19.01.2001 - Din İlmi, İman, Şehidin Mükafatları

19.01.2001 - Din İlmi, İman, Şehidin Mükafatları
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîren tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fe-kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.
يَحْمِلُ هٰذَا الْعِلْمَ مِنْ كُلِّ خَلَفٍ عُدُولُهُ, يَنْفُونَ عَنْهُ تَحْرِيفَ الْغَالِينَ, وَانْتِحَالَ الْـمُبْطِلِينَ, وَتَأْوِيلَ الْجَاهِلِينَ
Yuhmelü hâze’l-ilme min külli halefin udûlehû yünfûne anhü (veyahut) udûlühû yünfûne anhü tahrîfe’l-ğâlîn ve’ntihâle’lmübtılîn ve te’vili’l-câhilîn.
Bu hadîs-i şerîf; yedi kaynaktan on râvi tarafından rivayet edilmiş. Beyhâkî’de, İbn Asâkir’de olan bir hadîs-i şerîf.
Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Bu ilim, bu din ilmi, bu itikad ilmi, Allahu Teâlâ hazretlerinin kullara gönderdiği İslâmî bilgiler taşınacak.”
Yuhmelü. “Taşınacak.” Bu ilim nesilden nesile gidecek, sönmeyecek, körleşmeyecek, batmayacak, yok olmayacak; bu ilim nakledilecek.
Min külli halefin. “Bir insandan halefine.” Bu ilim elden ele gidecek.
Elhamdülillah öyle oldu.
Bakın Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini yirmi birinci yüzyılda size okuyorum; siz de dinliyorsunuz. Bak ilim nasıl gelmiş? Elhamdülillah! Cenâb-ı Hak din ilmini koruyor.
Korumasaydı, batsaydı...
Babillileri bilmiyoruz, eski dilleri bilmiyoruz. Sümerlileri çok az biliyoruz, şu kadarcık bilgi var. Ama Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini biliyoruz, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini biliyoruz, dinin ahkâmını biliyoruz. Elhamdülillah! Çok şükür yâ Rabbi!
Udûlühû yünfûne anhü tahrîfe’l-ğâlîn. “Adaletli olan halefler; güvenilir, adalet sahibi, sağlam insanlar bu ilimden uzaklaştıracaklar, ilmin yanına yanaştırmayacaklar.”
Neleri?
Tahrîfe’l-ğâlîn. “Aşırı sapmışların dini bozmalarına müsaade etmeyecekler ” Adaletli olanlar koruyacaklar.
Hakikaten hadis alimleri, tefsir alimleri, fıkıh alimleri öyle güzel korumuşlar ki; sapasağlam gelmiştir. Hatta kütüphanelerden yeni yeni kitaplar çıktıkça bu aynen ispatlanıyor. İmam Buhârî’den, Peygamber Efendimiz’e kadar halka halka bütün hadîs-i şerîflerin râvileri kitaplar ortaya çıkınca bakılıyor, tıpkısı! “İmam Buhârî ne kadar doğru söylemiş.” diye, insan hayran kalıyor.
Hemman İbn Münebbih’in sahifesi ortaya çıktı, İmam Buhârî oradan almış. İmam Buhârî’nin sened’leri ispatlandı, hepsi ortaya çıktı.
Tahrîfe’l-ğâlîn.
Ğâlîn ne demek? “Guluğ yapan, aşırı giden insanlar.”
Tahrif ne demek?
“Bozmak” demek. O aşırı herifler dini bozamayacaklar. Adaletli olan, sağlam insanlar bunu koruyacaklar; bir.
Başka?
Ve’ntihâle’l-mübtılîn. “Çalıcıların -iptal eden insanların, bâtıla boşuna uğraşan insanların- intihallerini çalıntılarını da yanaştırmayacaklar.”
Çünkü bazı insanlar, bazılarının laflarını çalar; bazısına ekler, çıkarır, katar, bozar. Bu din ilimlerinin yanına onu da yaklaştırmayacaklar.
Başka?
Ve te’vîle’l-câhilîn. “Cahiller de yanaşamayacak: ‘Bunun mânası şöyledir, bunun mânası böyledir.’ diyemeyecekler.”
Hiç ilgisi yok! Böyle uydurma teviller yaparlar.
“Adaletli ilim erbabı bu ilmin yanına onları da yanaştırmayacaklar. Bu ilim kıyamete kadar korunacaktır.” diyor Peygamber Efendimiz. “Nesilden nesile bu din ilimleri sapıtmadan şaşırmadan, sapıtıcılara fırsat verilmeden korunacaktır.” diyor. Elhamdülillah günümüze kadar sağlam bilgi gelmiştir.
Burada da size bir şey nasihat etmek istiyorum.
Yıllarca İlahiyat Fakültesinde profesör olarak çalıştığım için meslekten olmayıp da dini seven, din kitabı alan, dini öğrenmek için kitap alan kardeşlerim! Sizlere sesleniyorum:
Siz İlahiyat profesörü değilsiniz, siz hoca değilsiniz ama meraklısınız. Dini öğrenmek için kütüphanenize dini kitaplar alıyorsunuz değil mi?
Sizden ricam, lütfen bir kitap alacağınız zaman aklı başında alimlere sorun;
“Şöyle bir kitap var alayım mı almayayım mı?”
“Alma, o palavradır, hiç sağlam rivayet yoktur içinde, çaruk çuruk şeylerdir!” derse o kitabı almayın. Sağlam kitapları alın.
Şimdi ben kardeşiniz olarak kendi tecrübelerimden bir misalle bunu anlatmak istiyorum. Kur’ân-ı Kerîm hakkında çeşitli tefsir kitapları yazılmış. Çeşitli kitaplar yazılmış ama bazıları her sözünü tartarak; yazdığını, aldığı kaynağı göstererek yazıyor.
Mesela İbni Kesir. İbni Kesir tefsiri; sened veriyor, kaynak gösteriyor ve sağlam rivayet veriyor. Tamam. Onu okuduğun zaman sağlam bilgi sahibi oluyorsun.
Mesela;
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ
Yes’elûneke mâzâ yünfikû. [1] Ey habîbim, sana soruyorlar; "Nafaka olarak neyi verelim?" Kuli’l-afve. “Afvı verin.”
El-afv ne demek?
Lügat mânasına bakarsan "bir suçu bağışlamak” demek. Halbuki el fadle min nafakati eflike. “İhtiyacın olan, ailene bakman için gerekli olan şeyi verdikten gayrı ‘arta kalan’ demek, ‘fazlası’ demek.”
El-afv.
Bütün tefsir kitapları, sahih kitaplar böyle diyor. Ama ben bazı tercümelerde okudum ki -bu âyetin mealini hazırlamışlar- neyi infak edelim derken 'affedici olun.’ diyor. Ya burada affetmek kastedilmiyor.
Başka bir misal;
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ
Va’büd rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn. [2]
“Ey Resûlüm! Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadete devam et.”
Üçüncü hadîs-i şerîf;
يُجَاءُ بِجَهَنَّمَ تُقَادُ بِسَبْعِينَ أَلْفَ زِمَامٍ، مَعَ كُلِّ زِمَامٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ يَجُرُّونَهَا
Yücâü bi cehenneme tükâdü bi seb’îne elfi zimâmin maa külli zimâmin seb’ûne elfe melekin yecürrûnehâ.
Taberânî, İbn Mesud radıyallahu anhümâ’dan rivayet etmiş. Bir kısa hadîs-i şerîf ki hatırımızdan hiç çıkmasın. Aklımızı başımıza toplayalım.
Yücâü bi-cehenneme. “Cenabı Mevlâ’nın huzuruna cehennem getirilecek.”
Getirilebiliyor, sevk edilebiliyor. Cabbâr olan Allahu Teâlâ hazretlerinin Melîk-i Cabbâr olan Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna, cehennem getirilecek.
Neden getirilecek cehennem?
“Muhakemesi olan mücrimler içine atılsın!” diye. “Cehennemlikler içine atılsın.” diye getirilecek.
Cehennem nasıl getirilecek?
Bakın burada nasıl anlatılıyor?
Tükâdü bi seb’îne elfi zimâmin. “Yetmişbin dizginle çekilerek getirilecek.” Maa külli zimâmin. “Her bir dizginde.” Seb’ûne elfi melekin. “Yetmiş bin melek” cehennemi zaptetmeye çalışa çalışa mahşer yerine mahkeme-i kübrânın yanına getirecekler.
Muhterem kardeşlerim;
O azgın cehennem alevlerini sağa sola saldırtacak, böyle uzattıracak. Hani kuvvetli ateşin alevleri nasıl oraya oraya uzar.
Allah cümlemizi cehennemden korusun.
Onun için muhterem kardeşlerim!;
Bu hayat bir imtihandır, kesin imtihan halindeyiz. Sakın bu dünya hayatının süsüne, ziynetine, Tuumba’nın havasına, yediğimiz yemeklerin lezzetine aldanmayalım. Meyvelerin tadına aldanmayalım muhterem kardeşlerim!
Kesin olarak imtihandayız. Bu imtihanın sonunda âhirette iki şey var: Ya suçlular cehenneme düşer ya da bahtiyarlar cennete gider. Aman cenneti hiç unutmayalım, hiç unutmayalım, hiç unutmayalım! Cennet için çalışalım. Aman cehennemi de hiç unutmayalım. Cehennem işte böyle! Bu küçücük bir tasvir, bu küçücük bir sahne ama az söz, ârif insana yeter.
Yetmiş bin dizginle geliyor, cehennem getiriliyor, her bir dizgini yetmiş bin melek tutuyor da zor zapt ediyor; öyle bir cehennem.
Cehennemden korkun! Cehenneme düşmemeye gayret edin! Cenneti tanıyıp, sevip ve cenneti kazanmak için ne yapmak geriyorsa yapalım, cennete girelim.
Rabbimiz bize yardım eylesin. Tevfîkini refîk eylesin. Lütfuyla keremiyle bizi sevdiği amelleri işlemeye muvaffak eylesin. Cehenneminden kurtarsın, cehenneme düşmeden bi ğayri sebki azâbin ve ikâbin ve hisâb cennetlerine doğrudan doğruya girmeyi nasip eylesin.
Fe-kâle resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem.
يُعَذَّبُ الْـمُذْنِبُونَ فِي النَّارِ عَلَى قَدْرِ نُقْصَانِ إِيمَانِهِمْ. ك عَنْ أَنَسٍ.
Yu’azzebü’l-müznibûne fi’n-nâri alâ kaderi noksâni îmânihim.
Enes radıyallahun anhden rivayet olunmuş ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlar:
Yu’azzebü’l-müznibûne. "Günahkârlar azap olunurlar." Günah işleyenler azap olunurlar. Fi’n-nâri. "Cehennemde azaba tutulurlar." Azap icra olunur üzerinden.
Ne miktarda azap?
Alâ kaderi noksâni îmânihim. "İmanlarındaki noksanlık miktarınca azap görürler."
Sûbhanallah!
O halde imanımızı kuvvetli olmasına çok çok çok gayret etmeliyiz, dikkat etmeliyiz.
Nasıl gayret edeceğiz?
Nasıl dikkat edeceğiz?
Benim imanım nasıl kuvvetlenecek?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
"Lâ ilâhe illallah diyerek imanınızı kuvvetlendirin. İman da insanın içinde eskir, yıpranır, onun tazelenmesi gelir. O da Lâ ilâhe illallah ile olur."
Lâ ilâhe illallah sözü, çok esrarengiz bir sözdür. Tamam işte yazıyoruz l-a-i-l-a-h-e filan. Yok. Lâ ilâhe illallah sözü, sanki kapıları açan tılsımlı bir söz gibidir. Dağları deviren, denizleri yaran bir söz gibidir, çok kıymetlidir. İnsan onu söyledikçe içindeki iman nuru parlar, kalbi nurlanır, imanı kuvvetlenir, iyi bir duruma gelir, iyi bir Müslüman durumuna gelir.
Bu aşikare tevhiddir. Lâ ilâhe illallah. "Allah’tan başka tanrı yok."
Yeri göğü yaratan Allah’a ibadet etmek var. Sadece O'na kulluk etmek var. Sadece O'dur yerin göğün yaratıcısı. Bizim rabbimiz. Rızkımızı veren. Her şey O'nun elinde. Bu bir; Allah’tan başka ilah yoktur. Bu umumi tevhid. Yani Allah’ın birliği.
Bir de; Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh sözü var. "Bütün güç, kuvvet, Allah’ın elindedir. Ne dilerse öyle yapar." Hakikaten Firavunları perişan eder, Fukarayı padişah eder. Allahu Teâlâ hazretlerinin kudreti...
Mazlum ve mağdur ve köle durumunda olan Musa aleyhisselamın kavmini, Mısır’a hâkim eyledi. Firavun’u, Haman’ı ve Karun’u yerin dibine batırdı, suyun içine batırdı. Nemrud’u mahvetti. Tek başına bütün bir topluma karşı çıkmış baba yiğit, kahraman İbrahim aleyhisselamı kurtardı. Lût kavmini mahvetti. Bütün kavmi yerin dibine batırdı. Lût aleyhisselamı ailesiyle beraber kurtardı. Yalnız kocakarı eşi, kendisine iman etmemişti, onun için o kaldı. Peygamber karısı kendisine iman etmemişti, o kaldı. Kendisi bilir, cezayı kendisi yedi.
Onun için Lâ ilâhe illallah sözünü, zikrin, dervişliğin, tasavvufun kıymetini önemini anlayıp ona göre vazifeleri güzelce yapmak lazım. İmanı kuvvetli olsun.
يَعْرَقُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَتَّى يَذْهَبَ عَرَقُهُمْ فِي الْأَرْضِ سَبْعِينَ ذِرَاعًا، وَيُلْجِمُهُمْ حَتَّى يَبْلُغَ آذَانَهُمْ. خ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ.
Ya’raku’n-nâsü yevme’l-kıyâmeti hattâ yezhebe arakuhüm fi’l-‘ardı seb’îne zirâ’an ve yülcimühüm hattâ yebluğa âzânehüm.
Buhârî, Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivayet etmiş.
Ya’raku’n-nâsü. "İnsanlar tere batar." Yevme’l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde." Mahşer yerinde terlere batar insanlar. Hatta o derecede ki; Hattâ yezhebe arakuhüm fi’l-‘ardı seb’îne zirâ’an. "Terleri, yerin içine yetmiş zirâ işleyecek kadar, ıslatacak kadar, o kadar ter olur. Aşağı kadar yetmiş zirâ. Zirâ; kol boyu demek. Aşağı yukarı bir food eder. En aşağı değil mi? Bir kol boyu. Belki daha fazla. Zirâları bundan kırk küsur santim midir? Yetmiş zira, kırk santim desek; yüz yirmi metre. Yüz yirmi metre aşağıya kadar terleri işler.
Orada yüz yirmi metre aşağı kadar, en aşağı terler batacakmış.
Hatta ve yülcimühüm hattâ yebluğa âzânehüm. "Yerin altını ıslatacak, yerde de yükselecek. Ağızlarının hizasına gelecek, ağızlarını gemleyecek kadar." Ağızlarını kapatacak kadar gelecek, kulaklarına ulaşacak. Terlere batacaklar.
Neden?
Korkudan, heyecandan, endişeden, telaştan kimse kimseyi tanımayacak. Baba evladına bakmayacak, ana çoluk çocuğuna bakmayacak, kardeş kardeşe bakmayacak, akrabalık bağları hepsi kopacak. Yok! Akrabalıktan doğan bağlar yok. Ancak dindarlıktan doğan bağları kalacak. Ömer Efendi, Mustafa’yla kardeş. Mustafa, Es’ad’la arkadaş, Ali, Ahmet ile şey. Bunlar kalacak.
اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّق۪ينَۜ۟ ﴿٦٧﴾
El-ehillâü yevme-izin ba’duh-m li-ba’din adüvvün. (43/Zuhruf 67)
Samimi kardeşler o gün birbirlerine düşman olacak. İlle’l-müttekîne. "Muttakîler hariç."
Allah elimizde olan nimetin kıymetini bilmeyi nasip etsin. Takvâ; Allahtan korkmak, günahlardan sakınmak kadar güzel nimet olmaz. Harama bakmayacaksın, haramı yemeyeceksin, günahı işlemeyeceksin.
İbadeti, taati yapacaksın. Sevaplı işleri yapacaksın; gül gibi yaşayacaksın. Kebapları yiyeceksin, dondurmaları yalayacaksın. Elmaları ye, muzları ye, üzümleri ye. Ne istiyorsan. Her şey serbest.
Günahlar yasak. Serbest olan şeyler güzel. Allah Allah, renk renk meyveler... Güzel güzel tatlılar... Tepsi tepsi börekler, çörekler, baklavalar, bülbül yuvaları, sarmalar... Hepsi serbest. Yasak olan sadece günahlar.
E günahlar da kötü şeyler iyi değilki! İçki içmek iyi mi?
Polis bile yasaklıyor, içmeyin diyor. "Hohla bakayım. Üfür bakayım şuna." diyor.
"Ben içki zaten içmem."
"Olsun. Usulen buraya üfle."
Üflüyor sıfır. Tabi ben içki içmiyorum. İçki yasak.
Neden?
Çünkü kötü.
Hırsızlık yasak.
Tabi kötü.
Çünkü benim malımı, gelse birisi, çalsa hoşuma gider mi?
Arabayı çalsalar, 'ay ne kadar güzeldi arabam.' Bilmem ne gitti. Üzülürüz. Hırsızlık kötü, zina kötü, Allah’ın yasak ettiği her şey kötü, zulüm kötü.
Helal kıldığı her şey de güzel. Ne var yani. Helalleri o kadar bol ki ne diye ben harama yanaşayım.
يُعْطَى الشَّهِيدُ سِتَّ خِصَالٍ عِنْدَ أَوَّلِ قَطْرَةٍ مِنْ دَمِهِ: يُكَفَّرُ عَنْهُ كُلُّ خَطِيئَةٍ، وَيُرَى مَقْعَدُهُ مِنَ الْجَنَّةِ، وَيُزَوَّجُ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ، وَيُؤْمَنُ مِنَ الْفَزَعِ الْأَكْبَرِ، وَمِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، وَيُحَلَّى حُلَّةُ [حُلَّةَ] الْإِيمَانِ. حم وَابْنُ سَعْدٍ عَنْ قَيْسٍ الْجُذَامِيِّ.
Yu’ta’ş-şehîdü sitte hısâlin ınde evvele kadratin min demihî yükefferu anhü küllü hatîetin ve yerâ mak’adehû mine’l-cenneti ve yüzevvecü mine’l-hûri’l-‘îyni ve yü’menü mine’l-feze’ı’l-ekberi veyahut ve yüemmenü mine’l-feze’ı’l-ekberi ve min azâbi’l-kabri ve yühallâ hullete’l-îmâni.
Ahmed b. Hanbel rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi.
"Şehide altı mükâfat verilir." Altı tane mükâfatı var şehidin.
Inde evvele kadratin min demihî. Şehidin ilk kanı, yere ilk damlası damladığı zaman altı tane mükâfatı hemen kazanır. Daha ilk kanı fışkırdı, ilk damlası yere damlarken altı mükâfatı alır.
Bir;yükefferu anhü küllü hatîetin. "Bütün günahları af olur." Dünyada işlediği bütün günahlar bağışlanır. Yetti! Oh elhamdûlillâh! Hiç günahsız oldu.
İki; yerâ mak’adehû mine’l-cenneti. "O andaki cennetteki köşklerini görmeye başlar." Cennette oturacağı yerler "işte bu araziler senin."
Peki cennetteki insanın arazisi kaç eykır olacak?
Kaç eykır olacak?
Ne eykırı... Bu yerler ve bu gökler kadar olacak, en aşağısı. Cennete giren insanın, en aşağısının derecesi, en sonuncu olanın, bu yer kadar -yeryüzü kadar- ve bu gökler kadar arazisi olacak. Eykırlara filan sığmaz.
Cennetteki oturma yerini görecek. 'Allah şu köşke bak yav. Altınlar, gümüşler, mücevherat pırıl pırıl parlıyor. Etrafında huri kızları dönüyor, bahçesi güzel. Havuzlar, ırmaklar akıyor, kuşlar renk renk uçuyor, rozelle mozelle solda sıfır kalır, tavus kuşları falan, Allah ne güzel burası.'
Hemen o gösterilir. Daha ilk damlası damlar damlamaz; cennetteki mahallesi, evi, köşkü gösterilir.
Ve yüzevvecü mine’l-hûri’l îyni. "Hemen hûri kızlarıyla evlendirilir." Ve yü’menü mine’l-feze’ı’l-ekberi. "Büyük korkudan, o en büyük korkudan emin olur." Hani yerin dibine terler batıyor, ağızlara terler geliyor. O korku yok ona. Öyle korku çekmek yok. Allah şehit için böyle bir duygu tattırmayacak; emniyette olacak.
Ve min azâbi’l kabri. "Kabirde de azap görmeyecek." Harpten sonra topladılar, gömdüler. Kabirde azap yok, kabir azabı da görmez, en büyük gündeki azabı da görmez.
Ve yühallâ hullete’l-îmâni. "Ve kendisine özel, şerefli, iman hüllesi giydirilir." Cennet hüllesi, iman hüllesi giydirilir. Allahu Ekber!
Sayalım şimdi. Bütün günahları af olur. Cennetteki köşkteki yerlerini görür. Hûri kızlarıyla evlendirilir. En büyük korkulu günün korkularından uzak olur. Kabir azabını çekmez ve cennette iman elbisesi giydirilir. Hülle, cennet hüllesi giydirilir.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi saîd kullarından yaşayanlardan eylesin. Şehit makamı kazanmış olarak, şehid olarak ahireti göçmeyi nasip eylesin.
“Allâhümme ahyinî sa’îden ve emitnî şehîden” diye dua edermiş Ca'fer Es-Sâdık Efendimiz radıyallahu anh. Allah bizi mümini kâmil eylesin ve bu makamlara erdirsin.
El Fâtiha.
[1] 2/Bakara, 215.
[2] 15/Hicr, 99.
12.04.2000 -
İdareci Olmak, Ölümü
12.04.1997 -
Hacda İbadet Sevapları,
