Kötü Alimler, Fitnelere Koşmamak, Camiler Allahın Evi, Kuran ve Kıraat

Kötü Alimler, Fitnelere Koşmamak, Camiler Allahın Evi, Kuran ve Kıraat
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedil muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne fî cehenneme rahan tathanü ulemâe’s-sûi tahnen.
İbn Adî ve İbn Asâkir Enes radıyallahu teâlâ anh’ten rivayet etmişler.
Bugünkü ders [kötü alimler hakkında.] Tabii müteaddid hadisler geçiyor ya. Şimdi burada geçen hadiste ulemâ-i sû, kötü alimlerden bahsediliyor. İnsanlar tabii iki kısımdır; iyi veya kötü. Bütün bu beşerin içerisinde her millette böyle iyisi de vardır kötüsü de vardır tabi. İyilerin mükâfatının tabii iman ile olmak şartıyla ucu yok.
Sebebi?
Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin hududu yoktur. İlim Allahu Teâlâ'nın sıfatıdır. Kendisinin nasıl hududu yoksa sıfatının da hududu yoktur. Binaenaleyh ölüm hududun da verilecek pâyeler uç yok, nihayet yok. Kötüsü de böyle. Kötü de oldu mu bu da Allah'a en nihayet cehennemde alacak soluğu.
Bu cehennemde aldıktan başka, cehennemde müteaddid değirmenler varmış, değirmen. Bu değirmenlerde nasıl buğday öğütülüyorsa, beşeriyeti kötü yola terk edenler -ne derseniz deyin artık, kötüsü olduktan sonra- bu kötüler de değirmende un öğütülür gibi öğütülecek.
Onun için Allah daima bizi iyi zümreden ayırmasın. Biz her ne kadar iyilerden değilsek de Allah celle ve alâdan isteriz ki o iyilerle beraber haşrolalım. Onun için o iyilerin sürüsüne biz de katılmak için o katara katılmak isteriz.
Tabii Allah celle ve alâ bize zeka vermiştir. Kötüsü böyle olduğu gibi [iyinin de mükafatı vardır].
Şimdi kötüsünün felaketi bu. İyisinin de kıymetine paha biçilmez. Şimdi size bir tane numunesini söyleyeyim. Şimdi Kabe-i Muazzama, farz-ı ilâhîdir. Her Müslüman oraya gider, bir kere hac etmek boynunun borcudur, farzdır.
Nedir o?
Taştan yapılmış bir binadır, şeref bunun yerindedir. Cenâb-ı Hak o yere, o bina orada olmasa dahi bu Kabe'nin yeri yine Kabe'dir, yine orada tavaf olunur. Binanın vücudu şart değil, bina sonradan yapılmıştır. Asıl mukaddesiyetlik o yerdedir ama yer topraktır.
Şimdi Cenâb-ı Hak efdali mahluk olarak insanı yaratmıştır. Topraktan yaratılmıştır başka. Fakat efdaliyet mü’mindedir, efdali mahluk. Mü’minin kamili meleklerden de üstündür.
Ashabı kiramın ashab oluşunun [hikmetini düşünün.] Bu ashab, İslam olmasından evvel evladını gömen değil miydi bu insan? Evladını gömüyordu, envaiçeşit günahları işliyorlardı, fakat bir İslam oluş devresiyle insanlığın en üst seviyesine yükselişleri, o Peygamber-i âhir zamana olan hizmetlerinin mükâfatıdır.
Allahu Teâlâ bize çok büyük nimetler vermiştir. Efdali mahluk yapmış, bizi Kabe-i hakikiye yapmış, bu Peygamber-i âhir zamana ümmet etmiş, bizi nurun içerisinde bırakmış. Böyle bir insanın oradan aşağı düşüp de bu cehenneme gidişi elbette ne kadar acı. Yani ne kadar acı bir şeydir. Ya bu akıl varken, bu zeka varken bu Yaradan’ı bulmamak, bu Yaradan’ın yolunda gitmemek, en nihayet bu esfeli safiline cehenneme düşmeye vesile olduğunu insan unutmamalıdır.
Yine bakınız bunu şey yapan bir hadiste;
İnne fî cehenneme rahan tathanü cebâbirate’l-ulemâi tahnen.
Burada cebâbire lafzı ilave olmuştur, zalim alimler [demek.] Halka işkence yapan, zulmeden zalim, cebâbire. Zorluk gösteriyor, zorlanış yapıyor. Bunların da böyle aynı kötü alimler gibi gibi dövülüp öğüdüldüklerini [öğrendik].
Üçüncü bir rivayet.
İnne fî cehenneme erhıyeten.
Bu erhıye, rehânın cemi olaraktan fi cehennemi, [cehennemde] birçok değirmenlerin olduğunu gösteriyor.
Tedûru bi’l-ulemâi fe-yüşrifü aleyhim men kâne arafehüm fi’d-dünyâ. Bunlar dolaşırlar. Yani cehennem denen yer yanıp da yok olma yeri değil. Yani hapishanedeki insanın hapisliği gibi bir yer. Azap görecek, hem de hayatına sahip.
Şimdi bunlar orada ulemaları dolaşıyor. Fe-yüşrifü aleyhim. Onlara yakın olurlar. Men kâne arafehüm fi’d-dünyâ. Dünyada tanıdıkları bir alimi buluyorlar. Fe-yekûlûne: Diyorlar ki. Mâ sayaraküm ilâ hâzâ. Hadi biz yaptık günahlar, düştük buraya, size ne oldu da geldiniz buraya? Siz niçin geldiniz bu cehenneme? Soruyorlar onlara. Ve innemâ künnâ nete’allemü minküm. Halbuki biz sizden öğreniyorduk dünyada bilgileri. Fey-yekûlûne. Diyorlar şimdi cevaben. İnnâ künnâ ne’muruküm bi-emrin. Biz size şunu yapın diyorduk. Ve nühâlifüküm ilâ ğayrihî. Halbuki kendimiz ona muhalefet ediyorduk.
Mesela içki içmeyin şöyle zararlıdır, böyle zararlıdır derken kendimiz onu kullanıyorduk. İşte onun cezası olarak bugün bu böyle akıbete düştük diyor.
Allah cümlemizin akıbetlerini hayır eylesin.
İnne beyne yedeyi’s-sâ’ati fitenen. Kıyametten evvel birtakım fitneler zuhur edecek. Öyle fitneler ki; ke-kıta’i’l-leyli’l-muzlimi. Kapkara bir gece hani, adımını atacak yeri göremezsin, önündekileri göremezsin, böyle bir zulmet istila edecek. Ama sen bu zulmeti hakiki [gece zulmeti sanma]. Yani bu zulmet gecenin zulmeti değil. Zulmet ki artık insan işte hayırla şerri ayırt edemeyecek bir duruma düşecek de. Yusbihu’r-racülü fî-hâ mü’minen ve yümsî kâfiren. Sabahleyin mü’min; lâ ilâhe illallah abdestini alıyor, camisine giriyor, namazını kılıyor gidiyor.
O fitne, zulüm, zulmet onu akşama kadar çeşit fikirlere böyle bir hâllerle, onun fikrini bulandırıyor, akidesini değiştiriyor. Ve yümsî kâfiren. Akşama dinden çıkıyor. Ve yümsî mü’minen ve yusbihu kâfiren. Bu da aksi.Akşama kadar mü’min fakat sabaha kadar o fitneler içerisinde dönüp dolaşırken, ve yusbihu kâfiren. Sabahleyin akideyi değiştiriyor kafir olaraktan çıkıyor.
Burada demiş ki, burada sabahtan ve akşamdan murad, tetekallabu’n-nâsi vakten dûne vaktin. Her vakitte insan, bu sopanın ucunda bir yaprak korsun da nasıl rüzgarda böyle fırıl fırıl döner insan da böyle fırıldak gibi dönen bir mahluk. Tetekallabu’n-nâsi vakten dûne vaktin. Bu vakitle o vakit arasında değişiveriyor. Bu ondan kinaye.
Efendimiz şimdi telkin veriyor bize, ders veriyor.
el-Kâidü fîhâ hayrun mine’l-kâimi. Bu hayır, fitne devri ki insanlar böyle çeşitli fikirlere teşâub ediyorlar. O gün oturan insan, kâid, yani bu fitnelere karışmayan insan. Hayrun mine’l-kâimi. Ayakta durandan daha hayırlıdır. Öteki oturuyor, bu da ayakta, ama Efendimiz ayakta durandan oturan hayırlıdır diyor. el-Kâidü fîhâ hayrun mine’l-kâimi. Ayakta durandan hayırlıdır yani fitnelere karışmıyor.
Ve’l-kâimi fîhâ hayrun mine’l-mâşî. Ayakta duran da hayırlıdır yürüyenden yani fitneye doğru gidiyor. Fitneye doğru gidenden hayırlıdır. Ayakta duruyor, gitmiyor bir tarafa. Bu da ondan hayırlıdır.
Ve’l-mâşî fîhâ hayrun mine’s-sâ’î. Bir de yürüyen var ama daha karışmamış fitnenin içerisine o tarafa doğru gidiyor. Bir de sâ’î var, girmiş fitnenin içerisine, iki tarafa fırıldak yapıyor, ondan o [yürüyen] daha hayırlı.
Öyleyse fe-kessirû. Kesirden, kırınız. Kısiyyeküm. O zaman alet-i harp oklardı malum ya. Alet-i harp olan oklar, siz o oklarınızı kırın diyor. Kırın, ve katti’û evtâraküm. Evtâr da okun kirişleri. Yani neyden yapıldıysa hem sopasını kır, hem kirişini de kır. Yani atama, fitneye katılma demek. Yani kır bunları fitneye katılma. Silahın varsa kaldır at.
Va’d-ribû suyûfeküm bi’l-hıcârati. Kılıçlarınızla taşlara vurun da körletin, kimseye zarar vermeyin. Va’d-ribû suyûfeküm bi’l-hıcârati.. Vurun taşlara kesmesin kimseyi, zararlı olmasın.
Fe-in duhile alâ ehadin minküm beytühû. Geldi kapıdan içeriye girdi fitnenin birisi, girdi içeri. Fe’l-yekün ke-hayri ibney âdeme. Hazreti Adem'in hayırlı evladı gibi ol.
Kabil Habili öldürdü. Hem de Kabil katil oldu. Habil de teslim oldu, mukabele etmedi yani. Mukabele etmeyen gibi ol. Ke-hayri ibney âdeme. Adem aleyhisselam'in hayırlı evladı gibi sen de karışma kimseye.
Bu, Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî’nin Ebû Musa'dan rivayetidir.
Allah bu fitnelerden cümle ümmet-i Muhammed'i ve bizi muhafaza buyursun.
İnne büyûtellâhi fi’l-ardı. Allahu Teâlâ'nın yeryüzündeki evleri. el-Mesâcidü. Şimdi Beytullah da beyt, o büyük beyt. Beytullah o bir tane. Fakat büyûtellâh her cami.
Allah'ın evi olmaz tabi, Allah'ın evi asıl gönül. Asıl Allah'ın evi gönüldür. Bu gönüllerin muhafazası çok büyük iş, o ayrı. Bunlara da Allahu Teâlâ evim demiş, yani rıza-ı ilahiyem benim buralardadır. Siz buralara girin buralarda ibadet-i taat ederek benim rızamı kazanın, başka yerde bulamazsınız demek.
İnne büyûtellâhi fi’l-ardı el-mesâcidü. Mescitlerdir. Ve inne hakkan alellâhi azze ve celle en yükrime men zârahû fî-hâ. Şimdi bize bir misafir gelse, kim o gelirse gelsin, bir ikram yapıyoruz; kahve, çay, şeker bir şey veririz. Hatta evimize girip de bir şey almadan gideni mezar ziyaretçisi sayarlar diyerekten elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Herkes haline göre tabii.
Allahu Teâlâ'nın kudreti her şeyin üstünde, binaenaleyh evine gelen insanları kim bilir ne çeşit mükâfatlarla mükafatlandırıyor yani. Bir kere kapıdan girerken melekler günahlarımızı alıyor. İçeriye girerken günahsız giriyoruz. Çıkarken verelim mi diyorlar [melekler]. [Allahu Teâlâ,] Benim şânıma yakışmaz, aldım mı vermem diyor. Günde beş defa abdest aldıkça bütün azalarımızdan günahlarımız dökülüyor, O secde-i Rahmân’a başımızı koymamızın mükafatının derecesini benim dilim anlatamaz. En eşrefli âzâmızı, en zelil olan toprağın üzerine koyuyoruz, aübhanallah diyerekten Cenâb-ı Hakk'a bir de tesbih ediyoruz, ben yapamadım bu işi sen yaptın diyerekten orada şeytanın beli de kırılıyor. En büyük mükâfatı da o sûretle biz de alıyoruz.
Onun için Beytullah'a beş defa girmiş bir insanda günah kalmaz. Efendimiz işte sizin evinizin önünde bir dere aksa, günde beş defa sıcacık su da olsa mesela, sıcak memleketlerde hamam var ya. Orada günde beş defa yıkansa o adamın içinde kir kalır mı? Kalmaz. Öyleyse siz de beş defa Allahu Teâlâ'nın evine girdikten sonra sizin üzerinize de günah kalmaz. Bu kadar büyük lütf u ilâhîler var.
Bu lütf u ilâhîlerden uzak kalan kardeşlerimize de Allah intibahlar nasib-i müyesser etsin. Bizi de sabit ve daim eylesin.
İnne cebrâîle müvekkelün bi-havâyici benî âdeme fe-izâ da’a’l-abdü’l-kâfiru kâlellâhu yâ cibrîlü ikdı hâcetehû fe-innî lâ uhibbü en esma’a du’âehû.
Şimdi hepimiz yalvarıyoruz ya. Niçin? Çünkü ben onun duasını duymak istemem. Bir daha yalvarmasın bana. Bunun için arkasından bir mü’min de yalvarıyor, yâ Rabbi bana da ver. Cebrail'e diyor ki verme ona. Onun iniltisini ben seviyorum diyor. Onun mükâfatını âhirette vereceğim diyor.
Onun için bize de, vermedi isteğimi diyerekten üzülmek lazım değil, âhirette inşallah büyük mükafatlarla karşılaşacağız.
İnne rabbî tebâreke ve teâlâ ersele ileyye en akra’e’l-kur’âne harfin fe-radedtü ileyhi en hevvine alâ ümmetî fe-ersale ileyye en akra’ahû harfeyni fe-radedtü ileyhi en hevvine alâ ümmetî fe-ersale ileyye en akra’ahû alâ seb’ati ahrufin v zâlike bi-külli raddetin mes’eletün tes’elünîhâ fe-kultü Allahümmağfir li-ümmetî Allahümmağfir li-ümmetî ve ahhartü’s-sâlisete li-yevmin yerğabü ileyye fî-hi’l-halku hattâ ibrâhîmü.
Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Kur'an [okumakla ilgili bilgi veriyor]. Bilmiyorum aşere okurlarken hafızlar görmüşsünüzdür, çeşitli kıraat ile okurlar; esre okur, ötre okur, ikisini birbirine karıştırır okur. Altından üstünden kesirli okur. O ilmi bilenler için çok çeşit okumaları var.
O hafız geldi de, Mısır'dan gelmiş. Verş kıraat diyorlarmış, ne bilelim biz. Okurken, ya burasını yanlış okudu dedim ben de, bizim hafız Haydar Efendi var. Ha dedi bu verş kıraat ile okuyor, bunlarınki böyledir dedi. Aynı kıraat, aynı manadır, fakat bazı yerde çekiyor, bazı yerde kısa yapıyor bir şeyler.
Hazreti Übey b. Ka’b bir namaz kılıyorlarmış. Bakmış ki birisi bir kıraat okuyor duymamış onu. Allah Allah böyle Kur'an da olur mu? demiş. Bir birisi daha gelmiş, bir başkası. O da bir başka kıraatten, onunkinin başkası. Aaa demiş, bu da ayrı bir kıraat, bu nasıl bir şey? Bunların ikisinin önüne katmış Resûlullah'a götürmüş, demiş yâ Resûlallah! Bunlar bizim bilmediğimiz bir Kur'an okuyorlar. Hiç duymadık biz sizden demiş.
Nasıl okudunuz okuyun bakayım demiş. Okutmuş, pek güzel demiş. Pek güzel, iyi, güzel okudular.
Ka’b diyor ki, benim içime şeytan vesvese verdi. Ben tekzib ettim Resûlullah'ı, böyle olmaz dedim. Resûlullah anladı benim bu halimi. Göğsümü şöyle elini bir vurdu. O hal derhal üzerimden gitti. Bir ter boşandı üzerimden. Ondan sonra özür diledim artık Resûlullah'tan diyor.
Demiş, Kur'an bana geldi, yedi harf üzerine okumaya Cenab-ı Hak'tan müteaddid defalar ricam ile kabul edildi. Her defamda Cenab-ı Hak ayrı bir kıraat ile [okumaya müsade etti.] Tabii Arap kavmi çeşitli lügat kullanıyor. Her kavmin lügatı üzerinde okunmasına Kur'an müsait olmuş demek. O kıraati okuyamayan insan okumak için zorluk çeker. Ankara’daki Hacı Bayram Velî camisinin imamı Hafız Zekai efendi, ben hacca gittiğim vakit de orada, oralı. On yedi sene orada oturmuş. Dedim ki Hafız abi bir Kur'an oku da dinleyelim dedim.
Bize buradaki Kur'an gibi mi Kur'an okudu. Canım dedim buradaki Kur'an gibi Kur'an'ı her zaman dinliyoruz. Siz on yedi senedir buradasınız dedim. Bir Arap şivesi üzerine elbette daha güzel okursunuz. Yooh dedi, hiçbir Türk Arap gibi okuyamaz dedi. Şimdi Arapça okuyacağım diyerekten ne Türkçe olur, ne Arapça olur dedi. Türkçeye de benzemez, Arapçaya da benzemez. İkisi de arasında aşûre gibi bir şey olur dedi. Onun için kendi dilimi çevirmedim dedi. Çünkü kabiliyetimiz dilimizin iktizası bu kadar.
Tam Arap gibi konuşabilmek için küçük yaştan itibaren orada olmak lazım. Şimdi mesela Arapça konuşan birçok gençlerimiz var. Fakat Arab'ın konuştuğu gibi konuşamaz yine. Daima belli olur.
Haa şimdi burada Cenâb-ı Hak’tan mağfiret diledim de, üçüncü duamı bıraktım. Li-yevmin yerğabü ileyye fî-hi’l-halku hattâ ibrâhîmü. O gün İbrahim aleyhisselam bile benim şefaatime muhtaç olacak, ben o güne bıraktım. Çünkü Cenâb-ı Hak beni muhtar kıldı, ümmettinden bu kadarını affedeyim mi, yoksa senin şefaati hakkını mı vereyim? Dedim ki şefaat hakkımı ver yâ Rabbi! Niçin? Ben isteyeceğimki hepsi affolsun. Min ehli’l-kebâiri diyor bir de. Küçük günahlar nasıl olsa böyle namaza gelirken, şurada burada yaptığımız hayırlarla onlar mahvoluyor. Ama büyükleri? Büyüklerinin de şefaatçisi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’dir.
Birisi de, büyük günahların mağfiretinin sebebinden birisi de cenaze taşımak var ya hani, hiçbir kıymet vermeyiz biz. Çünkü arabalar da var. Cenazenin her bir adımına bir günah-ı kebâir affoluyor. Günah-ı kebâir başka türlü af olmuyor. Ama cenazeyi taşımak [affetitiyor.]
Ama burada bir mesele var şimdi. Cenaze ölmüş bir adam. Ölmüş bir adama karşı insanlık vazifesi olarak onun salına girip de adımımızdan beş on tane götürüp vermemizle büyük günahlarımızdan beş on tanesi affoluyor da, hayatta iken bir Müslüman kardeşini himayesine alırsa, ona yardım ederse, acaba nasıl olur ki bu? Ölüsüne yardım ederken günah-ı kebâir affoluyor da dirisine yardım ederken affolmasın olur mu hiç?
Onun için el-müslimûne ke’l-cesedi’l-vâhidi el-mü’minûne ke’l-bünyâni. Şu bina, bak açın arasını önünde büyük büyük taşlar konmuştur ama içerisinde ufacık ufacık parçalar da var, işe yaramaz. Ama binanın heyet-i umumiyesini onlar teşkil ediyor. İşte yeni yapılan binaları da görürsün, demir kısmı var ama içerisinde ufacık çakıllarla karışık, onlar da o binanın esasını koruyor, birbirine kaynıyorlar. Müslümanlar da böyle birbirine kaynamış olması lazım. Öyle birbirinden ayrı olan, birbirlerine akraba-i taallukat ile bile ilgisini kesen Müslümanın Müslümanlığı da o kadar olur.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
el-Fâtiha!
Kuran Okunan
Ev, Beytül Mamur
Kardeşlik,
Amin
