19.06.2000 - Kuran Kıraati

19.06.2000 - Kuran Kıraati
Elhamdüillâhi Rabbi’l âlemîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd
Fe-kale Rasûlullah sallallahu aleyhi ve âlihi sellem.
أَحْسَنُ النَّاسِ قِراءَةً الَّذِي إِذَا قَرَأَ رَأَيْتَ أَنَّهُ يَخْشَى اللهَ.
Ahsenu’n-nâsi kıraâten ellezî izâ kara-e raeyte ennehû yahşa’llâhe.
Ebû Musa radıyallahu anh’ten. Kur’ân-ı Kerîm’i okuma âdâbıyla ilgili bir hadîs-i şerîf.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
“Kur’an okuyanların en güzel okuyanı, Allah korkusuyla okuyandır."
Kur’an’ı okuduğu zaman; ‘Bu adam Allah’tan korkuyor, şunun okuyuşuna bak, maşâallah...’ diye, Allah’tan korktuğunu, Allah’tan korkan takvâ ehli bir insan olduğunu kıraatinden hissedersin.”
En güzel Kur’an okuyuşu budur. Dinleyene Allah korkusu, havfullah, haşyetullah, takvâ duygusu, edep ve ciddiyet telkin eden okuyuş tarzı en güzel okuyuş tarzıdır.
Peygamber Efendimiz Kur’ân-ı Kerîm’in nağmeli okunmasını tavsiye buyuruyor. “Kıraatinizi güzel sesinizle süsleyiniz.” buyuruyor. Hitabet verir gibi; el-Hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn! Er-Rahmâni’r-rahîm! tarzında değil de; bir nağme ile; el-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. er-Rahmâni’r-rahîm... Bu nasıl bir okuyuş?
Düz konuşma değil, nağmeli bir okuyuş. Peygamber Efendimiz bu nağmeli okuyuşu tavsiye buyuruyor. Kur’ân-ı Kerîm’de de;
وَرَتِّلِ الْقُرْاٰنَ تَرْت۪يلًاۜ
Ve-rattili’l-Kur’âne tertîlâ [1]
“Kur’an’ı tertiliyle okuyun.” buyuruluyor.
Ama bunun hududu ve şekli ne?
Şekli bu işte: Okuyan insanı dinlediği zaman karşısındaki Allah korkusu, ciddiyet, edep hissedecek. “Okuyan adam Allah’tan korkan bir insan, ciddi bir insan; bak nasıl edeple okuyor...” diyecek.
Allah rahmet eylesin, Hocamız’a severek, yanından -âşık gibi- ayrılmak istemeyen, çok ziyaretine gelen Ali Haydar Hafız Hocaefendi vardı. Şişmanca bir insandı. Kalın gözlüklü, böyle çok oturaklı, vakarlı, saygı telkin eden bir insandı. Hafız. Kur’ân-ı Kerîm’i okurken bir dudakları kıpırdardı; ne böyle sallanmak, ne başını kıpırdatmak... Talebelerine kızardı. Sözü, sesi gayri ciddi hissi verecek şekilde çıkaranlara bağırır, kızardı. Lüzumsuz uzatanlara kızardı. Fakat çok güzel okurdu. Öyle okurdu ki; her harfi al, teraziye koy, gramı gramına tam! Çok nefis bir kıraati vardı ve çok ciddiydi. Allah rahmet eylesin. Trabzonlu’ydu. Hocamız’a çok sevgi gösterirdi. Hocamız da onu çok severdi. Hemen “Al bakalım cübbeyi, sarığı...” diye mihraba onu geçirirdi.
Zaten Hocamız bütün hafızlara çok iltifatlı davranırdı. Camiye hafız geldi mi, küçük de olsa, “Geç bakalım mihraba.” diye onu geçirirdi.
Mesela; Karadenizli Mustafa Sabri vardı. Kurra hafız. Genç ama hafızası iyiymiş demek ki.. Vücûh-u kıraat ile Kur’ân-ı Kerîm’i okumayı bilen bir hafız. Hemen onu geçirirdi. Mustafa Tecimer diye birisi vardı. Manifaturacı, yazmacı. Ama hafız. Hemen onu geçirirdi. Birisi geldi mi, hemen “Geç bakalım mihraba.” derdi. Ali Hoca -Ali Uzun- onu geçirirdi. Hafız oldu mu mutlaka iltifat ederdi.
Ama bu Ali Haydar Hoca’yı, hem severdi, hem izzet ve itibar ederdi.
Mesela bir keresinde aldı, Bursa’ya kendisi kendi evine gezmeye götürdü. O aşırı sevgiden Bursa’daki evine götürdü. Bir keresinde Bursa’daki evinde cevizin altına hasırı serdiler. Biz namazı kıldık. “Oku bakalım.” dedi. Adam üstad. Kıraat üstadı, hafız. Ben okudum. Beğendi. Tabii erbâbı ilk önce harfleri doğru çıkartıyor mu, ona bakar. İlk iş o. Harfleri yanlış çıkarmasın diye. Onu geçiyoruz. Çünkü Arapça filan okumuşuz. Belki o hocadan daha çok o konuda bilgimiz var. Ama tabii hafız olan talebesi bir gün geldi, O'na dedi ki;
“Hocam, aradan zaman geçti, şu dersimizi tazeleyelim.”
“Peki, otur.” dedi.
Karşındaki adam iş güç sahibi adam, kırkını geçmiş adam.
“Otur.” dedi. Oturttu. Diz çökerek ha! Ali Haydar Hoca'da diz çöküyor, ötekisi de. Talebe öteki talebelerin iki yaşı kadar. Ben de böyle bakıyorum, bunlar nasıl ders yapıyorlar. Kıraat dersi -mahâric-i hurûf- harfleri güzel çıkartma dersi. Başladılar... Elif, üstün be. Eb. Eb deriz, geçeriz. Halbuki b harfinde biraz patlama olacak. Eb, ebşirû… Epşirû... ‘P’ye kaçtı. Kulakları hemen ayırır. “Hop, öyle şey olmaz!” der hemen. Ebşirû bi’l-cenneh. Yani her harfi ötekisine nasıl vuracak, nasıl telaffuz edilecek. Ta’lîm. Ta’lîm... “Olmadı, bir daha oku.” Ta’lîm. Ta’lîm... Hayretler içinde kaldım. Bir heceyi kaç defa tekrar ettiriyor. Mezun etmiş, kendi talebesi, hafız olmuş; tazelettiriyor. “Olmadı, böyle olacak.”
Bir keresinde de müezzinin birisi, hafız çocuklar işte, İmam-Hatip’e gidiyorlar, hafızlığa gidiyorlar, bizim camide de kalıyorlar. Ve-lem yekün lehuuuu küfüven ehad... Halbuki lehû orada o kadar uzatılmaz. Ve-lem yekün lehû küfüven ehad. Oradaki uzatma bir uzatma olacak. Öyle dört kat uzatma yok. Hani üç kulhüvallâh okunuyor, ondan sonra kamet getiriliyor, namaz kılınıyor... Namazdan çıkılıyor. Ben de yakındayım. Hocayla ilgili hatıralarımdan birisi bu. Ali Haydar Hoca. Heykel gibi. Ama oturaklı heykel gibi... Babayiğit rahmetli... Başındaki sarığı, cübbeyi mihraptan kapıya kadar gelip müezzine veriyor. O da odadaki [askıya] asacak. Sarığı cübbeyi verirken müezzin çocuk sevgiyle saygıyla alıyor, hem de “Elini öpeyim hocam.” diyor. Ona;
“Niye lehû’yu o kadar uzattın?” dedi.
Ve-lem yekün lehuuuu küfüven ehad.
O kadar uzatılmayacak. Bir uzatma olacak. Bir elif miktarı uzatma.
O da böyle tenkit yiyince biraz gülümsedi, kızarıp bozarıp gülümsedi. Bozuldu ama gülümseyerek bozuldu. Gülümsedi yani.
“Niye öyle elif’i uzatıyorsun?” dedi. Azarladı.
“İşte hocam...”
“Bir tokat vurursam sana, görürsün!” dedi.
Vay be, lehû yu uzatmadan hoca talebeye tokat atacak!
Demek ki; o kadar ciddiye aldırtıyor. Ben oradan onu anladım.
Şimdi bazı arkadaşlara bakıyorum. Okurken bazı kelimelerde aşırı uzatmalar var kulağımı rahatsız ediyor. Orası o kadar uzatılmaz. Uzatılmayacak yerde uzatıyor. Söylemeyi de unutuyorum sonradan. Anında da söylenmiyor. Bir köşeye çekip söylemek lazım.
Kur’ân-ı Kerîm’i şarkı okur gibi okursa günah olur.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn...
Ne oluyorsun ya! Bu Kur’ân-ı Kerîm. Hafız Ali Haydar Hoca bir gelirse kemiklerini kırar alimallah. Şarkı gibi okunmayacak.
Nasıl okunacak?
Müttakî bir insan olduğunu hissettirecek bir tarzda okunacak. Bir de Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Kur’ân’ı Arap şivesi üzere okuyun.”
Mücteba hoşuma gidiyor. Mücteba mektepten, Arap hocalardan eğitim almış, güzel okuyor.
Medine’de Mimar Nureddin var, Allah selâmet versin, kızı var. Ben ona “Mercimek Sultan” diyorum, ufacık bir şey. Peltek peltek konuşur daha... “Hadi bakalım, Kur’an oku.” dedik. Böyle kapıya geliyor, kaçıyor. “Sen Kur’an’ı biliyor musun? Gel bakalım...” Bakıyor, kaçıyor. Küçük çocuk yani daha, kız küçük. “Gel bakalım, bir Kur’an oku. Biliyor musun?” dedik. “Biliyorum.” dedi, diz çöktü, oturdu. Bizimkiler ne okur?
Ya kulhüvallâh okur, ya el-hamd okur.
Bu bir eûzübesmele çekti; ve’l-Âdiyâti dabhan, fe’l-mûriyâti gadhan, fe’l-muğîrâti subhan, fe-eserne bi-hi nak’an, fe-vesetna bihî cem’an.... Hep zor harfler var. Arapça’da olup Türkçe’de olmayan hâ lar, ayn lar, dat harfi...
Zaten dat harfini Arap’tan gayrisi kolay söyleyemezmiş. Onun için Arap milletini kastederken “dat harfini çıkarabilenler” diye bir tabir var. Ötekiler çıkartamıyor. Ya 'zâllîn' diyor. Ve-le’z-zâllîn. Bu zı harfi değil ki, niye zâllîn diyorsun? Ya 'dâllîn' diyor. Dâllîn olursa “delâlet eden” demek olur. Olmaz. Bu dalâlet. Ve-le’d-dâllîn. Yani 'dat' ın, 'dat''lığının belli olması lazım.
Küçük kızcağız Medine de okuduğu için, hem zor sûreye, yani yokuşa kendisini [sürdü,] hem de o kadar güzel okudu ki Türkiye’deki hafızları küçücük cebinden çıkartır. Böyle kulaklarından tutup tutup kaç tane hafız çıkartır. Şapkadan hokkabazın tavşan çıkarttığı gibi kaç tane hafız çıkartır...
Arap şivesi üzere, öyle okuyacak. Hüzünlü bir makamla okuyacak.
Aşağıda zaten bir bir hadîs-i şerîf daha var. Orada, İbn Abbas’tan rivayet olunduğuna göre Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
أَحْسَنُ النَّاسِ قِرَاءَةً مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ يَتَحَزَّنُ بِهِ
Ahsenu’n-nâsi kıraâten men karae’l-Kur’âne yetehazzenu bihî.
“Kur’an’ı en iyi okuyanlar, o kimselerdir ki; hüzünlü hüzünlü, mahzun mahzun Kur’an’ı okuyor.”
Öyle eğlenceli, şen şakrak değil de hüzünlü. Çünkü Allah kelâmı. Çünkü bilmiyoruz ki; Allah kullarına rahm mı eyleyecek, azap mı edecek? Rahmetini diliyoruz ama bilmiyoruz. Allah kelâmını saygıyla, hüzünle okumak gerekiyor.
Tabii en önemli işlerden birisi; Kur’an’ı çok okumamız.
Namazda iken aklıma geldi. Aile toplantılarımızın birisinde Tevbe sûresinin üç beş âyetini ki, çok mühimdi, ezberlettim. Mehmet Ali öğrendi, çocukları öğrendi, başkaları öğrendi. Tekrar tekrar o toplantılarda sabah namazlarından sonra böyle üzerinde durdum, ezberlettim. Yarın akşam soralım, o aile toplantılarına gelen kişilerin hiçbirisinin hatırında kalmamıştır. Ben dahil. Ben de şu anda Kur’an’a bakmadan tam hatırlayamayacağım. Bu çok yanlış! Ezberindeki Kur’an’ı unutmaktan daha büyük tehlikeli suç yok. Günah. Ezberindekini unutmayacak.
Bu nasıl olur?
Tekrar etmekle olur. Tekrar etmezsen unutuluyor.
Şimdi bu; "elhamdülillâhi’llezî haleka’s-semâvâti ve’l-ard. Sabah namazından sonra okunursa çok sevabı var." diye hadîs-i şerîfte okuduk, ezberledi. Herkes okuyordu. “Şimdi oku.” diyorum, kem küm ediyorlar, tekliyorlar. Ara verildi mi unutulur.
Adam hafızdır. Hafızlığını sayfa sayfa dinletmiştir. Sonra 'hâ' sı gitmiştir, 'fız' ı kalmıştır. Veya 'fız' ı gitmiştir, 'hâ' sı kalmıştır.
“Oku.”
Okuyamaz.
Neden?
Kur’ân-ı Kerîm devamlı çalışmak ister. Her gün bir miktar okumak ister. Okumak lazım.
Ezberleyen çok sevap alır. Tüm Kur’an’ı okuyan, Kur’an âyetleri derecesi kadar yükselecek. Kaç âyet biliyorsa cennette o derece yükselecek. Ne kadar çok ezberinde olursa o kadar iyi olur.
Hepimizin “Artık ben Kur’an sûrelerinden birkaç tanesini ezberledim, namazı kılabiliyorum.” deyip, unu eleyip eleği duvara asmamız doğru olmuyor. Her gün yeni yeni ezberler yaparak Kur’an bilgisini arttırmamız gerekiyor.
Adam küçükken anasının, babasının mahalle mektebine, cami imamına göndermesiyle bazı sûreleri öğrenmiş, onunla ömrünün sonuna kadar vaktini geçiriyor.
Olmaz! Kur’an’ı okuyacak. Ezberini arttırmaya çalışacak. Mânasını düşünecek. Okurken hüzünlü okuyacak. Allah’tan korkan bir insan olduğu okuyuşundan belli olacak. Kur’an’a sevgi gösterecek, saygı gösterecek.
Çünkü bu Kur’ân-ı Kerîm’in şefaati var. Evvelki derslerimizde okumuştuk. Kur’ân-ı Kerîm kendisini okuyan kimseyi alacak, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna getirecek; “Yâ Rabbi! Bunu affet.” diyecek. “Affettim.” diyecek Cenâb-ı Hak. Peygamber Efendimiz bildiriyor. “Yâ Rabbi! Daha da mükâfatlandır!” diyecek. Mükâfatlandıracak. “Yâ Rabbi! Daha da mükâfatlandır!” diyecek. Şefaat edecek. Kur’ân-ı Kerîm’in şefaat hakkı var. Peygamber Efendimiz’in şefaat hakkı var. Kur’ân-ı Kerîm’in şefaat hakkı var. Şefaat edecek, hem de böyle ısrarlı... Dikkatimi çekti o. “Yâ Rabbi! Daha arttır mükâfatını! Yâ Rabbi! Daha arttır mükâfatını!..” diye, okuyana Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda hayırları dileyecek. “Cennetine sok yâ Rabbi bunu!” diyecek. “Mükâfat ver!” diyecek. Mükâfatlandıracak.
Allah Peygamber Efendimiz'in şefaatine ve Kur’ân-ı Kerîm’in şefaatine ermeyi cümlemize nasip eylesin.
Kur’an’a çok çalışmamız lazım. Fani dünyada tahtayla, testereyle, çiviyle uğraşıyoruz; boyayla, badanayla, evi süslemekle uğraşıyoruz. Ama Kur’ân-ı Kerîm öbür tarafta duruyor, kitaplar öbür tarafta duruyor... Hepimizin kütüphanesinde kitaplar var. Onları alıp okumamız lazım. Elimize kalemi alıp satır satır çizerek, kenarına işaretleyerek okumamız lazım.
Allah yardımcımız olsun. Gayret kuvvet versin. Yanlış işler yaptırmasın. Yolunda dâim eylesin. Allah hepinizden razı olsun.
El-Fâtiha.
[1] 73/Müzzemmil, 4.
19.07.2000 -
Yahudileri, Hristiyanları Taklit
27.05.2000 -
Miraç Gecesinde Görülenler,
