Cennet, Sadaka, Alimler, Övmek

Cennet, Sadaka, Alimler, Övmek
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemin ve’l-âkibetü li’l-muttakîn es-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ’lemû eyyühe’l-ihvân enne efdale’l-kitâbi kitâbullâh fe-enne efdale’l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin fi’n-nâr ve bi’s-senedil muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ihtecceti’l-cennetü ve’n-nâru fe-kâleti’l-cennetü yedhuluniye’d-du’afâü ve’l-mesâkînü ve kâleti’n-nâru yedhuluniye’l-cebbârûne ve’l-mütekebbirûne. Ve kâlellaâhu li’n-nâri enti azâbî entekımü bi-ki mimmen şi’tü. Ve kâle li’l-cenneti enti rahmetî erhaü bi-ki men şi’tü. Ve li-külli vâhidetin minkümâ mil’ûhâ.
Cennet ile cehennemin hâl diliyle konuşuşları. Yani bugün mevcudâtta her şeyin bir konuşma tarzı var. Her mahlukta kendilerinin hâllerini birbirlerine ifade edecek bir hâl-i tekellümleri var. Nebatât kısmında da var bu. Nebatâtta da var, madeniyâtta da var. Hep hâlen bunların bir tekellüm imkanları, kabiliyetleri var.
Mesela bir devenin Resûl-i Ekrem’e gelip de deveciden şikayet edişi var. Deve geldi, dedi ki; beni bu adam gençliğimden bu zamana kadar kullandı; su taşıttı, şunu yaptı bunu yaptı. Şimdi ihtiyarladım diyerekten beni kesmeye kalktı diyerekten şikayete geldi. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de sahibine, deveyi sat bana dedi, aldı ve onu serbest bıraktı. dedi bu kadar zamanlı bunu kullanmışsın.
Ne diyor diyor [sahibi, Efendimiz de;] bak senden böyle şikayet ediyor. Şimdiye kadar beni kullandı, faydalandı, şimdi de kesmeye karar vermiş diye şikayete geliyor.
Demek ki o hayvanlarda bir konuşma tarzı var. Mesela geyiklerin Efendimiz’e gelip şikayet hâlleri var. Taşların Efendimiz’e selam şeyleri vardır. Ağaçların Efendimiz’e, esselâmü aleyke yâ resûlullah deyişleri var.
Demek ki mevcudatta her tekellüm böyle var ama biz o tekellüme inme ibret kabiliyetimiz yok. Kabiliyet herkeste ayrı ayrı. Ufacık bir sivrisinektir, fakat o sivrisineğin o kadar yüksek bir hissi var ki daha elini kımıldatmadan o sana geleceğini anlıyor, oradan fırlayıp kaçıyor. Bu hissi ona vermiş, biz o hissi henüz göremiyoruz. Görüşler de böyledir, hepsi böyledir.
Binaenaleyh cennet ile cehennemin de şimdi birbirlerine bir konuşmaları var. Hatta bu cennetle cehennem hâdiseleri geniş bir hâdise. Mesela ehli cennet olan insan cehennemdeki kardeşinin ziyaretine gidiyor. Cehennem yanıyor, içindekiler de yanıyor. Fakat o arada bir tekellüm de var. Soruyor ona, diyor ki sen niye cehenneme girdin? Biz beraberdik, komşuyduk birbirimizle. Tanıyor birbirini, soruyor, sen niçin cehenneme girdin? O da cehenneme ne için girdiğini anlatıyor.
Demek ki bu akılların, havsalaların dışında bir hâdise.
Binaenaleyh bugün cennetle cehennemin de kendi kendilerine bir konuşma şeyleri var, onu anlayanlar anlıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize şimdi onu haber veriyor.
Diyor ki;
Ihtecceti’l-cennetü ve’n-nâru. Cennet ile cehennem birbirleriyle hüccetleşiyorlar, karşı karşıya görüşme yapıyorlar. Fe-kâleti’l-cennetü. Cennet diyor ki; Yedhuluniye’d-du’afâü ve’l-mesâkînü. Bana zuafâ ile mesâkin girecek. Ben bunlarla iftihar ediyorum diyor.
Bana makar olacak, benim içimde kararlaşacak, iskan olacak insanlar zuafâ ile mesâkin. Manalı bir söz ha! Cennet diyor, cennet bunları seçiyor içinden, bunlar bende barınacaklar, bunun için sana iftihar ediyorum ey cehennem diyor.
Ve kâleti’n-nâru. Cehennem de diyor ki şimdi. Yedhuluniye’l-cebbârûne ve’l-mütekebbirûne. Bana da cebbârûn yani zalimler, cebâbire. Ve’l-mütekebbirûne. Mağrurlar, mütekebbirler. Onlar da bana gelecek. Ben de onlarla, onlara cezayı yapacağım. Onların cezasını vereceğim gibilerden onunla iftihar ederim diyor.
Ve kâlellaâhu li’n-nâri. Hazreti Allah cehenneme diyor ki şimdi. Enti azâbî. Ey cehennem, sen benim azap yerimsin, benim azap evimsin. Entekımü bi-ki mimmen şi’tü. Ben seninle dilediklerimin cezasını vereceğim, sen benim o cezaevimsin. Ben o dilediklerimi sen de cezalandıracağım.
Ve kâle li’l-cenneti. Cennet için de yine buyuruyor yine Cenâb-ı Hak. Onlar yani ikişer kişi seçtiler; zuafâ ile miskinleri cennet seçti, cebbârîn ile mükebbirîni de cehennem seçti. Cennette de şimdi diyor ki; Enti rahmetî. Ey cennet, sen de benim rahmet evimsin. Erhaü bi-ki men şi’tü. Ben de seninle dilediklerime merhamet edeceğim, oraya koyacağım, orada mesut ve bahtiyar olacaklar.
Ve li-külli vâhidetin minkümâ mil’ûhâ. Sizin ikiniz de dolacaksınız yani boş yeriniz kalmayacak.
Merak etmeyin, ikinizin de ehli var; cennetin ehli de var, cehennemin ehli de var.
Allah bizi ehli cennetten eylesin.
Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem[‘in duası var biz de onu yapıyoruz:] Yâ Rabbi. Allâhümme innî es’elüke bi-mâ es’elüke nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem. Sallallahu aleyhi ve sellem'in istediklerini biz de istiyoruz.
Niçin?
O Allah'ın daima rahmetini, iyiliklerini istiyor. Onun sığındıklarından da Allah'a sığınıyoruz. O cehennemden ve cehennemin azabını icap edecek bütün kötülüklerden isti’âze etmiş, biz de onlardan isti’âze ederiz.
Allah bizi muhafaza etsin.
Hatta cehennem dolmayacak, aklın hafzalanın dışında bir mıntıka orası. Cennette ehli cennete bu kadar büyük miktarda yerler verilecek ki akıllar onu da almayacak derecede. Burada yaptığımız bütün tesbihler orada bizim için hazır ağaçlar olacak. Oradaki boş yer. Bu boş yerin meyveleri buradaki çekilen tesbihler olacak. Burada tesbihin ne kadar çoksa, orada ağacın o kadar güzel ve bol bahçelerin olacak.
Onun için cennete girsen bile tesbihsizlerin yerleri çorak yerler olacak, o kumluk yerler gibi.
Cehennem dolmayınca sûre-i Kâf’da ayet; Hel imtele’ti ve tekûlü hel min mezîdin. Cehenneme doldun mu denecek. Daha var mı diyecek?
Sonra oraya Hazreti Allah tecelli buyuracaklar da cehennem öylelikle dolacak.
Allah muhafaza buyusun.
Cehennem çok kötü yer. En fena şiddetli azaplar dâimî olarak, ebedî olarak var. Ehli iman ise, elhamdülillah bu yok. Ehli iman, imanını kurtardıktan sonra cehenneme girse bile, cehennemlik olsa bile onun cehennemdeki kabahatinin cezası bir uyku haliyle, bir hamam haline benzer bir terlemeyle neticelenecek. İmanın dersi büyüktür.
Onun için Allah cümlemizi iman yolundan ayırmasın.
Maazallah, bu dünyanın kısa müddeti var, çok az, ne olacak. Az müddeti içerisinde insan bu dünyaya aldanır da iman devletini elinden kaybederse, o zaman âhireti tükenmez günleri içerisinde felaket içerisinde kalacaktır.
Uhsü’t-türâbe fî vücûhi’l-meddâhîne.
Meddah, övücüler. Bu meddahların çok nevileri vardır da, bu bilhassa bazı adamlardan maksatlarını koparabilmek için bu adamı övmeye başlarlar; sen böyle büyük adamsın, böyle iyi adamsın. İşte eşin bulunmaz, şu bulunmaz bu bulunmaz. Bir gayesi vardır da o gayesine ulaşmak için bunu böyle yaparlar.
Onun için Efendimiz diyor ki, uhsü’t-türâbe. Siz bu methedicilerin yüzüne toprak serpin. Kendinizi böyle medih yaptırtmayın. Çünkü bu medihte iki gaye var. Birisi, böyle seni methetmek suretiyle senden koparacağını koparmak, ikincisi de seni de yıkmaktır. Sen böyle metholununca gururlanırsın, benlik gelir kendine, ucub gelir, kendini beğenme gelir, bu da senin yıkımına kafidir. Onun için bu meddahlara yüz vermeyin, onlar sizi methederlerse siz onların yüzüne toprak serpmek suretiyle onnları kendinizden uzak edin demek.
Uhudün cebelün yuhibbünâ ve nuhibbühû fe-izâ ci’-tümûhü ve külû min semerihî ve lev min ‘ıdâihî.
Uhud biliyorsunuz ki Medine-i Münevvere'de Uhud mağarasının olduğu yerdeki dağdır. Ama işte demin de arz ettiğim gibi bunların hepsinin meziyetleri ayrı ayrıdır. Hepsi bakarsın bir dağdır, fakat her dağın insanlar gibi herkesin meziyeti ayrı olduğu gibi dağların da meziyetleri ayrıdır.
Bu Uhud Dağı'nın hatta erkân-ı cennetin rükünlerinden bir rükün olacağına dair de bir rivayet vardır.
Binaenaleyh Uhud bizi sever, biz de onu severiz, Uhud bizi sever, biz de onu severiz.
Demek ki bir dağ bile sevici ve sevilici. Dağ dağlığı ile Efendimiz’i seviyor. İnsan olur da Efendimiz’i sevmesin, olur mu?
Binaenaleyh yapmadık bu işi, Allah nasip etsin de bir daha gidersek inşallah onun [meyvelerinden yiyelim.] Bak, fe-izâ ci’-tümûhü ve külû min semerihî diyor. Onun meyvelerinden yiyiniz, çünkü bizi sever. Bizi sevdiği için onda olan meyvelerden siz de yiyiniz. Orada meyve ne olacak, Arabistan'ın [dağlarında.] Ve lev min ‘ıdâihî. İşte orada dikenli otlar biter, dikenli şeyler. Onlardan dahi olsa teberrüken bir parça yemeye çalışınız, çünkü bizi seven bir dağdır.
Tabi bunun inceliklerine vukuf bizim haddimiz değil.
Yine bak altında;
Uhudün ruknün min erkâni’l-cenneti.
Uhud bir dağdır amma cennet esaslarından bir esası teşkil edecek.
Ühaddisüküm hadîsen selâsen. Size üç hadise söyleyeceğim, üç hadiseden bahsedeceğim. Üç hadise varmış. Uksimü aleyhinne. Bu üçe de yemin olunur.
Birisi, mâ nakasa mâlü abdin min sadakatin. Bir insan sadaka vermek suretiyle, malı katiyyen, eksik olmaz.
İşte bunun en güzel misali bağcıların, bağlarını budamalarını temsil ediyorlar ki birçok dallarını kırpıp atıyor adam.
Desen ki niçin kırpıyorsun, yazıktır bunlara?
Der ki, bunlar kırpmazsam gelecek senede mahsulünü layıkıyla vermez. Ve tamahkarlık eder de kırpmazsa iyice, herkes bir kökünden yüz okka alıyor da o elli okka alır, birkaç sene sonra da o da kalmaz elinde. Ama kırpıldıkça daha kuvvetli ve daha güzel verir. Sadakalar da tıpkı bunun gibidir, katiyyen eksik olmaz. Mâ nakasa mâlü abdin min sadakatin. İhlas ile verilen sadakaların mukabilinde Allahu Teâlâ en aşağı bire on verir. Bunun mukabili âhirette verilecekler daha hesapsızdır, bu dünyada olan.
Onun için Hazreti Ali kerremallahu vecheh Hazreti Fatıma radıyallahu anhâ’dan nar istemiş. Gitmiş almış, evden vermişler bir tanecik. Fukara gelmiş de, fukaraya bir tanecik vermişler, arkadan birisi bir tabağın içerisinde dokuz tane getirmiş. Hazreti Ali efendimiz bakmış tabağa, bu dokuz, bu on olacaktı demiş. Adam birisinin de kendisi yemiş. Demiş, birisini de ben yedim. Nerden bildin demiş de, Allah demiş bire on vereceğini vaat etti. Allah bire on vereceğine vaat etmiştir. Ben bir verdim, onun yerine on gelmesi lazımdı, onun için anladım.
Bu muhakkaktır, yalnız ihlas kafi.
İkincisi, ve lâ zulime abdün bi-mazlimetin fe-sabera aleyhâ illâ zâdehullâhu azze ve celle bi-hâ ızzen. Her ne şekilde olursa olsun zulüm olunuyor. Bu zulme zulümle mukabele etmiyor. Fe-sabera aleyhâ. Bu yapılan zulme karşı sabrediyor. Ne şekilde olursa olsun. İllâ zâdehullâhu azze ve celle bi-hâ ızzen. Allahu celle ve alâ bunun bu sabrına mukabil, onun izzetini artırır.
Mesela ona korkak adam, mukabele yapamadı, şöyle böyle diyemedi, vuramadı şöyle böyle. E deseydi vursaydı, birisi hapishaneye giderdi, belki birisi de toprağın altına giderdi. Sabredince bunların ikisi de güzellikle hâllolur ve izzet sahibi bir insanın izzetini Allah daima artırır. O artma kendi eliyle değil onu Allah arttırıyor.
Sonra bir de var ki zulüm olunanı gördüğümüz vakitte ona yardım etmemenin cezası da çok ağırdır. Zulüm olunan bir insanı gördüğün halde yani mazlum. Bu mazluma yardım edip de o zalimin elinden onu kurtarmamak başını çevirip de geçmenin cezası da çok ağırdır. Onun için âhirette ceza yiyen bir insan diyor ki, benim hiçbir kabahatim yok, beni neden dövüyorsunuz siz? Ben namazımı kılar, orucumu tutar, hayr u hasenâtımı da yapan iyi bir adamdım, sopaya layık değilim, neden dövüyorsunuz dediğinde diyecekler ki; seni şundan dolayı dövüyoruz. Sen bir yerden geçiyordun da buradaki zalim bir mazlumu hırpalıyordu da sen hiç alakadar olmadın. Bu onun cezası diyecekler. Gücü yetmezse de çaresi bulunur.
Ve lâ fetaha abdün bâbe mes’eletin illâ fütiha lehû babü fakrin. Bir insan dilencilik kapısını açar da önüne gelenden bir şeyler istiyor, zaruretim var diyor. Her ne şekilde olursa olsun, bu isteyiş belki onu zengin edebilir. Hem bugün mesela dilencilerin içerisinde çok zenginlerin olduğunu da rivayet ederler; çiftlik sahipleri, apartman sahipleri vesaire gibi var. Bunu dilencilikle kazanmış.
Şimdi burada diyor ki, illâ fütiha lehû babü fakrin. Bunun için ancak fakirlik kapısı açılır.
Ama diyeceksin ki işte bak adam koskoca zengin olmuştur. Zengin olmuştur amma gözü açtır. Binaenaleyh bir insan bu dilenciliğe şundan bundan enva-i çeşit zaruretleri bahane ederekten istemeye alıştı mıydı, onun gönül kapıları, fakirlik kapıları açılacaktır; her ne kadar eli çok dolu olsa kıymeti yoktur.
Sonra bu dilenciliğin o kadar ağır nasihatları vardır ki yarın rûz-i kıyamette insanlar haşrolunduğu vakitte etsiz kemik halinde iskelet halinde haşrolacaklar. İskelet halinde. İskeletlerin nasıl korkunç bir şeyi vardır. İşte öyle korkunç bir canlı olacak. Sebebi? Dünyada iken ömrünü böyle dilencilikle geçirdiğinin cezası olacak.
Onun için dilencilik hiç iyi şey değildir. Ama bazı adamlar mecbur olur da mesela fakir olur, o günkü nafakasının temini için, o gün ölmemek için, mesela zaruret de kalmış istemese ölecek. Onun için bir kimseden o günün nafakasını istemeye hakkı var, ama istemeden ölürsen ne mutlu. O da onun için bir şiardır.
Allah dilenciliğe alıştırmasın.
Alıştı mı bir insan, onun numuneleri de çoktur, bir daha bırakılmayan bir kapı.
İhzeru’ş-şehvete’l-hafiyyete. Gizli şehvetlerden hazer ediniz. Gizli şehvetler. Şehvetin açık kısmı var, bir de gizli kısmı var. Şehvetin açık kısmı herkesçe malum, fakat bir de onun hafi olanı gizli kısmı varmış ki bakın şimdi Efendimiz ne diyor;
el-Âlimü yete’allemü’l-ılme. Çalışıyor, okuyor, öğreniyor, alim oluyor.
Ama niçin?
Yühibbü en yüclese ileyhi. Başına toplansın da birçok insanlar, onlara böyle söylemek zevkini seviyor onun için zevkinden dolayı istiyor ilmi. Bu zevk şehveti bir âfat oluyor. eş-Şöhreti âfetün. Onun âfetlerinden dolayı âhiretinin de yıkımına sebep oluyor. Çünkü fe-inne zâlike yüptılu amelehû. Amelini iptal ediyor.
Ne sebebiyle?
İhlassızlığı sebebiyle.
Yoksa ilim haddi zatında memduhtur, makbuldür, ama onun niyetinin bozukluğundan dolayı ki bu amelleri iptal ediyor.
Ne gibi?
Riyâ gibi, ucub gibi, süm’a gibi, şöhret gibi, büyüklük gibi şeyler ki bunların hepsi birer semdir yani zehirdir, insanın maneviyatını öldürür gider.
Allah muhafaza etsin.
Ahsenü’n-nâsi kırâaten. Şimdi Kur'an okuyoruz ya. Bu Kur'an okuyucuların en iyisi, en güzel Kur'an okuyan. Ellezî izâ karae raeyte ennhû yahşellâhe. Sen onu okur iken Allah'tan korktuğunu böyle huzû, huşû, tevazu ile okuduğunu hissedersin. O okunan Kur'an en iyi Kur’an'dır.
Öyle müzikalara uydurularaktan, uşşâkî, sabâhî diye okuyanlar makbul değildir. İçeriden gelmeyen okunan şey. İçeriden geldiği gibi, tecvidine de riayetle okundu muydu, huşû doldu muydu o işte en güzeli olur.
Yine bunu izah eden [bir rivayet];
Ahsenü’n-nâsi kırâaten men karae’l-kur’âne yetehazzenü bi-hî.
En yetehaşyetü diyor. Ve bi’l-huzne. İçinden geliyor ağlaya ağlaya [okuyor.] Ama bazı kendiliğinden uydurma ağlamayı yapar. Uydurma ağlama yapanın ki makbul değil. İçinden gelerekten ağladı, seni ağlatarak okunan bir Kur'an, okursun, gayri ihtiyari hüzün batar içine. İhtiyarınla olursa ağzınla ağlamak yani ihtiyarı olaraktan ağzınla ağlıyorsun. O ağlama makbul değil, o riyakârane ağlamadır. Okur, içten gelecek o ağlatacak seni. Senin iraden elinde olmayaraktan ağlayacaksın. İşte bu makbul bir ağlamadır ki siz Kur'an okurken böyle olun. Ahsen-i kırâat de bu kıraattir buyurmuş.
Ahsenü’t-tıyarati el-fâlü ve lâ teruddü müslimen fe-izâ raâ ehadüküm mine’t-tıyarati mâ yekrahu fe’l-yekul: Allâhümme lâ ye’tî bi’l-hasenâti illâ ente ve lâ yedfe’u’s-seyyiâti illâ ente ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi-ke.
Bu tıyara, tefe’ül. Tefe’ül, Allahu Teâlâ’ya hüsn ü zandan ibaret. Yani varlıklara ehemmiyet vermeyip Allahu Teâlâ’ya hüsn ü zan eder. Tavşan gitmiş, kedi geçmiş, kara köpek geçmiş, kuş ötmüş, ne olursa olsun bunlardan ahsenü’t-tıyarati el-fâlü ve lâ teruddü müslimen. Müslümanı yolundan alıkoymaz, maksadından alıkoymaz, yapacağını alıkoymaz. Yapacağı işi bu öttü, şu öttü, bu öttü diyerekten yapmaktan alıkoymaz.
Niçin?
Öyle bir şey olunca de ki; Allâhümme lâ ye’tî bi’l-hasenâti illâ ente Yâ Rabbi! İyilikleri veren sensin, ancak iyilikler senden gelir. Ve lâ yedfe’u’s-seyyiâti illâ ente. Kötülükleri de defedecek Sensin, Senden başkası bunu benden hiç gideremez. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi-ke de, yapacağını yap.
Allah kusurlarımızı afv u mağfiret eylesin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin. Cümlemizi fazl u keremiyle nefsin, şehvetin, şeytanın elinden kurtulup o güzel cennetine müstahak, istihkak getiren kullarının zümresine kabul buyursun.
el-Fâtiha!
Cennetin Güzellikleri,
Cehennem Azabı
Cennet Ehli,
Akıl, Namaz, Ahlak,
