11.01.2000 - Elbise, Kıyamet Gününde Allah

11.01.2000 - Elbise, Kıyamet Gününde Allah
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn Muhammedini’l-Mustafa Mahmûdi’l-Muhtâri’l-Emîn ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’dü.
Ve an ebî hüreyrete radıyallahu anhu enne rasûlallâhi sallallahu aleyhi ve selleme kâle:
وعن أبى هريرة رضى الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: "لا ينظر الله يوم القيامة إلى من جر إزاره بطراً".((متفق عليه((
Lâ yenzurullahü yevme’l-kıyâmeti ilâ men cerra izârahû bataran.
Müttefekun aleyh.
Bu metni kısa hadîs-i şerîf, Ebû Hüreyre-Peygamber Efendimiz Ebû Hîr- dermiş. Ebû Hîr radıyallahu anh’ dan rivayet olunmuş. İmam Buhârî ve İmam Müslim iki büyük hadîs âlimi, umman, derya gibi iki büyük âlim kitaplarına rivayeti almışlar. Sahih bir hadîs-i şerîf. "Cenâb-ı Hak nazar etmez buyuruyor." Peygamber Efendimiz.
Lâ yenzurullahü. "Cenâb-ı Hak nazar etmeyecek, bakmayacak."
Yevme’l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde."
İlâ men cerra izârahû bataran. "Elbisesini kibirden, laf dinlemezlikten, kendini beğenmişlikten, uzun yapıp 'yerlerde sürünürse sürünsün' gibilerden, eteğini mahsustan uzun yapıp -fiyaka babında, moda babından- sürükleyerek gezinen mütekebbir insana Cenâb-ı Hak bakmayacak.
Nasıl bakmayacak?
Rahmet nazarıyla bakmayacak Cenâb-ı Hak. Yüzüne bakmayacak. Cenâb-ı Hak ona kızıyor sevmiyor demek yani. Kızar, sevmez demek.
Elbiselerin İslam’a göre temiz olması lazım. Temiz olması için de bir yere sürünmemesi lazım. Halbuki modasına göre giyindiğimiz zaman elbiselerin bir yerleri yerlere sürünüyor. Pantolon giydiğimiz zaman paçalar arka taraftan sürünüyor, hatta eskiyor, hatta çamurlanıyor. Eve geldiğimiz zaman oğuşturacağız, çıkaracağız diye uğraşıyoruz. En iyisi bilezikli, golf gibi olması. O zaman sürünmüyor bir yere. Öteki türlü sürünüyor. Bir de o zamanın modasında elbisenin uzun olması 'bu adam zengin, kumaşı fazla' manasına geliyordu ve yerde sürünmesi fiyaka alametiydi.
Gelinlerin eteğini niye uzun yapıyorlar ne lüzum var. Gelinliğin eteğini ne kadar uzun yapıyorlar. Sürün babam sürün... Bütün yerleri silip süpürüyor. Süpürgeci mi bu gelin ya.
Ne oluyor yani.
Ne olur doğru düzgün bir etek olsa.
Yok.
"Anlı şanlı böyle olur, bu gelinlik" demek istiyorlar. Ne kadar uzun olursa o kadar anlı şanlı oluyor. Üç metre, beş metre, yedi metre. Arkasından çocuklar tutacak, kaldıracak bilmem ne filan. Yani onun gibi demek ki. O zamanda böyle eteğini sürümek biraz zenginlik, biraz kendini beğenmişlik, biraz fiyaka, biraz caka alameti olduğundan elbisesini fazla uzun yapıp yerde sürüyerek kibirle dolaşan insana,Cenâb-ı Hak rahmet nazarıyla yüzüne bakmaz, nazar etmez buyuruyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem.
Halbuki Cenâb-ı Hak rahmet etmezse mahvolur bir insan. Resûlullah’ın tarif ettiği şekilde oluversin bu etek, bu giyim kuşam. Yere sürünmesin, tertemiz olsun. 100 numarada ıslanmasın, kirlenmesin, sokakta tozlanmasın, ıslanmasın, kirlenmesin ne olur biraz kısa olsa?
Tüm kıyafetlerimizi ona uygun yapmaya çalışmalıyız. Şimdi bu kıyafet konusunda ana esaslardan birisi kıyafetin vücudu, mahrem yerlerini örtmesidir. Birisi bu. İkincisi; korumasıdır. Soğuktan, sıcaktan, güneşten korumasıdır.
Mümkün olduğu kadar müslümanın işi görecek sade bir giyim ile giyinmesi uygun olur.
İkinci hadîs-i şerîf.
Ve anhü radıyallahu anhu kâle kâle rasûlullâhi sallallahu aleyhi ve sellem.
Yine Ebû Hir radıyallahu anh’den. Ebû Hüreyre diye yazıyor ama Efendimiz'in söyleyiş tarzıyla söylüyorum.
وعنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: “ثلاثة لا يكلمهم الله يوم القيامة، ولايزكيهم، ولا ينظر إليهم ، ولهم عذاب أليم: شيخ زان وملك كذاب، وعائل مستكبر” ((رواه مسلم)(
Selâsetün lâ yükellimühümüllâhü yevme’l-kıyâmeti ve lâ yüzekkîhim ve lâ yenzuru ileyhim ve lehüm azâbün elîmün: şeyhun zânin ve melikün kezzâbün ve âilün müstekbirun.
Revâhu Müslim. Âil ma’nâhu el-fakîr.
İmam Müslim rahmetullahi aleyh bu hadîs-i şerîfi rivayet etmiş.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh diyor ki;
Ben Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğunu işittim:
Üç kişi vardır ki; Cenâb-ı Hak onlarla kıyamet gününde konuşmaz, sevmiyor onları, konuşmaz.
Ve-lâ yüzekkîhim. "Onların günahlarını affetmez." Günahlarından temizlemez onları. Konuşmaz, temizlemez günahlardan.
Ve-lâ yenzuru ileyhim."Ve onların yüzlerine de bakmaz."
Kim bunlar?
Ve-lehüm azâbün elîmün. "Üstelik bunlara da feci, elem verici korkunç müthiş bir azap uygulanacaktır."
Kim bunlar?
Şeyhun zânin. "Yaşını başını almış, zinakâr." Şeyh arapça da, saçına veya sakalına ak düşmüş yaşa gelmiş kimse demektir.
Yaşlı bir kimseye doğrudan doğruya beyefendi manasına 'yâ şeyh' diyebilirsin. İsterse adam doktor olsun, isterse mühendis olsun. Arapça da ya şeyh demek; beyefendi, yaşlı zat demek. Yaşını başını almış, delikanlılık çağında değil, aklını başına toparlamış, ama zina ediyor, zinakâr. Allah bunun yüzüne bakmaz, kendisiyle konuşmaz, temizlemez günahlarından ve müthiş bir azaba düçar eder.
Bir insanın gençlikte Allaha ibadet ederek yetişmesi çok önemlidir. Öyle kimseler bazı meleklerden Allah indinde daha kıymetlidir. Namaz kılarak, ibadet ederek gençliğine başlamış, yaşamış, o devreyi geçirmiş. Yani 'delikanlılık, delişmenlik devresini, başında kavak yelleri estiği devreyi, buluğ devresini böyle ibadetle geçirmiş' bu meleklerden üstün oluyor, cennete gireceklerden oluyor. Ve arşı azamın gölgesine kıyamet günü gölgeleneceklerden oluyor. Çok kıymetlidir.
Onun için çocuklarımıza böyle yetişmeleri hususunda bunu öğretmemiz lazım. Aman kendini bu durumda yetiştir.
Fakat evlendi. Artık uslanması lazım. Yaşı da kemâli buldu. Mutlaka uslanması lazım. Yine uslanmıyor. Ha işte o, bu tehdidin içine giriyor. Artık yaşını başını almış, delikanlılık çağı da geçmiş, tecrübesizlik, cikciklik devresini atlatmış, cihanı tanıyor, evlenmiş de bilmem ne filan... Bu bir.
İkincisi; ve melikün kezzâbün. "Çok yalancı bir idareci hükümdar, melik." Onun da Allah yüzüne bakmaz, kendisiyle konuşmaz, günahlarını affetmez, müthiş bir azabada uğratır.
Hükümdar. Kimden korkuyorsun?
Niye yalan söylüyorsun?
Niye milleti kandırıyorsun?
Başkasını kandırıyorsun?
Hazineler senin. Paralar senin. Hükümdarsın. Bu ne böyle ya?
Utanmıyor musun böyle bir şeye?
Doymuyor gözü.
Üçüncüsü; ve âilün müstekbirun. "Mütekkebbir, kendini beğenmiş fakir." Zaten muhtaç, bir de tekebbir ediyor. Mütekebbir, havalı, edalı... Ona da Allah yüzüne bakmaz, kendisiyle konuşmaz, günahlarını affetmez ve şiddetli azaba onu da uğratır.
Allah bizi bu durumlara düşürmesin diyeceğiz.
Bir kere kibirlilik iyi değil. İkincisi yalancılık iyi değil. Ondan sonra yaşını başını aldığı halde uslanmamak iyi değil. Tabi gençken de yapmamak lazım. Gençken de yapması iyi değil ama, artık bunun yapmaması onun yapmaması bir değil. İnsaf ikisi eşit değil. Hâlâ uslanmamış. Türkiye'de öylelerine "bu adamı artık teneşir paklar" diyorlar. Ölünceye kadar bu huyuyla gider. Artık teneşirde de paklanmaz. Yıkarlar, kefene koyarlar. Teneşir paklar demek; ölür gider bu huy kalır demek.
وعن سلمه بن الأكوع رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: “لا يزال الرجل يذهب بنفسه حتى يكتب في الجبارين، فيصيبه ما أصابهم” ((رواه الترمذي وقال: حديث حسن.
((“يذهب بنفسه” أى: يرتفع ويتكبر)).
Ve an seletebni’l-ekva’i radıyallahu anhu kâle kâle rasûlullâhi sallallahu aleyhi ve sellem.
Lâ yezâlü’r-racülü yezhebü bi-nefsihî hattâ yüktebe fi’l-cebbârîne fe-yüsîbühû mâ esâbehüm.
Revâhü’t-Tirmiziyyü ve kâle hadîsün hasenün. Yezhebü bi-nefsihî ey yertefi’u ve yetekebberu.
İmam Tirmizî bu sonuncu okuduğum hadîs-i şerîfi rivayet etmiş ve hadîsi hasen buyurmuş. Selemetü'bnü el-Ekva radıyallahu anh’dan rivayet olunmuş.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Lâ yezâlü’r-racülü yezhebü bi-nefsihî. "Bir kimse, kibirlilik, burun büyüklüğü yapar durur." Çünkü bu yezhebü bi-nefsihî manasının bu manaya geldiğini aşağıda açıkladı. Terim bu, tabir yani.
Lâ yezâlü’r-racülü yezhebü bi-nefsihî. Adam kibirlilik yapmaya devam eder durur, kibirlilik yapar yapar, kendini beğenmişlik yapar yapar.
Hattâ yüktebe fi’l-cebbârîne."Bu adamın adını cabbarlar divanına, listesine yazarlar." Mütekebbir, kendini beğenmiş, cebâbireden bir herif diye o listeye bunu yazarlar.
Fe-yüsîbühû mâ esâbehüm. "Ve Allah, cebbâr insanlara ne cezalar verecekse o cezalara maruz kalır."
Onun için müslümanın haddini bilmesi, mütevazi olması lazım. Kibirli, kendini beğenmiş olmaması lazım.
Allahu Teâlâ hazretleri mütevazi olanı, mahriyatkerâne, halim selim, alçakgönüllü olanı sever ve yükseltir. Kendini beğenmiş kasım kasım kasılan, burnunu havalara kaldıran, kimseyi beğenmeyen, herkese tepeden bakan insanları sevmez. Kibri sevmiyor.
"Ben ondan daha üstünüm."
Ne malum? Allah seni sevmiyor onu seviyor. Sen kendini ne sanıyorsun.
"Benim param var. Benim mevkim var." Mevkin varsa Allah sana acısın, senin sorumluluğun var. O mevkinin hesabını mutlaka soracak Allah sana.
On kişi veya daha fazla insana başkanlık yapan herkes, elleri ensesine bağlanmış, zincirlenmiş olarak gelecek mahkemeye.
Allah soracak. "Sen bu on kişiye başkanlık yaptın. Bu başkanlığı, idareciliği yöneticiliği nasıl yaptın?"
Yöneticilik bir şey değil. Allah bazen bir padişahın küçük bir memurunu cennete sokar da, o adamı cehenneme atar. Mevkinin, makamın en yükseği kimde? Padişahta.
Ne olacak?
O cennete girer, öteki de cehenneme.
Zenginliği de bakmaz. Fakir bir kimseyi cennetin en yüksek yerine sokar. O zengini de cehenneme atar. Paradan değil, mevkiden değil.
O halde neden böbürleniyorsun?
O adama karşı neyinle böbürleniyorsun?
Allah sana bir şey verdiyse Allah'a şükret. Allah’ın kullarını hor görme, acı, sev. "Allah’ın kimi sevdiği belli olmaz" de. Güzel bir söz yazıyor bir kitap; bir müslüman, kendinden yaşlı insanlara bakacak; 'o benden daha yaşlı. Demek ki benden daha çok namaz kılmış, daha çok ramazan görmüş, daha çok oruç tutmuş, daha çok tesbih çekmiş. Bunların hepsinden sevap aldı aldı bunun sermayesi benden daha fazla. Bu benden daha iyi' diyecek.
Gençlere bakacak; 'ha bu genç. Bu benim kadar günah işlemedi. Daha yaşı ne. Ben bundan daha çok yaşadım. Bu genç. Bunun günahı benimkinin miktarına gelmemiştir, bu benden daha iyiymiş' diyecek.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem birgün birisine dedi ki:
"Bu mescidde senin gözünde en yüksek dereceli, insan kim?
Şöyle baktı mescide.
"Şu zat." dedi
"Peki senin gözünde bu mescitte, en alçak insan kim? En aşağı, en değersiz insan kim?
Şöyle ahaliye bir baktı, birisini gösterdi. "Şu." dedi.
"Senin o beğendiğin adamdan, bu mescid dolusu insandan, bu beğenmediğin adam daha kıymetli." dedi. Yani "onlardan bir torba, bir yığın, bir meydan, bir mescid dolusu insan olsa; terazinin bir kefesine konsa, senin şu beğenmediğin onlardan daha kıymetli" dedi Peygamber Efendimiz.
Neden?
Allah’ın indinde, derecesi sevgisi varsa, Allah seviyorsa, elbette en güzel şeylere sahiptir de, ondan seviyordur. Bilemezsin ki. İnsanlar bazen ses çıkartmazlar, boynu bükük dururlar, ne güzel uyguları vardır, ne güzel kullukları vardır, ne sağlam ahlâkları vardır.
Ötekisinin de ne kadar yamuk işleri vardır. Herkes onu bir şey sanır. Zaten bazı insanlar, kıyamet gününde, mahşer halkına rezil rüsva olacak.
Niye?
Hesapları ortaya çıkacak. Amel defterleri açılacak bu adamın ne günahlar işlediği ortaya dökülecek. Mahşer halkı diyecek ki; 'tuu vay be yazıklar olsun sana, sen bunu da mı yaptın'. Çünkü dünyada gizledi ama, ahirette gizlemek yok. Ahirette bütün günahlar çıkacak, hesaba girecek.
Onun için mütevazi olalım. Karşımızdaki insanlara değer verelim, sevelim. Allah indinde belki derecesi yüksektir diyelim. Kibirlilik yapmayalım, kendimizi beğenmişlik yapmayalım. Garipleri, garibanları hor görüp iteleyip kakalayalım. Mazlumun ahı çok fena olur. Mazlumun ahını almak, bedduasını almak hiç iyi değildir. Duasını almaya çalışalım. Allah razı olsun dedirtmeye çalışalım. Ne güzel. Ömrümüzü böyle geçirelim. Herkesin duasını alalım. Herkesin gönlünü hoş edelim.
Gönül sevmeyi çok güzel anlamış Yunus Emre.
Diyor ki;
"Ben gelmedim dava için."
Ben palavralar için gelmedim dünyaya. Filanca davayı güdüyor, atıyor, tutuyor filan. Ben buraya böyle iddialar, palavralar için gelmedim dünyaya.
"Benim işim sevi için."
Benim bütün çalışmalarım, sevgi konusunda.
"Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim."
Bu dünyaya neden gelmiş?
Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâhı kalpler olduğu için. Dostun evi yani kalp, yani Cenâb-ı Hakk’ın nazar ettiği yer. Allah’ın evi. Allah’ın evi, Kabe diye biliyoruz ama, bir de gönüller de Allah’ın evi. Çünkü Cenâb-ı Hak insanın gönlüne yerleşiyor. Bir fakirin gönlüne, temizse yerleşiyor.
"Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim" diyor.Kalbe önem veriyor, kalp kırmamaya önem veriyor. Bir insanın kalbinde, Allah sevgisi varsa, marifetullah varsa, Allah bilgisi varsa, Allahtan korku varsa, o zaman o kimse kıymetli insan oluyor. Kalbe bakıyor. Yunus Emre kalbi hoş etmeye bakıyor.
Biz de hiç öyle şeyleri düşünmüyoruz. Hatta bazen bir gülücükten karşı taraf kırılabilir. 'Adam bana öyle yaptım' diye güldü, bıyık altından güldü. Üzülür insan. Bir gülücüğe bile üzülür. Bazen herkes birisini ortaya alırlar alay ederler. O da üzülür, boynu bükülür. Halbuki o gülenleri sevmez Allah. O üzülünden taraf olur. Çünkü Allah kalbi kırıkların tarafındadır. Kalbi kırılmışların tarafını tutar Allah. Kalp kıranların tarafını tutmaz.
Onun için tasavvuf... Tasavvuf; insanların gönüllerini yapmak, insanların duasını almak, insanları sevindirmek yoludur.
Doğru düzgün anlayıp, doğru düzgün yaşayıp, Allah’ın sevgisini kazanıp, huzuruna sevgili kul olarak varmayı nasip etsin.
El Fâtiha.
01.04.1998 -
Hac, Ölüme Hazırlanmak,
00.08.0000 -
Hadis Nakletmek, Sünnete
