20.05.2000 - Allahın Sevmediği Sesler, Oruçlunun Susması, İnsanların Arasını Yapmak

20.05.2000 - Allahın Sevmediği Sesler, Oruçlunun Susması, İnsanların Arasını Yapmak
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fe-kale Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.
صَوْتَانِ مَلْعُونَانِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ: مِزْمَارٌ عِنْدَ نِعْمَةٍ، وَرَنَّةٌ عِنْدَ مُصِيبَةٍ. الْبَزَّارُ ض عَنْ أَنَسٍ.
Savtâni mel’ûnâni fi’d-dünyâ ve’l-âhirati mizmârun ınde ni’metin ve rinnetün ınde musîbetin.
Peygamber Efendimiz Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuşlar;
Savtâni. "İki ses vardır."Mel’ûnâni. "Mel’ûndur." Allah’ın sevmediği, lanet ettiği, rahmetinden uzak tuttuğu, mel’ûn iki ses vardır. Fi’d-dünyâ. "Dünyada." Dünyada Allahın sevmediği, lanet ettiği iki ses vardır.
Fi’d-dünyâ ve’l-âhirati. "Hem dünyada hem ahirette." Dünyada da ahirette de Allahın sevmediği mel’ûn iki ses vardır.
Mizmârun ınde ni’metin. Mizmâr, çalgı demek. "Nimetin yanında çalgı." Yani çalıp şıngırdayıp tıngırdatıp yemek. Yemek, içmek.
Ve rinnetün ınde musîbetin. "Bir bela, musibet mukadder olup geldiği zaman da, ağıt maksadı ile feryadı figan etmek." Allah bu iki sesi sevmez.
Allah bir nimet vermiş, şükredilmesi lazım. Allah’ın yasak ettiği çalgı ile, eğlence ile yeniyor nimet. Gelsin rakılar, gelsin mezeler. Sarhoşlar, düğün evine haber gönderirler; yerler, içerler.
'Ya bizim mezeler ne oldu? Bu ne biçim düğün evi' filan.
Zurnacılar gelir, başlarında zurna çalar para verirler. Davulcular gelir, davulu başında gümbürdetir para verirler. Çengiler gelir oynar, oynar, oynar, şıkıdım, şıkıdım. Ondan sonra alnına para yapıştırırlar. Rakkaseler gelir. Çalgı, türkü, bir tarafta sofra.
Cenâb-ı Hak böyle şeyi sevmez. Hem nimeti var. Hem de günah işleniyor. Nimetine şükredecek yerde, haramlı günahlı işler yapılıyor. Bu sesi Allah hiç sevmez.
Bir de Allah yazmış yazısını, vadesi gelmiş, eceli gelmiş; birisi ölmüş. Allah rahmet eylesin. Herkes ölecek. Yaşayan herkesin bu hayatı bitecek. Çare yok! Bu hayat muhakkat bir hayat; bitecek. Ebedi hayat, ahirette. Buradaki hayat, imtihan için. Bir müddet olacak, sonra bitecek. Vay! Aman! Artık bir evde vefat oldu mu, Anadolu'da öyle âdetler var ki; feryat, figan, saç baş yolmak, göğsü yumruklamak, yaka paça yırtmak, cart curt. Ben senden sonra nasıl yaşarım? Yaşayamam.Bilmem ne. Artık neler söylerlerse. Kara kaşlıydı da, kömür gözlüydü de, uzun kirpikliydi de, şöyle iyiydi de. Yalan, yalan!
Böyle yapmazsa, "bak ölümüne üzülmedi derler" diye yapıyor bunları. İçinden de "iyi ki gitti" diye seviniyor. "Zaten bana falanca zamanında şöyle yapmıştı, böyle yapmıştı diye kızıp duruyordum." diyor. Ama âdet olmuş, usûl olmuş. Ağıtlar, mersiyeler, yüzünü tırnakla yırtmak, cart curt... "Vay be! Amma üzülüyor ölene haa!" falan dedirtmek için. Artık türlü şeyler.
Hatta bunlar, ölünün yakınlarından olmak, onların orasından seçilmek durumunda bile değil. Birisinin cenazesi oldu mu, para ile tutulan ağıtçılar varmış. Onlar gelirmiş; onlar ağlayıverirmiş, sızlayıverirmiş. Meslek yani bu. Ağıtçılık mesleği. Çağırırlarmış, artık o kendi usulüne göre her ölü için hazırladığı söylediği lafları sıralıyor.
Bunu da sevmez Allah.
Neden?
Nimete şükrü sever. Musibete de sabrı sever. Kadere rızayı sever. Kadere razı olacak. Çünkü giden gelmez. Yaşayan ölecek. Bu kural değişmez.
Nasıl olsa olacak bu. Allah iman selameti versin. Hazır olmayı nasip etsin. Gafil olmamayı nasip etsin. Tevbe etmiş olmayı nasip etsin. Günah üzere vefat ettirmesin. İbadet ve taat ile sevdiği hal üzere, cennetteki makamlarını göre göre insanın ahirete göçmesi ne kadar güzel. Allah öyle hüsnü akıbetler nasip eylesin.
Eh öldü napalım, ömrü bu kadarmış. Allah Teâlâ rahmet eylesin. Kabri geniş olsun, pür nur olsun, ruhu şad olsun. Hadi arkasından Kur’an okuyalım, dua edelim. Yani üzülmemek mümkün değil. Ölüm acı bir olaydır. "Üzülmeyin demiyor Peygamber Efendimiz. Ama üzüntü gözyaşıyla olursa, kalpten olursa tabi. Çünkü insan sevdiği bir kimseden ayrılıyor. Baba, anneden ayrılıyor; ebeveyn, çocuğundan ayrılıyor; karı, kocasından; koca, karısından ayrılıyor; sevilenler, sevenlerden ayrılıyor. Acı. Kalpten üzüntüyle dayanamayıp ağlamakla olursa mahsuru yok. Ama elle, feryad-ı figanla olursa o doğru değil! El hareketleri ile, saç baş yolunarak, dövünerek o doğru değil!
Bu hadîs-i şerîfler varken hâlâ bu adetler devam ediyor. Özellikle bazı bölgelerde. Benim bir kere gözüme tesadüf etti. Bizim hacı hanımın göz muayenesi için Cerrahpaşa'ya gitmiştik, çıktık. Dışarıda bir gürültü patırtı, bir gürültü patırtı... Aman! Feryat figan... Kadın nasıl yerlere yatıyor, yıkılıyor, toprak mühim değil. Geliyorlar, kaldırıyorlar; ayılıyor, bayılıyor. Gideyim şuna "Allah bunu sevmez, Resûlullah yasaklamış. Böyle yapmayın." diye söyleyeyeyim dedim söyleyemedim. Çünkü anlayacak dinleyecek bir hal görmedim. Ama çok da üzüldüm, hiç de beğenmedin. Herkesin cenazesi oluyor bu kadar şeye lüzum yok.
İkinci hadîs-i şerîfe geçtik.
صَمْتُ الصَّائِمِ تَسْبِيحٌ، وَنَوْمُهُ عِبَادَةٌ، وَدُعَاؤُهُ مْسْتَجَابٌ، وعَمَلُهُ مُضَاعَفٌ. الدَّيْلَمِيُّ عَنِ ابْنِ عَمْرٍو.
Samtü’s-sâimü tesbîhun ve nevmühû ıbâdetün ve du’âühû müstecâbün ve amelühû müdâ’afün.
Abdullah İbn Amr radıyallahu anhuma’dan; Deylemî rivayet eylemiş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş;
Samtü’s-sâimü. "Oruçlunun sükutu susması, konuşmaması." Adamın hali yok; oruç tutuyor, dermanı kesilmiş, kenarda duruyor, takati yok. Tesbîhu. "Onun susması tesbihtir."
Ve nevmühû ıbâdetün. " Uykusu ibadettir." Şöyle bir uzanıvereyim, çok halsizlik çöktü, havada çok sıcak, dizlerimde derman kalmadı, uzanıverdi. Uykusu, ibadettir.
Ve du’âühû müstecâbün. "Duası kabuldür, müstecabtır." Dua ederse duası kabul olur.
Ve amelühû müdâ’afün. "İcratı, ibadet ve taatleri, hayrat ve hasenatı da oruçlu olduğundan kat kat mükâfatlandırılır." Cenâb-ı Hak orucu seviyor, oruçluyu seviyor, sabrı seviyor. İnsan iştaha duyduğu yemeğe, suya karşı, orucundan dolayı sabretmesinden; tabi irade kuvvetleniyor, nefis ıslah oluyor, kalp nurlanıyor, vücut rahatlıyor, fazlalıklar, yağlar kullanılıyor, eriyor.
Orucun sayılamayacak kadar, nice nice nice bildiğimiz, bilmediğimiz esrarı, faydaları, kıymeti var.
Evet insanoğlu canlı mahlûktur. Canlı mahlûk da gıdasız duramaz. Yiyecek ama biz küçükten beri çok yemeye alıştırılıyoruz.
"Hadi evladım şu tabağı sıyırıver."
"Peki anneciğim." Bunu sıyırıyor.
"Hadi şunu yiyiver evladım. Hadi bunu da alıver evladım. Hadi bakayım, aferin! Benim tontonum, bir tanem, aç bakayım ağzını." Tıkıyor kaşığı, çıkarma ağzından, kızarım filan. Ondan sonra çocuk köşeye kaçıyor. Annesi arkasından, tabak elinde, 'hadi bunu sıyır' bu manzaraları çok gördük. Çook. Siz de görmüşsünüzdür. Bildiğiniz şeyler.
Çocuk hopluyor, zıplıyor, gayet iyi. Ne var böyle ha bire kömürlü vapur kazanının altına kömür atar gibi. Boyuna yedirmenin lüzumu yok. Zaten İslam’da kural; kişi acıktığı zaman yemesi. Acıkacak. Hem de iyice acıkacak. Bazen acıkmada sahte acıkma olur. İnsan çok atıştırmaya alıştı mı, ikide bir içeriden telgraflar gelir. "Acıktım bir şeyler gönder." Hadi gönderirsin biraz daha. Biraz geçer, gene içeriden bir telgraf daha gelir. "Acele yukarıdan biraz bir şeyler gönder, acıktım." Yine gönderirsin, yine bir telgraf gelir.
Neden?
Haa nefis artık bu işe alıştı. Birazcık içiriden bir şeyler oldu mu; hemen ya mutfağa gidecek, ya buzdolabını açacak. Ondan atıştıracak, bundan atıştıracak, ille bir şeyler yiyecek.
Halbuki bu zararlı! Yemek üstüne yemek, bir kere çok zararlı. Birinci yemek, hazm olmadan ikinciyi yemek çok zararlı. İkincisi mideyi tıka basa doldurmak çok zararlı.
Peygamber Efendimiz üçte bir kadar mideye yemek, üçte biri kadar su tavsiye buyuruyor. Üçte biri de boş kalsın diye tavsiye buyuruyor. Hâlbuki biz üçte üçünü yemekle dolduruyoruz. Üçte üçüne de meşrubat ekliyoruz; üçte altı ediyor. Ondan sonra 'kilo aldım şöyle oldu, böyle oldu' diyoruz.
Küçüklükten beri alıştığımız için de; maşallah falanca adam çok babayiğittir. Merttir, aslandır, kaplandır, bir oturuşta bir deveyi yer.
Vay be! Devenin boyuna bak! Adamın boyuna bak! Bir deve yemez de bir kuzu yer. Bir oturuşta bir koyunu bitir.
Vay vay vay!
Ne olacak? Bunun ne kadarı vücuduna yarıyor?
Bir gün içinde bütün vücut fabrikası onu öğütmek için uğraşsa; bir koyunun ne kadarını emecekte ne kadarını vücuda faydalı hale getirecek.
Mümkün değil! İsraf. Yemesi, hazmetmesi mümkün değil!
O kadar çok yemeye alışmışız. Önce çorba konulur, sonra etli yemek yenir. Oh! Ne âlâ!. Ondan sonra sebzeli yemek gelir. Pekala! Ondan sonra bir hamurlu börek çörek yenir. Aliyyü’l a’lâ! Ondan sona tatlı gelir. Oh oh oh! Ondan sonra meyve gelir. Ondan sonra çay gelir, kahve gelir. Çayın, kahvenin içine üç tane şeker, beş tane şeker. Ooo! Bir aylık kaloriyi insan bir yemekte alıyor.
Ondan sonra da tabii çeşitli rahatsızlıklarımız başlıyor. Mide rahatsızlığımız başlıyor. Kalp başlıyor, damarlar tıkanmaya başlıyor. Kollestrol arttı, trigliserid çoğaldı. Kalbe giden damarlardan bilmem kaç tanesi tıkanıyor.
Bir kısmı da, çok yemek yememek için sigara içiyor. Bakıyorsunuz kadıncağız; zarif, kibar, güzel, maşallah. Elinde sigara. Allah Ya Rabbi içiyor, içiyor.
"Neden içiyorsun?"
"İştahımı kapattırıyor da ondan içiyorum." diyor. Sigarayı, iştahını frenlemek için içiyor. Daha beter! Sigaranın bütün dumanından ciğerinden kana, daima damarların tıkayacak malzeme geçiyor.
Sigara içen bir insanın damarı şu kadar ise, üç ay sigara içtiği zaman şu kadar oluyor. İki sene sigara içtiği zaman şu kadar oluyor. Resmi çekilmiş. Bu besbelli bir şey. İçeriden kan geçecek yer kalmıyor. Damarlara sigaranın zifirleri yapışıyor.
Neden içiyormuş?
İştahı azalttığı için. Yani yağmurdan kaçarken doluya tutulmak. Denize düşenin yedi başlı ejderhaya sarılması gibi bir şey. Sigara öyle ejderha.
Öyle sessiz sedasız bir yılan ki, öyle mahvediyor ki, milletin anladığı yok. Anlayanın da dinlediği yok, uyguladığı yok.
Doktor ameliyattan çıkıyor, hemşireler elinden eldivenleri çıkarıyor, anlını siliyorlar filan. Terliyor, kolay değil ameliyat. 'Yakın bir sigara' diyor, sigarayı yakıveriyorlar, ağzına tutuşturuyorlar.
"Ya sen doktor değil misin?"
"Doktorum işte. Görmüyor musun? Ameliyatla hastayı kestik, biçtik."
"Sigara faydalı mı zararlı mı?"
"Zararlı."
"Tıp kitapları yazıyor mu?"
"Yazıyor."
"E sen doktor musun?"
"Doktorum."
"Biliyor musun?"
"Biliyorum."
"Niye içiyorsun?"
Gel de cevap ver. Yanıt yok. Yanıt olsa ne olacak. Yanıt olsa yamuk olacak. Bunun yanıtı 'saçmalık yapıyorum, yanlış yapıyorum, söylediğimi tutmuyorum. Zaralı olsa da alışmışım bir kere.'
Kötü alışkanlığa alıştı mı insan, bırakamıyor, bu doktor bile olsa. Ondan sonra bütün şeyler başlıyor artık. Yani sigara tiryakisinde, elli atmış yaşına geldi mi her türlü hastalık çıkıyor. Hastalık koleksiyonu gibi oluyor.
Vücut bir emanet, sağlık bir emanet. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını.
Allah güzel alışkanlıklar edinmeyi nasip etsin bizlere. Kötülüklerden uzak eylesin cümlemizi.
صَلَاحُ ذَاتِ الْبَيْنِ خَيْرٌ مِنْ عَامَّة الصَّلَاة وَالصَّوْمِ. الدَّيْلَمِيُّ عَنْ عَلِيٍّ.
Salâhu zâti’l-beyni hayrun min âmmeti’s-salâti ve’s-savmi.
Hazreti Ali radıyallahu anh ve kerremallahu vecheh Efendimiz, Peygamber Efendimiz'den nakil eylemiş. Peygamber efendimiz buyurmuş ki:
Salâhu zâti’l-beyni. "İki kişinin arasını düzeltmek, ıslah etmek." Dargınları barıştırmak, küskünleri yanaştırmak, muhabbetti tazelettirmek;
Hayrun. "Daha kıymetlidir, daha önemlidir."
Min âmmeti’s-salâti ve’s-savmi. "Namazın ve orucun genel şeyinden, nafile olan ibadetlerinden namazdan ve oruçtan daha hayırlıdır; arayı ıslah etmek." Çünkü aralar bozuldu mu toplum yıkılır. Toplumun fertleri birbirlerine küstü mü, darıldı mı, araları bozuldu mu o toplumdan hayırlı bir şey gelmez. O camilerden hayırlı bir karar çıkmaz, hayırlı bir iş yapılmaz.
Birisine "hayırlı işi yap" dersin. "Ben, onun olduğu yerde olmam. O var, ben gelmem oraya." der. Bilmem ne der. Arada çeşit çeşit çekişmeler, çatışmalar, konuşmalar, hatta dövüşler, kavgalar, hatta kan davaları... Kavimler, toplumlar birbirine girer. Köyler silahlanır, birbirine çatışır. Ara bozuldu mu devletler bozuşur; kavga ederler, savaş ederler, binlerce insan ölür. Ara bozukluğu derece derece toplumlarda dünya üzerinde çok büyük zararlara yol açar. Arayı düzeltmek.
Avrupa ikinci cihan harbinde birbirlerine saldırdı. İkinci dünya harbi, birinci dünya harbi. Yani dünya çapında harp ettiler, milletler birbirleriyle. Çat, pat... Bombalar yağmur gibi yağdı filan.
Şimdi bakıyorsun birlik kuruyorlar. Ha! Demek ki böyle de oluyormuş. O harpleri çıkartanlar niye çıkarttı? O harpler niye çıktı?
Bak ne kadar büyük zararlar oldu. Hâlâ bu savaşların sonuçları, hâlâ düzeltilmiş değil. Yıkılan yuvalar, yetişen çocuklar vesaireler... Hâlâ düzeltilmiş değil. Son derece kötü.
İşte bu hep hazreti Âdem’in kardeşleri olan insanların aralarının birbirleri ile bozulmasından kaynaklanıyor. Bunun için arayı düzgün tutmak lazım ve muhabbeti zedelettirmemek lazım. Muhabbeti arttıracak çalışmalar yapmak lazım.
Şimdi biz İslam âlemi olarak, birbirimizle muhabbet eylesek, Suriye sınırımız kolaylaşsa, Irak sınırımız kolaylaşsa, Suud sınırı açılsa...
Nasıl açılır hocam?
İşte gümrük var, bilmem ne var.
Avrupa nasıl açtı? Şimdi Avarupalılar, vatandaşlarına kart veriyorlar. Bir Avrupa vatandaşı olduğuna dair elinde o belge oldu mu, arabasına biniyor, arkasına tatil odasını -karavanını- takıyor.
"Nereye gidiyorsun komşu?"
"İspanya'ya gidiyorum. Hava orada çok güneşliymiş. Buralarda bulutlardan güneşi göremiyoruz. Biraz kemiklerimi ısıtacağım. Akdeniz sahillerinde yüzeceğim, gezeceğim."
"E gümrük?"
"Yok."
Kaç tane huduttan geçiyor. Almanya’dan Avusturya'ya geçiyor. Oradan İtalya'ya geçiyor. Oradan Fransa'ya geçiyor. Oradan İspanya’ya geçiyor. O kadar kolay ki, o kadar hoş ki, o kadar rahat ki... Sağlamışlar işte. Gene Fransa, gene Almanya, gene Hollanda. Ya sadece bir daha görüyorsun. Sanki Brisbane geldim diye, Brisbane levhasını görür gibi. 'Ha şimdi Hollanda’ya gelmişiz' diyorsun. 'Ha Belçika’ya geçmişiz'. 'Ha şimdi Fransa’ya geldik' diyorsun. Binaları bile metrük. Orada namaz kıldık biz. Kimse yok. Oh seccadeleri yaydık. Bir zamanın gümrük yerleri falan hepsini kaldırmışlar.
Bunlar harp ettiler birbirleriyle. Oluyor demek ki. Biz harp etmedik birbirimizle. Biz, birbirimizle bir millettik. Onlar harp etmişlerdi, birleşiyorlar. Biz bir millettik, şimdi kuş uçurtmuyoruz. Hacca gideceksin, umreye gideceksin vize almak lazım. Suud vizesi aldıktan sonra Suriye'den vize almak lazım. Ürdün’e gitmek lazım. Ürdün'den alman lazım. Yani Türk kapısından çıkıyorsun, Suriye kapısına geliyorsun, kuyrukta bekliyorsun, oradan çıkıyorsun öbür tarafta kuyrukta bekliyorsun. Kuyrukta bekleye, kuyrukta bekleye, kuyrukta bekleye; canına tak ediyor seyahat.
Nerede Avrupalının İspanya’ya kadar güzel yollarda yapmışlar.
E-5 ne demek?
İnternational enternasyonal, beş numaralı motorway demek.
Niye yapmışlar adamlar bunu? Birbirlerine kolay gitsin gelsinler diye.
Eskiden arbayla, Bulgaristan'dan geçerken canımız burnumuza gelirdi. İkide bir kırk kilometre levhası, arkasında polis. Biraz hızlı gittin mi, durdurur; ceza yazardı. Şimdi paralı yollar yapılmış. Bulgaristan mı yaptı?
Hayır.
Avrupa kesenin ağzını açtı. Bu uluslararası yolu yapmana sana yardım ediyorum diye parayı dayadı. Geniş yollar bastırıyorsun gidiyorsun. Öyle kırk km, elli km sürat takibi, yavaşla, dur, bekle, ışık mışık yok. Kolaylaştırmışlar her şeyi. Gümrükler kolay, alışverişler kolay. Yasaklar az, her şey iyi gidiyor.
İslam ülkeleri?
İslam ülkelerindeki fertlerin birbirine geçmesi yasak. İthalat, ihracat zor. Vergiler, gümrükler fazla. Yani bunlar birbirleri ile ahbap olmasın diye, her türlü tedbir alınmış. Kendileri de birbirlerinin babalarını öldürmüş, evlerini bombalamış insanlar. Şimdi ittifak ediyorlar, biz de böyle bakıyoruz.
Allah araları ıslah etmeyi, düzeltmeyi çok seviyor. Onu yapmaya çalışmamız lazım. Muhabbeti onaracak çalışmalar yapmalıyız. Müslümanlara kardeş olduklarını hatırlatmalıyız. Allah güzel alışkanlıklar edinmeyi nasip etsin bizlere. Kötülüklerden uzak eylesin cümlemizi.
Ve bi-hürmeti esrârı sureti’l-Fâtiha.
20.05.2000 -
İslam, İbadet
19.12.2000 -
Zikir, Cennet, İslamda
