17.07.2000 - Sessiz Zikir, Birbirinizi Öldürmeyin, Cennete Girmek

17.07.2000 - Sessiz Zikir, Birbirinizi Öldürmeyin, Cennete Girmek
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mubâreken fîh. Alâ külli hâlin fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve usvetinâ’l-haseneti Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi ihsânin ecma’îne’t-tayyibîne’t-tâhirîn.
Emmâ ba’dü;
Fe-kâle rasûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem.
يَا أَيُّهَا النَّاسُ، ارْبَعُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ، فَإِنَّكُمْ لَا تَدْعُونَ أَصَمَّ وَلَا غَائِبًا، إِنَّكُمْ تَدْعُونَ سَمِيعًا قَرِيبًا، وَهُوَ مَعَكُمْ. خ م د عَنْ أَبِي مُوسَى.
Yâ eyyühe’n-nâsü irbe’û alâ enfüsiküm fe-inneküm lâ ted’ûne esamme ve lâ ğâiben inneküm ted’ûne semî’an karîben ve hüve me’aküm.
İmam Buhârî ve Müslim, Ebû Dâvud, Ebû Musa El-Eş’arî radıyallahu anh’dan rivayet etmişler bu hadîs-i şerîfi. Sağlam kaynaklarda kaydedilmiş olan bir hadîs-i şerîf.
Yâ eyyühe’n-nâsü. "Ey insanlar." buyuruyor Peygamber Efendimiz.
İrbe’û ‘alâ enfüsiküm. "Nefisleriniz üzerine sakin olunuz."
İrbe’û. Er-rub’u veyahut er-rab’ bi-ma’ne’l-vukûfi ve’l-intizâri yükâlü rabe’a’r-racülü rab’an izâ vekafe ve’n-tazara ve tehassese ve minhü kavlühüm
Evet bu bir tabirmiş.
İrbe’û alâ enfüsiküm. Bekleyiniz, sakin olunuz, kendinizi hoş tutunuz. Bekleyiniz. Aşağıda da;
İrfe’û asvâteküm bi’z-zikri ve’d-duâi alâ kadri mâ tesme’ûne enfüseküm.
"Sesinizi, kendinizin duyacağınız kadar hafifletiniz." Öyle çok sesinizi yükseltmeyiniz. Zikri ve duayı bağırmadan, çağırmadan, velvele, far fara, cart curt bağırma yapmadan yapınız. Sakin olunuz. Kendinizi tutunuz, kendinize hakim olunuz manasına. “Ey insanlar kendinize hakim olunuz”.
Fe-inneküm. "Çünkü siz." Lâ ted’ûne esamme ve-lâ ğâiben. "Kulağı ağır işiten birisine seslenmiyorsunuz." Veya burada olmayan, uzaktaki bir kimseye seslenmiyorsunuz ki, olmayan bir kimseye ta uzaklarda nerdeyse sesinizi duysun da cevap versin diye böyle bir bağırma ihtiyacı yok ki. Bağırmayın, kendinize hakim olun, sakin olun, kendiniz duyacağınız kadar duayı ve zikri öyle yapın. Bangır bangır bağırmayın.
İnneküm ted’ûne semî’an karîben. "Çünkü siz duanızı, sizi her çeşit sesinizi işiten, her sözünüzü gizli gizli söyleseniz bile duyan, bilen ve size çok yakın Allahu Teâlâ hazretlerine dua ediyorsunuz." Bağırmanıza lüzum yok. Yani içinizden geçeni bile biliyor. İlla bağırmanıza lüzum yok. Fısıltı halinde konuşsanız da duyar. Onun için çok sesinizi yükseltmeyiniz. Sakin olunuz.
Ve hüve me’aküm. "Ve o sizin yanınızda." Nerede olursanız olun Allahu Teâlâ hazretleri yanınızda. Karîb; yakın. Semî; her sözünüzü işitiyor. Onun için sakin olunuz.
Bazıları dua ederken çok bağırıyor. Heyecandan, duygulanmaktan olabilir. Hac da, umre de "Aman Ya Rabbi!" falan. İslami adab müsaade etmese, hakikaten insanlar neler yapar, gürültüden ortada durulmaz. Ama sakin sakin, kendimizin işitebileceğimiz kadar bir sesle, edepli edepli dua etmek, yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek daha uygun. Onu tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem burada.
Tabi en önemli olan noktada, Allahu Teâlâ hazretlerinin biz nerede olursak olalım bizimle beraber olduğu ve bize şah damarımızdan yakın olduğu. Bu çok önemli!
Bir insan, Allah’ın kendisine böyle yakın olduğunu, iyice içine, kafasına yerleştirirse imanın en yüksek derecesi bu. 'Nerede olursanız olun Allahu Teâlâ hazretleri sizin yanınızda, sizin yakın' diye. Bunu iyi hissedebilen, tam hissedebilen ve ona göre hareket edebilen kişinin imanı en kuvvetli oluyor. En kuvvetli iman bu oluyor.
Onun için bunun üzerinde biraz insanın kendisini uyandırması lazım. Gevşeklikten vazgeçmesi lazım. Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğunu ve her söyleneni duyduğunu, her işleneni gördüğünü unutmamak lazım. İnsan o zaman edebini daha çok takınır. "Cenâb-ı Hakk’ın huzurundayım. O beni görüyor." diye daha iyi kul olur. Tavsiye edilen, istenen nokta bu! Önemli olan nokta bu!
İkinci Hadîs-i Şerîf;
يَا أَيُّهَا النَّاسُ، لَا يَقْتُلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا، وَلَا يُصِبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا، وَإِذَا رَمَيْتُمُ الْجَمْرَةَ فَارْمُوا بِمِثْلِ حَصَى الْخَذْفِ. حم د هـ طب ق عَنْ أُمِّ جُنْدُبٍ.
Yâ eyyühe’n-nâsü lâ taktül ba’düküm ba’dan ve lâ yusib ba’düküm ba’dan ve izâ rameytümü’l-cemrate fe’r-mû bi-misli hase’l-hazfi.
Ahmed ibn Hanbel, Ebu Davûd, İbn-i Mâce, Taberanî, Beyhâki, Ümmü Cündüb el Eziye radıyallahu anha’dan bir hanım sahabeden rivayet etmişler ki:
Peygamber Efendimiz diyor ki:
Yâ eyyühe’n-nâsü. "Ey insanlar."
Lâ taktül ba’düküm ba’dan. "Birbirinizi öldürmeyin." İzdihamdan, itişip kakışmadan birbirinizi ölümüne sebep olmayın. Ve lâ yusib ba’düküm ba’dan. "Birbirinize de atmayın." Birbirinize vuracak, birbirinize gelecek şekilde de atmayın, dikkat edin.
Ve izâ rameytümü’l-cemrate. "Şeytan taşlamada taşı atarken." Fe’r-mû bi-misli hase’l-hazfi. "Sapan taşı gibi ufak taşı atın." Koca taşı alıp ta kimisi terlik fırlatıyor, kimisi eline ne geçerse onu fırlatan oluyor. Şemsiyeyi fırlatanlar vesaire... Öyle şey yok.
Sapanın içine konulup da çocukların attığı gibi, küçük taş atın. Attığınız zaman iri taşlar atmayın. Attığınız şeyde birbirinize de gelmesin. Birisinin kafasına, ötekinin gözüne... Çünkü etrafı çepeçevre çevriliyor da atılıyor ya şeytan. Oradan hızla atarsın, karşı taraftakinin kafasına gelir, gözüne gelir, rahatsız eder, dikkat edin diyor.
Birde birbirinizi itip kakıp, düşürüp ezip öldürmeyin diye tavsiye buyuruyor. Ama yine de her sene şeytan taşlamada nice nice insan ölür. Usul bilmezler. Usul bilse, öğretilse o zaman kazalar asgariye iner. Şeytanı taşlıyor, taşladıktan sonra bu tarafa doğru geliyor. Biz bu tarafa doğru gidiyoruz, vazife yapmaya gidiyoruz, bizimle karşı karşıya geliyor. Bütün izdihamı yapan, ortalığı karıştıranlar onlar. Yeniden yeniye bu işin böyle olduğunu anladılar. Şeytan taşlayanları geriye götürmüyorlar, oradan bu tarafa geçişi askerler engellemeye başladılar, biraz daha rahatladı. Ama yine de Mina’da bayramın üçüncü günü şeytan taşlayıp gitmekte olabilir, dördüncü güne kalmakta olabilir diye müsaade olduğundan, üçüncü günde gitme müsaadesi. Bazıları ben memleketime, Medine-i Münnevvere'ye vs. erken gideceğim diye üçüncü gün, öğle üzeri şeytanı taşlayıp gitmek istiyor. Aynı fikirde olanlarda, o vakitte oraya gelince, üçüncü gün öğle civarı en tehlikeli zaman oluyor. En kalabalık zaman oluyor. İtilen, kakılan eğer zayıf olurda sendeleyip aşağı düştüyse, aşağıdaki insan kalkamıyor, ezilip gidiyor. Kalabalığın altında kalıyor. Kimseye yardımda edemiyorsun. Dur, et demek de kâr etmiyor.
Ama Efendimizin tavsiyesi;
"Birbirinizi öldürmeyin. Birinizin attığı ötekisine gelmesin. Dikkat edin." Müeddep müeddep yapmak lazım bu işleri.
Ve üçüncü hadîs-i şerîf,;
يَا أَيُّهَا النَّاسُ، أَفْشُوا السَّلَامَ، وَأَطْعِمُوا الطَّعَامَ، وَصِلُوا الْأَرْحَامَ، وَصَلُّوا بِاللَّيْلِ وَالنَّاسُ نِيَامٌ، تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ بِسَلَامٍ. حم ش ك طب ق ض هـ ت صَحِيحٌ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَالدَّارِمِيُّ وَابْنُ سَعِيْدٍ وَابْنُ زَنْجُويَه عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ سَلَامٍ.
Yâ eyyühe’n-nâsü efşü’s-selâme ve et’ımü’t-ta’âme ve sılü’l-erhâme ve sallû bi’l-leyli ve’n-nâsü niyâmün tedhulü’l-cennete bi-selâmin.
Bu hadîs-i şerîf’te, Ahmed b. Hanbel, Hâkim, Taberânî, Beyhakî, İbn-i Mâce, Tirmizî, Dârimî, İbn-i Saîd, ibn-i Zenceveyh gibi kaynaklarda rivayet edilmiş Abdullah ibn-i Selâm radıyallahu anh’dan. Tirmizî, sahîh hadîstir diye buyurmuş.
Bu rivayetten öğrendiğimize göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki
Yâ eyyühe’n-nâsü."Ey insanlar." Efşü’s-selâme. "Selâmı, birbirinize aşikâre verin." Selamün aleyküm, Selâmün aleyküm, Selâmün aleyküm. Duyulacak gibi aşikâre verin, ifşa edin, gizli yapmayın.
"Sırrı ifşa etmek' ne demek?
Sırrı ifşa etmek; gizlemek demek. Selâm veriyor gizli. Duymadık ki efendim fıs fıs yavaş. Olmaz!.
Efşü's-selâme. "Selâmı aşikare eyleyin." Bir.
Ve et’ımü’t-ta’âme. "Birbirinize yemekte yedirin." Buyurun bizim eve gidelim, çorbayı bizde içelim. Buyur bize misafir gel, davet ediyorum vesair... Yemek yedirin; iki.
Ve sılü’l-erhâme. "Akrabayı sıla-i rahim yapın. Gözetin, kollayın, ziyaret edin, yardım edin. Akrabaya karşı vazifeleri de yapın.
Ve sallû bi’l-leyli ve’n-nâsü niyâmün. "İnsanlar uyuyorken, geceleyin kalkın, namaz kılın." Teheccüd namazı kılın.
Tedhulü’l-cennete bi-selâmin. "Bunları yaparsanız -böyle bir Müslüman olursanız- cennete selametle girersiniz." diyor Peygamber Efendimiz.
Neymiş?
Selâm vermek. Para ile değil. İstediğin kadar selâm ver. Parayla, pulla değil. Vergisi yok, bir şeyi yok. Ama çok büyük kazancı var. Selâm vermek kolay.
Et’ımü’t-ta’âme. "Yemek yedirin."
اِتَّقُوا النَّارَ، وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ،
İtteku’n-nâra ve lev bi-şıkki temratin.
"Yarım bir hurma ile bile olsa cehennemden korunun." diyor. Yemeğinde ille dokuz türlü yemekle büyük bir ziyafet olma mecburiyeti yok. Bir simit bile versen yeter. Bir yarım hurma bile yetiyor da, bir simit yetmez mi?
O bile yeter. Yemek yedirin. Yani açsa doyurun. Karşılaştığınız zaman selâm verin. Ve akrabayı unutmayın, takip edin, kollayın gözetin, arayın, sorun, yarımcı olun, halini hatırını sorun. Fakirse mali bakımdan hediye verin, sadaka verin, zekât verin, destek olun. Akrabaya da dikkat edin.
Ve gece namaz kılın. Gece artık herkes uykuda, riya, gösteriş imkanı, ihtimali yok, sessiz. İnsanın kendisini duyması, dinlemesi, iç alemine yönelmesi de mümkün ve feyizde çok olur. Tam böyle evliyâullahın çok sevdiği zaman. Bunları yaparsanız cennete selametle girersiniz buyurmuş.
Bu hadîs-i şerîfin ravisi Abdullah ibn-i Selâm, yahudi âlimiydi. Yahudi idi. Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere’ye gittiği zaman, hicret ettiği zaman, Medine-i Münevvere’de bir Evs kabilesi vardı, bir Hazrec kabilesi vardı, birde Yahudi kabileleri vardı. Onlar kalelerde kalıyorlardı. Yakın yakın kalelerde kalıyorlardı. Ben bu kalelerden bazılarını gördüm, harabelerini ziyaret ettim. Etrafı telle çevirmişler filan. Yahudi kabileleri vardı, kendilerinin muhkem kaleleri vardı. Başka Araplar, çapulcular saldırmasın diye güzel kaleler yapmışlardı kendilerine.
Havraları vardı, Yahudi ibadethaneleri vardı. Hahamları vardı. Peygamber Efendimiz havralarına, hahamlarına onlara gidip, onları İslam’a davet etti. "Ben ahir zaman Peygamberi Muhammed’i Mustafa’yım. Tevrat’ ta zikri geçen ahir zaman peygamberi benim. Bana tabi olun. Kitabınızda bahsedilen peygamber benim." diye onları davet etmişti.
Tabi bir kısmı, çeşitli hesaplar, menfaat duyguları veyahut kibir veyahut maddiyat yüzünden inanmadılar. İnananlardan bir tanesi bu Abdullah b. Selâm. Havraya gittiği zaman, Peygamber Efendimiz söyledi söyledi, dinlediler dinlediler gık demediler. Hayırda diyemediler. Çünkü doğru söylüyor. İnkâr edemediler. Çünkü dosdoğru söylüyor, şaşırıyorlardı. Allah Allah. Bu Araplar eskiden bizim kitaplarımızı hiç bilmezlerdi. Bizim kitaplarımızın en derin meselelerini bunlar nasıl biliyorlar diye şaşırıyorlardı. Oradan da anlıyorlardı Peygamber Efendimiz'in hakiki Peygamber olduğunu, oradan da anlıyorlardı. Gık diyemediler. Gık diyemediler Efendimiz bekledi, ses çıkmayınca, kalktı ayrıldı. Tebliğ vazifesini yapmıştı, ayrıldı. Arkasında bu koştu, Abdullah ibn-i Selâm radıyallahu anh. Bunun hakkında bazı âyetlerde indi.
'Ehli kitaptan bazıları, gözü yaşlı, imanı kuvvetli niye rabbimize inanmayalım. Niye O'nun Peygamberine inanmayalım derler' bu gibi mübarekler hakkında ve bunun hakkında âyet filanda indi.
Bu Abdullah İbn-i Selâm önemli bir âlim.
Bu koştu geldi.
Dedi ki;
Ya Resûlullah ben şahadet ederim ki, sen ahir zaman peygamberisin. Söylediklerinin hepsi doğrudur. Haktır. Tevrat’ta hakikaten böyledir. Senin dediğin gibidir. Bunlar kibirlerinden işte bazı duygulardan dolayı evet diyemediler, ben inandım dedi. Abdullah ibn-i Selâm Müslüman oldu. Bunun Müslüman olmasının da uzun şekli var. Anlatılması lazım gelen bir şekil.
Gelmiş Peygamber salllallahu aleyhi ve sellem Efendimize demiş ki:
"Ya Resûlullah, beni Yahudilerden sorun. Nasıl bir insan olduğumu sorun." demiş.
Niye?
"Çünkü ben Müslüman olmak istiyorum, önce sorun."
E niye?
"Çünkü ben Müslüman olunca, bana iftira eder bu adamlar. İlk önce ben Müslümanlığımı ilan etmeden evvel nasıl bir insan olduğumu yahudilerden sorun." dedi. Mübarek olacakları sezinledi.
Peygamber Efendimiz'de yahudileri çağırdı. "Sizin bir âliminiz varmış, Abdullah b. Selâm diye. Bu nasıl bir kimsedir?"
"Ooo çok muhterem bir insandır, çok iyidir, çok âlimdir, çok dürüsttür, çok şöyledir, çok böyledir." diye methettiler.
"Peki o Müslüman olursa ne yaparsınız?"
"Yoo haşa! Olmaz, yapmaz." filan. Böyle heyecanlandılar. O’da perdenin arkasında duruyordu.
Çıktı dedi ki:
"Ey Yahudi cemaati. Bilin ki, ben hak din olan İslam’a girdim. Sizde İslam’a girin." filan dedi. Öyle bir zat yani Abdullah ibn-i Selam.
Bu hadîs-i şerîf’te, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kubâ’ya geldi. Birkaç gün orada kaldı, oradan Medine’ye geldi. O ilk gelişinde olmuş, Abdullah ibn-i Selâm demiş ki; "bakalım bu Peygamber olduğunu söylüyor. O zat gelmiş buraya. Gideyim, şunu bir inceleyim." demiş. Gitmiş Peygamber Efendimiz'in meclisine. Kendisini tanıtmadan kalabalıkla beraber girmiş içeriye.
Diyor ki kendisi sonradan anlatırken;
Fe-izâ vechühû leyse bi-vechi kezzâbin.
"Bir de baktım ki, yüzü pür nur. Hiç yalancı insan yüzü değil." Peygamber Efendimiz'in yüzünü görünce, simasından Peygamberlik nurunun şâşâsından anlamış. Hiç, asla yalan söyleyecek bir insan değil diye oradan anlamış.
"Sözlerine dikkat ettim. Bakalım neler söylüyor? İyi şeyler mi söylüyor, benim ilmime irfanıma göre, bir anlayım ." filan diye. İşte bunları söylüyor Peygamber Efendimiz.
Selâmı yayın; bir. Yemek yedirin; iki. Akrabayı ziyaret edin; üç. Geceleyin herkes uykudayken namaz kılın; dört. Cennete selametle girersiniz diye. Bunları da beğenmiş. Güzel şeyler tavsiye ediyor. Musa aleyhisselam’dan beri peygamberlerin güzel şeyler söylediği oradan da anlamış. Kendisinin de isminde selâm var, Abdullah ibn-i Selâm. Babasının adı Selâm. Abdullah ibn-i Selâm rivayet etti hadîs-i şerîfte;
Efşü’s-selâme diye başlıyor.
"Selâmı yayın." diye. Soyadı ile kendisinin rivayet ettiği hadîste de bir böyle şeylik var. Bu mübarek zatın böyle bir durumu benim eskiden beri hatırımda kalmıştı. Allah şefaatine erdirsin.
Sonra Kur’an-ı Kerîm tefsirini okudukça, hep bakıyorum, Yahudilerle, Ehli Kitap’la ilgili âyetler geçtikçe, hep bunun ismi de geçiyor, bu mübareğin adı geçiyor.
Samimi Müslüman olmuş bir kimse. Allah şefaatlerine erdirsin.
Allah bizi sevdiği kul eylesin. Dünyada ve ahirette iyiliklere mazhar eylesin. Yüksek dereceler ihsan eylesin ama lütfuyla keremiyle kahrına, gazabına uğramadan büyük musibetlere, fitnelere, belalara düçar kalmadan lütfuyla keremiyle bizi yüksek derecelerin sahibi eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Tevfîkini her zaman her yerde refîk eylesin. Şükrü yerinde şükredilecek şeylere şükretmeyi nasip eylesin. Sabredilecek hususlarda da edebimizi muhafaza edip takdire rıza gösterip, çünkü rıza en yüksek makamdır. Sabredip o dereceleri kazanmayı nasip eylesin.
Bi-hürmeti Esmâihi’l-Hüsnâ. Ve Habîbihi’l-müctebâ. Ve bi-hürmeti esrârı sureti’l-Fâtiha.
08.11.1999 -
Ramazan Öncesi, Berat
06.00.0000 -
Recep, Şaban, Ramazanın
