27.12.2000 - Münafık, Allah Rızası, Gösteriş, Riya, Zalimin Zulmü

27.12.2000 - Münafık, Allah Rızası, Gösteriş, Riya, Zalimin Zulmü
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba’d;
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: أَنَا أَغْنَى الشُّرَكَاءِ عَنْ الشِّرْكِ؛ مَنْ عَمِلَ عَمَلًا أَشْرَكَ فيه معي غيري، تركته وشركه" ((رواه مسلم)).
Ve an ebî hüreyrete radıyallahu anhu gâle semi’tü resûlallahi sallallahu aleyhi vessellem yekûlü gâlellahu teâlâ ene ağne’ş-şürakâi ani’ş-şirki men amile amelen eşrake fîhi ma’î ğayrî teraktühû ve şirkehû.
Sadaka Resûlüllâh fî-mâ kâl ev-kemâ kâl.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu naklolunmuş.
Gâlellahu Teâlâ. "Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki." diyor Peygamber Efendimiz;
Ene ağne’ş-şürakâi ani’ş-şirki. "Ben ortakların, ortaklıktan en uzak olanıyım." İnsanlar şirketler kurarlar, işlerde birbirleriyle ortaklık yaparlar. Benim ortağım, şerikim yoktur. Ortaktan en uzak olan benim. Yani ortağı olmak durumu bahis konusu olmayacak olan kişi benim. Yani ortağım olmaz benim. Ortağa ihtiyacı en olmayan benim.
Eğer birisi, bir insan; amile amelen. "Bir ibadet, amel, bir iş yapar da."
Eşrake fî-hi ma’î ğayrî. "Bu işin yapılmasında, benim yanıma, benden gayrısınıda ortak koyarak yaparsa bu işi." 'Ben bu işi hem Allah rızası için yapıyorum, hem de filanın hatırı için yapıyorum, keyfi için yapıyorum, filan için yapıyorum' diye, Allah için yapmaya bir şey katıp, ortaklık gibi bir şey yapmaya kalkışırsa.
Teraktühû ve şirkehû. "Ben onu ortak koştuğu şeyle bırakıveririm." Yai bana ortak koştumu amelini kabul etmem. Bir işi yaparken benim yanımda başkasını da düşündü mü o zaman ben "o ortağına ver" derim, ben kabul etmem. "Ortak koştuğunun olsun" o derim. Onun da olmaz ya. Adam onu öyle vehmediyor, ortak olsun falan diye. Yani kabul olmaz. Her ameli Allah rızası için yapacak ve hiç birşeyi katıştırmayacak işin içine. Yani başka hiçbir düşünce, ikinci bir niyet olmayacak altında. Hem şöyle yapacağım. Allah da sevap versin de birde işte şu olsun. Birazda gelir olsun. Birazda bilmem şu olsun. Öyle şey olmaz!
Bir işin Allah’ın rızasından ayrı bir şeyle beraber ortak olması bahis konusu değil! Öyle bir şeyi Cenâb-ı Hak kabul etmeyeceğini bildiriyor.
وعنه قال: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: " إن أول الناس يقضى يوم القيامة عليه رجل اسُتشهد، فأتي به، فعرفه نعمته، فعرفها، قال: فما عملت فيها؟ قال: قاتلت فيك حتى اسُتشهدت، قال: كذبت، ولكنك قاتلت لأن يقال: جريء، فقد قيل، ثم أمر به، فسحب على وجهه حتى ألقي في النار. ورجل تعلم العلم وعلمه، وقرأ القرآن، فأتي به، فعرفه نعمه فعرفها. قال فما عملت فيها؟ قال تعلمت العلم وعلمته وقرأت فيك القرآن. قال كذبت، ولكنك تعلمت ليقال: عالم. وقرأت القرآن ليقال: هو قارئ، فقد قيل: ثم أُمر به، فسُحب على وجهه حتى ألقي في النار، ورجل وسع الله عليه، وأعطاه من أصناف المال، فأتي به فعرفه نعمه، فعرفها. قال: فما عملت فيها ؟ قال: ما تركت من سبيل تحب أن ينفق فيها إلا أنفقت فيها لك، قال: كذبت، ولكنك فعلت ليقال: جواد، فقد قيل، ثم أُمر به فسُحب على وجهه ثم ألقي في النار" ((رواه مسلم)).
جَريء بفتح الجيم وكسر الراء وبالمد، أي: شجاع حاذق
Ve anhu radıyallahu anhu.
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den bir ikinci hadîs-i şerîf;
Kâle semi’tü resûlallahi sallallahu aleyhi ve sellem yekûlü. "Ben Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu işittim." buyuruyor:
Bu hadîs-i şerîfi, İmam Müslim rahmetullahi aleyh rivayet etmiş. Kısaca mealini vererek bitirmeye çalışalım.
İnne evvele’n-nâsi yukdâ yevme’l-kıyâmeti aleyhi racülün üstüşhide fe-ütiye bi-hî. "Kıyamet gününde, aleyhine muhakemesi olupta hüküm verilecek olan insanların ilki, harpte öldürülmüş bir kişidir. Getirilir huzura."
Fe-arrafehû ni’metehû fe-arafehâ. "Cenâb-ı Hak, o kuluna verdiği nimetlerini sayar, döker." Ben sana şu nimeti, şu nimeti hayatta şunu şunu vermedim mi?
'Verdin yâ Rabbi!' O da itiraf eder.
Kâle fe-mâ amilte fî-hâ. "Peki bu verdiğim nimetlere karşılık, kulluk olarak neler yaptın sen?" Söyle bakalım, senin yaptığın şeyleri.
Kâle kâteltü fî-ke hadde’s-tüşhidtü. "Senin yolunda çarpıştım savaşta. Hatta sonunda şehit oldum."
Kâle kezebte. "Yalan söyledin."
Ve-lâkinneke kâtelte li-en yukâle cerîün fe-kad kîle. "Sen kahramanlık için çarpıştın. Kahramansın desinler diye çarpıştın. O da dünyada iken sana denildi. Ne kahraman adam denildi. Ama sen benim rızam için yapmadın onu." Kahramanlık duyguları ile, cesaret, bilmem böbürlenme, insanlar harbe katılmazsam korkak derler, katılayım kahraman desinler. Olmaz ayıp olur. Ölsek bile yiğitliğe gölge düşürmemek lazım. Şu harbe gitmemiz lazım. Kaçarsak sen kadın mısın derler. Bilmem falan.
Niyeti Allah rızası için değil. Korkak diyecekler ya da gittiği zaman bir şeyler yaparsa, belki de ölmeden döner, amma kahraman adam derler. Pek çok kabadayı sonunda belki bıçaklanır ama kavgaya gider.
Neden?
Artık o kabadayılığın şanındandır mecburen gidecek, gitmezse olmaz yani. İşin ucunda bıçaklanmak, ölmek bile olur. Morgta soluğu vermekte olabilir.
Ve-lâkinneke kâtelte li-en yukâle cerîün. "İşte sana kahraman, cüretli, cesaretli desinler diye çarpıştın ve denildi."
Sümme ümira bi-hî ve suhibe alâ vechihî hattâ ülkıye fi’n-nâri. "Sonra Allah 'atın bu kulu cehenneme diye emreder. Yüz üstü sürüklene sürüklene, öyle kollarından tutularak falan değil, yüzü yerlerde sürüklene sürüklene, hor, pis, hakîr, zelil bir şekilde cehenneme atılır."
Ve racülün. "Yine aleyhine hüküm verilecek, cehenneme atılacak kişilerden bir ikincisi." Mahkeme-i kübrada getirilir.
Te’alleme’l-ilme. "İlim öğrenmiş." Ve allemehû. "Başkalarına da öğretmiş." Ve karae’l-kur’âne. "Kur’an okumuş filan bir kimse." Ve ütiye bi-hî. "Huzura getirilir."
Fe-arrafehû ni’amehû fe-arafehâ. "Allah ona nimetlerini bir bir sayar."
Bunları sana vermedim mi? Şunları sana vermedim mi?
Evet Ya Rabbi. Evet Ya Rabbi. Hepsini itiraf eder.
Kâle fe-mâ amilte fî-hâ. "Bu nimetlere karşılık kulluk olarak ne yaptın bakalım sen?" Cenâb-ı Hak ona sorar.
Kâl cevab olarak "der ki" Ya Rabbi te’allemtü’l-ılme ve allemtühû. "İlimi kendim öğrendim, ondan sonra da başkalarına da öğrettim. Talebe yetiştirdim."
Ve kara’tü fî-ke’l-kur’âne. "Senin rızan için Kur’an-ı Kerîm okudum."
Kâle kezebte. "Yalan söylüyorsun." Sen bu maksatla yapmadın. Bunu benim için yapmadın.
Ve-lâkinneke te’allemte li-yükâle âlimün. "Sana âlim desinler diye öğrendin."
Ve kara’te’l-kur’âne li yükâle hüve kâriün.
"Kur’an’ı okuyuşunda da 'ne güzel hafız, sesi ne güzel, büyük hafız' filan desinler diye yaptın bu işi."
Fe-kad kîle. "Bunlar denildi." Dünyada, şöhrete kavuştun. Tamam âlim dediler, büyük hafız dediler falan.
Sümme ümira bi-hî ve suhibe alâ vechihî hattâ ülkıye fi’n-nâri. "Bu da yüzüstü emrolunur Allah tarafından. Sürüklene sürüklene cehenneme atılır."
Neden?
Bu güzel şeyleri ilim öğrenmeyi, Kur’an öğrenmeyi, öğretmeyi, okumayı Allah rızası için yapmadı. Başka duygular, başka hesaplar düşüncelerle yaptı diye. O da cehenneme atılır. Niyeti kötü. Niyeti halîs değil. İhlâslı değil diye.
Ve raculün. "Aleyhine hüküm verilipte cehennemlik olanlardan üçüncüsü."
Ve racülün vesse’allâhu aleyhi ve a’tâhu min esnâfi’l-mâli. "Kendisine türlü türlü nimetler vererek Allahu Teâlâ hazretlerinin zengin kıldığı bir kişi huzura getirilir."
Fe-arrafehû ni’amehû fe-‘arafehâ. "Nimetlerini Allah ona bir bir sayar."
Kulum ben sana; sıhhat vermedim mi? Mal vermedim mi? Konak vermedim mi? Çoluk çocuk vermedim mi?
Nimetleri hepsini sayar. O da itiraf eder; "Evet yâ Rabbi! Evet hepsini vermiştin yâ Rabbi." der.
Kâle fe-mâ amilte fî-hâ. "Allah buyurur:
Peki bunlara karşılık ne yaptın bakalım sen?"
Kâle ma teraktü min sebîlin tuhibbü en yünfeka fî-hâ illâ enfagtü fî-hâ le-ke. "Hiçbir senin seveceğin konu bırakmadım, yer bırakmadım, iş çeşidi bırakmadım. Senin rızan için o işlerin her türlüsüne, malı sarf ettim, parayı verdim, senin rızan için." Paraları cami yapmaya harcadım, Kur’an kursu yapmaya harcadım, fakirlere vermeye harcadım, Kızılay çadır alsın diye harcadım, her çeşit işe harcadım gibi yani. Seni seveceğin her konuda sarfiyat yaptım. Senin rızan için.
Kâle kezebte. Allah ona "Yalan söyledin." buyurur.
Ve-lâkinneke fealte li-yükâle hüve cevâdün fe-kad kîle. Hayır. Sen sırf nefsini tatmin etmek için, 'amma cömert adam ha' diye övülmek hoşuna gittiğinden verdin bunları." Benim rızamı düşünerek vermedin. 'Vermezsem ayıp olur. Verirsem herkesin bana karşı şu tavrına bak. Amma eğilip büzülüyorlar, iki kat oluyorlar ha! Amma hürmet ediyorlar' hoşuna gidiyor. Ondan yaptın sen bunları. Bunlarda oldu.
Sümme ümira bi-hî ve suhibe alâ vechihî sümme ülkıye fi’n-nâri. "Sonra bu da, atın bunu cehenneme diye Allah emreder. Sürüklene sürüklene yüzü üstü cehenneme atılır."
وعن ابن عمر رضي الله عنهما أن ناسًا قالوا له: إنا ندخل على سلاطيننا فنقول لهم بخلاف ما نتكلم إذا خرجنا من عندهم؟ قال ابن عمر رضي الله عنهما: كنا نعد هذا نفاقًا على عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم ((رواه البخاري)).
Ve an ibni Umara radıyallahu anhumâ enne ünâsen gâlû lehû innâ nedhulü ‘alâ sultâninâ fe-nekûlü le-hüm bi-hilâfi mâ netekellemü izâ haracnâ min ‘ındihim gâle ibni Umara radıyallahu anhumâ künnâ ne’uddü hâzâ nifâkan ‘alâ ‘ahdi resûlillahi sallallahu aleyhi vessellem.
İmam Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf. Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhumaya birileri gelmiş. Peygamber Efendimiz'in irtihali, dâr-ı vaka etmesinden bir devrede.
Demişler ki;
"Ya Ömer’in oğlu Abdullah! Biz sultanlarımızın, emirlerimizin, kabile reislerimizin, başkanlarımızın, valilerinizin yanına gidiyoruz, onlara birşeyler söylüyoruz. Medih, yalan dolan, neyse... Birşeyler söylüyoruz.
Neden?
Bi-hilâfi mâ netekellemü izâ haracnâ min ındihim. "Yanlarından çıktığımız zaman, huzurdan çıktıktan sonra kendi aramızda konuştuklarımızın tam aksini söylüyoruz." Huzurunda onun yüzüne karşı yağcılık, balcılık, dalkavukluk yapıyorlar demek ki. Çıkıncada 'iyi, herif ammada yuttu bizim lafımızı' bilmem ne falan. Dışarı çıkıncada 'ciğeri beş para etmez herif ama, işte ne yapacaksın, amma da şey yaptı' falan.
Dışarda başka konuşuyorlar aleyhte, içeri girdikleri zaman, o zamanda, yüze karşı dalkavukluk, başka konuşuyorlar.
Kibarca cevap vermiş Abdullah İbn-i Ömer. "Biz demiş Hazreti Peygamber Efendimiz'in zamanında, bu yaptığınız şeye münafıklık adını veriyorduk." demiş. Yani münafıklık yapıyormuşsunuz, yaptığınızı birde gelip söylüyorsunuz. Ya gittiğin zaman yüzüne karşıda dobra dobra, mertçe, "senin hatan şu, şöyle yap" diye konuş. Ya da tabii şekilde, fazla abartmadan konuş. Çıktığın zamanda dilini tut, aleyhinde konuşma. İçin başka dışın başka, onun yüzüne karşı başka, arkasından başka, Bunun adı halîs münafıklıktır. Münafıkları da sevmez Allah. Riyakârları sevmez, münafıkları sevmez. Yapılan bir işin, kendisinin rızasından başka bir maksatla yapılmasını da sevmez.
Peki hem Allah’ın rızasını düşünüyorum hemde bir başka maksadım daha var onun da olmasını düşünüyorum. İkiliğide kabul etmez. Çünkü ikileme, ortaklık oldu mu Allah "verin bunu ortağa, ben istemiyorum" der. Kendisi ortak istemediği için onu da kabul etmez.
Nasıl olacak?
Her şey sırf Allah rızası için olacak. Namaz kılıyorsun Allah rızası için. Sadaka veriyorsun Allah rızası için. Başkasını hesaba katmak yok. Zekât veriyorsun Allah rızası için. Hayır yapıyorsun Allah rızası için.
Eski devirde, zengin bir ailenin çocuğu bir tekkeye gelmiş. O zamanın meşhur bir mübarek şeyhine demiş ki;
"Efendim şu kadar para buyur. Şu kadar bin altın, dörtbin altın mesela. Bunu işte tekkeye gelen fukaraya harcarsınız. Buyurun hayratım." Tabi çok makbule geçmiş.
Vaaz da, Hoca Efendi demiş ki;
Genç kardeşimiz Allah kabul etsin, Allah razı olsun dörtbin altın getirdi. Kullanılmak üzere, fukaranın ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere. Allah razı olsun. İşte bu kadar şeyi verdi falan. Teşekkür ederiz deyince, delikanlı kalkmış arkadan demiş ki:
"Hocam kusura bakmayın. Ben onu size verdim sonra anam bir kızdı, darıldı, evde çok kızdı. Onun için annem razı olmadığından, ben o parayı geri istiyorum." demiş.
"E al evladım." Keseyi geriye vermiş. Ondan sonra cemaat dağılmış. Genç, en gece kalmış. Hoca Efendinin, şeyh Efendinin yanına gene gelmiş.
Demiş ki;
"Hocam ben bunu Allah rızası için veriyorum. Şöhret için vermiyorum. Başkası duysun diye değil. Siz böyle herkese söyleyince, şöhret olacak, riya olacak, gösteriş olacak. Onun için ben öyle dedim. Annem falan darılmış değil. Bu parayı alın kimseye söylemeyin. Ne olur beni faş etmeyin." demiş. Yani adının verilmesini istememiş. Hani adının söylenmesini istemeyen bir kimse, şu camiye şu kadar bin dolar verdi, söylenmesini istemiyor. Kimiside falanca oğullarından filanca, bu minareyi yaptırmıştır, kitabe koydurtuyor.
Şöhret olmaması önemli!.
Allahu Teâlâ hazretleri riyasız, halîs, gösterişsiz, münafıklık olmadan, her yaptığımız işi rızasına uygun güzel yapmayı nasib etsin. Çünkü gösterişle, riya ile olursa, ihlâslı olmazsa Allah kabul etmez. Allah'ın kabul ettiği bütün ibadetler, ihlâslı olan, halîs muhlis olan ibadetlerdir.
Oruçlarımızı, namazlarımızı, zekâtlarımızı, hayratımızı, hasenatımızı hep öyle yapmaya, vermeye Allah bizi muvaffak eylesin.
عن أبي بكر الصديق، رضي الله عنه ، قال: يا أيها الناس إنكم لتقرءون هذه الآية: {يا أيها الذين آمنوا عليكم أنفسكم لا يضركم من ضل إذا اهتديتم} ((المائدة : 105)) وإني سمعت رسول الله، صلى الله عليه وسلم، يقول: “إن الناس إذا رأو الظالم فلم يأخذوا على يديه أوشك أن يعمهم الله بعقاب منه" ((رواه أبو داود، والترمذي، والنسائي بأسانيد صحيحة)).
An ebî bekrini’s-sıddîk radıyallahu anh. "Ebû Bekir Sıddîk Efendimizden."
Kâle. "Kendisi Ebu Bekir Sıddık Efendimiz şöyle buyurmuş."
Yâ eyyühe’n-nâsü. "Ey ahali! Ey Müslümanlar! Ey insanlar!"
İnneküm takraûne hâzihi’l-âyete. "Siz Kur’an-ı Kerîm de şu âyeti okuyorsunuz."
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühellezîne âmenû ‘aleyküm e füseküm lâ yedurruküm men dalle ize’h-tedeytüm. [1]
Neymiş bu âyetin ifadesi, meali ?
Ey iman edenler!
Aleyküm enfüseküm. "Siz kendinize bakın. Kendi nefsinizi islaha gayret edin. Kendinize yönelin. Nefsinizi gözetmek sizin göreviniz olsun."
Lâ yedurruküm men dalle. "Sapıtmış olan insan size zarar veremez."
İze’h-tedeytüm. "Siz kendinizi kollayıp doğru yolda olduğunuz zaman, öteki size zarar veremez."
Mâide Suresinin 105 inci âyeti. "Bunu okuyorsunuz Kur’an-ı Kerîmden [Tabi o zaman bizden daha çok okuyorlardı o mübarekler.]
Ve innî semi’tü resâlallahi sallallahu aleyhi vessellem yekûlü. "Bende Peygamber Efendimiz'den işittim ki şöyle buyurdu."
İnne’n-nâse."İnsanlar, ahali, halk."
İzâ raevü’z-zâlime. "Zalimi gördükleri zaman." Fe-lem ye’huzû alâ yedeyhi. "Onun iki elini tutmadıkları zaman, zulmünü engellemedikleri zaman, zalimin iki elini tutupta yaptırtmama işini yapmadıkları zaman, zalimin iki elini zulüm yapmasın diye tutmadıkları zaman."
Ev-şeke en ye’ummehümullahu bi-ıkâbin minhü. "Az zaman sonra, Cenâb-ı Hakk’ın hepsine birden azab vermesi gecikmez." Hepsine birden azab gelir. Zalimi görüpte, zalimin zulmünü engellemeyip, elini tutmadıkları zaman, çok geçmez, kısa bir zaman sonra, umumi bir azab gelir onlara.
Dinde asıl önemli olan incelikleri bilmektir. Yani bir âyeti yanlış yorumlayıpta, ters bir istikamete yönlenmemektir.
"Tamam böyle diyor ben kendime bakayım."
Hayır! İşte burada Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz'in tecrübesini, bilgisini, dindeki derin bilgisini, anlayışını, anlayın.
Ebû Eyyûb el- Ensârî hazretleri de böyle bir ikaz yapmıştı. Savaşta birisi "ya Allah" dedi düşmana bir saldırdı, girdi aralarına, çarpıştı çarpıştı çarpıştı çarpıştı; şehit düştü. Ahali dediler ki:
"Bak bu kendi kendini tehlikeye attı. Halbuki Kur’an-ı Kerimde Allahu Teâlâ hazretleri;
… وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ … ﴿١٩٥﴾
Ve lâ tulkû bi-eydîküm ile’t-tehlüketi. (2/Bakara 195) diye âyet-i kerîme var. Kendi elinizle kendinizi atmayın buyuruyor. Bu kendi eliyle kendini tehlikeye attı." O âyeti böyle söylediler, onu tenkit ettiler.
Ebû Eyyûb el- Ensârî hazretleri dedi ki:
"Ey ahali! Biz bu âyeti Resûlullah’ın zamanında sizin bu anladığınız şekilde anlamıyorduk. Elinizdeki mallarınızı zekât vermeyip, sadaka vermeyip, cihada ayırmayıp, cimrilik yapıp tutmak suretiyle kendinizi tehlikeye atmayın. Sonra sizi Allah cezalandırır manasına anlıyorduk. Yoksa savaşta düşmana saldırmak, yanlış bir hareket değil. Siz yanlış yorum yapıyorsunuz." dedi.
İşte dini tam anlamak çok önemli! Yani yorumları ters yapmamak çok önemli. "Allah gafûrdur, rahîmdir, affeder."
"E ne olacak?"
"Namazı kılmasak da affeder, orucu tutmasak da affeder."
Öyleleri var; Allah gafurdur, rahîmdir, benim günahıma mı bakacak. Bakacak tabi. Zerre kadar hayır işleyenin hayırını verecek. Zerre kadar şer işleyenin cezasını verecek.
Evet belki seni de affeder. Bazen bir eşkiyaya tevbe nasib ediyor, bazen bir sarhoşa tevbe nasib ediyor; çok iyi insan oluyor. Cenâb-ı Hakk’ın hidayeti, kalbini değiştirdi mi çok iyi hale getiriyor. Ona birşey diyemeyiz ama öyle günahta ısrar ederken de olmuyor bu işler.
Allah hepinizden razı olsun. Allah hepimizi yolundan ayırmasın. Gevşetmesin, rehavete düşürmesin. Şeytanın aldatmalarına kandırtmasın. Dosdoğru yolunda yürütsün. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
[1] 5/Mâide 6.
28.10.2000 -
İmanın Sağlam Olması,
27.10.2000 -
Zikir, Dua, Allahtan
