18.07.2000 - Çocukta Namaz Alışkanlığı, İlmi Söylememek, Laf Taşımak, Kuranı Allahtan Duymak

18.07.2000 - Çocukta Namaz Alışkanlığı, İlmi Söylememek, Laf Taşımak, Kuranı Allahtan Duymak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fî-hi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn, Muhammedini'l-Mustafa ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-ceza.
Emmâ ba'd;
Fe-kâle rasûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem.
مُرُوا أَوْلَادَكُمْ بِالصَّلَاةِ وَهُمْ أَبْنَاءُ سَبْعِ سِنِينَ، وَاضْرِبُوهُمْ عَلَيْهَا وَهُمْ أَبْنَاءُ عَشْرِ سِنِينَ، وَفَرِّقُوا بَيْنَهُمْ فِي الْـمَضَاجِعِ، وَإِذَا زَوَّجَ أَحَدُكُمْ خَادِمَهُ عَبْدَهُ أَوْ أَجِيرَهُ، فَلَا يَنْظُرْ إِلَى مَا دُونَ السُّرَّةِ وَفَوْقَ الرُّكْبَةِ، فَإِنَّ مَا بَيْنَ سُرَّتِهِ وَرُكْبَتِهِ مِنْ عَوْرَتِهِ. حم ش د حل ك ق خط وَالْخَرَائِطِيُّ عَنْ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ.
Mürû evlâdeküm bi’s-salâti ve hüm ebnâü seb’i sinîne va’d-ribûhüm aleyhâ ve hüm ebnâü ‘aşri sinîne ve ferrikû beynehüm fi’l-medâci’i ve izâ zevvece ehadüküm hâdimehû ‘abdehû ev ecîrahu fe-lâ yanzur ilâ mâ dûne’s-sürreti ve fevka’r-rükbeti fe-inne mâ beyne sürretihî ve rükbetihî min avratihî.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bu hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;
Mürû evlâdeküm bi’s-salâti. "Çocuklarınıza namaz kılmayı emredin."
Ve-hüm ebnâü seb’i sinîne. "Onlar yedi yaşlarında iken, çocuklarınıza namaz kılmayı emredin."
Va’d-ribûhüm aleyhâ. "Bu namaz konusunda onlara vurun."
Ve-hüm ebnâü ‘aşri sinîne. On yaşına geldikleri halde, hâlâ kılmıyorlarsa." yani hafifçe tehditli, sertleşme. Yedi yaşından on yaşına kadar alıştırma. Namaza alışmışlarsa, kılıyorlarsa güzel. Aşı tutmuş demektir. Fidan büyümeye başlamış demektir. Canlı, kurumadı iyi. Ama on yaşına geldiği halde hâlâ kılmıyorsa büyükçe akıllanacak yerde kılmıyorsa, o zaman hafifçe vurulacak. Ezip pestilini çıkartın manasında değil.
Niye kılmadın bakim? Gel buraya. Hıı falan tarzında, biraz babalarından, annelerinden, büyüklerinden vaziyetin ciddiyetini anlamalarına sebep olacak bir tatsız muamele. Tatsız muamele güzel değil ama, yapılan işte tatsız. Çocuk namaz kılmıyor bu vahim bir şey. Çocuk Allah’tan korkmuyor. Çocuk Allah’ın emrini tutmuyor. Bu on yaşında böyle yaparsa, ondan sonra daha fena olur.
Onun için bir vahamet alameti olduğundan, onu biraz daha sert bir şekilde hizaya getirmek gerekiyor.
İşin şakası yok!.
Maalesef herhalde bu hadîs-i şerîfi duymuyorlar -daha başka bu konuda aynı şekilde emreden, başka kaynaklardan gelen hadîs-i şerîflerde var- Ya bu hadîs-i şerîfleri duymuyorlar ya da duydukları halde aldırmıyorlar. Çocuğum sağlıklı, afiyetli. Tamam, iyi ama namaz kılmıyor. Hopluyor, zıplıyor, top oynuyor, cam kırıyor her türlü şeye aklı eriyor, okulda da karnesi iyi. İyi ama namaz kılmıyor, sen ondan haber ver. Kur’an’ı bilmiyor, namaz kılmıyor.
Bu çocuk, ne zaman bundan sonra terbiye görecek de iyi bir Müslüman olacak? Ne kadar sene kaldı?
Biraz daha büyüdü mü, kızsa on yedi yaşında, hatta daha erkenden talipliler gelmeye başlar. On altı, on yedi, yirmi bir arada evlenir gider. Alışmadı. Tamam artık o gitti. Kendisi alışmadı, önemsemiyor. Kendi çocuklarını da hiç bu işi önemsetmez. Böylece nesiller gevşer, İslam zayıflar; ortaya dine aldırmayan laubali toplumlar çıkar.
On yaşına geldi mi yataklarında da birbirlerinden ayırın, ayrı yataklar yapın. Hani bazen küçük çocukları bir yatağa yatırırlar ya, üşümesin veya yorgan yok, bir yatakta yatsınlar filan. On yaşına geldi mi yataklarını da ayırın. Hatta odalarını ayırmak lazım. Kızların odası, erkeklerin yatak odası ayrı olması lazım.
Almanya’da bir hoşuma gitti ilk duyduğum zaman. Adam, bizim işçi, bizim vatandaş, Türkiye’ye gitmiş, Alamanyacı. İşsizde kalmış, devletten yardım alıyor, parası pulu da az. Bir ev tutacak.
Benim rahmetli bir talebem vardı. Onun durumunu yakından çok iyi biliyorum. Kız ve erkek çocukları varsa üç odadan daha az bir ev tutamaz, kural koymuş.
Neden?
Bir odada anne baba yatacak, bir odada erkekler yatacak, bir odada kızlar yatacak. Almanya, Avustralya gibi geniş evleri büyük olan bir diyar değil. Madem kız ve erkek çocukları var, evli bir aile. Üç odalı evden daha küçük ev tutamaz diye kural koymuş.
"Bak şu ucuz, şunu tutsana."
"Olmaz hocam müsaade etmez."
Ama yardımda ediyor. 'Gel sana şu evi vereyim. Şunun parası şu kadar da az, keseyim." Çok tenzilatlı veriyor.
İkinci tarafta hadîs-i şerîf’in bir başka tavsiye geliyor. Artık bu devirde, bunun pek geçerliliği yok, ama yine de okuyalım, hadîs-i şerîfte geçiyor.
İzâ zevvece ehadüküm hâdimehû abdehû ev ecîrahu fe-lâ yanzur ilâ mâ dûne’s-sürreti ve fevka’r-rükbeti fe-inne mâ beyne sürretihî ve rükbetihî min avratihî.
Sizden birisi;
İzâ zevvece ehadüküm hâdimehû. "Hizmetçisi, delikanlıyı evlendirdiği zaman."
Ev-abdehû. "Yahut kölesini evlendirdiği zaman." Ev-ecîrahu. "Veyahut ücretle çalıştırdığı fukarayı evlendirdiği zaman." Kız veya erkek evlendirdiği zaman.
Fe-lâ yanzur ilâ mâ dûne’s-sürreti ve fevka’r-rükbeti. "Göbekten aşağı, dizden yukarısına bakmasın."
Fe-inne mâ beyne sürretihî ve rükbetihî min avratihî. "Çünkü göbeğiyle dizi arası avretidir." Avret mahallidir. "Ben onun sahibiyim, efendisiyim" falan diye bakamaz.
Neden?
Evlendirdi artık. Yani nikah oldu. Evlendirmese bir adam kendi cariyesine bakabilir mi?
Bakabilir ve hatta onunla çocuğuda olabilir. Ona sahip de olabilir yani. Tabi şimdi bu işler kalmadı. Evlendi mi onun artık mahremiyeti oluyor. "Ben sahibiyim." deme. Madem evlendirdin artık şey yapma manasına.
Allah evlatlarımızı güzel terbiye etmeyi nasip etsin. Tabi bu öyle olmalı ki, çocuk severek, düğün bayram ederek, camiye gelmeli, namazı evinde de kılmalı. Hatta annesi, babası unutsa, çocuk namaz vakti geçiyor diyebilmeli. Çocuğu öyle yetiştirmek lazım.
Nasıl olur bu?
Şekerle olur, parayla olur, mükâfatla olur, pofpoflamakla olur, alkışla olur. Böyle yapmak lazım.
Allah evlatlarımızı güzel yetiştirmeyi nasip etsin.
كَاتِمُ الْعِلْمِ يَلْعَنُهُ كُلُّ شَيْءٍ حَتَّى الْحُوتُ فِي الْبَحْرِ، وَالطَّيْرُ فِي السَّمَاءِ. ابْنُ الْجَوْزِيِّ خز در صف بر طح عَنْ أَبِي سَعِيدٍ.
Kâtimü’l-ılmi yel’anühû küllü şey’in hatte’l-hûtü fi’l-bahri ve’t-tayru fi’s-semâi.
Ebu Said el-Hudrî Hazretleri’nden rivayet olunmuş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;
Kâtimü’l-‘ılmi. "Bildiği bilgiyi saklayan." Başkalarına öğretmeyen, sır olarak yanında saklayan, sadece ben bileyim başkası bilmesin diyen, özellikle din ilmini saklayan kimseye; Vel’anühû. "Lanet eder." Küllü şey’in. "Her şey." Hatte’l-hûtü fi’l-bahri. "Denizdeki balık." Ve’t-tayru fi’s-semâi. "Gökteki kuşlar bile lanet eder."
İlim denilince, bilgi çokluğu kastedilmiyor. İnsanı Allah’ın rızasına götüren bilgi kastediliyor. Cennete götürülen bilgi kastediliyor. Bunu bilen âlim oluyor, hiç mekteplerde okumamış bile olsa, bunu bilmeyen cahil oluyor. Bilgi çokluğunun doğrudan doğruya bir kıymeti yok. İnsanın bilgisini uygulaması önemli. Bilgisine göre hareket etmesi ve Allah’ın rızasını kazanacak işler yapması önemli.
Bir insan, ilim öğrenmeye kalkıştığı zaman çok büyük sevaplar kazanıyor. İlmi öğreten de sevap kazanıyor, âlim de, muallim de, talebe de çok sevap kazanıyor.
Âlime de, talebeye de, gökteki, yerdeki, görünen, görünmeyen varlıklar dua ediyorlar, hayrına dua ediyorlar. İnsan bilmez ama denizdeki balık kendisine dua ediyor. Allah yolunda, ilim öğrenmeye gittiği zaman veyahut Allah yolunda, ilim öğrettiği zaman.
Böyle öğretilmesi gereken hayırlı, faydalı dini ilmi öğretmeyene de, her şey lanet ediyor. Her varlık lanet ediyor, hatta denizdeki balıklar, hatta havadaki kuşlar bile.
İlmi saklamak uygun değil, söylemek lazım. Ama ehline söylemek lazım. Ehil olmayana söylememek lazım.
İlmin ehli; ilmi hayra kullanacak iyi niyet insanlardır. İlmin öğretilmeyeceği kimseler de ilmi öğrenince onu kötü yolda kullanacak olan kimselerdir.
"İlmin öğretilmeyeceği kimselere bilgiyi vermek, domuzun boynuna gerdanlık takmaktır." diye geçiyor hadîs-i şerîflerde.
İlmin ehli olan, öğrendiği zaman insanlara faydalı olacağı belli olan kimseye de ilmi öğretmemek çok büyük suç oluyor. Onu öğretmeyen âlim çok büyük günaha giriyor. Sahâbe-i kirâm rıdvânullahi aleyhim ecmâin, umumiyetle, Peygamber Efendimiz'den duydukları hadîs-i şerîfleri, 'belki birkaç sözünü, harfini yanlış söylerim de günaha girerim' diye söylememeyi tercih etmişler. Resûlullah'dan çok şeyler görmüşler, çok şeyler duymuşlar. Ama söylemekten çekinmişler. Çünkü 'tam nakledemezsem vebal altında kalırım, Resûllullah’a onun maksadının dışında bir sözü sanki söylemiş gibi nakletmiş olurum, bu da günah olur' diye söylememişler. Bazısı da söylememiş söylememiş, ömrünün sonuna doğru korku gelmiş bu gibi hadîs-i şerîfleri duyduğu için. Yani bildiği ilmi söylemeyen kimseye Allah’ın cezası çok büyük olacak diye. O zaman bildiği kadarıyla ihtiyatlı ihtiyatlı, dikkatli dikkatli duydukları sözleri söylemişler. 'Söylemezdim ama bundan korktum da ondan söyledim. Söylemezsem Allah cezalandırır' diye.
Söylenecek ilmi söylemeyen kimse cehenneme atılacak, ateşten gemler ağzına vurulacak öyle azaplandırılacak diye söylemişler.
كَادَتِ النَّمِيمَةُ أَنْ تَكُونَ سِحْرًا. ابْنُ لَالٍ عَنْ أَنَسٍ.
Kâdeti’n-nemîmetü en tekûne sihran.
Laf taşıyıp getirip götürmek. Ali’nin sözünü Veli’ye, Ahmet’in sözünü Mehmet’e, Hasan’ın sözünü Hüseyin’e... Laf taşımak. 'O sana şöyle dedi. O senin hakkında şöyle şöyle dedi ha! Sen yoktun toplantıda senin aleyhinde böyle böyle konuştu' diyerek birisine laf taşımak. Birisinin söylediği sözü, 'ben duydum falanca senin hakkında şöyle söylüyor' diye laf taşımak.
Çok günah, büyük günah.
Çünkü o söylenen sözden, söyleyenle hakkında konuşulan kimsenin arası gerginleşiyor. 'Vay demek o toplantıda, o bana böyle söylemiş ha! O görür. Ben de ona gösteririm. Zaten onu benim gözüm hiç tutmamıştı' falan. Hadi iki kişinin arası bozuluyor.
Buna Türkçe’de kovuculuk derlerler. Arapça’da nemmamlık derler, nemime derler. Bunu yapan insana da nemman derler. Sır saklayamıyor; senden duyduğunu ona, ondan duyduğunu sana. Böyle dedikoducu, laf taşıyıcı adam. Ondan dolayı bir çok kötülüklere, zararlara sebep oluyor. Hatta adamın karısını dövmesine sebep oluyor. Hatta karısını boşamasına sebep oluyor. 'A! Ben senin karını dün çarşıda falancayla gezerken gördüm' falan. Sormadan, dinlemeden falan. 'Vay benim karı benim iznim olmadan çarşıya pazara mı çıktı. Eve gidince ben ona gösteririm' bilmem ne falan.
Hasılı; nemime işte bu nemmamlık, laf taşıyıcılık, kovuculuk, çok günah. Bu sanki sihir kadar haram. Sihir gibi oldu, sihir seviyesine gelir gibi oldu buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Sihir biliyorsunuz büyük günahlardan birisi İslam’da. Yedi büyük günahtan biriside sihir yapmak. Sihirbaza gitmek, kahine gitmek, falcıya gitmek, büyücüye gitmek, sihir, büyü, fal bilmem ne... Bunların hepsi haram İslam’da. İşte bu haram şey gibi, laf taşıyıcılık da o kadar kötü bir şey. Neredeyse onun seviyesine gele yazdı.
"Gele yazdı" derler bizim taraflarda bir şey. 'Öle yazdım, neredeyse ölecektim' manasında. Bu kâde, Arapça’da o manaya geliyor.
Yine aynı fiil aşağıda geçmiş;
كَادَ الْحَلِيمُ أَنْ يَكُونَ نَبِيًّا. خط وَالدَّيْلَمِيُّ عَنْ أَنَسٍ.
Kâde’l-halîmü en yekûne nebiyyen.
"Hilm sahibi, yumuşak huylu insan, neredeyse Peygamber derecesine çıkı verecek gibi oldu." Peygamber seviyesine çıkacak gibi ola yazdı, neredeyse çıkacaktı. Halimlik de çok kıymetli bir şey. Kızılacak yerde kızmamak, sakin sakin durmak, düşünmek, akıl mantık neyi gerektiriyorsa onu yapmak. Bu da çok kıymetli bir sıfat İslam’da.
Bunun zıttı, acelecilik, kızgınlık, gazaplılık, öfkelilik, öfkelenmek, öfkelenivermek sinirlenivermek, tutamamak kendisini. Bu da çok kötü. Sinirlilik çok kötü.
Adamın birisi Peygamber sallallahu aleyhi ves ellem Efendimiz'den nasihat istedi.
"Ya Resûllullah bana nasihat eyle."
"Nasihat mı istiyorsun?"
Peygamber Efendimiz kısaca dedi ki;
Lâ tağdab. "Gazaplanma."
"Ya Resûllullah bir daha nasihat et."
Lâ tağdab. "Gazaplanma sinirlenme."
"Ya Resûllullah bir daha nasihat et."
Lâ tağdab. "Gazaplanma."
Üç defa böyle söyledi.
Demek ki adamcağızın o nasihate çok ihtiyacı vardı. Demek ki sinirleniveriyordu. Demek ki sinirlenince ne kadar hatalar da işliyordu.
"Lâ tağdab." dedi.
Sinirlenmemekte; aklını, dengesini, mantığını kaybetmemede halimlik. Bu da çok kıymetli! Çok güzel bir sıfat Allah cümlemize ihsan eylesin.
Sinirlenmeyip, kızmayıp, sakin sakin olayı değerlendirip, yumuşak bir şekilde çözümlemeyi Allah nasip etsin.
كَادَ الْخَلْقُ لَمْ يَسْمَعُوا الْقُرْآنَ حِينَ يَسْمَعُونَهُ مِنْ الرَّحْمٰنِ يَتْلُوهُ عَلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. خط وَالدَّيْلَمِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ. وَفِيهِ إِسْمَاعِيلُ بْنُ رَافِعٍ الْـمَدَنِيُّ مَتْرُوكٌ.
Kâde’l-halku lem yesme’u’l-kur’âne hîne yesme’ûnehû mine’r-rahmâni yetlûhü aleyhim yevme’l-kıyâmeti.
Bu da kâde ile geçen hadîs-i şerîflerden birisi. "Şöyle olacak gibi oldu, ola yazdı, neredeyse o derece olacak gibi."
Kâde’l-halku. "Mahlukat, insanlar."
Lem yesme’u’l. "Neredeyse hiç işitmemişler gibi olacaklar."
Hîne yesme’ûnehû mine’r-rahmâni. Lem yesme’u’l Kur’an. "Rahman'dan kıyamet günü Kur'anı dinledikleri zaman, hiç işitmemiş gibi olacaklar." Allahu Teâlâ Hazretleri cennette kullarına hitap edecek. Bu hitabın lezzetine doyum olmayacak.
سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ ﴿٥٨﴾
Selâmün kavlen min rabbi’r-rahîmin. (36/Yâsîn 58)
Selam edecek kullarına. Rahmanın konuşmasından, selâmından büyük lezzet olmayacak ve Allahu Teâlâ Hazretleri Kur’an’ı Kerîm’i okuyacak. Kendisi celle celalûhu rabbel alemin tebarake ve teâlâ hazretleri, Kur’an’ı Kerîm’i okuyacak. Öyle bir zevkle dinleyecekler ki, o kadar hoş olacak ki... Kur’an’ı Kerîm’i, Rahman’dan dinlemek obkadar güzel, o kadar tatlı, o kadar mest edici olacak ki, sanki Kur’an’ı hiç işitmemişler gibi olacaklar, insanlar o zaman onu duyunca.
"Vay be! Aman!" Böyle bayılacaklar, böyle mest olacaklar, sermest olacaklar. Kur’an’ı Kerîm’i Allahu Teâlâ Hazretleri'nin bizzat Cenâb-ı Zât-ı kibriyasından duydukları, işittikleri zaman.
Allahu Teâlâ Hazretleri bizi bi gayri hisab, azaba, gazaba uğramadan, hesaba çekilmeden, mahşer halkına mahcup olmadan, mizanın başında terlemeden, defterler açılıp günahlar ortaya dökülmeden, hemen şöyle iltimaslı tarafından, hesaba çekilmeden cennete girenlerden eylesin. Cennet içeri cemali görenlerden eylesin. Selâmına nail olanlardan eylesin. Kur’an’ı Kerîm’i de ondan şu kulaklarımıza duymayı nasip eylesin.
El Fâtiha.
11.12.2000 -
Ramazan, Şaban, Ramazanda
08.11.1999 -
Ramazan Öncesi, Berat
