa on dakika, on beş dakika huzur ile Allahu Teâlâ'nın önünde bu kirlenen kalbimizi şöyle bir yıkıyoruz orada. Günde beş defa bunu tekrar ediyoruz, bu yıkanmayla da hiç olmazsa bir huzur. Hiç olmazsa azıcık bir benzeme.
Binaenaleyh bu çok mühim bir hadisedir kardeşim! Biliyorsunuz şu göz, kulak, burun, el, bu ağız. Buna havâss-ı hamse tabir ediyorlar ki bunlar vasıtasıyla bir şeyleri duyuyoruz, görüyoruz, biliyoruz. Beynimize hadiseleri intikal ettiren, kalbimize intikal ettiren şu beş hassadır. Bu beş hassa vasıtasıyla bizim ibretlerimiz bunları alıyor ne yapacaksa ona göre hazırlık yapıyor. Bunların merkezinde ise kalp vardır. Bunların merkezi kalptir. Bütün gördüğümüz hadiselerin akıntısı kalbe akar. O kalbi akarken [ne oluyor?] Mesela şimdi bir teşbih, bir havuzumuz var. Havuzumuza beş taraftan su akıtıyoruz. Fakat buradan lağım suyu karışıyor. Beri taraftan mutfak suyu karışıyor, beri taraftan çirkef bir su karışıyor. Beri taraftan bulanmış bir sel suyu karışıyor. Bunların hepsi havuzumuza akıyor.
Şimdi sen bu havuzu düşün bakalım ne hale geldi o havuz?
Pis bir hale geldi. İşte bunu biz günde beş kere boşaltmak suretiyle bu havuzu temizlemeye çalışıyoruz. Dışarıda ne yapalım geliyor işte. Dış hadiselerimiz var. Günaha bakıyor gözümüz, bu günah kalbe iniyor. Günahı duyuyor kulaklarımız, gönle iniyor. Ellerimizle bazen günahları tutuyoruz, bu da gönle iniyor. E sonra bunlar o gönlü ne hale getiriyor artık siz takdir edin.
İşte günde beş defa ibadethaneye girmek suretiyle bu telvis olunan, bozulan kalbi yıkamaya çalışıyoruz.
Bunun için caminin kıymeti çok büyük aziz kardeş! Hâlık'ın evine girdik, Hâlık ile olacağımızı anlar. Bu gözün o kadar zararı var ki insana. Faydası çok ama zararı da o kadar çok ki bunun zararını ancak buraları telafi edebiliyor. Mesela göze bir kan gelirse, kapanma gelirse doktora gidiyoruz; aman doktor gözüme bozukluk geldi, bakıver diyoruz. Ve bu gözler, bu günahlarla o kadar bozuluyor ki [görme] hassasını kaybediyor.
Bir şey soruyor radyoda diyor ki, bir adamın gözü sağlam fakat ilerisini görememesinden dolayı neden göremiyor bu adam ilerisini?
Cevap verdi o adam, dedi ki; gözünde renk bulanıklığı vardır. Gözü rengi seçemiyor. Bu hastalık var dedi. Bravo dediler, aferin.
Demek ki insanın gözünde çeşit çeşit böyle arızalar oluyor. Bu arızalar dolayısıyla da gönlüne iniyor.
Bakın şimdi size bir misal söyleyeceğim. Doğan diye bir kuş vardır, büyük Atmaca. Bu kuş büyük kuştur insandan kaçar, insanın yanına sokulmaz. Fakat bizim avcılar nasılsa bunları yakalarlar. Her şeyi yakaladıkları gibi bunları da yakalarlar. Yakaladı mı getirir bunu karanlık bir eve kapar. Karanlık bir odaya kapar bu kuşu. Kuşun gözlerini de bağlar, kırk gün bu kuşu besler. Et ile, çeşitli sularla besler. Kırk gün sonra açar gözlerini. Fakat bu kuş o adama o kadar ısınmıştır ki hani papağanlara da konuşturmayı öğrettikleri gibi bu kuşlara da böyle sesini öğretiyor, gel diyor, git diyor, bu kuşa bir şeyler öğretiyor.
Şimdi bu kırk gün içerisinde bu yabani kuş, yırtıcı bir kuş, bu sahibine o kadar alışıp ünsiyet ediyor ki, bu ünsiyetinden sonra ondan artık ayrılmıyor. Ayrılmıyor ve onun emrine âmâde, onu artık kolunda taşıyor, omzunda taşıyor. Kuşu gördü mü işaret ediyor hadi diyor, pırr diye gidiyor onu yakalayıp sahibine getiriyor.
Bu kuş yabani bir kuş idi. Bu yabani kuş gözlerini kapatılmak ve o karanlık bir yerde bekletildi yani hadisattan uzaklaştırıldı. O artık ondan başka kimseyi görmüyor. Bütün hadiselerden uzaklaştı. Onu görüyor, onunla ünsiyet ediyor. Bir kuş ki -yabani bir kuştur- böyle hadiselerden uzaklaştırılıp da sahibiyle nasıl ünsiyet ettiği vakitte ona nasıl sarılıyor. Bir insan ki kainatın örneğidir, kainatın zübdesidir. Kainatın zübdesi olan bu insan tam teçhizatlıdır. Bu böyle bir ders ve terbiye içerisinde yetiştirildiği vakitte bak artık onu Allah'ından ayrılabilir misiniz? Kuş kuştur, yabani kuştur, ayrılabilir. Sirk mi diyorlar ne diyorlar, orada getirdikleri bir sürü hayvanlara, çeşitli terbiyeler öğretiyorlar, hünerler gösteriyorlar. Bu hayvan, o hayvanlığıyla bunları öğrenebiliyor, yapabiliyor da insan insanlığıyla bugün göklere bile dağlar taşlar gibi ferman okuyoruz.
Bu insan neler yapmaz şimdi?
Ama bu hadiselerden ayrılması şart. İşte cami bunların ilk menzili. Bu camiye girdiğin vakitte hiç olmazsa beş dakikacık on dakikacık Hâlık’ın ile kalabiliyorsun. Sen bunu [az görme.] Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir sene olmadı ki Hira denilen dağa çıkıp da bir ay orada inziva yapmasın. Peygamber peygamberliğiyle beraber hılkaten kamil olarak yaratılmış, mükemmel olarak, mükemmil yaratılmış. O bile her sene bir Hira dağına çıkar. Bu dağın içerisinde dört metrelik genişliğinde bir yermiş. Bizim gücümüz yetmiyor çıkmaya. Oraya çok çıkanlar oluyor ama bizim gücümüz yetmiyor tabii. Fakat işte o Mekke'ye üç kilometre uzaklıkta bir dağın içerisindeki mağara. Oraya gidiyor bir ay Hâlık’ıyla [oluyor], tamamiyle halktan kesiliyor. Ve tebettel ileyhi tebdîlâ[1] diyor Hz. Allah. Kesil, halktan ayrıl. İlgini bırak halktan. E bu başka türlü olmuyor ki! Halkın içerisindeyken dert dinleyeceksin, dertleneceksin, günahları göreceksin belki günahlara da bulanacaksın.
Hâlık-ı Zülcelâl’ın divanına insan [bu şekilde] nasıl durabilir ya?
Onun için vesveseden kendimizi kurtaramıyoruz, bir huzur bulamıyoruz. Sebebi hâdisâtın gönlümüzde ettiği yerlerdir. İşte bunun ilk durağı camilere böyle günde beş defa girdik miydi hiçbir şey yapamazlar. İnsana bir serinlik geliyor, bir rahatlık, bir huzur geliyor. Oranın manevî bir kokusu var. Nasıl Kabe'ye gidildiği vakitte orada manevî bir kokular oluyor bu da onun yavrusudur işte. Burada da aynı kokular öyle alınır.
Allah cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın da [bu kokuları alalım.]
En büyük cahillik bu ömrü azizi boşa kaçırmaktan ibarettir. Bir insan bu Allah celle ve alânın verdiği şu güzel ömrü boşa kaçırıyor mu, insanların içinde ondan daha cahil yoktur. E hiç olmazsa gündüzün kadar yoruldun, madem vaktin de müsait şöyle bir saat çekil de bakalım bir caminin köşesinde, çoluk çocuktan da ayrı olarak bir kendini dinle. Bir kendini Allah'ına ver bakalım. Bu gönlünü Allah'a doğru bir sevk et bakalım.
Bunlar yabancı ders değildir. Bunları her Müslümanın böyle ince ince tatbik edip düşünmesi lazımdır. Bak kainatta sevilecek çok şey var. Her gün mesela güzel şeyleri seviyor insan. Hakikaten bu sevmek tıynetten içimizde var ki güzeli sever insan.
Bu sevilen şeylerin hepsine o sevgi kudretini nereden ve kim vermiştir? Niçin seviliyor o?
Allah onu bir güzellik vermiş de o güzelliğe hayran olaraktan insan onu seviyor. Fakat bunun kendisinde değil bu sevgi. Allahu Teâlâ'nın ona verdiği güzellikte.
Şimdi sevdiğin insanın, sevdiğin insanın canı olmasa sever misin?
Sevmezsin.
İşte o adam bu adam ya, niçin sevmiyorsun?
Demek ki onun sevgi içindeki cevherdeydi. Cevher çıkınca içinden sevmekten uzaklaşıyorsun. Aman götürün bunu diyor. Belediyeye haber verin de kaldırsın bunu diyorsun. Bir de az evvel onun için bayılıyordun. Demek ki cevhere sevgi var. Bu cevher Allah'tandır. Binaenaleyh sevilecek Allah'tır. Bu güzellikleri bahşeden, varlıkların sahibi Hazreti Allah'tır. Gönüllerin de o Allah'a uçması, gitmesi lazım.
Onun için cami bunun ilk mekanıdır. Onun için camide hiç kimseyi de incitemezsin, alışveriş de yapamazsın hatta selamını veremezsin. Herkesi meşgul etme, herkes şimdi Allah’ı ile.
Allah cümlemizi affetsin de o gönülleri bizlere lütfeylesin.
Bu kolay iş değil ha. Onun için hep büyükler yıllarca ömürlerini bu hususta böyle [harcamışlar.] Nasıl vücudu beslemek için bir gayret var. Bu vücudu beslemek için olan gayretin bir miktarı da gönlü beslemek için olmalıdır. Ama eğer yerleştirebilirsen bunun ruhu insanın içerisinde günlerce sürer.
İzâ raeytümü’l-‘abde elemmellâhu bi-hi’l-fakra ve’l-marada fe-innellâhe yürîdü en yüsâfiyehû.
Hz. Ali radıyallahu anh’ten.
Birisini gördünüz ki hem fakir hem de hastalıklı. Adamın çeşitli marazları var. Kendisinin tedavi ettirecek hâli de yok. Bir kçöşecikte yatıyor. Fe-innellâhe yürîdü en yüsâfiyehû.Allah celle ve alâ o hastanın safiyetini murat ediyor, kendisini tertemiz yapacak.
Bir taraftan fakirlik bir taraftan maraz. Üzerinde ne günah kalacak ne bir şey kalacak.
İzâ raeytümü’l-lâtî elkayne alâ ruûsihinne misle esnimeti’l-bu’ri fe-e’limûhünne ennehû lâ tukbelü lehünne salâtün.
Taberânî Ebû Şakrate’den rivayet etmiştir.
Ardu mağdub, zorlan alınmış bir yer. Sen değilsin sahibi, başkasının yerine zorla, kuvvetinle, paranla maranla nasılsa koparttırmışsın, mülküne katmışsın. Burada kıldığın namaz da makbul değildir. Gasp ederek aldığın arazide kıldığın namaz da kabul değildir. Fakat diyor onun bir haramlığı var, bir günahı var onun. Çalmışsın, zorla almışsın o günahı var. Fakat başta bunu yapanın çeşitli günahları var.
Cenâb-ı Hak cümlemize tevfik buyursun, ihsan buyursun, in’am buyursun.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale’l-mürselîn velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn el-Fâtiha.
Cennet Ehli,
Akıl, Namaz, Ahlak,
Allah İçin
Birbirini Sevenler, Kuran
