27.12.1997 - Allahın Rahmeti

27.12.1997 - Allahın Rahmeti
Elhamdülillahi hakka hamdihî ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ecmaîne’t- tayyibîne’t-tâhirîn.
Emma ba’d:
Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Allah-u Teâlâ hazretleri ibadetlerimizi makbul eylesin. Dualarımızı müstecap eylesin. Bizi rahmetine erenlerden eylesin. Azabından, ikâbından, kahrından, gazabından uzak olanlardan eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadîs-i kutsî irâd ederek buyuruyor ki:
Allah-u Teâlâ hazretleri;
Sebekat rahmetî ğadabî. “Benim rahmetim, merhametim gazabımdan önde, ileride, onu geçti, daha fazla.” buyurmuş.
Hepimiz; Allah-u Teâlâ hazretlerinin Rahman ve Rahim olduğunu, Erhamürrâhimîn, merhametlilerin en merhametlisi olduğunu çok iyi biliyoruz, bunu çok duyduk. Fakat Abese sûresi gösteriyor ki bir hata işlendi mi; Allah-u Teâlâ hazretleri ikaz ediyor, vaziyet derhal değişiyor, ciddiyet kesb ediyor ve kulun ayağını denk alması icap ediyor. Çünkü Allah "Erhamürrâhimîn" olduğu gibi "Azîzün züntikâm" kahhâr, ceza verici, ikâb-ı elîm sahibi olduğunu da Kur’ân-ı Kerîm’de bildiriyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah’ın en sevgili kulu. Ama bizden o kadar farklı yaşamış ki, o kadar farklı davranmış, o kadar farklı ibadet etmiş ki; hâşâ sümme hâşâ sanki biz Allah’ın habibi imişiz gibi rahat hareket ediyoruz. Sanki O'da Allah’ın en günahkâr kuluymuş gibi en çok gözyaşı döken de O. Sanki Allah bize, “Senin gelmiş gelecek bütün günahlarını affettim.”
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًاۙ . لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۙ
İnnâ fetehnâ leke fethan mübînâ li-yeğfira lekellâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teehhara ve yütimme ni’metehû aleyke ve yehdiyeke sırâtan müstekîmâ. [1] diye sanki bize müjde vermiş!
“Gelmiş ve gelecek günahların hataların af olunmuştur ey Habibim! Ne yapsan ben seni seviyorum!” diye sanki müjde bize verilmiş, sanki “Seni Makâm-ı Mahmûd’un [2] sahibi yapacağım; sana şefaat hakkı vereceğim, seni hiçbir kulun çıkmadığı mevkiye çıkartacağım.” müjdesi bize verilmiş gibi rahatız. Günaha devam, ısrar, hatâ üzere, gaflet üzere yaşamak, cahillik biz de...Sanki Resûllullah Efendimiz de çok suçluymuş, çok günahkarmış gibi gece gündüz gözyaşı döküp ibadet ediyor.
Hangimizin yaptığı doğru?
Bize Allah’ın "Erhamürrâhimîn" olduğunu bildiren Resûlullah Efendimiz değil mi?
"Merhameti çok geniş, çok rahmedici, çok affedici." diyen Peygamber Efendimiz değil mi?
Peygamber Efendimiz.
E niye o kadar çok ağlamış, gözyaşı dökmüş, sabahlara kadar ayakları şişecek kadar ibadet etmiş?
Niye “Sana hakkıyla ibadet edemedim Yâ Rabbi!” diye sızlanmış?
Niye “Yâ Rabbi! Senin kahrından gazabından senin rahmetine sığınıyorum.” demiş?
Demek ki vaziyet ciddi!
Bunu kendisi hayatında nereden anlıyor?
Mesela bir ara vahiy kesilmiş o zaman, “Yâ Rabbi! bir kusurum mu var?” diye çok üzülmüş. Taif’te taşlanıp kanları yere aktığı zaman; ayaklarından, topuklarından, yüzünden kanlar aktığı zaman;
“Yâ Rabbi! Sen beni sevmiyorsan, gazap ediyorsan o zaman halim fena! Ama Sen seviyorsan bunlara aldırmam! Halk taşlarsa taşlasın, ona aldırmam. Yâ Rabbi Sen, beni sevmiyorsan benim halim nice olur! Beni kime bırakıyorsun yâ Rabbi!?” diye öyle dua etmiş.
Abdullah b. Ümm-i Mektûm radıyallahu anh gelip birkaç defa kendisine ısrarla soru sorunca, kendisi başkalarıyla konuşuyor diye yüzünü buruşturmuş, sırtını çevirmiş. Yani "sıranı bekle, biraz sabret, bak şurada şunlarla konuşuyorum" gibi yani. Fakat “Böyle yapma ey Resûlüm!” diye Abese sûresi inmiş. Hemen âyet-i kerîme iniyor. Kendisini ikaz edici âyet-i kerîme indiği için hemen toparlıyor.
Eski peygamberlerden, geçmiş peygamberlerden misal düşünelim. Nuh aleyhisselam oğluna diyor ki;
“Oğlum gel gemiye bin, tufan var.”
Binmiyor. Babası peygamber, o peygamber çocuğu.
Allah denizin, deryanın, gölün olmadığı yerde Nuh aleyhisselam’a “Haydi gemi yap!” diye emretmiş; [o da] tezgâhı kurmuş, gemi yapmaya başlayınca herkes yanından geçerken;
سَخِرُوا مِنْهُ
Sehirû minhü. [3] "Burada deniz yok ki, su yok ki bu gemiyi niye yapıyorsun?” diye “Nuh aleyhisselam ile alay ettiler.”
Sehirû ne demek?
“Dalga geçmek” demek. “Maskaralık” kelimesi de oradan çıkıyor. Maskaraya almak, Allah’ın peygamberiyle dalga geçmek istediler.
“Herhalde bunun aklından bir zoru var.” gibi düşünerek, yani “Burada gemiye ne lüzum var?” filan diyerek...Ama Allah;
“Gemi yap!” diyor.
وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا
Va’s-nei’l-fülke bi-a’yüninâ. [4] “Gözümüzün önünde bir gemi yap bakalım.”
Su yok, derya yok Allah “Koca bir gemi yap!” diyor.
Emir, başüstüne! Yapıyor, sonra tufan başlıyor.
Nuh aleyhisselam tufanın âkıbetini biliyor; gemiye binenden başkası kurtulamayacak! Gemiye binen kurtulacak, ötekiler boğulacak.
“Oğlum, bin şu gemiye!”
Baba ya, suçlu da olsa, kusurlu da olsa;
“Oğlum, bin şu gemiye.” diyor. Oğlu da diyor ki;
“Binmeyeceğim, gelmeyeceğim!”
“Oğlum, tufan artacak, yağmur devam edecek, her tarafı sular basacak!”
سَاٰو۪ٓي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُن۪ي مِنَ الْمَٓاءِۜ
Seâvî ilâ cebelin ya’sımünî mine’l-mâi. [5] “Bir dağın tepesine tırmanırım, o dağ beni sudan korur.” Yukarı çıktığım için su oraya kadar çıkmaz.
“Evladım, bugün Allah’ın bu kahrından kurtuluş yok, çare yok.” derken selin azgın suları geliyor, babasının karşısında diklenen oğlunu sürüklemeye başlıyor. Sürüklüyor ve gözünün önünde oğlu boğuluyor.
Gözünün önünde insanın bir koyun bile boğulsa, bir hayvan bile boğulsa üzülür. Havuza böcek düşüyor da zavallı çırpınıyor boğulacak filan diye suyun üzerinden alıyoruz atıyoruz. Oğlu gözünün önünde boğuluyor diyor ki:
“Yâ Rabbi! Oğlum benim ailemin bir ferdi ama senin de vaadin haktır, Sen de Erhamürrahimîn’sin yâ Rabbi!” diyor. Oğluna Allah’ın rahmetini ister gibi oluyor. Allah-u Teâlâ hazretleri derhal itâb eyliyor, diyor ki:
“Ey Nuh! O senin ailenden filan değil!”
Neden?
Kâfir! Kafir oldu mu bağlar kopar.
اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ
İnnehû leyse min ehlike innehû amelün ğayru sâlih. [6] “Onun kafası, işi, icraatı kötü icraat. O senin ailenin ferdi değil, bilmediğin şeyi benden isteme.” diye hemen itâb geliyor. Bir babanın gözü önünde, oğlunun boğulmasındaki bir merhamet ve onun üzerine oğlunun affını istemesi… Eh, affını de doğrudan doğruya, “Affet yâ Rabbi!” demiyor;
“Vaadin haktır, sen de Erhamürrahimîn’sin yâ Rabbi!” diyor. Erhamürrahimîn’liğini zikrediyor ama Allah diyor ki:
“Ona merhamet etmeyeceğim, kâfire merhamet etmeyeceğim, cezalandıracağım. Bilmediğin şeye karışma!” deyince O'da hemen toparlıyor, tevbe ve istiğfar ediyor.
Buralardan anlıyoruz ki kul hata işledi mi müsamaha olmaz. Kul hata işlememeye, hatasında ısrar etmemeye çalışacak. Yani peygamberlere böyle hitâb-ı itâb geldiği zaman; halktan günah deryasına dalmış insanlara haydi haydi nice tokatlar, cezalar gelir.
Onun için mahşer günü olduğu zaman, bütün insanlar mahşerde -Arasat meydanında- toplandığı zaman peygamberlerin her birisi bir köşede titreyecek... Halk gidip de ondan bir şey istediği, şefaat dilediği zaman her birisi bir mazeret söyleyecek.
Âdem aleyhisselam’a gidecekler, diyecekler ki:
“Ey Âdem babamız! Allah’a yalvar, müracaat eyle de şöyle olsun böyle olsun...” Diyecek ki:
“Ben cennetteyken Allah ‘Şu ağaca yaklaşmayın!’ demişti, yaklaşmıştım, şimdi korkarım, hitap edemem.” diyecek. Musa aleyhisselam’a gidecekler:
“Ben iki kişiyi ayırayım derken kavgaya girmiştim. Bir yumruk atmıştım, yumruk attığım insan ölmüştü. Onun için ben bugün şey yapamayacağım.” diyecek. Her birisi çekinecek. Ahâli Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelecek:
“Yâ Muhammed! Allah’a münacaat eyle, Rabbinden dile de şöyle olsun böyle olsun.” diye arzularını söyleyecekler. Peygamber Efendimiz ileri varacak, Arş-ı Âlâ’nın önünde Allah’ın huzurunda secdeye kapanacak, Allah-u Teâlâ hazretlerine nice nice meth ü senâlar ettikten sonra isteyecek. İstediğini Allah-u Teâlâ hazretleri verecek ama o mahşer gününde, peygamberler bile telaşta ve korkuda olacak. Peygamberler bile, Allah’ın sevgili kulları bile telaşta olacak. İşte bizim anlamadığımız durum bu!
Biz, “Elhamdülillah müslüman olduk.” diye, bir de, “Lâ ilahe illallah diyen cennete girecek.” diye, bir de, “Allah Erhamürrahimîn.” diye fazla gevşiyoruz, laubâli oluyoruz. Şeytan gevşettiriyor, aldatıyor. Allah’ın Erhamürrahimîn olduğunu düşündürüyor, ibadet yaptırmıyor. Allah’ın affediciliğini düşündürüyor, günahlardan titizlikle sakındırtmıyor. Hâsılı insanoğlunu yine kandırıyor. Allah’ın "Erhamürrahimîn" sıfatını düşünerek kanmamak lazım. Allah’ın "Azîz-i züntikâm" intikam alıcı, izzet celâl sahibi, kahır ve gazab sahibi olduğunu da hatırdan çıkarmamak lazım. Havfullah ve haşyetullahı terk etmemek lazım, laubâli olmamak lazım.
Millet çok gevşek. Yani hepimiz... Çok ümitli, sırf ümit olmuşuz. Allah bizi affeder diye düşünüyoruz ama peygamberler öyle hareket etmemişler. Doğru olan peygamberin izinden gitmek, peygamberin yaptığı gibi yapmak. Her an "hatam var mı, hatam nedir" diye düşünmek, her an en iyi şeyi yapmaya çalışmak. Bu gafletimizden dolayı kendimizin kusurlarımızı göremiyoruz. Söylenilen kusurları da düzeltmiyoruz.
Mesela Peygamber Efendimiz, “Üç günden fazla bir müslümanın bir müslümana dargın kalmasını haram.” diyor. Üç gün, aklını başına toplayıncaya kadar müsamaha var. Üç gün içinde kızgınlığını söndürecek, barışacak, dargın durmayacak. Müslümanın müslümana dargın durması haram. Bir sürü dargın insan var, dargın kardeş var. Babasına küs, anasına darılan insan var. Anasını, babasını aramayan insan var. Büyüğünü sevmeyen, küçüğünü sevmeyen insan var. Babasının mirasını hepsini birden lup diye yutup, kardeşlerine bir şey vermeyen var. Kardeş de ondan dolayı kızıp onunla konuşmuyor. Komşu komşuya kızgın. Ortak ortağına kazık atmış, aldatmış vesaire...Ama müslüman, camiye geliyor. Dükkânı var, içki satıyor ama müslüman. Hacca gitmiş, sakalı var ama içki satıyor. Yani Allah’tan korkmuyor! İşin aslı öyle, korkmuyor.
Niye korkmuyor?
"Erhamürrahimîndir canım, affedermiş, affı çokmuş" diye korkmuyor. Allah’tan korkmuyor, bildiğini yapıyor. Çok yanlış! Bu gidişle insan çok hatalı hareket eder.
Ne buyuruyor Rabbimiz?
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
Yâ eyyühellezîne âmenü’t-tekullâhe hakka tükâtihî ve-lâ temûtünne illâ ve entüm müslimûn. [7] “Allah’tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa hakkıyla, tamamen, pürdikkat korkun ve sakının. Ancak müslüman olarak ölün!”
Şimdi şöyle Türkiye’yi düşündüm de... Türkiye’yi düşündüm, çevremi düşündüm, eski ihvanımı düşündüm. Eskiden tekkeye devam eden insanları düşündüm, şimdi kopanları düşündüm... Müslümanlar bayağı bayağı Allah’ın rahmetine çok fazla ümitli, onun için çok suç işliyorlar, şeytan bayağı aldatıyor. Halbuki bir yüzünü buruşturdu, sırtını döndü diye, -biraz sonra konuşacak yine- biraz döndü diye Peygamber Efendimiz’e Abese sûresi iniyor.
İçindeki şeyi utandığı için söylemedi, sakladı diye;
Mâ kâne ale’n-nebiyyi min haracin fî-mâ faradallâhu lehû sünnetellâhi fillezîne halev min kabl ve kâne emrullâhi gaderan makdûrâ. [8] diye ikaz geliyor.
وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ
Ve-tuhfî fî nefsike mâllâhü mübdîhi ve tahşe’n-nâse vallâhü ehakku en tahşâhü. [9] "İnsanlardan korkuyorsun, utanıyorsun. Allah’tan daha çok kork.” Neyse söyle, ne yapman gerekiyorsa açıkça şey yap, diye hemen ikaz geliyor.
Hz. Ömer radıyallahu anh ağlarmış, “Keşke anam beni doğurmasaydı!” dermiş. Keşke çayırdaki kuruyup savrulan ot olsaydım, insan olmasaydım da, sorumlu olmasaydım da, mükellefiyete muhatap olmasaydım da, imtihan içine alınmasaydım da, anam beni doğurmasaydı da keşke ot olsaydım. Çayırda kuru ot olsaydım savrulsaydım, diye ağlarmış.
Bizim çokça ağlamamız gerekiyor. Biz biraz fazla gülüyoruz. Fazla gevşeğiz, fazla laubâliyiz, işin ciddiyetinden habersiziz ve bir sürü hataları işlemeye devam ediyoruz. Hem müslümanız, hem de bir sürü hataya devam...
Niye?
“Allah affeder!”
Bizden daha gafiller var. Namazsız niyazsız, cumadan bayramdan habersiz ama birisi kendisine sorduğu zaman, “Elhamdülillah müslümanım.” diyor.
“E niye ibadetleri yapmıyorsun?” deyince;
“Allah Gafûrurrahîm’dir.” diyor.
Niye içki içiyorsun, niye faiz yiyorsun?
“Allah affeder.” diyor, “Ne olacak?” diyor.
Bizden daha şaşkınlar, daha beterler var ama onlar ölçek değil. Ölçek, ölçü, nümûne peygamberler. Peygamberler sakınmış, çekinmiş Peygamberimiz’in ashâbı ağlamış. En çok ağlayan insanlardan biri Ebû Bekr-i Sıddîk. Müşrikler evinden dışarı çıkartmadıkları zaman, evinin bahçesinde ibadet edermiş. O kadar ağlarmış ki mahallenin çocukları böyle gelir seyrederlermiş;
Bu niye çok ağlıyor?
Allah korkusundan ağlıyor.
Hz. Ömer çok ağlarmış. Allah’tan hakkıyla korkmamız, titiz müslüman olmamız, takva ehli müslüman olmamız lazım. Evliyaullah büyüklerimiz bize diyorlar ki, mesela Abdulhâlik-ı Gücdüvânî hazretleri kendisinden sonra şeyh olacak olan, vekili olacak olan yetişmiş dervişine nasihatinde diyor ki;
“Evladım, ilim öğrendiğin kadar takvâyı da öğren.” Tamam, ilmi öğreniyorsun, Arapça biliyorsun, hadisten, tefsirden bahsediyorsun, kitapları açıyorsun vaaz ediyorsun. İlim öğrendiğin kadar takvâyı da öğren diyor.
Takvâ ne demek?
“Allah’tan korkmak, sakınmak” demek. Havfullahı öğren, takvayı öğren, Allah’tan sakınmayı öğren. Allah-u Teâlâ hazretlerinin azarlamasından, cezalandırmasından korkmayı öğren. Titiz müslüman olmayı, haramdan sakınmayı, günahtan uzak durmayı, sevaplı işi yapmayı, sevaplı işe sabretmeyi, devam etmeyi öğren…
Biz öğrenmeyi sadece bilgi öğrenmek sanıyoruz, halbuki huylar da öğrenilir; sabır öğrenilir, şükür öğrenilir, takvâ öğrenilir, ihlâs öğrenilir, cömertlik öğrenilir. Hatta bunlar öğretilmezse insan mahvolur. İyi huyları olmayan insanlar mahvolur. Çocuklarımıza öğreteceğiz.
Çocuklarımız drinki meşrubatı gördü mü “baba şundan isterim” diyor, vermediği zaman ağlıyor, babası almadığı zaman ağlıyor, öyle yetişiyor. Halbuki İmam Gazzâlî diyor ki:
“Zengin de olsanız çocuklarınıza bazen bazı şeyleri almayın, vermeyin; bazen kuru ekmek yedirin, bazen sert yerde yatırın. Anlasın, bilsin.”
“Bazı insanlar böyle yapıyor evladım, sen de alış.” filan mı diyecek nasıl diyecekse insan. Çünkü ona her istediğinin alınmayacağını küçükten öğretmezsen… Nazla, izzetle, ikramla büyüyen çocuklara bakıyorum ve korkuyorum. Tabii sabah vakti olduğu halde genç yaşında camiye gelen çocukları da görünce seviniyorum. Ama bir de böyle her istediği verilen çocuğa "17-18 yaşına geldiği zaman bu çocuk anasını babasını dinler mi? Acaba dinleyecek mi?" diye düşünüyorum.
Çünkü kendi başına istediğini yapmaya nefsi alışmış illa istediği şeyi yapacak. "Yapma etme evladım, dur, gitme" desen bile dinlemeyecek.. Aşağıda, küçük yaşlarda öğretmediğin zaman [dinlemez.] Küçük yaşta öğretebilirsin.
Neden?
Senden korkar. Büyüdüğü zaman senden korkmaz. Biraz daha büyüdüğü zaman seni korkutur, döver. Döveni var, anasını babasını döveni var.
Güzel huyları öğretmek gerekiyor, kendimiz de öğrenmeliyiz.
İnsan yaşlı zamanında öğrenir mi?
Evet, öğrenir. Tekke zaten bir mekteptir. Herkes tekkede güzel huyları öğrenir. Tekkede bilgi kadar ahlâk öğretilir. Tekke ahlâk mektebidir; mekteb-i edebtir. Edep öğrenecek, ahlâk öğrenecek, büyüklere saygıyı öğrenecek, sevgiyi öğrenecek, affetmeyi öğrenecek, sabretmeyi öğrenecek, cömertliği öğrenecek, hizmeti öğrenecek, ihlâsı öğrenecek. Mektep!.. Otururken, kalkarken dikkat edecek, güzel konuşmayı, edepli konuşmayı öğrenecek, kendisini toparlayacak.
Allah-u Teâlâ hazretleri hepimizi sevdiği kulu eylesin. Sevdiği kulu olana korku yok. Ne mutlu sevdiği kulu olana!
Ama insan sevdiği kulu nasıl olacak?
Acaba şu anda sevdiği kul mu, şu anda sevdiği kul durumuna erişebilmiş mi?
Mühim olan o!
Allah-u Teâlâ hazretleri tevfikini cümlemize refik eylesin. Sevdiği razı olduğu amelleri işlemeye muvaffak eylesin. Hülâsa-i meâl, işin sonunda sevdiği kul olmayı nasip eylesin, huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı nasip eylesin, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
[1] 48/Fetih, 1-2.
[2] 17/İsra, 79.
[3] 11/Hud, 38.
[4] 11/Hud, 37.
[5] 11/Hud, 43.
[6] 11/Hud, 46.
[7] 3/Âl-i İmrân, 102.
[8] 33/Ahzâb, /38
[9] 33/Ahzâb, /37
00.00.2000 -
Peygamber Efendimizin Peygamberliği,
07.04.2000 -
Hicri Yıl, Ölümü
