13.11.1992 - M.Zahid Kotku Hocaefendi ve Teslimiyet, Hatıralar

13.11.1992 - M.Zahid Kotku Hocaefendi ve Teslimiyet, Hatıralar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
el-Hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânihî. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ hayri halkıhî eşrafi’l-verâ muhammedini’l-mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-din.
Aziz ve mübarek ve sevgili kardeşlerim!
Bundan önceki senelerde muhterem hocamızın [vefatının] sene-i devriyelerinde çeşitli şekillerde hocamızı anmağa, ruhu şâd olsun diye çeşitli çalışmalar yapmaya gayret etmiştik. Bir keresinde, yolu tasavvuf olduğu için, tasavvuf sempozyumu tertiplemiştik, bir kitap halinde çıktı. Çok kıymetli üniversite hocaları, ilim adamları bu hususta çok kıymetli bilgiler ihtiva eden tebliğler sunmuşlardı.
Hocamızı cemaatimizin büyük kısmı bilir ve tanır. Bilmeyenler için de bir bilgi olsun diye hatırlatalım. Hocamız rahmetullahi aleyh Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in evlatlarından idi. Onun mübarek sülalesinden Kafkasya’ya gelmiş seyyidlerden, seyyid ailesinden idi. Kafkasya’nın eski bir hanlık merkezi olan Nuha şehrinde dünyaya gelmiş. Şimdi Azerbaycan’ın iç kısımlarında Dağıstan’ın güneyinde yer alan Nuha şehrinde dünyaya gelmiş. Bu şehrin şimdiki adı Şeki kasabası. Ben görmedim görenlere sordum, hocamızın ailesinin yerleşmiş olduğu Bursa’ya benzeyen, ipekçilikle geçinen, dağ yamacında, ahalisi tertemiz has müslüman olan güzel bir kasaba olduğunu Azerbaycan Müftülüğü’nden bir hocaefendi anlatmıştı.
“Hocamız rahmetullahi aleyh cennet mekân[ın] şemâili, simâsı, şekli nasıldı?” diye soranlara bir açıklama olsun diye söylüyorum. Çok heybetli bir kimseydi. Heybeti kadar da sevimli, hoş ve güzel bir kimseydi. Herkes sevdiğini güzel görür de, yalnız hocamızın tanımadığı insanlar üzerindeki intibâsı da böyleydi. İlk defa Ankara’ya geldiği zaman, bizim evimizin sahibesi, o civardaki bir kasabadan bir Anadolu hanımı, ev sahibesi yaşlı teyze geldi bana soruyor; şöyle şu cümleyle soruyor;
Kimdi o güzel adam? Yani sizin eve gelmiş o güzel adam kimdi?
Hocamızı uzaktan görmüş, böyle anlatıyor. Anadolu tabiriyle, kalbinden geçeni diliyle aynen söyleyen bir safiyet içinde, “Kimdi o güzel adam?” diye öyle soruyor.
Hocamız rahmetullahi aleyh cennet mekân biz evlatlarını zaman zaman yanında gezdirirdi. “Gel bakalım.” diye alırdı muhtelif şehirlere giderdik, muhtelif camilerde namaz kılardık. Onu uzaktan görenler yanıma yanaşıp sorarlardı;
Kim bu zât-ı muhterem? Bu mübarek şahıs kim?
Yani derhal bir kalabalığın içinde müstesna olarak dikkati çeken bir güzelliği, heybeti ve cazibesi vardı. Pembe beyaz teni, kırmızı yanakları vardı. Uzun, heybetli sakalı vardı. Güleç bir yüzü vardı. Görenleri kendisine bendeden bir güzel hali vardı.
Çok güzel konuşurdu, tesirli konuşurdu ve irticalen konuşurdu. Önceden hazırlanmaya ihtiyaç duymayan bir coşkunlukla konuşurdu, bilhassa hutbeleri müthiş idi. Yani müthiş kelimesi, insanı korkutan, dehşet veren, çok heybetli hutbe irâd ederdi.
Rahmetli Ali Rıza Sağman’ın ziyaretine gitmiştik. O da aynı şeyi dikkatini çekmiş. Öyle tanıtmıştı [beni] yanındakilere; “Bu şahsın hocası şöyle kimseydi.” diye hutbelerdeki heybetinden, heybeti dikkatini çekmiş onun üzerinde durarak anlatmıştı.
Hocamız hutbede, sanki bir İslâm ordusunun önündeki bir başkomutan gibi, o kadar heybetli olurdu. Başımızı kaldırıp da konuşurken yüzüne bakmaya cesaret edemeyecek kadar tesiri altına alırdı ve çok güzel konuları işlerdi. Haftalarca bir konuyu işlerdi ve bıktırmadan işlerdi. Üç hafta, dört hafta, beş hafta, altı hafta bir konuyu aldı mı derinliğine, derinliğinden daha derinliğine öyle işlerdi.
Bendeniz kardeşiniz ilahiyat fakültesinde profesörüm. Bir ev dolusu, daire dolusu kitabım var ama kitaplarda olmayan, kitaplarda görülemeyecek olan, profesörlerin bilmediği, bilemeyeceği çok şeyi kendisinden öğrendim, dinledim. Başkaları da muhakkak öyle görmüşlerdir, dinlemişlerdir, aynı kanaate gelmişlerdir.
Milyonlarca tanıyan, kendisini seven kimse vardı.
Hocamız rahmetullahi aleyh 1980 yılında haccı yapmış olarak geldiler ve bir hafta sonra o tertemiz haliyle, yatakta hasta olarak geldiler ve âhirete bir Perşembe günü öğleden önce irtihal eylediler. Kabri de bu şu anda bulunduğumuz Süleymaniye Camii’nin önünde, Kanûnî Süleyman Han’ın türbesinin az ilersindedir.
Tabii o türbenin kenarında tekkenin, Gümüşhaneli Tekkesi’ne ismini vermiş mübarek hocası Ahmed Ziyaeddin Efendi hazretleri var, valide hatunla beraber orada metfunlar. Az ilerisinde de hocamızın kendisinden ilk defa tasavvuf dersini aldığı Ömer Ziyaeddin Efendi hazretleri var. Hususi notlarını yazdığı hatıra defterinde, bir yaz ayında nasıl gidip ona intisab ettiğini yazıyor. O hocası yakınında. Kendisinin yanında tasavvufi terbiyesini gördüğü, halvetler çıkardığı Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi hazretleride az ileride. Hocamızın şöyle yatışı itibariyle durumu, her ikisinin kabrinden kıbleye göre biraz daha geride her ikisine doğru böyle duruyor. Fakat yatış tarzı her ikisinden de biraz daha yukarı tarafta, hocalarının yakınlarında, aralarında kısa bir mesafe, böyle hocalarıyla beraber şu ön taraftaki kabristanda bulunuyor.
Vefat ettiği gün perşembeydi, Cuma günü cenaze namazı kılındı. Bu Süleymaniye Camii’nde kılındı ve bu Süleymaniye Camii doldu. Ben biraz erken geldiğim için şu ön taraftan dışarıya çıkma imkânı bulamadım. O kadar izdihamlı idi ve neredeyse kabrin yanına giremeyecektim. Damadıyım diyerek ancak polisler kapıyı açtılar. Kapıdan kabristan tarafına geçip başına gelebildim.
Cenaze namazı tâ esnaf hastanesinin yanına kadar devam ediyordu ve Şehzadebaşında trafik aksamıştı. Cenaze o kadar [kalabalıktı.] Bir gün içinde yani duyan uçakla, otomobille gelmiş ve cenaze namazında bulunmaya gayret etmişler. Ayrıca haber verdiler ki Mekke-i Mükerreme’de gıyabında, oradaki sevenleri gıyab cenaze namazı kılmışlar. Kuveyt’te sevenleri gıyabında cenaze namazı kılmışlar. Böyle sevgisi yurdun içine, dışına her tarafa yayılmış bir kimseydi.
Tasavvufun tabii kıymetini bilenler var, kıymetinden habersiz olanlar var, tenkit edenler var.
Hocamız cennet mekân rahmetullahı aleyh hazretleri, bu kadar geniş bir mühib ve kendisine bağlı bu kadar geniş bir daire tesis etmiş olmasının yanısıra başka kimselerde rastlanılmayacak, ibret alınacak bir takım vasıfları da olan bir kimse.
Balkanlar’ın ve Türkiye’nin en büyük motor fabrikasını ilk önce o kurdurmuştur. Onun dizi dibinde, onun işaretleriyle ve bu kadar büyük çapta yani teknik bir iş. Aslında dinî bir iş değil ama nasıl, âyet-i kerîmede düşmanlar için her çeşit gücün kuvvetin hazırlanması Kur’ân-ı Kerîm’de emredilmişse; nasıl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; el-Mü’minü’l-kaviyyu hayrun ve ehabbü ilallâhi mine’l-mü’mini’d-da’îfi ve fî küllin hayrun. “Kuvvetli müslüman zayıf müslümandan daha hayırlıdır. Her ikisi de hayırlı olmakla beraber hem daha hayırlıdır hem de Allah onu daha çok sever. Allah indinde daha sevgilidir.” buyurduğu için, yani sadece tasavvufi bir çalışmayla kalmamış aynı zamanda bu çeşit çalışmalarda sosyal ve teknik ve ekonomik çeşitli birçok teşebbüsleri başlatmış bir kimse olması bakımından, balkanların yani Türkiye ve diğer devletler dahil en büyük motor fabrikasını kurdurmuştu.
Sonra sosyal hayatta pasif bir şekilde, yalnız ibadetle meşgul olmayıp aynı zamanda sosyal hayatın tanzimi, cemiyetin yükselmesi için politika tarafına da yani devletin yönetilmesine, devletin iyi insanlar tarafından yönetilmesi tarafına da işareti ve o tarafa da himmeti olduğundan o sahada da çalışmalar yapılmıştır.
Onun işaretiyle nice tesisleri açıyoruz.
Böyle şu noktaya işaret etmek istiyorum ki yani dervişlik, tasavvuf, işte bir kenara çekilip terki dünya eyleyip, dünyayla meşgul olmamak, pasif kalmak, bu sebepten de, böyle olduğundan dolayıda zararlı olmak, başkasının sırtından geçinmek gibi tenkitler yapılıyor. Bunun doğru olmadığının müşahhas misalidir Hocamız rahmetullahi aleyh ki, yani evet, böyle bir ârif idi. Manevî makamı böyle yüksekti. Şânı, şöhreti hudutlardan cihanın her tarafına yayılmıştı.
Memleketin içinden, dışından nice halifeleri, nice mühibbanı vardı ama bir taraftan da yani hayat için lüzumlu, İslâm'ın kuvvetlenmesi için gerekli, müslümanların saadeti için, selameti için lazım olan her işte de önder idi. Ve onları yaptıran, fiilen yapan ve bunlar için gerekli zemini tesis eden, ettiren bir kimse idi. Hayatı, tasavvufun ne kadar güzel olduğunu gösteren ve tasavvufa yapılan tenkitlerin hepsine müşahhas bir cevap mahiyetinde olan bir kimse idi. Hayatında binlerce kerâmetleri zâhir ve bâhir idi.
Her sözü hikmetli, her hâli kerâmetli bir müstesna kimse idi ki, birkaç tanesini mesela ben şöylece anlatayım.
Ankara’da, komşularımızdan birileri ziyaretine geliyorlar ama sarımsaklı yemekler yemişler. Çekine çekine geliyorlar. Hocamızı sevdikleri için ziyaret edecekler. Üstelik bir tanesi bir başka şeyh efendiye bağlı fakat [Hocamızı] seviyorlar. Daha kapıdan girerken elinde bir kitap, açmış; bakın demiş, bu kitapta ne güzel sarımsağın vücuda şöyle faydalı olduğu, tansiyonu tanzim ettiği, antiseptik olduğu, mikropları öldürdüğünü yazıyor filan diye böyle hemen işaret etmiş.
Bendeniz de bir gün Ankara’dan [İstanbul’a] geliyorum tek başıma. Otobüse bindim, otobüste aklıma bir ilahi geliyor. Söylediği sözleri şöyle;
Gönül ayinesin sôfî
Eğer kılur isen sâfî
Açılır sana bir kapu
Ayan olur Cemâlullah.
“Ey sofi, ey derviş! Gönül aynasını paslardan siler temizlersen, tertemiz olursa gönlün, o zaman sana bir mânevî kapı açılır ve Cemâlullahı gönlünle müşâhede edersin.” mânasına bir ilahi. Sözü de güzel, sadası da güzel, bestesi de güzel.
Ben şimdi otobüse bindim içim bunu söylüyor, uyuyorum uyanıyorum içim bunu söylüyor. Dikkatimi çekti, dedim ki, “Ya benim zihnim niye buna takıldı? Biraz da başka ilahi söyleyeyim, başka konularla meşgul olayım.”
Zorluyorum kendimi başka konulara geçiyorum, onlar üzerinde tekrarlarda bulunuyorum ama biraz sonra yine bu konu. Yine bu konu geliyor önüme. Bütün gece yol boyunca, Ankara’dan İstanbul’a kadar içim bunu söyledi.
Sonra Topkapı’ya geldim, sabah vakti. Namazı orada terminalde kıldım, dolmuşa atladım, İskenderpaşa’ya geliyorum, içim yine bunu söylüyor. İçeri girdim, hocamız işrak namazını camide kılmışlar, yeni gelmiş köşesine oturmuş.
Avluya bakan odada minderin üstünde şöyle heybetli bir tarzda otururdu. Sarığını arkaya doğru şöyle attırmış, yüzü güneş gibi pırıl pırıl nurlu, mütebessim. Hoş geldin dedi, halimizi hatırımızı sordu, kızlarını torunlarını sordu ben cevap verdim. “Bak.” dedi, “Ne güzel söylemiş değil mi?” dedi. Hemen şöyle elinin yanında duvar rafı vardı, telden bir raf. Duvar rafında telefon dururdu tek olarak, başka bir şey de durmazdı. Oradan bir kitabı aldı; ince, matbu değil, el yazması bir kitap. Aldı, sayfayı açtı, “Bak ne güzel söylemiş, al.” dedi. Bana verdi kitabı, ben de aldım. Baktım, benim Ankara’dan söylediğim ilahi yazılı orada.
Gönül ayinesin sôfî
Eğer kılur isen sâfî
Açılır sana bir kapu
Ayan olur Cemâlullah.
Yani oradan beni tesiri altına almış, oradan beri onu söylettiriyor, ondan sonra elime tutuşturuyor. Ondan sonra da tabii kitapları bana intikal etti, yani kütüphanesi bende. O kitabı aradım ama o kitap yok, kütüphanesinde de yok.
Nereden getirdi kerâmet yoluyla, nasıl bana gösterdi, sonra nereye gönderdi onu bilmiyorum. Ama böyle.
Arkasında birisi çıkıyor camide, aklından bir şey geçiriyor, şöyle döner onun cevabını verir. Böyle bir hali vardı. Yani Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuyla, keremiyle bu gibi haller kendisine ikram olunmuş bir kimseydi.
Serâpâ zikir idi. Ben kendisiyle seyahatlerde beraber yattığımız oldu aynı odada, başka zaman cesaret edemem. Tabii kendisinin odası vardır, ben utanırım ama seyahattir diye tabii yattığımız oldu. Derin uykudayken, horul horul uyurken, uykusunun en derin yerindeyken kendisinden muntazaman Allah Allah Allah Allah... diye böyle zikir sedasının geldiğini bilirim. Yani uykuda uyanıklıkta, gecesinde gündüzünde, demek ki tepeden tırnağa, zâhirden bâtına çok zikirle meşgul olmasından serâpâ zikir hâline gelmiş bir kimseydi.
Şimdi Avrupalılar İslâm'ı tabii anlasalar, anlayanları müslüman oluyor. Ama menfaati bozulacak olanlar veyahut liyakati olmayanlar İslâm'ın kıymetini anlamıyor. Müslümanlığa, hidayete layık olmayanlara Allah bunun kıymetini bildirmiyor. Onu da anlıyorum çünkü hidayet Allah'ın bir insana vereceği en kıymetli ikram. Hidayete erdi mi bir insan cennete girecek. Allah sevmediği kimselere de, zalimlere, kâfirlere, fâsıklara, günahkârlara da bu güzel ikramı vermiyor.
Vallâhu lâ yehdi’l-kavme’z-zâlimîne. “Zalimlere Allah hidayet vermez.” Vallâhu lâ yehdi’l-kavme’l-fâsıkîne. “Fasıklara Allah hidayet vermez.”
Anlayan anlıyor İslâm'ın kıymetini.
İslâm tarihinin çıkışını, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin hayatını düşünelim.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz İslâm'ı nasıl getirdi?
Elinde kılıç mı vardı?
Kılıç mı çekti?
Mekke-i Mükerreme’de nasıl yaşadı?
Nasıl ilk baştan müşrikler kendisine hakaret ettiler?
Nasıl tazyik ettiler?
Nasıl müslümanları işkenceye mâruz tuttular?
Nasıl bazılarını şehit ettiler?
Nasıl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i Mekke-i Mükerreme’den hicret ettirmeye mecbur ettiler?
Allah'ın hikmeti var ama zalimlerin de zulmü ve baskısı dolayısıyla hicret oldu. Medine-i Münevvere’de yine rahat bırakmadılar. Medine-i Münevvere’de ordular göndererek, tazyikler yaparak müslümanlara eza cefa ettiler. Ondan sonra büyük devletler ordu toplayıp, Peygamber Efendimiz'in peygamberliğini duyduktan sonra, Tebük’e kadar Bizans orduları geldi, müslümanlarla çarpıştılar. Küçük bir müfrezeyi çoğunu şehit ettiler pek azı Medine-i Münevvere’ye döndü.
Bunların hepsi biliniyor. Nasıl haçlı orduları geldikleri zaman Kudüs’te 70 bin kadın, erkek, çocuk demeden ahaliyi kestiler, yollarda nasıl zulümler yaptılar, bunların hepsi biliniyor.
Demek ki aslında İslâm'ın özünde sevgi var, muhabbet var. İslâm sevgi dini, mazlumiyet dini, merhamet dini fakat karşı taraf bu baskıları, hücumları, zulümleri arttırdığı zaman onların zulmüne karşılık vermek ve savunmak mecburiyeti hâsıl olmuş.
İslâm'ın bu sevgi dini [oluşu] en başta, yuhibbühüm ve yuhibbûnehû. “Allah'ın kulları sevmesi.” Ve yuhibbûnehû. “Ve kulların Allahu Teâlâ hazretlerini sevmesi.”
Başta Allah sevgisi olarak tezahür ediyor ama bu sevginin iki istikameti var; önce Allah'tan kullarına sevgi, sonra kulların gönlünde Allahu Teâlâ hazretlerine karşı aşkullah, muhabbetullah ateşinin yanması, O’na karşı sevginin belirmesi.
Allah kullarını niçin seviyor?
Allahu Teâlâ hazretleri kullarını kendisine mutî olduğu zaman, itaat ettiği zaman seviyor ve kendisine ibadet ettiği zaman, kendisini zikrettiği zaman seviyor. Ondan sonra o sevgiden kulun gönlünde Allah'a karşı muhabbet hâsıl oluyor ve Müslümanlık ilerledikçe, iman kuvvetlendikçe kul terakki ettikçe Allahu Teâlâ hazretlerine karşı sevgisi ziyadeleşiyor. Her yaptığı iş Allah rızası için olmaya başlıyor. Yani Allah için almak, Allah için vermek, Allah için kızmak, Allah için sevmek derecesine geliyor.
Allah’ı sevmek böylece dinin esası, temeli, aslı, direği oluyor. Allah'ın sevgiside birçok sevgileri beraberinde kulun gönlüne getiriyor. O sevgilerden birisi Allahu Teâlâ hazretlerinin elçisi, gönderdiği resûlü, vazifeli kulu, onu sevmek. Allah'ın elçisi olduğu için sevmek, Allah sevmiş olduğu için sevmek, Allah güzel sıfatlarla tavsif etmiş olduğu için, güzel ahlâk ile mütehallik eylemiş olduğu için sevmek... Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmek de buradan oluyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bunun gerekliliğini sahih hadîs-i şerîflerle şöyle ifade ediyor:
Vellezî nefsî bi-yedihî. “Şu canım, nefsim, kudreti elinde olan Rabbime, Allah'a yeminler olsun ki.” Lâ yü’minü ehadüküm. “Sizden biriniz iman etmiş olmaz.” Hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve’n-nâsi ecmaîn. “Sizden birinizin yanında ben babasından da daha sevgili olmadıkça, ben evladından da daha sevgili olmadıkça, ben bütün diğer insanlardan da daha sevgili olmadıkça o kişi bu sevgiyi bu hâle getirmiş seviyeye gelmedikten sonra hakiki mü'min olmaz.”
Yani imanı kâmil olmaz, imanın tadını tam manasıyla tatmış olmaz, imanı kalbine tam yerleştirmiş olmaz demiş oluyor.
Demek ki Allah celle celâlühû hazretlerini elbette seveceğiz. Çünkü Yaradanımızdır, her nimetimiz O’ndandır, varlığımız O’ndandır. Şairin dediği gibi;
Vücûd bahşi ilâhî, hayât bahşi kadîm.
Vücâd cûd-u ilâhî, hayât bahşi kadîm.
Yani, “Varlığımız Allah’ın cûd u cömertliğinin bir icabı, hayat da O’nun lütfu. Hayatın içindeki nimetlerler de O’nun ikramı. Elbette o Allah'ın sevgisi, o nimetleri veren mün’im-i hakîkiye olan sevgi tabii.”
Onun neticesi olarak, Allah'ın sevdiği, güzel sıfatlarla bezediği Resûlullah’ı sevmek; o da âyet-i kerîmeyle, hadîs-i şerîflerle, dinimizin esası olduğu bildirilmiş bir muhabbet şubesi. Yani İslâm muhabbet dinidir, aşk dinidir, sevgi dinidir. Önce Allah'a, Resûlullah'a. [Sonra,] Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yeryüzünde hayatından sonra makamına vâris kıldığı, ulûmuna vâris kıldığı alimler, yani el ulemâ-u veresetü’l-enbiyâ hadîs-i şerîfinde bildirildiği gibi mürşidler.
Alim, Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan, hadîs-i şerîflerde anlatılan alim, coğrafya bilen, tarih bilen, fizik bilen, kimya bilen değil; Allahu Teâlâ hazretlerini bilen, Resûlullah’ı bilen, Kur’an’ı bilen, dini bilen, dünyayı âhireti, hayrı şerri, Allah'ın sevgisi yollarını, gazabına uğrayacak sebepleri bilen kimse demek. O ulemâ. Bunları sevmek de Resûlullah’ı sevmenin gereği, Allah’ı sevmenin gereği.
Nasıl Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i Allah'ın habibi diye, Allah'ın Resûlü diye, gönderdiği mübarek insan diye seviyorsak onun vârisleri olan ulemâ-i muhakkikîni, meşâyıh-ı vâsılînimizi de o sevginin tabii bir devamı olarak seviyoruz.
İşte hocamız rahmetullahi aleyhi sevmemizin temeli bu, sevmemizin gerekçesi bu. Resûlullah'ın vekili olduğu için ulemâ-i âmilînimiz, ulemâ-i râsihînimiz, yani akrauhum diye hadîs-i şerîfte bildirilen, Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi bilen, en çok okuyan, en iyi nüfuz etmiş kimseler olarak, ondan dolayı seviyoruz.
Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, ikrâmâtı, ihsânâtı üzerlerinde dâim olsun. Kabirleri pürnûr olsun. Allahu Teâlâ hazretleri kabir istirihatlerini müzdâd eylesin, nurlarını, sürurlarını ziyade eylesin.
Bir insanın âhirette ruhunu şâd etmek için yapılacak şeyler, Allah'ın rızasına uygun faaliyetler onun niyetine yapılırsa onun ruhu şâd olur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
“Kişilerin yapmış olduğu ameller, Pazartesi Perşembe Allahu Teâlâ hazretlerinin divanına çıkartılır, arz olunur. Kullar şunları işlediler, şu sevaplı şu günahlı işleri yaptılar diye. Cuma günleri de, âhirete göçmüş olan büyüklerine arz olunur. Geride kalan evlatların, yakınların şunları yaptılar, şu sevaplı işleri işlediler veya şu hataları yaptılar diye. Eğer sevaplı işler yapmışsa geride kalanlar, onların nurları kabirlerinde artar, sürurları artar yani sevinçleri ziyadeleşir. Eğer geride kalanlar, onların yakınları hatalı işler yapmışlarsa evlatlar, o zaman da onlar üzülürler ezalanırlar.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, böyle günah işleyen kimselere o bakımdan; “Allah'tan korkun, kabirde mevtanızı ezalandırmayın.” buyurmuş.
Bir insanın vefat etmesiyle işi bitiyor, defteri kapanıyor amma bazı insanların defterleri kapanmıyor, sevapları yazılmaya devam ediyor. Hatta bazı kimselerin de günahları yazılmaya devam ediyor. Eğer bir insan arkasından kendisine dua edecek hayırlı evlat bırakmışsa onun defterine sevaplar yazılıyor. Eğer bir insan arkasında faydalanılan bir ilim bırakmışsa onun sevabı devam ediyor. Eğer bir insan arkasında sadaka-i câriyeler bırakmışsa, yani faydası cereyan eden, faydalandırması, kulların ondan istifadesi devam eden yapılmış hayrât u hasenâtlar, bir kimse bunların sahibiyse onlardan istifade edildiği müddetçe o kimsenin sevapları yazılmaya devam ediyor. İyi bir çığır açmışsa açtığı çığırda yürüyenlerin sevapları kadar, onların sevaplarından bir şey eksilmeden o mübareğin ruhuna sevaplar gönderiliyor, ruhu şâd oluyor, defterine yazılıyor. Kötü çığır açanlara da tabii kötülükler gider. O ayrı mesele.
Burada hocamız rahmetullahi aleyh cennet mekanın tabii bizler evlatlarıyız. Nasıl ki bir mürşid-i kâmil insana babasından anasından yakınsa, nasıl sahâbe-i kirâma Peygamber Efendimiz analarından babalarından yakın idiyse, yolda olan evlat da yani mânevî evlat, derviş de yolda olmayan neseb evladından önde gelir.
Biz de bu mühibbân, bu dervişân bu evlatları, evlatlarıyız hocamızın.
Tabii bizim okuduğumuz hatimler, çektiğimiz tesbihât, tehlilâs, salavât-ı şerîfeler elbette hem onun ruhu için okuyoruz hem de eğer onun ruhu için okumasak bile onun evlâdı olduğumuz için, onun terbiyesiyle yetişmiş olduğumuz için, bizim sevaplarımızın bir misli biz ona bağışlasak da bağışlamasak da ona gidiyor. Yani milyonlarca müridinin yapmış olduğu âmâl-i sâlihanın misli hocamızın defterine yazılıyor. Hadîs-i şerîflerde müjdelendiği üzere.
Ayrıca kurmuş olduğu sosyal müesseseler, ictimai müesseseler, daha başka emrettiği vakıflar ve diğer hayrât u hasenât tabii onların da sevapları kabrine gönderiliyor, Allah tarafından defter-i âmâline yazılıyor. Arkasında bırakmış olduğu ilim, kitapları, yetiştirdiği dervişler, halifeler, irfana vâsıl olmuş olan kimseler, tabii bu ilimler de başkalarına anlatıldıkça hocamızın kabrine sevaplar yağıyor.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Hocamız rahmetullahi aleyh’in kabr-i şerîfine ne kadar sevapların, her gün nasıl böyle melekler tarafından getirilip defterine yazıldığını, bu feyizlerin, seneler geçmesine rağmen bu muhabbetin, bu coşkunluğunun neden olduğunu oradan anlayabilirsiniz.
Kardeşimiz soruyor ki;
[Mehmed Zahid] Hocamızın ibadetleri devamlı mıydı bize ibadetler için neler tavsiye ederdi?
Tabii bunun mufassal, geniş cevabı hocamızın Tasavvufi Ahlak kitabında, Mü’minlere Nasihatler kitabında, Hadislerle Nasihatler kitabında, Ana Baba Hakları kitabında, Nefsin Terbiyesi kitabında vardır. Ama hocamızın başlıca ibadetlerini söylememiz gerekirse, başka yerlerde görmediğim, başka camilerde sizin de pek görmediğiniz sabah namazından sonra işrak vaktine kadar oturmak ibadetini başta söyleyebiliriz.
Biliyorsunuz ki bu, İmam Ebû Dâvûd’un kitabında, İmam Tirmizî’nin hadis kitabında ve daha başka kaynaklarda altı yedi tane hadîs-i şerîf söyleyebilirim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sabah namazından sonra oturup zikrullahla meşgul olmayı sevdiğini ve bizlere tavsiye ettiğini bu hadîs-i şerîfler bildiriyor.
Bir hadîs-i şerîfte, böyle sabah namazından sonra oturup zikirle, evratla, duayla meşgul olanın o gün bir hacc ve umre sevabı kazanacağı bildirilmiş. Bir başka hadîs-i şerîfte, rızkının çok bol olacağı, âfâkı dolaşıp rızık aramasından daha bol rızıklara mazhar olacağı bildirilmiş.
Evet öyledir, gökten yağarcasına rızıklar bol oluyor. Daha başka mânevî faydaları olduğu belirtilmiş. Hassaten bu sünnet-i seniyye, herhalde pek çok yerde yapılmıyordu ama hocamızın özellikle üzerinde durduğu ve ısrarla yaptığı ve bize de tavsiye ettiği ibadetlerden birisidir.
Ben de âcizâne, bu soru sorulunca ilk önce onu tavsiye ederim. Sabah namazından sonra durumunuzu ayarlayın, camiden çıkmayın. Güneş doğup yarım saat geçinceye kadar, işrak namazı vaktine kadar ibadetle, Kur’an’la, ilimle, irfanla meşgul olun, kalkıp iki rekât işrak namazınızı kılın ve bu sevapları kaçırmayın.
Hocamız bunun dışında duhâ namazını yani sabahla öğlen arasında, akşam namazından sonra, akşamın sünnetinden sonra evvabîn namazını tavsiye ederdi, o da günahların affına sebeptir. Gece yatarken taze abdest alıp dört rekât namaz kılmayı çok tavsiye ederdi.
Bunu da ben aynen size ısrarla intikal ettirmek istiyorum. Yatarken abdestsiz yatmayın, abdest alın, varsa bile abdestinizi tazeleyerek, yenileyerek abdest alın dört rekât namaz kılın, abdestli yatın çünkü bu da bütün gece ibadet etmiş kadar sevap kazanmaya sebep olacak.
Demek ki gece yatarken böyle yatarsanız, sabah namazından sonra işrak vaktine kadar öyle beklerseniz, geceniz gündüzünüz muazzam ibadetlerle, hacc umreler yapmış gibi, bütün gece uyumamış ibadet etmiş gibi sevaplı geçecek.
Bir de teheccüt namazına kendisi kalkardı. Hatta teheccüt namazından sonra uyumazdı hocamız. Yani geceleyin kalkardı, ibadete başlardı, sabah namazına kadar devam ederdi odasında, biz bunun inceliklerini bilemezdik, nelerle nasıl meşgul olduğunu bilemezdik ama mânevî mertebelerin çoğunun o ibadetlerle kazanıldığını şöyle elimle tutmuş gibi size ısrarla söyleyebilirim.
Onun için teheccüt namazını size tavsiye ederim. Uykunuzu bölüp, Kur’ân-ı Kerîm’de de bildirilen;
Ve mine’l-leyli fe-tehecced bihî nâfileten leke asâ en yeb’aseke rabbüke makâmen mahmûdan. âyet-i kerîmesinde Efendimiz'e tavsiye edilmiş olan o namazı ben de tavsiye ederim.
Kardeşime teşekkür ederim ki hangi ibadetleri severdi diye sordu.
Demek ki işrak namazını severdi tavsiye ederdi. Duha namazını severdi tavsiye ederdi. Akşamda sonra evvabin namazını severdi tavsiye ederdi. Gece yatarken abdest alıp dört rekât namaz kılıp yatmayı tavsiye ederdi severdi. Teheccüt namazını çok sever ve çok uygulardı. Pazartesi Perşembe oruçlarına riayet etmeyi tavsiye ederdi. O oruçları [tutun,] o namazları kılın, o sevaplara siz de nâil olun.
Şimdi hatimler, tesbihler, zikirler, salat u selamlar. Bunların hepsinin duasını yapalım.
Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillâhirrahmânirrahîm.
Le-kad câekum rasûlun min enfusikum ‘azîzun ‘aleyhi mâ ‘anittum harîsun ‘aleykum bilmu/minîne raûfun rahîm. Fe-in tevellev fekul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hu aleyhi tevekkeltu vehuve rabbu-l’arşi-l’azîm.
Sadakallahu’l-Azîm. Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale’l-mürselîn velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn.
Sübhane rabbiyel aliyyil a’lal vehhab.
Elhamdülillahi hakka hamdihi. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Ya Rabbena, ya Rabbena, ya Rabbena,
Acizane nacizane kardeşlerimizin şu okunmuş olan yapmış oldukları hatmi şeriflerini salavatı Şerifeleri kelime-i tevhîdlerini süveri Kur’aniyelerini ve sâir esma zikirlerini ve hayratu hasenatlarını lütfunla kereminle yarabbi kabul eyle. Eksiklerini kusurlarına nazar eylemeyip şu âciz naciz ibadetlerimizi rahmetine ermemize rızana vâsıl olmamıza vesile eyle. Yâ Rabbi! fazlu kereminden o gayb hazinelerinden bizlere sayısız hadsiz hesapsız ecri ceziller sevabı kesirler ihsan eyle. Yâ Rabbi! hâsıl olan ücuru mesubatı şu mübarek gecede evvele Efendimiz Peygamberimiz Muhammedi Mustafa aleyhi efdalüss salavati ev ekmelüs tahiyyatü teslimat hazretlerine arz ve hibe ve haki pakine hisab eyledik kabul eyle. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi cümlemizden ve bunları okuyan kardeşlerimizden ve hazır bir meclis olan cemaatimizden hoşnut ve razı eyle. Cümlemizi ayrı ayrı Peygamber Efendimiz'in şefaatine iltifatına teveccühüne sevgisine mazhar eyle. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şefaatiyle firdevsi alaya bi gayri hisab girmeyi kendisine komşu olmayı cümlemize nasip eyle. Yâ Rabbi! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek alinin pak ashabının cümle etbaının ve hâsseten verese-i Nebi olan ulemai muhakkikin ve meşayıhı vasilin sadadı turuk-u aliyyemizin, Ebû Bekri Sıddık ve Aliyi Mürtezadan müteselsilen hocamız Muhammedi Zahid-i Burseviye kadar güzeran eylemiş olan silsile mensuplarının sadadı meşayıhı turuk-u aliyyemizin ve onlara bağlı halifelerinin müridlerinin mühiblerinin kardeşlerimizin ruhlarına ayrı ayrı hediye eyledik vâsıl eyle. O mübarek sevgili Salih evliyâ kullarının himmetlerine teveccühlerine iltifatlarına bizleri nâil eyle. Firdevsi alada bizleri onlarla beraber eyle.
Yarabbi ahrete göçmüş olan bütün Müslüman geçmişlerimizin ana ve babalarımızın dede ve ninelerimizin ecdadı ceddadımızın akrabau taallukatımızın kardeşlerimizin ihvanımızın evlatlarımızın zürriyetlerimizin arkadaşlarımızın dostlarımızın sevdiklerimizin ruhlarına hediye eyledik vâsıl eyle.
Bu beldeleri fetheden fatihlerin şehitlerin gazilerin şu muazzam mabedi şerifi inşa etmiş olan Kanuni Sultan Süleyman hanın ve Mimar Sinanın ve önündeki hazirede kabristanda medfun bulunan mümini müminatın ve beldemizin medarı iftiharı olan adını bildiğimiz bilmediğimiz nice Allah'ın sevgili kulları vardır. Enbiyadan Yuşa aleyhisselamın vesair enbiyanın sahabe-i kiramdan Ebû Eyyüb el Ensari başta olmak üzere bütün burada metfun bulunan beldemizin medarı iftiharı sahabe-i kiramın ruhlarına hediye eyledik vâsıl eyle.
Sair mücahidlerin Salihlerin fatihlerin gazilerin şehitlerin ashâbı hayratu hasenatı ruhlarına hediye eyledik vâsıl eyle. amin diyen kardeşlerimizin gönüllerinde kimleri murad ediyor onlarda dahil olsun diye istiyorlarsa ve bu hatimleri kimler kimler için indirmişlerse bu salavatı Şerifeler bu kelime-i tevhîdler kimler için çekilmişse onlar kimleri düşünüyorlarsa onlarında ruhlarına ve hangi niyetlerle hangi muradlarını husuli için istemişlerse o muradlarının hâsıl olması için Yâ Rabbi! hepsini kabul eyle.
Cümlesinin kabirlerini pür nur eyle. ruhlarını mesrur eyle. Kabirlerini cennet bahçesi eyle. Makamlarını ala eyle. Derecelerini yüksek eyle. Yâ Rabbi! bu saydıklarımızın içinde kabirlerinde dünyadaki hatalarından dolayı kabir azabı görenler varsa azaplarını defü ref eyle.
Uzun hayırlı sevaplı feyizli ömürler sürmemizi nasip eyle. Sıhhat ve âfiyet üzere olmamızı nasip eyle. Huzur ve saadet içinde yaşamamızı nasip eyle. Yâ Rabbi! vücutlarımıza sıhhatı afiyetler ihsan eyle. Hasta olanlarımızın maddî mânevî ruhu bedeni kalbi akli her türlü hastalıklarını acilen şifalar ve devalar ihsan eyle. Dertli olan kardeşlerimizin dertlerine çareler ve devalar ihsan eyle. Namurad olan kardeşlerimizin bermurad eyle. Naşad olan kardeşlerimizi şadanu handan eyle.
Yarabbel âlemîn bizi bize bırakma. Bizi senden gayriye muhtaç etme. Kimsenin önünde hor ve zelil duruma düşürme. Kimsenin karşısında mağlup ve mahcup duruma düşürme. Yâ Rabbi! beldelerimizi kafirlere çiğnetme. Müslüman kardeşlerimizi mazlum ve mağdur duruma düşürme.
Yarabbel âlemîn ezanların okunduğu diyarları tekrar camiler yapmayı nasip eyle. Elimizden nice gayrimüslimlerin İslâm'a gelmesini nasip eyle. Nice imansızların imana ermesini nasip eyle. Nice şaşıranların hidayeti bulmasını nasip eyle.
Yarabbel âlemîn evlatlarımızı ailelerimizi nesillerimizi zürriyetlerimizi sevdiğin mü'min kullar eyle. Yâ Rabbi! bizden sonra onları imandan ayırma. Küfre düşürme. Zillete uğratma. Kapından reddetme. Tevfikini bizlere refik eyle. Onlara da refik eyle. Bizleri ve onları yolunda dâim zikrinde kâim eyle.
Yarabbel âlemîn hayırlı sıhhatli afiyetli huzurlu sevaplı ecirli ömür geçirdikten sonra vademiz yettiğinde ömrümüz bittiğinde ecelimiz geldiğinde abdestliyken oruçluyken dilimiz zikrinle meşgulken hacc yolundayken cami yolundayken Kâbe yolundayken hayır yolundayken cihad yolundayken sevdiğin yoldayken abdestliyken oruçluyken dilimiz Allah Allah derken gözümüzden perdeler kaldırılıp cennetteki makamlarımızı göre göre ve buyurun beraberce aşk ile diyelim Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Rasuluhu diye diye Resûlullah Efendimizi sadatı meşayihimizi göre göre şu emanet olan canımızı ruhumuzu teslim etmeyi nasip eyle.
Yarabbel âlemîn kabre konulduğumuz zaman münkereynin o meleklerin sorularını cevabı asan vechile vermeyi nasip eyle. Kabrimizi genişletip cennet bahçesi eyle. Sadatı meşayihimizle kabirde buluşmayı nasip eyle. Kabirden kalkıpta mahşer yerine vardığımızda bizi Peygamberlerle sıddıklarla şehitlerle Salihlerle beraber Peygamber Efendimiz'in livaül Hamdi altında haşreyle. Yâ Rabbi! mahkeme-i Kübra kurulduğu zaman bazı kulların arş-ı alanın gölgesinde gölgelenecek bizi arş-ı alanın gölgesinde nurdan minberlere böylece oturmuş nurdan libaslar giymiş sevdiğin kullar olarak arşın gölgesinde gölgelenenlerden eyle. Kulların defter ve divanları açılıp hasımlarla yüzleştirilip hesapları görülüp sevapları günahları tartıldığı o dehşetli günde bizi defter divan açıp mahşer halkına mahcup düşürme Yâ Rabbi!. Bi gayri sebti azabin ve ikabin ve hisab. Cehenneme düşmeden azaba ikaba uğramadan ilk giren bahtiyarlarla Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zümresiyle duhulu evvelin ile firdevsi alana dahil eyle Yâ Rabbi!. Peygamber Efendimiz'e komşu eyle Yâ Rabbi!. Havzu kevserinden doya doya nuş etmeyi nasip eyle. Kendimizle beraber sevdiklerimizide evlatlarımızla ana babalarımızla kardeşlerimizle dostlarımızla arkadaşlarımızla firdevsi alana dahil eyleyip nimetleriyle taltif eyle. Dualarımızı lütfunla kereminle kabul eyle. Hatemati Kur’anı Kerîm hürmetine kabul eyle.
Her hatim indirildiği esnada o hatimin hürmetine yapılan dualar kabul olur diye Peygamber Efendimiz'in müjdesi var şu hatimler hürmetine dualarımızı kabul eyle. O zikirler hürmetine dualarımızı kabul eyle. Başında sonunda salavatı olan dualar kabul olur diye Efendimiz'in müjdesi var şu salavatlarla şu dualarımızı birbirinden ayırmadan bazısını kabul edip bazısını aradan çıkarmadan hepsiyle beraber kabul eyle Yâ Rabbi!.
Habibi edibin hürmetine kabul eyle Yâ Rabbi!. Kur’anı Hakimin hürmetine kabul eyle Yâ Rabbi!.
Subhane Rabbike Rabbil izzeti amma yesifun ve selamün alel mürselîn velhamdülillahi Rabbil âlemîn. Rabbena tegabbel minna bi hürmeti esrarı suretil Fatiha.
21.03.1982 -
Allah İçin Sevmek,
21.01.1982 -
Ölüyü Kefenlemek, Vefat
