18.12.2000 - Allah İçin Çalışmak, Sıla-i Rahim, Lailaheillallah Demek

18.12.2000 - Allah İçin Çalışmak, Sıla-i Rahim, Lailaheillallah Demek
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mubâreken fîh. Kemâ yenbeğî li celâli vechihî ve li azîmi sultânih. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve usvetinâ’l-haseneti muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi ihsânin ecmaîn.
Emmâ ba’dü.
Fe-kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
إِنَّ رَبَّكُمْ وَاحِدٌ، وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ، وَدِينَكُمْ وَاحِدٌ، وَنَبِيَّكُمْ وَاحِدٌ، وَلَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى عَجَمِيٍّ وَلَا عَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ، وَلَا أَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ، وَلَا أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ إِلَّا بِالتَّقْوَى
İnne rabbeküm vâhidün ve inne âbâeküm vâhidün ve dîneküm vâhidün ve nebiyyüküm vâhidün; lâ fadle li arabiyyin alâ acemiyyin ve lâ acemiyyin alâ arabiyyin ve lâ ahmera alâ esved ve lâ esvede alâ ahmer, illâ bit-takvâ.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
İnne Rabbeküm vâhidün.
-Bu sanırım Ebû Saîd el-Hudrî hazretleri olmalı. Ebû Saîd diye yazılmış sadece.
Bu hadîs-i şerîfi Ebû Saîd el-Hudrî hazretlerinden İbnü’n-Neccar rivayet etmiş.
Sanıyorum yazılışında bir hata var. Onu düzeltiriz.-
İnne rabbeküm vâhidün. “Muhakkak ki Rabbiniz birdir.”
Allahu Teâlâ hazretleri, Rabbü’l-âlemîn, yeri göğü yaratan, ins ü cinni yaratan Allah birdir, Rabbiniz birdir.
Ve inne âbâeküm vâhidün. “Babanız da birdir.”
Âdem aleyhisselam. Hepimiz Âdem aleyhisselam’ın evlatlarıyız. Onun için “evlat” mânasında, âdem sözünün başına “benî” kelimesi geliyor. Benî âdem, “Âdem’in evlatları” demek. Benî İsrail, “İsrail’in evlatları, Yakup aleyhisselam’ın evlatları.”
Babanız da bir.
Ve dîneküm vâhidün. “Dininiz de bir, -İslâm.-”
Dünyevî ölçeklerde her yönden alımlı çalımlı bir insan da ibadet yönünden zayıfsa, kalbi iyi değilse, Allah indinde bir derece kazanamaz.
Bunun sonucu nedir?
Bunun sonucu, Allah’a güzel kulluk etmeye niyet etmemizdir:
“Yâ Rabbi, bize yardım eyle. Bize hakkı göster. Bize sana güzellik kulluk etmeyi nasip eyle. Bizi de razı olduğun kulların arasına kabul eyle. Sevdiğin, razı olduğun şekilde ömür geçirmemizi nasip eyle!” dememiz lazım.
Ve bunu sağlamak için bütün aklımızı, fikrimizi, bilgimizi, zekamızı kullanarak bunu kazanmaya çalışmamız lazım. Nasıl dünyada para kazanmak için, iş sahibi olmak için, işsiz kalmamak için, çoluk çocuğumuzu geçindirmek için, iyi araba almak için, iyi ev almak için var gücümüzle çalışıyoruz; işte öyle...
“Her gün sabahtan akşama kadar neredesin be kardeşim?”
“Hocam, ne var, işe gidiyoruz, çoluk çocuk sahibiyiz. Olur mu, ne istiyorsun? Sabahtan akşama kadar senin karşında mı duracağız? Elbette işe gideceğiz.”
İnsan sabahtan akşama haftanın beş günü, altı günü dünya için çalışıyor.
Peki ebedî saadet için, cennet için, cennetteki köşkler için çalışmak gerekmez mi?
Allah rızasını kazanmak için mutlaka çok çok çalışmak gerekir. Hatta dünyaya aldırmayıp âhireti kazanmak için çalışmak gerekir. Çünkü bazı iyi, mübarek, akıllı insanlar öyle yapmışlar, cenneti kazanmışlar. İslâm tarihinden misaller çok. Yapmayanlar kendileri bilir.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
إِنَّ رَجُلاً دَخَلَ الْجَنَّةَ فَرَأَى عَبْدَهُ فَوْقَ دَرَجَتِهِ، فَقَالَ: يَا رَبِّ، هٰذَا عَبْدِي فَوْقَ دَرَجَتِي، فَقَالَ لَهُ: نَعَمْ جَزَيْتُهُ بِعَمَلِهِ، وجَزَيْتُكَ بِعَمَلِكَ
İnne recülen dehale’l-cennete fereâ abdehû fevka derecetihî, fe-kâle: Yâ Rabbi, hâzâ abdî fevka derecetî. Fe-kâle lehû: Neam, cezeytühû bi-amelihî ve cezeytüke bi-amelik. “Adamın birisi cennete girecek ve orada kulunu kendisinden daha yüksekte görecek. Ve o zaman diyecek ki, ‘Yâ Rabbi, bu benim kölemdi, hizmetçimdi. Şimdi benden yüksek dereceye çıkmış.’ Allahu Teâlâ hazretleri ona buyuracak ki; Neam, ‘Evet.’ Cezeytühû bi-amelihî ‘Onu ibadetiyle mükâfâtlandırdım, bu dereceye çıkardım.’ Ve cezeytüke bi-amelik, ‘Seni de yaptığın ibadetler kadar mükâfâtını vererek bu kadar yükselttim.’”
Metin bu.
Çalışmaktan gayrı, amel-i sâlih işlemekten gayrı başka çare yok. İnsan iman edecek, tamam güzel ama imanından sonra faaliyeti, hayatı nasıl geçirdiği, icraatı, yaptığı işler önemli.
Kaç yaşına geldin, ne iş yaptın? Allah’ın huzurunda, divanında durduğunda;
Biz ne yaptık?
Fatih kaç tane devlet almış. Ülkesini kaç misli genişletmiş.
Biz ne yaptık? Bu çok önemli, “Biz ne yaptık?” diye daima kendimize soracağız. Fatih yirmi iki yaşındaydı ve İstanbul’u fethetti. Ondan sonra da daha nice nice güzel işlere devam etti.
Gelelim üçüncü hadîs-i şerîfe. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
إِنَّ صَدَقَةَ السِّرِّ تُطْفِئُ غَضَبَ الرَّبِّ، وَإِنَّ صِلَة الرَّحِمِ تَزِيدُ فِي الْعُمُرِ، وَإِنَّ صَنايِعَ الْـمَعْرُوفِ تَقِي مَصَارِعَ السُّوءِ، وَإِنَّ قَوْلَ: لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ تَدْفَعُ عَنْ قَائِلِها تِسْعةً وَتِسْعِينَ بَابًا مِنَ الْبَلَاءِ، أَدْنَاهَا الْهَمُّ
İnne sadakate’s-sirri tutfiü ğadabe’r-rabbi ve inne sılate’r-rahimi tezîdü fi’l-umr ve inne sanâyia’l-ma’rûfi takî mesâria’s-sû'i ve inne kavle lâ ilâhe illallah, tedfeu an kâilihâ tis’aten ve tis’îne bâben mine’l-belâ ednâhe’l-hemm.
Bu hadîs-i şerîf, İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
İnne sadakate’s-sirri tutfiu ğadabe’r-rab. “Gizlice, sessizce, gösterişsiz, riyasız verilen fukaraya sevindirecek hayır, sadaka, para Cenâb-ı Hakk’ın gazabını söndürür. Hayır yapan, sadaka veren kimse suçluysa bile Allah onu cezalandıracaktıysa bile gazap ediyorduysa bile sadaka verince gazabı söner.”
Allah affeder. Allah’ın gazabını söndürür, sadaka veren affolunur.
“Allah’ın gazabının sönmesi” ne demek?
“Gizli verilen sadaka” Allah’ın gazabını söndürür.
Ne demek?
Allah, günahkârlığından dolayı sadaka veren kimseye kızmış bile olsa, riyasız, halis niyetle, sessizce sadaka vermesinden dolayı onu affeder, kızmaz, sever de.
Ve inne sılate’r-rahimi tezîdü fi’l-umr. “Ve akrabaya sıla-i rahim yapmak ömrü arttırır.”
Sıla-i rahim nedir?
Akrabaya sıla-i rahim iki şekilde ortaya çıkar. Bir; akraba ile alakaları devam ettirmek.
Sen teyzeni, amcanı, dayını, halanı arıyor musun? Amcazâdeni soruyor musun? Nasıllar iyiler mi, kötüler mi, selam veriyor musun? Bayramlaşıyor musun? Ziyaretine gidiyor musun? Telefon açıyor musun? Mektup yazıyor musun? Yoksa koptun mu onlardan, hiç ilişkin yok mu?
Arapçada sıla, “bağlantı” demek. Bağlantın var mı, yoksa kopuk mu?
“Ne dayısı, ne amcası hocam. Yıllardır görmedim. Adlarını bile unuttum, çocukları kaç tane bilmiyorum.
Nasıl akrabalık seninkisi! Akraba ile ilişkisini hiç düzgün tutmamış, akrabasını ihmal etmiş. Allahu Teâlâ hazretleri hiç iyi düşünmüyor, bunu sevmiyor. Akrabayla ilişkilerin tatlı, canlı tutulmasını, akrabalık bağlarına önem verilmesini seviyor. Böyle yapan kimsenin ömrüne de bereket veriyor, ömrünü arttırıyor. O kimse uzun ömürlü oluyor. Bağlılık devam edecek.
Paranın iki yüzü olduğu gibi sıla-i rahimin de ikinci yüzü vardır. O nedir?
Akrabaya yardımcı olmak, kollamak, gözetmek...
Mesela akraba fakir, açlıktan kıvranıyor; “Dokuz tane çocuğuna bakacağım.” diye çırpınıyor. Sen de zenginsin, arabaların var, bağların bahçelerin var, tarlaların var, gelirlerin var. O fakir, sen zenginsin. Ona bakmıyorsun. Yardım edeceksin biraz, hayır elini açacaksın, yardımcı olacaksın!
Zekâtın bile öncelikle akrabaya verilmesi sevap. Yakınlarını gözetmek sevap, çok uzaktaki kimseleri değil de yakınındakileri… Tabi annesine babasına, çoluğuna çocuğuna verilmiyor. Kendisinin bakımıyla mükellef olduğu yaşlılara ve küçüklere verilemiyor da, akrabadan dayı, amca, hala, köyde fakir zavallı vesaire kimselere “maddî destek” mânasına gelir.
Sıla bir bakıma da Arapçada “bahşiş” mânasına geliyor. “Hediye, atiye, bahşiş, bir şey vermek” mânasına geliyor. Sıla-i rahimin o anlamı da var. Akrabaya selamün aleyküm demek de, ziyaret etmek, gitmek de bir sıla-i rahim. Ama hâli perişansa biraz yardımcı olmak da sıla-i rahimin daha hoş, güzel bir şekli. Kaymaklı kadayıf. Kadayıf zaten güzel de kaymaklı olunca daha güzel oluyor.
“Peki hocam, akraba ama akrabanın ettiğini akrep etmez birbirine!”
Hart diye sokup da akrep insanın canını ne kadar yakıyor; işte böyle akrabalar da oluyor. Bazen miras yüzünden kavga ediyorlar. “Yok babamın malı sana çok gitti, bana az geldi!” filan diye. Bazen arazi ihtilafından bir şey oluyor. Bazen kız almak vermekten, evlenmek boşanmaktan bir şey oluyor. Şeytan çeşitli yönlerden arayı açacak bir şeyler buluyor.
Akraba birbirlerine azılı kanlı bıçaklı, hasım ve düşman olabiliyor. Allah bunu sevmiyor. Düşmanlık zaten doğru değil; hele akrabanın birbirine düşmanlığı doğru değil.
“Hocam, tamam, böyle değil de ben kendi hâlimde, halim selim bir insanım, bizim akrabalar azgın, sapkın, şaşkın. Hatta Allah ıslah etsin.
Ama yanlışsa, o zaman ona göre senin de tavır almaya hakkın oluyor. Raydan çıkmışsa doğru yola çekmeye çalışırsın, ikaz edersin, nasihat edersin. Ama düşmanlığını devam ettiriyorsa o zaman gerek olmuyor.
Sonra?
Sanâyia’l-ma’rûfi takî mesârias-sû’. “İyilikleri yapmak kötü şekilde felaketlere uğramaları engeller.”
İyilikleri yapmak, insanın başına felaketlerin gelmesini engeller.
Felaket ne olur?
Harmanı yanar, evi yanar, gemisi batar, arabası çarpar, hastalık gelir, Allah saklasın kötü bir ölümle ölür, günah üzere ölür, imansız göçer… İyilikler, insanın bu gibi durumlara uğramasını engelliyor.
Onun için elimizden geldiğince iyilik yapmaya fırsat arayacağız, imkân bulunca iyilik yapacağız. Elimizden geldiğince… Gözümüzü açacağız. “Burada sevap var, ben bunu hemen yapayım.” diye sevaplara koşturacağız. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri hayır sahiplerini felaketlerden koruyor.
Ve sonuncu cümlesi…
Ve inne kavle lâ ilâhe illallah. “Lâ ilâhe illallah sözünü söylemek.”
Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah… Zikir. Dervişlik.
“Lâ ilâhe illallah demek...”
Tedfeu an kâilihâ. “Bu sözü söyleyen insanı savunur, korur.”
O insanın başından def eder.
Tis’aten ve tis’îne bâben mine’l-belâ. “Lâ ilâhe illallah sözünü söylemek insanın başından doksan dokuz tür belayı def eder.”
Lâ ilâhe illallah demek, insanı belalardan koruyor.
Bu Lâ ilâhe illallah’ı demek çok mu zor? Lâ ilâhe illallah deyince ne oluyor?
İnsanın enerjisi tükeniyor, dizinde derman mı kalmıyor? Yığılıp yolda mı kalıyor, evine götürmek için cankurtaran mı geliyor? İnsanı hastaneye mi kaldırıyorlar? Bu Lâ ilâhe illallah demek çok mu zor bir şey!
Değil. Lâ ilâhe illâllah… Bitti bile. Gayet kolay! Zaman mı yok? Her zaman var. Arabayla giderken Lâ ilâhe illallah de, otobüste gelirken Lâ ilâhe illallah de, gece yattın uyuyuncaya kadar Lâ ilâhe illallah de, dükkânda otururken Lâ ilâhe illallah de, elin imalatlarla meşgul olurken Lâ ilâhe illallah de… Ne olur? Hiç mâni yok!
Büyükler demiş ki; “Eli kârda, gönlü yârda olmak gerek.”
“Kâr” ne demek? Farsçada, “iş” demek.
“Eli kârda olmak” ne demek?
Adam işçi, usta, tornanın başında. İşle meşgul, tamam eli kârda. Biz “kâr” deyince “ticaretten elde edilen fazla kazanç” mânasını alıyoruz. O değil. Kâr, “iş” demek, yani “amel.” Amelenin ameleliği, ustanın ustalığı, işçinin işçiliği… “Kâr” derken uzatarak diyoruz.
“Kar” deyince de “yağan beyaz soğuk kar” akla gelmesin. Eli kârda, eli işte, gönlü yârda, gönlü sevgilide…
Sevgili kim?
Allah.
Hem zahmetsiz, hem zaman bakımından uygun; her yerde söylenebiliyor. Günümüzün her saatinde çok imkân var, hem de çok faydalı.
“Lâ ilâhe illallah demek, söyleyenin başından doksan dokuz cins belayı def ediyor.”
Ednâhe’l-hemm. “En aşağısı tasası, kederi gidiyor.”
Gamlı, kederli, tasalı, içi sıkıntıda; Lâ ilâhe illallah deyince def oluyor.
Onun için Lâ ilâhe illallah’ı çok söyleyelim, çok söyleyelim, çok söyleyelim! O kadar çok söyleyelim ki binleri geçsin. Çok çok söyleyelim...
İnsan işin iç yüzünü anlayınca o kadar güzel, o kadar zevkli, o kadar tatlı bir şey ki zikretmek, zikrullah tadına doyum olmaz.
Evliyâullahtan bir büyüğümüz demiş ki; “Şu hükümdarlar bizdeki şu zevkleri bir bilseler; -ne kadar büyük keyifler, zevkler, eğlenceler, mânevî hazlar, feyizler, nimetler, mânevî güzellikler- bunların ne kadar güzel olduğunu bilseler, bunları bizim elimizden kapmak için ordularını bize çevirirlerdi. Ganimet almak için orduyla oraya buraya savaş açıyorlar. Elimizden bu kıymetli şeyleri almak için bize saldırırlardı. Ama bilmiyorlar.”
Evet, çok kimse zikrullahın zevkini bilmiyor.
İlk başta insana tatsız gelir. O şeytanın ve nefsin diretmesidir. Zikre karşı direncidir. Onu Allah’a dayanarak, tevekkül ederek aştı mı, zorladı mı, ondan sonra zikrin güzelliklerini tatmaya başlar, anlamaya başlar.
Ondan sonra, Kur’ân-ı Kerîm’de methedilen;
وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يرًا وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا
Ve’z-zâkirîna’llâhe kesîran ve’z-zâkirât ve eadda’llâhu lehüm mağfireten ve ecran azîma. [1]
O Allah’ı çok zikreden, Allah’ın kendilerine çok büyük mükâfâtlar verdiği insanlar hâline geliverir.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi zikrini seven, ibadetini seve seve, aşk ile zevk ile yapan kullarından eylesin.
el-Fâtiha…
[1] 33/Ahzâb, 35.
19.05.2000 -
Tevhit Fazileti, Şefaat
14.11.1996 -
Receb Ayı Mukafatlar,
