17.05.2000 - Peygamberimizin Şefaati

17.05.2000 - Peygamberimizin Şefaati
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmiddîn.
Emmâ ba’d;
Fe-kâle resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem.
شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي. حم د ت ن ع حب طب ك هب ض عَنْ أَنَسٍ، ط هـ ت طب ك حل ض هب وَابْنُ خُزَيْمَةَ عَنْ جَابِرٍ، خط عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قط خط عَنْ كَعْبِ بْنِ عُجْرَةَ، طب عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ.
Şefâ’atî li-ehli’l-kebâiri min ümmetî.
Sadaka Resûlüllâh sallallahualeyhivesellem, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz birçok değerli ve sağlam hadîs kaynağının rivayet ettiğine göre, müjdeleyerek bize buyuruyor ki; Benim şefaatim. Şefâ’atî. "Şefaat etmem." Li-ehli’l-kebâiri. "Büyük günahları işlemiş kullara bile olacak." Min ümmetî. "Benim ümmetimden." Müminlere şefaati olacak Peygamber Efendimiz'in. Yani günahkâr diye reddetmeyecek kapısından, mahrum bırakmayacak şefaatinden. Büyük günahlara bulaşmış olanlara bile şefaat edecek Peygamber Efendimiz.
"Ya Rabbi! Bunlar benim ümmetimdendir. Bunlar Müslüman’dır. Bunlar mümindir. Bir hata işlediler. Affet, bağışla." diye nasıl söyleyecekse, böyle şefaati olacaktır
Ahmed ibn-i Hanbel -büyük âlim- Ebû Da’vud, Tirmizî, Nesâî, İbn Abdulberr, İbn-i Hibbân, Taberânî, Hâkim, [Beyhakî, Ziyâ el-Makdisî,] Enes radıyallahu anh den; İbn Mâce, Tirmizî, Taberânî, Hâkim, Hulvani, ibn-i Hüzeyme, Cabir radıyallahu anhden; Hatîb-i Bağdâdî, Abdullah ibn-i Ömer radıyallahu anhümadan; Darâkutnî ve Hatîb-i Bağdâdî Ka’b ibn-i Ucra’dan; Taberânî ibn-i Abbâs radıyallahu anhuma’dan rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi. O kadar kitaplar yazmışlar, ravileri çok kesin gibi.
Demek ki; Peygamber Efendimizin şefaati olacak elhamdûlillah. Ümmetine şefaat edecek ve ümmetinin cehennem azabından kurtulmasını, cennete girmesini sağlayacak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Hem de Peygamber Efendimiz, öyle bir şefaatçi ki, şefî "şefaatçi."
El-müşeffa'. "Şefaati makbul olan bir şefaatçi." Nazı geçen, hatırı yüksek, rica ettiği zaman ricası kabul olan Allah'ın sevgili kulu ve Allahu Teâlâ hazretlerinin yanında makamı, mertebesi, rütbesi en yüksek olan kul.
Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sevgimizi, saygımızı, salât ü selâmımızı çok eyleyelim. Sünnetine sımsıkı sarılalım ki şefaate yüzümüz olsun. Ve çok salât ü selâm gönderelim ki, melekler nurdan tabaklarda salât-u selâmlarımızı Resûlullah’a götürsünler, sunsunlar. Resûlullah Efendimiz'de bizi bulunduğumuz şehirle, adımızla sanımızla bilsin. Salât u selâmımızdan dolayı.
Hatta geçen gün kitapta geçti ki, birisi çok sarhoş geziyormuş, alışmış cahiliye zamanı içki içmeye bırakamamış demek ki. İslam'da da yasaklandı içki. O zaman içme denmiş. İçmiş galiba. Cezalandırılmış. Tâzir cezası; kırbaçlanacak, sopa vurulacak. Bu şeyden vazgeçsin diye. Cezalandırıldığı sırada birisi de 'Allah’ın laneti üzerine olsun senin günahkâr herif' filan gibi sözler söylemiş, kızmış yani. Niye böyle sarhoşluk yapıyorsun diye. Peygamber Efendimiz'de buyurmuş ki; "ona lanet etme, lanetle konuşma, lanet dileme, beddua etme. Çünkü o Allah’ı ve Resûlullah’ı sever" buyurmuş. Resûlullah’ı seviyormuş. Allah’ı seviyormuş da, içkiden de belki ondan sonra vazgeçmiştir. O zamana kadar vazgeçmemişte. Meydan dayağını yemiş yani.
Ama Efendimiz söylüyor ki; "O Allah’ı ve Resûlullah’ı sever."
Bizim de suçumuz çoktur. Kusurumuz büyüktür. Küçük yaştan beri İslam'ı biliyoruz. Yasakları, haramları biliyoruz. İbadetleri, taatleri, sevap kazanılacak yerleri, yolları biliyoruz. Ama binbir türlü hatamız var. Yine de ümit kesmeyin ki Resûlullah’ın şefaati olacak.
Resûlullah’a bağlılığınız, sevginiz, saygınız tamam olsun. Aman Resûlullah’ın şefaatine uğramayacak bir duruma kendinizi düşürmeyin.
Bazı kimseler Resûlullah Efendimiz'in havz-ı kevserine doğru gelirken gelirken gelirken tam havz-ı kevseri görüyorlar, Resûlullah Efendimiz'i görüyorlar, önünü keseceklermiş, azap melekleri, zebaniler, onları havz-ı kevserin yanına bırakmayacaklarmış. Alıp götürürlerken Peygamber Efendimiz'de; "bunlar benim ümmetimden, bunlar benim ümmetimden bırakın gelsinler" deyince "Ya Resûlullah! Senden sonra onlar neler yaptı bir bilsen? Neler yaptı bir bilsen?" diyeceklermiş. Götüreceklermiş yani.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi Resûlullah’ın sevgisinden, şefaatinden, iltifatından mahrum olacak durumlara düşürmesin. Kusurlarımızı affı mağfiret eylesin.
شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الذُّنُوبِ مِنْ أُمَّتِي. ... خط عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ.
"Şefâ’atî li-ehli’z-zünûbi min ümmetî." diye de rivayeti var. Yani günah ehli. Ehli kebairi; büyük günah ehli demek. Ehli’z-zünûbi; günahkâr, günah ehli demek.
Sonra Şefâ’atî li ümmetî. "Benim ümmetime benim şefaatim olacak."
Ama nasıllarına?
شَفَاعَتِي لِأُمَّتِي مَنْ أَحَبَّ أَهْلَ بَيْتِي، وَهُمْ شِيعَتِي. خط عَنْ عَلِيٍّ.
Şefâ’atî li-ümmetî men ehabbe ehli beytî ve hüm şî’atî.
"Benim ehl-i beytimi sevenlere." Onlar benim takımımdır. Benim ehl-i beytimi sevenlere. Hanımları, kızları, torunları, damadı, ehl-i beyti işte. Onları sevenlere. Onları sevmezse o zaman yok demek.
Diğer hadîs-i şerîf;
شُهَدَاءُ اللهِ فِي الْأَرْضِ أُمَنَاءُ اللهِ عَلَى خَلْقِهِ، قُتِلُوا أَوْ مَاتُوا. حم عَنْ رِجَالٍ مِنَ الصَّحَابَةِ.
Şühedâullâhi fi’l-ardı ümenâullâhi ‘alâ halkıhî gutilû ev mâtû.
Ahmed ibn-i Hanbel rivayet etmiş bu hadîsi ki, "Allah’ın şehitleri, kulları üzerine tain etmiş olduğu mübarek kişilerdir." Ümmeti kendilerine emanet ettiği mübarek, salîh kimselerdir. Yani ilmiyle âmil olan evliyâullahtır. Güvenilir kimselerdir. Ümmeti Allah onlara emanet etmiştir. Onlarda ümmeti korumak için canla başla çalışırlar.
Bunlar işte Allah’ın yeryüzünde şehitleridirler.
Gutilû. "İster savaşta şehit olsunlar." Ev mâtû. "İsterse yataklarında ölsünler." Çünkü itimatlı kimseler, mübarek kimseler, âlim kimseler, salîh kimseler bunlar. Ümmetide Allah bunlara emanet etmiştir. "Siz bunların başında bulunun. Bunları koruyun. Bu kuzucukları kurtlara kaptırmayın. Bunlar size emanettir" diye ümmetin emanet edildiği kimseleridir.
Allah yardımcımız olsun.
Efendimiz -Ebû Bekîr Sıddîk olmalı. Ebû Bekîr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre sıddîk kelimesi yok ama, o olsa gerek- buyurmuş ki;
شَيَّبَتْنِي هُودٌ، وَالْوَاقِعَةُ، وَالْـمُرْسَلَاتُ، وَعَمَّ يَتَسَاءَلُونَ، وَإِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ. ت ك عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، ك عَنْهُ عَنْ أَبِي بَكْرٍ.
Şeyyebetnî hûdün ve’l-vâkı’atü ve’l-mürselâtü ve ‘amme yetesâelüne ve ize’ş-şemsü küvvirat.
Tirmizî, İmam Tirmizî ve Hâkim, İbn Abbâs radıyallahu anhumadan, Hâkim bir de Ebû Bekîr Sıddîk Efendimiz'den rivayet etmiş bu sohbetin son hadis-i şerifini.
Diyor ki Peygamber Efendimiz;
Şeyyebetnî. "Benim saçımı, sakalıma ağarttı."
İnsanın saçı, sakalı neden ağarır?
Bazen -duydum ben bunu, tıp kitaplarında da varmış- bir gecede de ağarırmış. Bir gecede... Bir acı haber alırmış, bir telaş, bir sıkıntı, bir üzüntü, bir gecede, sabaha ak oluverirmiş saçıları, sakaları. Misalleri varmış bunun. İnanmıyor insan. İnanası gelmiyor ama tıp kitapları yazıyor.
Üzüntü, telaş, korku insanın saçını, sakalını ağartır, ihtiyarlatır, belini büker. Hatta sekteyi kalpten götürür.
Bizim fakültede bir almanca hocası vardı. Beş vakit namazda, temiz bir insan, ufak tefek, sakin, ağır başlı, gözlüklü, efendi efendi, edepli bir insan, çok iyi. Bir yaz Ege'ye yazlığa gittiler. Yazı geçirmeye, tatile gittiler Ege'ye. Oradan kızı bir hastalık almış, gidilen yerden. Akdeniz humması mıymış, bir hastalık. On altı, on yedi yaşındaki kız çocuğu ölüverdi. Bir üzüntü, bir keder, önce hafızası zayıfladı. Almanca bir kelime soruyorum soruyorum, bilmiyor. Benim de tam o sırada doçentim. Profesörlük imtihanına gireceğim, "almanca beraber çalışalım hocam" dedi. Beni seviyor. Yükselişten de tanıyor.
"Hocam beraber çalışalım.'
"Olur beraber çalışalım."
Kitabı alıyoruz;
"Şu kelime ne?"
"Vallahi bilmem ki.'
Hatırlayamıyor. Halbuki bilmemesi mümkün değil. Önce hafızasını kaybetti üzüntüden. Ondan sonra durgunlaştı durgunlaştı, ondan sonra da birkaç ay sonra öldü, Allah rahmet eylesin. Beş vakit namazlı bir insandı. Nur içinde yatsın. Efendi bir insandı. Çocuğunun üzüntüsüne dayanamadı. Genç yaşta kızının ölmesine. Hassas bir insandı öldü.
Şimdi Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; Şeyyebetnî. "Benim saçımı, sakalımı ağarttı." Ak düşürdü, yani üzdü, korkuttu, telaşlandırdı, heyecanlandırdı, meraklandırdı, tasalandırdı demek yani. Ne?
Hûd. "Hûd suresi."
Kur’an-ı Kerîmdeki Hûd suresi ihtiyarlattı.
Neden?
Çünkü Hûd süresinin içinde; "emrolunduğun gibi dosdoğru ol ey Resûlüm" Nasıl emrolunmuşan onu öylece güzelce yap. Dosdoğru ol diye emir var.
Ay nasıl dosdoğru olayım?
Nasıl rabbimin rızasını kazanayım? diye telaştan.
Bir; Hûd süresi.
Başka.
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ﴿١﴾
İzâ vaka’ati’l-vâkı’a sûresi. [1]
Bunun içinde de, Allah’ın yakın kullarının, evliyâ kullarının halleri anlatılıyor. İyi kullarının, orta halli kullarının halleri anlatılıyor. Birde cehennemliklerin halleri anlatılıyor. Nasıl zakkum ağacı, nasıl azap görecekler vesaire. O da ihtiyarlatmış. Vâkı’a süresinin içindeki âyetlerden, oradan telaşlanmış Efendimiz.
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًاۙ ﴿١﴾
Ve’l-mürselâti. [2]
Mürselât suresi ihtiyarlatmış. Amme’den önceki sûre. Ve‘Amme yetesâelûne. Amme süresi.
Bunda da hangi âyet var en mühim olarak?
وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا ﴿٤٠﴾
Ve yekûlü’l-kâfiru yâ leytenî küntü türâbâ. (78/Nebe’ 40.)
Âhirette hesaba çekilince, kâfir diyecek ki; "keşke doğmasaymışım. Anam beni doğurmasaydı. Keşke insan olmasaymışım. Keşke toprak olsaymışım" diyecek. O kadar şiddetli. Ondan dolayı bu
عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَۚ ﴿١﴾
‘Amme yetesâelûne. [3]
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْۙۖ ﴿١﴾
İze’ş-şemsü küvvirat. [4]
Bu da kıyametin hallerini anlatıyor. Güneşin nasıl harareti sönecek. Nasıl dağların hallaç pamuğu gibi atılacak. Nasıl o kıyamet sahneleri neler olacak. Onları anlatıyor. İşte bu sûreler ve bunlardaki azapları tasvir eden âyetler, şiddetli emirler, beni ihtiyarlattı diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Peygamber Efendimiz, Allah’ın en sevdiği kulu idi ama şaşılacak bir şeydir. Allah’tan en çok korkan kuluydu. Allah’ın kulları içinde en korkan kuluydu. En çok korkan kuluydu. Emrini tutmaya en gayretli kuluydu. İbadeti en çok yapan kuluydu. En dikkatli kuluydu.
Makamlarda kolay kazanılmıyor. Tabi Allah vergisi ama onunda sabahlara kadar kimi duydunuz ki siz namaz kılarken ayakları şişsin de ağrısın. Bir gece yarısına kadar bir secde, ikinci secdeyi de sabaha kadar tesbih ederek, secde halinde dua ede ede geceyi geçirsin. Hanımlarına rica ederek "bu gece bana müsaade eder misin? Evet nöbet senin ama -ülfet etmek, sohbet etmek de hakkın ama- Rabbim'e ibadet etmeme müsaade eder misin?" deyip sabahlara kadar ibadet etti.
Kimsenin takat getiremeyeceği, yapmadığı, yapamayacağı şekilde güzel ibadet eylemiş. Kendisine indirilen âyetleri ilk önce ve en kuvvetli şekilde inanan Peygamber Efendimiz. Ondan sonra Ebû Bekîr Sıddîk efendimiz. O da "Resûlullah böyle söylediyse tamamdır.' deyip, tasdik etmiş, bir mübarek insan. Artık daha sonrakiler, daha sonrakiler, daha sonrakiler... Durumları zayıf olanlar "şu şöyle mi ki, bu böylemi ki. Allah niye bunu böyle emir etmiş, niye bunu yasaklamış..."
Hepsinin sebebi var. Hepsinin hikmeti var. Hepsi yerli yerinde. Hepsi güzel de ama mümin insan, Allahı seven insan, Allah’ın halis, salih kulu, hemen teslim olur. Sebep araştırmaz.
Ne olacak yani sebep araştırırsan Beğenmesen?
Arkanı dönüp gidecek misin?
Ne bu pazarlık?
Ne bu itiraz?
İlk önce bir teslim ol bakalım. Cenâb-ı Hakk sana hikmetlerini gösterir. Cenâb-ı Hakk’ın sana ihtiyacı yok. Senin Cenâb-ı Hakka sonsuz ihtiyacın var. Her şeyin Cenâb-ı Hak. İhtiyacını Cenâb-ı Hakkın lütfunü kavra. Cenâb-ı Hakkı sev. Cenâb-ı Hakkın nimetlerine karşı müteşekkir ol. Edebini takın. Cenâb-ı Hak'ta senin kalbini nurlandırsın, gözünden perdeleri kaldırsın. Bak her şeyi o zaman nasıl görürsün. Her şeyin esrarını nasıl anlarsın o zaman.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi gönül gözü açık kullarından eylesin. Arîf kullarından eylesin. Âşık-ı sadîk kullarından eylesin. Cennetiyle, cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.
Dünyada iyi Müslümanlar olarak yaşayıp, ahirette de iyi kul olarak cennetini girenlerden, habib-i edîbine komşu olanlardan, cemalini görenlerden, rıdvân-ı ekberine erenlerden eylesin.
Bi-lütfihi ve keremihî, ve bi-hurmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
[1] 56/Vâkı’a 1.
[2] 77/Mürselât 1.
[3] 78/Nebe’ 1.
[4] 81/Tekvîr 1.
04.00.0000 -
Berat Gecesi Affedilmeyenler
01.09.1997 -
Üç Aylar, Regaip
