Muhabbetullah, Peygamberimizi Sevmek, İman, Yağmur, Ameller Niyete Göredir

Muhabbetullah, Peygamberimizi Sevmek, İman, Yağmur, Ameller Niyete Göredir
el-Hamdülillah, sümme el-Hamdülillah, el-Hamdülillahî hedâna lihâza vema künnâ linehtediye levlâ en hedânallah.Vema tevfîki illa billah aleyhi tevekkeltu ve ileyh.
Neşhedü en lâ ilâhe illâlahu vahdehu lâ şerîkeleh. Veneşhedü enne Muhammeden abduhu ve habibuhu veresuluhu. Allahümme salli vesellime ve barik alâ hazen nebiyyu kariybu ve Resulu Seyyidul senedil azim fi kalbirrahim seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Biz Resûlullah'ı gördük mü, ashab-ı kiramı gördük mü?
Ama nasıl severiz?
Canımız gibi severiz.
Firavunu gördük mü?
Görmedik ama ondan da öyle nefret ederiz.
Neden?
Kulak vasıtası ile onlar bizim içimize girmiştir. İyiyi severiz kötüyü de sevmeyiz.
Binâenaleyh bir Peygamberi görmediğimiz halde Allah'ın sevgilisidir diyerekten içimizden seviyoruz. Ashabı seviyoruz görmediğimiz halde. Bizim dinimize çok hizmet etmişlerdir, Resûlullah'a çok hizmet etmişlerdir diyerekten.
E binâenaleyh bu varlıkların sahibi olan Hz. Allah'ı sevmek de, işte görmediğimiz halde âsârını görüyoruz. Nasıl ashabın âsârını görüyor da seviyorsak, Allahu Teâlâ'nın da âsârı meydanda. Yeri, göğü, bütün eşya hepsi Allah tarafından.
Şimdi affedersiniz yine, sevmenin çeşitleri var ya. Bize birisi bir ev bağışlasa, miktar-ı kafi para da verse, mobilyası da içerisinde, otomobili de kapımızda.
O adamı ne kadar çok severiz biz?
Bedavadan ev verdi bize bir tane. Kapıda da emrimize amade otomobil duruyor. Eh istediğimiz kadar her ay da para veriyor bize. Çok teşekkür ederiz o adama.
Niçin?
İnsan kendisine ihsan edenlerin sevmek cibiliyetin de yaratıldı. O cibiliyet var hilkatte. Kendisine yardım edenleri sevmek cibilliyet var.
E bugün bu verici kendiliğinden vermemiştir, ona ver diyen vardır da öyle verir. Mesela bugün memurlara aylık verir bir efendi. Fakat o aylığı o vermez ki! Yukarıdan emir gelmiştir şuna şu kadar, buna bu kadar parayı ver diyerekten, o tevziatçıdır. Bu dünyadaki vericiler de tevziatçıdan başka bir şey değildir. Asıl veren, verdiren Allah!
Binâenaleyh vereni görme de verdireni gör. Asıl seveceksen vereni değil verdireni sev. O verdiren sana bir sebeple vermiş. Kuvveti kudreti, zekayı aklı, her şeyi vermiş.
Bunu milyonlar verseler, senin gözünün birisini alalım senin gözünü sana milyonla altın vereceğiz dese gözünü veren olur mu canım?
Senin kulağını alalım, sen sağır ol. Bize bir kulak lazım. Senin kulağın için sana 100 milyon lira verelim.
Razı olan insan çıkar mı dersin?
Olursa bu muhakkak delidir derler.
Aklını alayım dese birisi, kâinatı da sana bağışlayacağız. Ama şu aklını bize ver, bir akılsıza vereceğiz o lazım dese, kim verir aklını?
Kimse vermez.
E bunların hepsini bize veren Allah celle ve alâ bedavaya vermiş. Bu bedava bunları bahşeden Allah'ı sen bırak da, O'nun emrine itaat etme de, sevgiyi sen mala ver, sevgiyi sen paraya ver.
Allah cümlemizi affetsin. Nimetlerin sahibi olan Hz. Allah'ı gören, bilen ve O'nu seven hakiki kullarından eylesin.
Onun için;
Ve se-ye'tî ale'n-nâsi zemânün. "Bir zaman gelecek ki." Yakillü ulemâuhu. "Sana bu ahireti bu fadaili gösteren kimseler azalacak." Ve yeksüru hutabâuhu. "Hatipler çok olacak sana dünyayı sevdirmeye çalışacaklar."
Methedecek, bak diyecek Amerika'nın şu su var bu su var. Senin bir şeyin yok. Niçin böyle uyuyorsun diyecek. Kalk çalış!
Men temesseke fîhi bi-uşri mâ ya'lemu necâ.
İnnekümü'l-yevme alâ dîni ve innî mükâsirun bi-kümü'l-ümeme fe-lâ temşû ba'di'l-kahkarî.
Cabir radıyallahu anh.
"Siz bugün bir din üzerinesiniz ki o din benim dinim. Ben de ümmetlerimin çokluğuyla kıyamet gününde iftihar edeceğim. Binâenaleyh ben dünyadan ayrıldıktan sonra sakın ha dininizi bırakıp da başka taraf dönmeyin."
İnneküm şekertüm cedbe diyâriküm ve'sti'hârsa'l-matari an ibbâni zemânihi anküm ve kad emerakümullâhu azze ve celle bi'd-duâi ve veadeküm en yestecîbe leküm.
Bir kıtlık zamanı olmuş, yağmur yağmıyor. Şikayet etmişler Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e. Kuraklık arttı, mahsul artık olmayacak, kuruyacak.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de buyurmuşlar ki;
"Dua edin! Allah celle ve alâ dualara icabet buyururlar."
Demişler ki kendileri, hutbeye çıkmışlar hutbe okuyorlar, buyurmuşlar ki;
El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîne er-rahmâni'r-rahîmi mâliki yevmi'd-dîni lâ ilâhe illallâhu yef'alü mâ yürîdü allâhümme ente allâhu lâ ilâhe illâ ente'l-ğaniyyü ve nahnü'l-fukarâu enzil aleyne'l-ğayse ve'c'al mâ enzelte lenâ kuvveten ve belâğan ilâ hînin.
Bu duayı yapmışlar.
Ve bu duanın arkasından hava gayet açık berrakken Cenâb-ı Hak derhal bulutlarını göndermiş, başlamış [yağmur.] İki rekatta namaz kılmışlar. Daha ashab-ı kiram o namaz esnasında iken yağmur başlamış. Ve Mescid-i Şerif'in içerisinde, hatta Efendimiz filan alınları ıslanmış. Toprak o zaman ya.
İnneküm tuhşerûne ricâlen ve rukbânen ve tücerrûne alâ vücûhiküm hâhünâ ve nehâ bi-yedihi nahve'ş-şâmi.
İnneküm se-tücennidûne ecnâden cünden bi'ş-şâmi ve misra ve'l-irâki ve'l-yemeni kâlû fehir lenâ yâ rasûlallâhi kâle aleyküm bi'ş-şâmi fe-men ebâ fe'l-yelhak bi-yemenihi ve'l-yeski bi-ğudürihî fe-innallâhe kad tekeffele lî bi'ş-şâmi.
İnneme'l-a'mâlü ke'l-viâi izâ tâbe esfelühu tâbe a'lâhu ve izâ fesede esfelühu fesede a'lâhu.
Bu güzel bir ders, örnek.
"Ameller bir kap gibidir. Kabın altı temizse üstü de temizdir. Kabın altındaki bozuksa, altındaki bozuksa üstü de bozuk olur."
İçi temizse dışı da temizdir. İçi pis ise tabiatiyle dışı da pis olacak.
İnneme'l-a'mâlü bi'n-niyyeti ve innemâ li-külli'mriin mâ nevâ fe-men kânet hicratühû ilallâhi ve rasûlihi fe-hicratühû ilallâhi ve rasûlihi ve men kânet hicratühû ilâ dünyâ yusîbühâ evi'mraeti yetezevvecühâ fe-hicratühu ilâ mâ hâcera ileyhi.
Bu hem hadis sahiheyn hadislerindendir. Bir çok ravilerle beraber. Hem de dinimizde de amelin, her şeyin köküdür.
İnneme'l-a'mâlü bi'n-niyyeti. "Herşey niyete bağlı."
Niyetin hayır ise o hayır olur. Niyetin bozuksa o da netice itibariyle o da bozuk olur.
İnneme'l-hasedü fi'sneteyni raculün âtâhullâhu'l-kur'âne fe-kâme bihi fe-ehalle halâlehu ve harâmehu ve raculün âtehullâhu mâlen fe-vesale minhü ekâribehu ve rahimehu ve amile bi-tâatillâhi.
Haset dediği burada gıptadır yani hasedin kendisi değil de. Haset demek bir insanın elindeki malın gitmesini istemek demektir. Bu adam zengin olmuş, bu adamın zenginliği elinden gitsin diye istiyor, bu hasettir. Bir de onunki gibi bende de olsun derse, buna malum gıpta diyorlar.
Şimdi bu adam diyor ki;
"Bir adama hafızlık vermiş Cenâb-ı Hak, Kur'an vermiş gece gündüz okuyor. Kur'an-ı Azimüşşan'ı okuyor. Ve helali helal haramı haram biliyor. Bu da istiyor ki keşke ben de bunun gibi bir hafız olaydım, bir alim olaydım, bir hoca olaydım da ben de helali haramı böyle güzelce yapabileydim diye istiyor."
Bu bir.
Ve raculün âtehullâhu mâlen. "Diğerine de mal vermiş Cenaâb-ı Hak." Fe-vesale minhü ekâribehu ve rahimehu ve amile bi-tâatillâhi. "O da onunla hayırlar yapıyor, hasenatlar yapıyor. Akraba-i taallukatına yardımlar yapıyor, birçok şeyler yapıyor. Fakat bu da istiyor ki bende de böyle bir mal olsaydı da ben de bu gibi şeyler yapabilseydim." diyerekten istemesi caizdir denmiş.
İnnemâ sümmiye'l-kalbü kalben min tekallübihi.
Kalbe niçin kalp demişler?
Tekallüb, daima dönüyor.
İnnemâ meselü'l-kalbi meselü rîşeti bi'l-felâti. "Bir boşluktaki bir kıl, tüy gibidir."
Bir kuşun kanadı mesela bir yerde duruyor. Şimdi rüzgar onu nereye gelse oraya savurur. Sağdan geliyorsa sola soldan geliyorsa sağa, rüzgarın gelişine tâbi. Nereye savurursa savurur, dayanamaz. Kalp de böyle gelen rüzgarlara dayanamaz. Ne taraftan inkılap gelirse o tarafa doğru meyleder. Bu hâl gözümüzün önünde.
Binâenaleyh insan, bu ottur, bezdir, tüydür rüzgarın altında gider istediği tarafa. Ama insan kalbi öyle değil, insan öyle değil. İnsanın kalbi öyledir ama kalbini bir kayaya bağlarsan, o otu, o tüyü bir kayaya bağlarsan onu götüremez o, durur orada. Müslüman gönlünü sağlam bir gönüle bağlarsan senin gönlünü de böyle iki tarafa döndüremezler. Açıktaki bir gönülse, o gönlü rüzgar iki tarafa çevirir durur; iyiye yahut kötüye...
Bundan anlaşılıyor ki;
Yâ eyyühe'l-lezîne âmenü'sbirû ve sâbirû ve râbitû.
Burada Hz. Allah'ın emirlerinden bir murabıttan bahsediyor. Bu rabıtayı askerin harpte atının bağlanmasından huduttaki bekçiliklere kadar bunu teşmil etmişlerse de insanın gönlünü de bağlayacağı bir yer lazım. Gönlünü bağlayamadı mı bir yere, o gönül boşlukta duran bir ot gibi, bir tüy gibi döner durur. Pervane gibi döner durur. Bağlı değil bir yere. Bağlarsan rüzgar da tesir etmez. Bazı yerlerde kuyuların üzerinde su çeken pervaneler vardır. O, rüzgar nereden gelirse o çevirir, aşağıdan da suyu çıkarır. Fakat onun bir bağlama şekli var, bağlandı mıydı rüzgar ne kadar çok olsa döndüremiyor onu. İnsanların kalbine de, bağlayıcı gönül sahiplerine bağladınız mı kalbinizi, kalbinizi öyle gelen her fırtına çeviremez istediği tarafa.
Onun için bu gönülleri Resûlullah'ın gönlüne bağlamak.
Tekallübühe'r-rîhu zahran li-batnin. "Bazı altına bazı üstüne böyle çevirir durur."
Niçin?
Boşluktadır.
İnneme'l-ilmü bi't-teallümi ve inneme'l-hilmü bi't-tehallümi
Şimdi bak bu da hoş bir derstir.
İlim, muhakkak bir üstada gideceksiniz, bir mektebe gideceksiniz. Buna Elif derler, buna Be derler, başlatacaklar seni. Onun nihayeti yok gayri. Ama bir ilmi öğreticiden onu öğrenmek ile olur ilim. İlmi öğreticinin önüne geçmedikçe ilmi öğrenemezsiniz, hangi kısımda hangi meslekte olursa olsun. Mutlaka bir öğreticiye ihtiyacımız vardır. Eğer öğreticiye ihtiyacımız olmasa, yalnız kitaplardan okuyabilsek bugün hiç mekteplerin birisine ihtiyaç kalmaz. Alırız kitap, ha doktorluk bundan ibaret, mühendislik de bundan ibaret, eczacılık da bundan ibaret deriz, hiçbir üstada gitmeye lüzum yok.
"Fakat ancak ilim teallüm ile, üstaddan üstada nakil ile olur."
Hangi ilim olursa olsun üstaddan üstada nakil ile olur. İlk devirlerde kitaplara yazıların yazılmasına, bu hadislerin yazılmasına bir kısım insanlar itiraz etmişler; "Yok!" demişler, "Biz nasıl Resûlullah'ın ağzından, fem-i saadetinden aldıysak onlar da alsınlar bizden demişler. Yazarsanız karışır başka şeyler içerisine." demişler.
Fakat o zamandaki insanlar bu zamanda bulunur mu ya?
Şimdi mesela biz, Allah sonumuzu affetsin, bir futbol kulübü maçını anlatıyor spiker. Futbol kulübünü 100 kişi 200 kişi dinliyor.
Böyle çevirsek de, "Kardeş bugünkü hafız efendi ne söyledi, söyler misin bana?" desek, 100 üde ayrı söyler. Birbirini tutturamazlar yani. Herkes, kimisi uyumuştur, kimisi başka bir şey düşünüyordur, kimisi şöyledir böyledir. Herkes ayrı ayrı anladığına göre birşeyler söylerler.
Demek ki bizim gönüllerimiz sözlere bağlanamıyor. Ama Resûlullah'ın söylediği vakitte sözü, ashab-ı kiram sanki bir kayaya yapışır gibi gönüllerine onların yapışmış. 100 kişi naklediyor aynı sözü. "Resûlullah bunu böyle söyledi." diye 100 türlü raviden aynı söz aynı tabirle çıkıyor.
Bugün bir misâl daha var. Bir su, hangi su olursa olsun, ne kadar büyük olursa olsun. Mesela Fırat var bizim, büyük sular. Büyük sular olmakla beraber bunu böyle ayırın, bölün cetvellere o suyu böyle aşağıya doğru o bir parçasını alır, o bir parçasını alır. Aşağı bakarsın hiç su kalmamış. Kalmamış, dağıldı su.
Neden?
Cetveller o bir parça aldı, o bir parça aldı, o bir parça aldı aşağıya su kalmadı. Ne kadar, o kadar büyüklüğü ile beraber su taksim olunca bir şey kalmadı.
E bu gönül! Birçok şeylere böyle bunu dağıtırsan perişan olur, aşağıya bir şey kalmaz.
Onun için içi bir tutmak lazım.
Nedir?
Allah.
Bu dünyaya biz Allah'ı irfan için gelmişiz. Bu irfanı elde edip, irfan ile âhirete göçüp gitmek lazım. Sevgi irfandan doğacak.
Çünkü sevme, görmediğinizi bilmediğinizi nasıl seveceksiniz ya?
Onu duyaraktan, bilerekten, anlayaraktan filan gönlünüz oraya doğru gidecek, sonra seveceğiz.
Allah o sevgiyi gönlümüze versin.
İlim nasıl teallüm ile öğreniliyorsa hilm de tehallüm ile, ahlâk da ahlâk sahiplerine olan hizmet ile öğrenilir."
Tâat! Bir hayvanı nallamak için bile bir atı nallayana hizmet edeceksin. Bakacaksın o nasıl vuruyor çekici, nasıl çiviyi tutturuyor.
Tahallüm! Ahlâkı ahlâk sahiplerinden öğreneceksin. İyi ahlâk sahipleri ile düşer kalkarsanız o ahlâk size oradan geçer. Kötü kimselerle düşer kalkarsanız kötü ahlâk oradan size geçer. Binâenaleyh ilim nasıl teallüm ile oluyorsa hilm de tehallüm ile, ahlâk sahiplerinden ahlâkı almak suretiyle olacak.
Ve men yebteği'l-hayru yu'tahu ve men yetteki'ş-şerra yûkahu. "Hayır isteyenlere hayır verilir, şerden muhafaza isteyenler de muhafaza olunur."
İbn Abbas radıyallahu anhüma'nın yanında bir adamı çok iyi methediyorlar. Ama diyorlar ki, "Filan filanla da düşer kalkar bu adam."
"Eh!" diyor, "Kulak asmayın! Düşüp kalktığı adam kötüyse o muhatabı kötülüğe gidecektir, o düşecektir o kötülüğe."
"Filan adam ibadeti taatı pek o kadar değil ama filan filan iyilerle de daima temasta."
"E merak etmeyin, o adam, onun hali onu ibadete, hayırlara çekecektir."
Yani insanlar görüştükleri insanların şeysine bağlı.
Şimdi hepiniz iyi bilirsiniz, mıknatıs denilen bir demir parçası var bir de mıknatıs olmayan bir parça var. Ona sürüyorsunuz onu iğneleri tutuyor. Bu hiç mıknatıslı olmadığı halde ona teması neticesinde iğneyi bu da kaldırıyor. Ama muvakkat muvakkat, kaldırıyor ya. Oradan bir kuvvet aldı, o aldığı kuvvetle oradaki iğneyi mıknatıs gibi bu da çekiyor.
Neden?
O mıknatıstaki temasının neticesi oluyor. İyi insanlarla böyle temas sıklaşınca onun hâli ötekisine intikal eder, hiç haberi olmaz. Ahlâk sârîdir: iyi ile temas edersen iyilik geçer, kötü ile temas edersen kötülük geçer.
Allah daima hepimizi iyileri bulup iyilerle temas eden kullarından eylesin.
Namaz,
Amin
Kuran Okununca
Melekler, Beytül Mamur
