25.02.2000 - Müslüman Kardeşin Müslüman Kardeşe Duası, Tevbe, Helal ve Haram Lokma

25.02.2000 - Müslüman Kardeşin Müslüman Kardeşe Duası, Tevbe, Helal ve Haram Lokma
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillahi Rabbi'l alemin. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-din. Emmâ ba’du fe-kâle Resûlullahi sallahu aleyhi ve sellem;
مَا مِنْ عَبْدٍ مُسْلِمٍ يَدْعُو لِأَخِيهِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ، إِلَّا قَالَ الْـمَلَكُ: وَلَكَ بِمِثْلٍ
Mâ min abdin müslimin yed’û li-ahîhî bi zahri’l-ğaybî illâ kâle’l-melekü ve leke bi-mislin.
Bu hadîs-i şerîfi Müslim ve Ebû Dâvud isimli iki büyük hadis âlimi, değerli alim rivayet etmişler, kitaplarına almışlar, Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh'ten. Peygamber Efendimiz sallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
Mâ min abdin müslimin. “Müslüman hiçbir kul yoktur ki.” Yed’û li-ahîhi. “Müslüman kardeşine dua ediyor.” Bi-zahri’l-ğaybi. “Arkasından, o yokken gıyabında dua ediyor.”
İllâ kâle’l-melekü. “Melek muhakkak der ki.” Ve-leke bi-misil. “Bir o kadar da sana olsun.”
"Ona ne dua ettiysen, onun karşılığı, misli de sana olsun, sana da bir o kadar olsun" der.
Demek ki müslümanın müslümanı sevmesini Allah mükâfatlandırıyor. Tabii bu sevgi yüzüne karşı olursa belki gönlünü avlamak içindir, belki tavlamak içindir, belki işini yürütmek içindir, belki oyalamak içindir. Yüzüne karşı yaptığı zaman işin içine başka hesaplar olabilir. Ama arkasından; o hiç görmüyor, duymuyor, bilmiyor, bu da ona el açıyor; “Yâ Rabbi! Şu kardeşime iyilikler ver, hoşluklar ver.” bilmem ne filan dua ediyor.
Burada ihlâs var, temiz duygu var. Yani yüzüne karşı olduğu zaman bir hesap olabilir. Ondan yapıyor olabilir ama burada hiç öyle bir şey yok. Duymuyor adam, bilmiyor. Sadece bu, onu sevdiğinden arkasından dua ediyor. Böyle olduğu zaman mükâfatı büyük olur. Hem de o mü'min kardeşi için ne istemişse; bir o kadar da sana versin diye melek dua eder ve ona gider. Elhamdüllah.
Demek ki müslüman müslümanı sevecek. Müslüman müslümanın derdiyle ilgilenecek, müslüman müslümanın neye ihtiyacı olduğunu bilecek. Müslüman müslümana arkasından dua ediverecek, yokken. Yâ Rabbi! O kardeşimin borcu var, ödemesini kolaylaştırıver. Yâ Rabbi! O kardeşimin çocuğu çok hasta, çocuğuna şifa veriver. Yâ Rabbi! O kardeşimin aylardır işsiz, güzel bir iş kapısı açıver, kısmetini bollaştırıver. Yâ Rabbi! Filanca kardeşimin şöyle sorunu var, böyle meselesi var...
En süratle, en çabuk tarafından kabul olan ve yerine getirilen dua nedir?
Kardeşin kardeşe gıyabında yaptığı dua, en çabuk kabul olanlardan birisidir.
Bazı dualar gecikir. İnsan [Allah’ın] duasını kabul ettiğini bile anlayamaz.
Ben mesela Ankara’ya gittim, fakülteye yakın eski bir eve taşındım. Ondan sonra mahalleli bizi sevdi. Bir tanesi dedi ki; "benim kiracım çıkacak, bahçenin arkasındaki eve seni alayım" dedi. Müştemilat yani çatısız ama üç odalı. Benim o evimden iyi.
Oraya çıkarken ben dua ettim; yâ Rabbi! dedim, babam İstanbul’da evden eve kirada çok gezdi, çok gezdi. Hatırlıyorum, kamyonların üstünde eşyaları tutarak ne zahmetlerle kaç kere taşındık. "Beni burada diyâr-ı gurbette annem yok yanımda, babam yok, akrabam yok, ağabeyim yok. Beni böyle ev ev gezdirtme yâ Rabbi" dedim, dua ettim. O evden de çıktık, bir başka eve kiraya gittik bu sefer.
Bundan sonra kendi evime gidiyim dedim, dua ettim. O duayı ettikten sonra gittiğim evden de çıkınca bir kış gününde, Allah’ın ayazında, fakülteden uzakta bir semtte güzel, manzaralı, böyle ovaya doğru balkonu bakar, püfür püfür rüzgar eser, gölgelik, 680 metrekare bahçesi, bahçeli Ankara’da bir ev. Oraya kiraya çıktık.
"Rabbim demek ki duamızı kabul etmemiş." dedim. Tabii yüzüm kara, suçum çok...Tabii kabul etmez diye düşündüm. Sonra o oturduğumuz ev bizim olmadı mı! Meğer kendi evime taşınmışım. Cenâb-ı Hak kabul etmiş de duamın kabul olduğunu ben ne kadar zaman geçtikten sonra anladım. Ev benim olunca anladım. Hem de nasıl benim oldu hayret ediyorum. Parasız pulsuz o ev nasıl benim oldu, nasıl ayarlandı? Cenâb-ı Hak ayarladı mı ayarlıyor. Parasız bile ev sahibi ediyor insanı.
Abim İstanbul’dan telefon etti.
"Senin oturduğun evin sahibi olan kadının, erkek kardeşi benim sınıf arkadaşım."
Ee?..
"Senin evi sana alacaz."
Paramız yok abi.
"Olsun ben taksite bağlayacağım, yeter ki senetleri verelim. Peşinatsız, her ay için bir senet imzalayarak abim işi ayarladı. Arkadaşı da “Mithatçığım, canın sağ olsun kardeşim. Sen o senetleri yeter ki imzala ver bana, ben bizim bankada onları kırdırır paraya çeviririm üzülme sen.” demiş.
Paraların vakti gelmeden bankadaki müdürün bunu sevmesi, ahbâbı olması dolayısıyla o da parayı peşin paraya çevirmiş, o da gitmiş Kadıköy Kurbağalı Dere’de bir daire almış.
Onun da işi görülmüş, ona ben karışmam. Ama benim işim parasız pulsuz görüldü. Çok güzel bir evde oturduk. Manzaralı, havadar rahat ettik. Kışın donduk, yazın serinledik filan. Ayazda duvarları patladı, buz tuttu filan. Ankara’da bütün evler öyle zaten. Sırf benim başıma gelen şey değil.
Birbirimize dua edeceğiz. Birbirimize dua edince Allah seviyor ve veriyor. Hem ona veriyor, hem dua edilen kardeşe veriyor. Hem dua edene hem dua edilene. Bu kârlı bir şey; para da istemiyor, zor da değil. Arkadaşına dua edivereceksin. Seccadeye oturduğun zaman, dua vakti geldiği zaman, elini açtığın zaman bana da dua ediverecen, bu kadar. Ne var bunda yani! Taksiti yok, parası yok, pulu yok, faizi yok, masrafı yok, yorgunluğu yok, iki dudağının arasında. Bir kaç kelime mırıldanacaksın "Es’ad Coşan hocama da yâ Rabbi!" diyeceksin o kadar.
Zor mu yani?
İkinci hadîs-i şerîf bu da müjdeli, Enes radıyallahu anh'ten Hulvânî, Deylemî ve Hakîm et- Tirmizî rivayet etmiş.
مَا مِنْ صَوْتٍ أَحَبَّ إِلَى اللهِ مِنْ صَوْتِ عَبْدٍ لَهْفَانَ، عَبْدٍ أَصَابَ ذَنْبًا، فَكُلَّمَا ذَكَرَ ذَنْبَهُ امْتَلَأَ قَلْبُهُ فَرَقًا مِنَ اللهِ، فَقَالَ: يَا رَبَّاهُ
Mâ min savtin ehabbu ilallâhi min savti abdin lehvânin abdün esâbe zenben fe-küllemâ zekera zenbehû imtelee kalbühû ferakan minellâhi fe-kâle yâ rabbâh.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Mâ min savtin. “Hiçbir söz yoktur ki.” Ehabbu ilallahi. “Allah’a daha sevimli olsun.” Min savti abdin lehvânin. “Dertli, içi yanık bir kulun sesinden daha sevgili bir ses mümkün değil.”
Allah indinde, dertli kulun sesi kadar tatlı sesli bir ses yoktur.
Ama bu dert neymiş?
Herkesin bir derdi var da. Değirmencinin derdi suyla, çömlekçinin ki güneşle, ziraatçinin ki yağmurla, herkesin bir derdi var...
Bu kulun derdi neymiş?
Abdün. “Bu kul öyle bir kul ki. Esâbe zenben. “Bir günah işlemiş.” Fe-külle mâ zekera zenbehû. “Ne zaman günahı aklına gelse.” İmtelee kalbühû ferakan. “Kalbi korku doluyor.”
Ah benim o günahtan dolayı hâlim ne olacak? Cenâb-ı Hak bana sorgu sual, ikab, azap eder mi?
Fe-kâle. “Yâ Rabbi! Aman yâ Rabbi! Aman yâ Rabbi! Aman yâ Rabbi! diyor, aman yâ Rabbi diyor.
Allah indinde bu sözden, bu feryattan, bu korkulu ilticadan, bu münâcâttan daha tatlı bir ses yoktur.
Demek ki muhterem kardeşlerim; günah işlemişsek, işlemişiz, yapmasak iyiydi ama Allah günahları affediyormuş. “Aman yâ Rabbi!” deyince, korkunca, affını isteyince, Cenâb-ı Hakk’a iltica edince demek ki Cenâb-ı Hak günahları affediyormuş.
O halde bol bol tevbe ve istiğfar edelim, yüreğimiz yansın, gözümüzden yaşlar dökülsün de Rabbimiz günahlarımızı affeylesin.
Üçüncü hadîs-i şerîf; bu da tehditli bir hadîs-i şerîf. Ama size değil başkalarına. Size bir şey yok.
مَا مِنْ عَالِمٍ أَتَى صَاحِبَ سُلْطَانٍ طَوْعًا، إِلَّا كَانَ شَرِيكَهُ فِي كُلِّ لَوْنٍ يُعَذَّبُ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ.
Mâ min âlimin etâ sâhibe sultânin tav’an illâ kâne şerîkehû fî külli levnin yu’azzebü bihî fî nâri cehenneme.
Deylemî ve Hâkim Müstedrek’inde Muâz radıyallahu anh'ten rivayet etmiş ki;
Mâ min âlimin. “Hiçbir alim yok ki.” Etâ sâhibe sultânin. “Saltanat sahibi bir insanını yanına gitti.”
Nasıl gitti?
Tav’an. “İsteyerek, gönül hoşluğuyla.”
Şu adamın yanına bir gideyim. Bu adam saltanatlı, devletlü, şevketli, sarayı var, bütçesi var, kesesi var, malı mülkü çok dedi. Alim oraya canı isteye isteye arzusuyla gitti.
İllâ kâne şerîkehû fî külli levnin yu’azzebu bihî fî nâri cehenneme. “Cehennem ateşinde o sultan ne türlü azaplarla azaplanıyorsa, azaplandığı her azabın cinsinde o alim, o sultana ortak olur. O da azaplanır.”
Neden?
Sultanın yanında senin ne işin var be alim? Senin maddiyatla, parayla pulla, keseyle, kasayla, bütçeyle, sultanın bahşişiyle, atiyyesiyle, hediyesiyle ne işin var? Sen onun yanında ne arıyorsun?
O adam zâlim, o adam keyif, zevk sefa yapıyor. O dağın tepesine bir saray, şu şehre bu sahile bir köşk, falanca yere bir bilmem ne... Öbür tarafta ahâlisi, emrindeki kişiler fakru zarûretten inim inim inliyor. Bu, saray üstüne saray yapıyor. Sarayda bir kişinin keyfi için bilmem ne kadar hizmetçi emrinde. Bir yere gideceği zaman önünden kaç tane araba, arkasından kaç tane araba... Motorsikletler, dad dutlar, zart zurtlar, yollar kapatılıyor, bunlara açılıyor vesaire vesaire... Allah kızıyor buna. Bu adam zulüm ediyor, bu da Allah’ın sade bir kulu ama ötekilerin başına geçti diye şunun hâline bak ya!
İşin aslını düşünecek olursan; Hz. Ömer kölesiyle Kudüs’e giderken bir develeri vardı. Biraz Hz. Ömer biniyordu köle yürütüyordu deveyi, biraz köle biniyordu Ömer radıyallahu anh yürütüyordu deveyi. Kudüs’e vardılar. Tam karşı tarafa ahâli, İslâm devletinin başkanı geliyor diye Kudüs’ün külahlıları, saltanatlıları, cübbelileri, rahipleri, erkânı, eşrafı, herkes dizilmiş. Bir de bakmışlar ki karşıdan bir deveyle iki adam geliyor; düşe kalka yavaş yavaş, yavaş yavaş, o kadar. Ondan sonra da dereninin kenarında, sudan ıslanmasın diye Hz. Ömer paçaları bir sıvamış. Suyun öbür tarafına geçmiş, pabuçları da almış.
Manzarayı düşünün. Çölden gelmiş bir yolcusunun halini. Papuçları, ayakları çıplak karşı tarafa geçmiş. Komutan yanına gelmiş "aman efendim bunlar Kudüs’ün eşrâfı, âyânı bilmem ne..." demiş
Sıra kölede olduğu için devenin üstünde de köle var. Köle devenin üstünde, halîfe deveyi çekiyor yalın ayak! Kendi işini gördüğü zaman devlet mumunu söndürürmüş Hz. Ömer.
Bu adamların gerek Moskova’da, gerek başka bir yerde bu kadar aşırı paralar, bu kadar aşırı masraflar, bu kadar aşırı ziynetler, süsler, tantanalar... Bunların hepsini Allah görmüyor mu, bilmiyor mu? Haksızlığı görmüyor mu? Biri şurada açlıktan ölüyor, ötekisi...
Filipinlerin adamı öldü ya hani [Ferdinand] Marcos. Kaç milyar dolar parası çıktı. O fakir Filipin halkı ki, biz bir kere Manila'da uçakla mola vermiştik. Arkadaşlar bir gidip gelmişlerdi "Hocam çok büyük sefalet var" diye gözyaşlarıyla döndüler.
İşte öyle, “Sultanların yanına gönül hoşluğuyla, isteyerek giden âlimler, cehennemde o sultanın çekeceği azabın her türlüsüne ortak olacak.” diyor Peygamber Efendimiz. Onun için bizim büyüklerimiz devlet kapısına, sultan sarayına yanaşmamışlar. İyi sultanlar gelmiş geçmiş. İyi sultanlar âlimi ziyaret edip elini öpmek istemişler, demiş ki, “Aman yerime de gelmesin.” Kendisi onun sarayına davet edildiği zaman gitmemiş, o geleceği zaman da "aman gelmesin" demişler. Korkmuşlar çünkü.
Fatih Sultan Mehmed ki İstanbul’u feth etmiş. Akşemseddin ile bir sofraya oturmuşlar. Tepsi kasnak üstünde, bağdaş kurmuşlar yemek yiyorlar. Bizim köydeki usulle, öyle yemek yiyorlar. Sahan gelmiş, bir sahandan beraber yiyorlar. Ne kadar garip! Sahandaki yemeği biraz yemişler. Fatih Sultan Mehmed cin gibi ya, zeki ya, fıldır fıldır kafası çalışıyor. Demiş ki Akşemseddin’e;
"Hocam benimle aynı kaptan yemek yedin."
"Evet yedim."
"Sen her zaman 'evladım senin yediğin haram, haram yiyorsun' diyordun. İşte aynı kaptan şimdi sen de yedin. Haramsa aynı sahandan sen de yedin."
"Evladım benim önümdekiler helaldi, ben sahanın helal tarafından yedim. Senin tarafındakiler haramdı, sen haram yedin."
Sahan; tabak demek.
Bir şey de diyememiş. Ondan sonra "havaya bak, kuşa bak, manzaraya bak" bilmem ne... Hop tabağı değiştirmiş, böyle çevirmiş. Biraz daha yedikten sonra;
"Hocam şimdi senin de haram yediğin ortaya çıktı" demiş.
"Niye?"
"Çünkü sen şu tarafa bakarken, ben tabağı çevirdim. Benim önüm senin tarafına geldi, senin önün benim tarafıma geldi. Bu sefer sen de haramı yedin."
"Evladım senin önünde haramlar bitmişti, benim önümde de helaller bitmişti. Çevirdin benim tarafıma yine helali geldi, senin tarafına haramı geldi." demiş.
Şimdi bunu neden söylüyor, niye söylüyor?
Kazancın her kuruş helal olacak, hakkıyla olacak. Fazladan olduğu zaman tehlikeli oluyor diye söylüyor. "Sultan da olsan, senin yaptığın iş yanlış evladım, şöyle yap böyle yap" diye söylüyor.
Böyle alim sultanın yanına gidebilirmiş. Hakkı söyleyebilecek alim, hakkı söylemek için gidebilirmiş. Alim, padişah çağırdığı için onun yanına gittiğinden padişahın ona ikramı helal ama padişahın kazancında kusur varsa onun yediği haram.
Allah bizi her türlü haramdan korusun, kollasın. Helal lokma yedirsin, sevdiği işleri yaptırsın. Günahkâr insanların, haram yiyenlerin, Allah’ın sevmediği kişilerin yanına yaklaştırmasın, uzak eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirip huzuruna yüzü ak, alnı açık varmayı cümlemize nasip eylesin.
El-Fâtiha.
25.05.2000 -
Günahın Arkasından Sevap
00.00.2000 -
Alimin Üstünlügü, Şefaat
