13.01.2001 - Sabah Namazından Sonra Zikir, Zikrin Faydaları

13.01.2001 - Sabah Namazından Sonra Zikir, Zikrin Faydaları
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn ve şefîi’l-müznibîn Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l-cezâ.
Emma ba’d:
Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri sabah namazından sonra mescitte oturup güneş doğuncaya -işrak vakti gelinceye- kadar ibadetle, zikirle meşgul olmayı severdi. Âdet-i seniyyesi idi. Tavsiye eylemiştir, tavsiye ettiği bir ibadet tarzıdır, şeklidir.
Nitekim İmam Tirmizî’nin Enes radıyallahu anh’ten rivayet ettiği ve hasen hadis olduğunu bildirdiği bir rivayette Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
مَنْ صَلَّى الْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ، ثُمَّ قَعَدَ يَذْكُرُ اللهَ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ، ثُمَّ صَلَّى رَكْعَتَيْنِ، كَانَتْ لَهُ كَأَجْرِ حَجَّةٍ وَعُمْرَةٍ تَامَّةٍ تَامَّةٍ تَامَّةٍ
Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
Men salle’l-fecre fî cemâatin sümme kaade yezkürullâhe hattâ tetlua’ş-şemsü sümme sallâ rek’ateyni kânet lehû ke ecri haccetin ve umretin taammetin taammetin taammetin.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
“Kim sabah namazını camide cemaatle eda ederse sonra oturup, zikrullahla meşgul olarak ibadete devam ederse, kerahet vakti çıkınca kalkıp iki rekât namaz kılarsa tam bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanır!”
Nafile tam bir hac ve umre, tam bir hac ve umre, tam bir hac ve umre!
Bu konuda daha başka hadîs-i şerîfler var, rivayetler var. İmam Tirmizî -büyük hadis alimi- hasen hadis olduğunu beyan ediyor ve bu gibi rivayetler de sahih ve sağlamdır.
Kısa bir zamanda büyük bir sevaba nail olmak mümkündür, misâli vardır. Kur’ân-ı Kerîm’den misâli Kadir sûresidir ki; Allahu Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor:
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ
Leyletü’l-kadri hayrun min elfi şehr. “Bir Kadir gecesi bin geceden daha hayırlıdır.”
Demek ki bir geceye Cenâb-ı Hak bin gecelik sevabı bahşedebiliyor. Hüküm O’nundur, mülk O’nundur.
وَلِلّٰهِ خَزَٓائِنُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
Ve-lillâhi hazâinü’s-semâvâti ve’l-ard. “Yerin göğün hazineleri O’nundur.”
Rahmetine bahâ istemiyor, rahmetini bahşetmeye bahane arıyor! Bir bahane ile kulunu rahmetine mazhar ediyor. Hatta o kadar ki muhlisan bir lâ ilâhe illallah diyeni cennetine sokuyor ki zaten cennet çok büyük mükâfat! Cennet, hiçbir kimsenin hiçbir fedakârlıkla hiçbir paha ile, bedel ile alması mümkün olmayacak kadar muazzam nimetlerin, imkânların, servetlerin olduğu bir yer. Cenâb-ı Hak, lâ ilâhe illallah diyene veriyor ve müslümanın ömür boyu yaptığı bütün ibadetlerine de daima çok büyük mükâfatlar veriyor.
Âdetullahtır ki aza çok veriyor! Bir tohum ekiyorsunuz; bir ağaç çıkartıyor, sayısız tohumlar, meyveler veriyor. Bir toplu iğne başı kadar incir çekirdeğini ekiyorsunuz; yıllarca, sayılamayacak miktarda nice nice incirler nice nice tohumlar bahşediyor. Bu bir feyiz, bir bereket ki insanın görünce hatırlayınca hafızasına alınca, tefekkür edince gözlerinden yaşların boşanması lazım!
فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَۜ
Tebârekallâhu ahsenü’l-hâlıkîn.
demesi lazım! Subhâne Rabbiye’l-aliyyi’l-a’le’l-vehhâb demesi lazım. Gece-gündüz Ekreme’l-ekremîn, Vehhâb-ı Kerîm olan Allahu Teâlâ hazretlerini hamd ü senâyla meşgul olması lazım.
Yine de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
Üsnî aleyke ve lâ ebluğû küllemâ fîke.
“Seni meth ediyorum, sena eyliyorum yâ Rabbi! Ama senin evsâf-ı cemîlini anlatmaya yine gücüm yetmiyor, tamamen ulaşamıyorum!”
Başka bir rivayette de buyuruluyor ki;
Lâ uhsî senâen aleyke ve küllü senâin yeûdü ileyke.
“Sana ben medh ü senâyı nasıl sıralayayım yâ Rabbi? Nasıl medh ü senâ edeyim ki...Her hamd ü senâ, her medih sana gider. Çünkü her güzelliğin hâlıkı sensin. Her türlü güzeli medhedilecek şeyi, her memdûhu yaratan sensin. Yaratan sen olduğun için mümkün değil!”
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ
Ve-in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ.
Allahu Teâlâ hazretlerinin nimetlerini saymaya kalksak saya saya bitirmemiz mümkün değil!
Biz de nimetlerin içinde her nefes, her an nimetler deryasında yüzüyoruz. Her an da Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinin deryasının içinde yüzmekteyiz. Nimet deryasına gark olmuş durumdayız. Mü’min ve kâfir bütün insanlar vücutlarının, çevrelerinin imkânlarıyla nimet deryasına gark olmuş durumda.
Allah’a hamd ü senâlar olsun, şükürler olsun, nimetlerine hamd ü senâlar eyleriz; Cenâb-ı Hak aza çok veriyor! Daima aza çok veriyor! Şaşılacak bir şey değil! Bir namazdan sonra durunca bu kadar sevabı veriyor! Şaşılmaz! Âdeti, âdetullah böyle: Her zaman bol veriyor! Ganî ve Muğnî, Mu’tî ve Nâfî’ olan Allahu Teâlâ hazretleri bol veriyor, çok veriyor!
Zikir!
Sümme kaade yezkürullâhe hattâ tetlua’ş-şemsü.“Güneş doğuncaya kadar zikirle meşgul olmak!”
Muhterem kardeşlerim;
Zikir mü’minin en mühim ibadetidir. İbadetlerin aralıkları vardır: Mesela günde beş vakit namaz kılıyoruz. Sabahla öğlen arasında aralık vardır, öğlenle ikindi arasında aralık vardır. Akşam, yatsı aralıklıdır. Arada ibadet edilmeyen bir zaman vardır. Senede bir ay oruç tutuyoruz, on bir ay aralık vardır. Ömründe bir defa hacca gidiyoruz, daha fazla nafile giderse Allah kabul eylesin. Senede bir defa zekât veriyoruz…
İbadetin en devamlısı zikrullahtır.
Namaz günde beş defa oluyor ama zikrullahın her an olması mümkün. Bir mü’min her an zikirde dâim olabilir.
وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يرًا وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا
Ve’z-zâkirînallâhe kesîran ve’z-zâkirâti eaddallâhü lehüm mağfireten ve ecran azîmâ. “Allah’ı çok zikreden insanlar -erkek olsun kadın olsun- Allah’ın çok lütfuna erecekler, çok büyük sevaplar kazanacaklar.”
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًاۙ . وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا
Yâ eyyühellezîne âmenü’z-kürrullâhe zikrân kesîrâ. “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin.” Ve-sebbihûhü bükraten ve esîlâ. “Sabah akşam Cenâb-ı Hakk’ı tesbih eyleyin.”
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ
Ve-in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî ve lâkin tefkahûne tesbîhahüm. “Her şey Cenâb-ı Hakk’ı zikr ü tesbih ediyor da siz anlayamıyorsunuz!”
يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪
Yüsebbihu lillâhi mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ardi’l-meliki’l-kuddûsi’l-azîzi’l-hakîm.
Her şey, her varlık her an zikrediyor her an zikir hâlinde...Eşref-i mahlukât olan insana da yakışan her an zikirdir.
Her an zikir hâline ulaşmanın yolu vardır, yöntemi, usulü vardır.
Cennete giren, cenneti kazanan insanların orada korkuları yok, hüzünleri de yok!
وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Ve-lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.
Ebedî saadet, ebedî nimet, ebedî memnuniyet, ebedî sürur, ebedî hoş şeyler…
Cennet ehli bir şeye tahassür edecek. Cennete giren insanlar, cennete iken bir şeye hayıflanacak!
Hayıflanmak ne demek?
Kaçan bir fırsattan dolayı “Hay Allah, keşke şöyle yapsaydım da kaçırmasaydım!..” diye elden kaçan bir şeye hafifçe tahassür etmek.
Mesela evliyâullahtan çok büyük bir mübarek zât varmış, mahallede imamlık yapıyormuş. Adam arkasında uzun zaman namaz kılmış. O zât-ı muhterem vefat etmiş. Anlaşılmış ki çok büyük bir evliyâ imiş.
Arkasındaki adam ne der?
“Hay Allah! Yahu ben onun evliyâ olduğunu bilemedim. Sıradan bir mahalle imamı sandım. Arkasında namaz kıldım. Meğerse derya imiş, meğerse birçok insanlar biliyormuş. Ne kadar büyük kerametleri varmış ne kadar mübarek insanmış… Hay Allah! Kıymetini bilemedim…”
Böyle diyenler var, ben biliyorum.
Benim kendi babam Hasib Efendi’nin arkasında Damad İbrahim Paşa Medresesi Camii’nde çok namaz kılmış.
“Ama ben onun öyle şeyh-i kâmil-i mükemmil olduğunu bilmiyordum. Kıldım kıldım; sonra o zât-ı mübarek, muhterem, dünyasını değiştirdi ahirete göçtü. Sonradan Abdülaziz Efendi’ye intisap edince oradan anladım.” diyor.
Cennetteki insanlar bir şeye hayıflanacaklar: “Kaçırmışız fırsatı, hay Allah... Yahu niye öyle yaptık? Keşke yapmasaydık, keşke gözümüzü açsaydık” diyecekler.
Nedir o?
Dünyada iken zikirsiz fevt ettikleri zamanlara, zikirsiz kaçırdığı zamanlara hayıflanacaklar!
Neden?
Zikretmenin mükâfatının çok olduğunu gördükleri için! Cennette zikredenlerin ne kadar yüksek makama çıktıklarını, zikirden ne kadar büyük sevaplar aldıklarını gördükleri için “Keşke daha zikretseymişiz, keşke daha çok zikretseymişim…” diyecekler.
Onun için ömrü gafletle geçirmemek, evkâtını, zamanını, ömrünü zikirle ihyâ etmek lazım. Çok zikretmek lazım ki sonunda hayıflanmak, tahassür etmek, pişmanlık duymak olmasın.
Çok zikretmek mümkün. Ben bunu kendi gözlerimle gördüm. Hocamız rahmetullahi aleyhle seyahatlerimizde bir keresinde, bir yerde beraber yattık. Seyahat dolayısıyla o bir köşede, ben de mecburen bir yerde yattım. Hocamız derin derin nefes alarak uyumaya başladı. Ama en derin bir şekilde uyuduğu halde herkesin duyacağı bir şekilde muntazaman "Allah Allah Allah..." diye zikir sesi geliyordu. Demek ki uyuduğu zaman bile zikir devam edebilecek hâle gelebiliyor. Buna tasavvufta "zikri müdâm" hâli derler. "Daimi zikir hâli" derler. Uykuda bile zikrederler. Konuşurken, gezerken, otururken zikrederler. İşte o zaman cennette memnun olacak. Vaktini boşa geçirmeyecek.
Tahassürün misali olsun diye Hasib Efendi rahmetullahi aleyh'den söz açtık. Onunla ilgili bir menkîbe anlatmak istiyorum.
Hasib Efendi; bizim hocamızdan önceki Aziz Efendi'den daha önceki postnişin. Hasib Efendi, Aziz Efendi, Mehmet Efendi...rahmetullahi aleyhim ecmaîn. Onun dervişlerinden bir kaç tanesi aramızdaydı. Ben onlardan bir tanesini bayramda ziyarete gittim.
Dedim ki;
"Şükrü amca sen Hasib Efendi’den ders almışsın. Onun için bilirsin. Kur’ân-ı Kerîm’de Sabâ melikesi Belkıs'ın tahtını; taaa Cenûbi Arabistan'dan, Filistin'e bir göz açıp kapayıncaya kadar Süleyman aleyhisselamın veziri, mübarek zatın getirdiği anlatılmıyor mu?"
Sabâ melikesi Süleyman aleyhisselamla görüşmek üzere bir heyet ile memleketinden çıkıyor. Aylarca yolculuk yapıp, Süleyman aleyhisselamın yanına gelirken Süleyman aleyhisselam diyor ki:
"Ey cemaat o gelmeden önce içinizden kim onun tahtını buraya getirir."
Veziri getiriveriyor. O memlekette ki Melike'nin tahtını Filistin'e getiriyor. Eşyayı getiriyor, masayı getiriyor, oturulan tahtı getiriyor.
Belkıs da Süleyman aleyhisselamın yanına heyetle beraber karayolu ile, bineklerle geliyorlar, Süleyman aleyhisselamın yanına giriyorlar. Süleyman aleyhisselam ona tahtını gösteriyor.
Ehâkezâ arşüki.
"Bu taht senin tahtın gibi mi" diye tahtını gösteriyor.
Kâlet ke-ennhû hû.
"Sanki ta kendisi." diyor.
Akıl alacak bir şey değil. Ama Kur’ân-ı Kerîm açıkça beyan ediyor. Onun üzerine Sabâ melikesi müslüman oluyor.
"Ben şimdiye kadar nefsime çok zulmetmişim. Çok yanlış ömür geçirmişim." diyerek;
Ve eslemtü meâ Süleymâne lillâhi Rabbi'l âlemîn. "Alemlerin Rabbine iman getiriyor, İslama giriyor." Bir tahtı; bir göz yumup açıp kapayıncaya kadar Sabâ Melikesi'nin diyarından, Süleyman aleyhisselamın diyarına, Süleyman aleyhisselamın veziri getiriyor.
Süleyman aleyhisselamın kendisi peygamber. Peygamberlerin olağanüstü işler yapmalarına mucize deniliyor ama veziri getiriyor. Süleyman Peygamber'de fe-lemmâ reâhü müstekırren ındehû kâle hâzâ min fazli Rabbî li-ye'blüvenî e-eşküru en ekfur.
"Cenab-ı Hakka şükredecek miyim, etmeyecek miyim diye bu bir imtihan...İkram etti bak getirdi." diyor.
Demek ki kerametler, Cenâb-ı Hakk’ın ikramıdır. Zaten keramet Arapça'da "ikram" demek. Cenâb-ı Hakk’ın evliyasına ikramina keramet deniliyor. Olağanüstü bir şey!
Sonra Zekeriya aleyhisselam...Her tarafı kapalı bir mekanda, kendisinden başkasının girmediği kilitli bir yerde ibadetle meşgul olan Meryem aleyhesselâmın yanına ne zaman girse; o diyarda yetişmeyen, oralarda bulunmayan çeşit çeşit meyveler, yiyecekler görmez miydi?
Görürdü!
Nereden biliyoruz?
Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki:
Bismillâhirrahmânirrahîm
Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyye'l mihrâbe vecede ındehâ rızkâ.
Ne zaman o ibadethaneye Zekeriya aleyhisselam gelse; Meryem validemizin etrafında o rızıkları görürdü. Kendisi getirmiyor, kapılar kilitli, başkasının gelmesi mümkün değil! O meyveler, o diyarın meyvesi değil!
Bu nedir?
Zekeriya aleyhisselam bir peygamber. Kâle yâ Meryemu ennâ le-ke hâzâ.
O, Meryem'e soruyor ki "Ya Meryem bu rızıklar sana nereden geliyor."
Meryem aleyhesselam cevap veriyor.
Huve min ındillâh "Allah'tan, Allah'ın indinden geliyor."
Kâlet hüve min indallâh innallâhe yerzüku men yeşâü bi gayri hisâb.
"Allahu Teâlâ hazretleri dilediğini hesaba, akla, mantığa sığmaz olağanüstü şekillerle rızıklandırır." Hem bol rızıklandırır, hem de akıl almaz bir şekilde rızıklandırır.
Amennâ ve saddeknâ.
Cenâb-ı Hak bizleri sevdiği kulları zümresine dâhil eylesin. Bizde üzerimizde, içimizde, kalbimizde, kafamızda, mâzimizde sevmediği ne varsa [def eylesin].
Mâzi deyince o kadar ağlamamız lazım ki Toowoomba’dan sellerin aşağı doğru akması lazım, Brisbane’ı istila etmesi lazım. Mâzideki günahlarımızı düşünüp bizim öyle ağlamamız lazım ki; mâzideki günahlarımıza ağlayacak olsak sellerin coşup akması, ovaları doldurması lazım.
Rabbimiz mâzideki günahlarımızı, kalbimizdeki çirkinlikleri, aklımızdaki fikrimizdeki pislikleri, karaları, kasvetleri, günahları afv u mağfiret eylesin.
Affeylesin, ceza vermesin. Mağfiret eylesin, örtsün göstermesin!
Setreylesin!
Eğer bizi mahşer halkının karşısına çıktığımız zaman, amel defterlerimiz açıldığı zaman, herkese kitabını verip de okunmasını istediği zaman bizim de kitabımız açılırsa içindeki âmâl-i seyyiemiz mahşer halkına okunursa mahcubiyetimizin ne kadar fazla olacağını düşünün!
İnsanların görmediği yerlerde insanların bilmediği şekilde içimizden gizli gizli işlediğimiz türlü türlü günahları orada Cenâb-ı Hak fâş ederse, açığa çıkartırsa, gizliyi ortaya dökerse hâlimiz nice olur?
Onun için Cenâb-ı Hakk’ın Settâr ismine sığınıyoruz; setrediyor, örtüyor. Gaffâr ismine sığınıyoruz, bizi afv u mağfiret eylesin. Ayıplarımızı günahlarımızı setreylesin. Lütfuyla keremiyle bizi doğru yola sevk eylesin.
Çünkü Hâdî’dir.
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ
Günde kırk defa İhdina’s-sırâte’l-mustakîm diye O’ndan günde kırk defa hidayeti istiyoruz. Ama gaflet ile yapılan duayı Cenâb-ı Hak kabul etmez. Aşk ile şevk ile yapılanı kabul eder. Gafletle, kalbi başka şeyle meşgul iken anlamını düşünmeden yapılan duayı Allah kabul etmez.
Lâhî olan; lehv ü leûd içinde, eğlence ve gaflet içinde yapılırsa duayı Allah kabul etmez. Israrla, ihlâsla, şuurla yapılan duayı kabul eder.
Rabbimiz bizim günahlarımızı afv u mağfiret eylesin. Yanlış yoldan doğru yola bizi çevirsin, cennetin yoluna sevk eylesin. Sevdiği kullarının, evliyâsının, asfiyâsının, enbiyâsının yoluna dâhil eylesin. O yolda yürümemizi nasip eylesin. Ayağımızı sırât-ı müstakîminden kaydırmasın, yönümüzü gayrı yönlere döndürmesin. Marifetini; irfanı, imanın hakikatlerini, gerçeklerini bilmeyi nasip eylesin.
Allahu Teâlâ hazretlerinin kullar tarafından ne derecede bilinebilirse bilinebilirliğini, bilgilerini -maarifini, maarifetini- bizlere ihsan eylesin. Gönlümüze muhabbetini, O’nu sevme şerefini ihsan eylesin.
Hz. Ali Efendimiz’in bir sözü beni çok duygulandırdı. Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh ve kerramallâhu vechehû diyor ki;
Kefâ bî izzen en ekûne le-ke abden.
“Yâ Rabbi! Benim sana kul olmam bana izzet olarak yeter. Kul, köle ama böyle izzete can kurban. Bu izzet olarak bana yeter.”
Ve kefâ bi-şerefen en tekûne lî Rabben.
“Senin bana Rab olman bana şeref olarak kâfî!”
Ben omuzuma başka rütbe istemem. Ne mutlu bana ki sen benim Rabbim’sin. Senin benim Rabbim olman bana şeref olarak yeter, benim sana kul olmam da bana izzet olarak yeter! Başka izzet istemem!
Ne mutlu Cenâb-ı Hakk’a güzel kulluk yapabilenlere...
Allah bize yardım etsin. Bizi istediklerimize dünyada, âhirette nâil eylesin.
El-Fâtiha.
12.01.2000 -
Gizli İş, Merhamet,
11.05.2000 -
Güzel Huy, Hac,
