24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti

24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîne hamden kesiran tayyiben mübareken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ hayra halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe inne efdale’l-kitâbi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalaletin ve sâhibehâ fi’n-nâr ve bi’s-senedi’s-sahîhi’l-muttasılı ile’n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
فَضْلُ الْعَالِمِ عَلَى غَيْرِهِ كَفَضْلِ النَّبِيِّ عَلَى أُمَّتِهِ
Fadlu’l-âlimi alâ ğayrihî ke-fadli’n-nebiyyi alâ ümmetihî.
“Alimin başkalarına üstünlüğü, peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir.”
Bu da yukarıdaki mânayı teyit ediyor. Bu hadîs-i şerîfler hep muhtelif şahıslardan rivayet edilmiş.
Hocamızın bunun dördünü, beşini peş peşe almasının sebebi nedir?
“Bu hususta hiç tereddüt etmeyin. Bütün gayretinizi buraya toplayın.” demek. Yani fiilen bize onu işaret etmek için…
Diğer hadîs-i şerîf:
فَضْلُ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ
Fadlu’l-âlimi ale’l-âbidi ke-fadli’l-kameri leylete’l-bedri alâ sâiri’l-kevâkibi.
“Alimin ibadet ehli kimse üzerine üstünlüğü; mehtaplı gecede ayın diğer sönük ışıklı yıldızların yanındaki parlaklığı gibidir. O kadar farklıdır.”
Zaten mehtaplı gecede kolay kolay yıldız bile görünmez. Tek tük!.. Ancak çok parlak yıldızların birkaç tanesi görünür. O kadar farklıdır. Nerede kıyıda köşede parıltısı dikkatli bakarsan görünen yıldızın ışığı, nerede kamerin göz dolduran büyük görünüşü!.. “Alimin abid üzerine üstünlüğü o kadar farklıdır.” diye Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimiz bir başka benzetmeyle anlatmış.
Diğer bir hadîs-i şerîfe geçiyoruz. Bu da ilimle ilgili:
Fadlu’l-âlimi ale’l-âbidi seb’îne dereceten beyne külli dereceteyni hadru’l-feresi’s-serîi’l mü'dmeri miete âmin ve zâlike inne’ş-şeytâne yedeu’l-bid’ate li’n-nâsi fe yebseruhal âlimu fe-yenhâ anhâ ve’l-âbidü mukbilün alâ ibâdetihî lâ yeteveccehü lehâ velâ ya’rifuhâ.
Sadaka Resûlullah.
Burada Peygamber Efendimiz meseleyi biraz daha açıklayıcı bir ifade kullanmış.
“Alimin abid üzerine üstünlüğü yetmiş derecedir.”
Ama nasıl derece bu?
Her derecenin arası o kadar yüksek, o kadar fazla, o kadar farklıdır ki… Beyne külli dereceteyni. “Her iki derece arasındaki mesafe…” Hadru’l-feresi’s-serîi’l mü'dmer. Atları cihat için hazırlayacakları zaman, “Beslensin, iyice güçlensin, kuvvetlensin, yerinde duramaz hâle gelsin.” diye bir tarafa çekerlermiş. Hani küheylan atlar vardır; kişner, yerinde duramaz, tepinir durur. Besiye tâbi tutarlarmış. Öyle bir yere çekilip de iyice bakım gören, güçlenen, kuvvetlenen ata "müdmer" deniliyor.
“İki derecenin arası güçlü, kuvvetli, yerinde duramaz olan bir atın yüz sene boyunca süratle koşması kadardır.” Her bir derecenin arası, besiye çekilmiş bir küheylan atın yüz sene hiç durmadan, o süratle koşmasıyla alacağı mesafe kadardır. “Alim ile abid arasında bunun gibi yetmiş derece fark vardır.”
Ve zâlike. Peygamber Efendimiz, bunun sebebini izah edici bir cümle olarak söylüyor.
Bu nedendir?
İnne’ş-şeytâne yedeu’l-bid’ate li’n-nâsi. “Şeytan, insanların arasına bidati sokar.” Fe-yebsıruhe’l-âlimu. “Ama alim o bidati görür.”
'Bu yeni çıkan hadise, bu yeni çıkan âdet, bu yeni çıkan usul dinimizin aslından değil. Şeytan bunu ortaya attı. Bu bir bidat! Yanlış bir yol!' Bunu alim görür.
Fe-yenhâ anhâ. “Ondan insanları men eder.”
“Yapmayın! Bu dinin aslından değildir, günahtır, dini tahriftir, Allah’ın sevmediği bir şeydir.” diye alim onu men eder.
Ve’l-âbidü. “Ama abid…” Mukbilün alâ ibâdetihî. “İbadetine yönelmiştir, köşesine çekilmiştir, ibadet etmekle meşguldür.” Lâ yeteveccehü lehâ. “O bidate yönelmez.” Ondan haberi olmaz, o tarafa dönmez. Velâ ya’rifuhâ. “Onun bidat olduğunu bile bilmez.”
İşte burada, benim ilk hadîs-i şerîfte verdiğim izahatı teyit edici malumat geldi.
Demek ki insanın alim olarak üstünlüğü; başkalarına dini doğru öğretmesinde, onları yanlış yola sapmaktan önlemesindeymiş. Bir bidat çıktığı zaman ikaz etmesindeymiş, insanları irşat etmesindeymiş. Üstünlük bedavadan verilmiyor.
Bazı kimseler sanırlar ki insan pek çok mesele öğrenirse yerine kurulur, herkese fiyaka satar; “Ben şunu da biliyorum, bunu da biliyorum. Sen ne biliyorsun ki!” gibilerden... Başkasına söz söylettirmez. İlimden maksat bu değil! İlimden maksat; insanları şerden döndürmek, insanlara hayrı ulaştırmaktır.
O halde bir insan ciltlerle kitap öğrense, okusa ve çok geniş malumatlı olsa, bu bilgisini başkasına öğretmedikten sonra bidatlerle savaşmadıktan sonra, insanlar yanlış gittikleri zaman yollarının önüne çıkıp da, “Bu gittiğiniz yol yanlıştır. Sizi bu yol Allah’ın rızasına götürmez. Yanlış hareket ediyorsunuz.” diye cesaretle meseleyi söylemedikten ve insanlara hayrı öğretmedikten sonra o zaman alimliğin kıymeti olmuyor. O zaman kıymeti yok! Kıymeti, başka insanları hak yola irşat ettiği ölçüde oluyor.
Buradan da anlaşılıyor ki alimden maksat; insanı doğru dine, hak yola çağıran, hidayeti için elinden tutan, doğru yolu gösteren kimsedir. Yoksa ciltlerle kitabı okuyup da başkalarına fiyaka satan, eski devir usulüyle koca kavuk saran, büyük cübbe giyen veyahut şimdide isminin başına bir sürü unvanlar ekleyen insan değildir.
Hayrı dokunuyor mu başkasına? Koca profesör olmuş, bir asistan yetiştirmemiş; olur mu? Mezara mı götüreceksin o bilgileri?
Talebeye faydası yok. Olmaz! Başkasına öğrettiği zaman kıymeti oluyor.
Neyi öğrettiği zaman?
Bidati zikrettiğine göre dini öğrettiği zaman… Buradan da anlaşılıyor ki alimden murat; insanlara hakkın yolunu gösteren kimsedir. Lalettayin bilgileri iyi bilen kimse demek değildir. Şimdi tamamen anlaşmış olduk.
Mühim olan insanın dinini, diyanetini güzel öğrenmesi ve Allah’a iyi kulluk etmesidir. Çünkü bu hayatın mânası zaten şudur; Allahu Teâlâ hazretleri bu ölümü, hayatı yaratmış. İnsanlar bu sahneye bir geliyor, bir gidiyor. Bundan murat, insanların imtihana çekilmesidir. Burada Allahu Teâlâ hazretlerine iyi kulluk eden imtihanı kazanacak, gerisi kaybedecektir.
Mal da yalan, mülk de yalan.
Var biraz da sen oyalan.
Bütün gelmiş geçmiş insanların hepsi oyalandılar. Kimisi en sonunda saçını başını yoldu, başını duvardan duvara çarptı. İstersen sen de oyalan; buyur, serbest. Şeytan seni de aldatsın, dünya seni de aldatsın. Buyur, hadi bakalım; malını topla, eğlenmene bak ömrün sonu ne olacaksa işte o olacak. İmtihandır. Bu imtihanda insan, Allah’a en iyi kulluk etmeyi hedef alacak onun için çalışacak. “Ben nasıl yaparsam bu imtihanda en yüksek notu alırım? Nasıl yaparsam Allah beni daha çok sever?” diye bütün zekâsını ona sarf edecek.
Sarf etmiyor!
Kendisi bilir. Allahu Teâlâ hazretlerinin kâinata ihtiyacı yok!
Âciz nâçiz bir kula, âciz nâçiz bir kulun kesirli kusurlu, eciş bücüş ibadetine ihtiyacı olur mu?
Asla ihtiyacı yok!
İhtiyacı olan, muhtaç olan, fakir olan biziz.
اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
Entümü’l-fukarâu ilallâhi vallâhu hüve’l-ganiyyü’l-hamîd.
Allahu Teâlâ hazretleri kâinattan müstağni… Biz ne kadar güzel kulluk edersek kendimize faydamız olacak. Bütün iş ve işin özü bu olduğu için insan onun esbabını öğrenmeye çalışacak.
“Nereden öğreneyim hocam? Tamam, kabul ettim bu yolu. Bunu öğrenmem lazım, anladım nereden öğreneyim? Teknik üniversiteden mi öğreneyim? Fen fakültesinden mi öğreneyim? Edebiyat fakültesinden mi öğreneyim? Tıp fakültesinden mi öğreneyim?”
İşte o zaman asıl soruya geliyorsun. Maalesef hayatın gayesi bu olduğu halde, âhiretin saadeti buna bağlı olduğu halde bunun doğru düzgün bir mektebi yok. İşin en acı, en zor, en müşkül tarafı o. Hatta bunu öğretmenin birçok müşkülleri de, belalı tarafları da var. “Sen misin öğreten!” Bir sürü hasım çıkar. “Faiz haramdır.” dersin, bütün bankalar karşına dizilir. “İçki haramdır.” dersin, bütün içki fabrikaları aleyhinde karalama yapmaya başlarlar.
Allahu Teâlâ hazretleri hakkı hak olarak görüp tabi olmak nasip etsin. Hak yolu bilen kimseleri de teyit ve takviye eylesin, gayret kuvvet versin. Dünya ehli, ciğeri beş para etmez insanların karşısında o muhterem kimseleri hor ve zelil etmesin.
Mevzu şimdi değişti; geldik Kur’ân-ı Kerîm okumaya…Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
فَضْلُ قِرَاءَةِ الْقُرْآنِ نَظَرًا عَلَى مَنْ يَقْرَؤُهُ ظَاهِرًا كَفَضْلِ الْفَرِيضَةِ عَلَى النَّافِلَةِ
Fadlu kırâeti’l-Kur’âni nazaran alâ men yakrauhû zâhiren ke-fadli’l-ferîdati ale’n-nâfileti.
“Kur’ân-ı Kerîm’i bakarak okuyan kimsenin fazileti, sahip olduğu derece, sevap, onun üstünlüğü ezberden okuyan kimseye göre…” Yani önünde mushaf yok, sayfalar açılmış değil, ezberinden okuyan kimseye göre kitabı açıp da baka baka okuyan kimsenin üstünlüğü; “Farzın, nafile ibadete üstünlüğü gibidir.”
Farz dururken nafile ibadet yapılır mı?
Farz önemli! Farzı yapmadığı zaman insan mesul olur. Nafileyi yaptığı zaman derece alır, sevap alır ama insan farzı yapmadığı zaman cehennemi boylar. Hesabı var, mesuliyeti var; yapmadığı zaman isyan olur. Farzın, farizanın, boyun borcu olan bir şeyin üstünlüğü; yaparsa ecir kazanabileceği, serbest ibadete olan üstünlüğü gibidir.
Bundan ne ders çıkıyor?
Bundan çıkan ders; Mushaf-ı Şerîf’i açıp da mümkün olduğu kadar yüzüne baka baka okumaktır. Çünkü insan böyle yaptıkça yanılma ihtimali de az olur.
Eski Müftü Efendi’yi anlatırlar. Ömer Nasuhi Hoca’ya -Allah rahmet eylesin- bir mesele sormaya geldikleri zaman -Bekir Haki Hoca da öyle yaparmış-;
“Dur bakalım, bizim kitap ne diyor?” dermiş. Derya gibi kendisi, o meselede bilgisi zaten var ama alırmış kitabı önüne, açarmış, oradan okurmuş. Gelen ve fetva soran kimse de, “Kitaptan okudu, kendi aklından söylemedi.” diye mutmain oluyor.
Onun için bakarak okumanın pek çok faydası var.
Neden?
Birincisi; akıldan okuyan sadece hafızasını kullanıyor. Bakarak okuyan gözünü de ibadete iştirak ettiriyor. İki aza ile yapılan bir ibadet daha üstün oluyor.
İkincisi; ezbere okuduğunuz zamanı düşünün. İnsan ezbere okuduğu zaman birisi bir laf katıştırıverse şaşırır, etrafında bir hadise oluverse şaşırır. Gözünü kapatır, hızlı hızlı okur. Hızlı hızlı okuyunca mânaya bakmak, mânaya riayet etmek daha zorlaşır. Çünkü mânaya riayet edeyim “Acaba orada ne diyor?” diye tefekküre daldı mı okuyuşunda şaşırma başlar. Ama önünde Mushaf-ı Şerîf açık oldu mu; âyet-i kerîmeyi okur, gözünü kapatır, mânayı düşünür. Ağlayacaksa ağlar, yalvaracaksa yalvarır, Allah’a iltica edecekse iltica eder, bir şey isteyecekse ister. Hepsi mümkün. Şaşırma ihtimali yok. Onun için Kur’ân-ı Kerîm’i yüzünden okumak daha uygun.
Diğer hadîs-i şerîf;
فَضْلُ الْقُرْآنِ عَلَى سَائِرِ الْكَلَامِ كَفَضْلِ الرَّحْمٰنِ عَلَى سَائِرِ خَلْقِهِ
Fadlu’l-Kur’âni alâ sâiri’l-kelâmi ke-fadli’r-Rahmâni alâ sâiri halkıhî.
“Kur’ân-ı Kerîm’in başka sözlere üstünlüğünü, rahman olan Allahu Teâlâ hazretlerinin sair mahlûkata üstünlüğü gibidir.”
Kur’ân-ı Kerîm Allahu Teâlâ hazretlerinin kelamıdır. Onunla hiçbir kitap boy ölçüşebilir mi?
Biz derse başlarken nasıl başlıyoruz?
الا ان افضل الكتاب كتاب الله
Elâ inne efdale’l-kitabi kitâbullah. “Gözünüzü açın, agâh ve mütenebbih olun ki kitapların en üstünü Allah’ın kitabıdır.” diyoruz ama bir kulağımızdan giriyor, öbür kulağımızdan çıkıyor.
Dost acı söylermiş, düşman güldürürmüş. Bu derse kaç senedir ben de gelirim. Hocamızı dinlemek için bu derse gelirdim. Efdale’l-kitabi kitâbullah sözünü “Allah’ın kitabı kitapların en üstünüdür.” diye ben de 20-30 senedir duyarım.
Okumak için ne yaptık? Ezberlemek için ne yaptık? Mânasına vakıf olmak için ne yaptık? Mânasını hayatımızda tatbik etmek için ne yaptık?
Şimdi ben acı söyleyeyim ki insan kıyamette hesaba çekildiği zaman… O zaman zaten pişmanlık fayda vermeyecek! Kendimizi bir hesaba çekelim. Kur’ân-ı Kerîm’e hizmetimiz çok az. Kur’ân-ı Kerîm’e harcadığımız vakit çok az. Sanıyoruz ki Kur’ân-ı Kerîm’i açtığımız ve okuduğumuz zaman iş bitiyor. Kur’ân-ı Kerîm bizim her şeyimiz. Allahu Teâlâ hazretlerinin kelâmı başka hiçbir kelâm ile mukayese yapılmaz.
Kaç tane romanı, kaç tane kitabı okudun, devirdin, bitirdin de Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona bir okudun mu?
Çok kimse okumamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in mealini başından sonuna okumuş insan, pek çok toplulukta ellerimin parmakları sayısından öteye gitmez. Baştan sona okuyacak, anlamadığı yeri tahkik edecek, inceleyecek, ondan sonra hepsine “eyvallah” diyecek, hayatını ona göre tanzim edecek, ondan sonra has müslüman olacak!
Libya’ya Kur’ân-ı Kerîm yarışmasına gittik. Adamlar Kur’an diyorlar, başka bir şey demiyorlar. Her yere yazmışlar; “Kur’ân-ı Kerîm bizim her şeyimizdir, şudur budur.”
Tatbik ediyor mu, etmiyor mu?
Allah tatbik etmeyi nasip etsin.
Kur’ân-ı Kerîm’e ne kadar ihtimam etsek o kadar iyi. Diyelim ki bizim mânevî mertebemiz yükseldi, gözümüzden perde açıldı ve Allah’ın veli kulları arasına girdik, yüksek bir kimse olduk. Yükseldik, yükseldik, yükseldik…
Sonunda yapacağımız iş nedir, biliyor musunuz?
Kur’ân-ı Kerîm’i lezzetle, mânasını yudum yudum yudumlayarak, zevkle okumaktır. Allah’ın en yüksek kullarının en güzel ve en tatlı ibadetleri odur. İnsan ne kadar hürmet ederse, ne kadar üzerinde çalışırsa o kadar hayrını görür.
Allahu Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’in kadrini ve kıymetini bilmeyi nasip etsin. Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmeyi ve okumasını öğrenmeyi nasip etsin. Kur’ân-ı Kerîm’in içindeki ahkâmı hayatımıza sindirmeyi cümlemize nasip eylesin. Evlerimizdeki Kur’ân-ı Kerîm’leri bizden davacı eylemesin. Kur’ân-ı Kerîm inşaallah, “Yâ Rabbi! Beni okudu, bana riayet etti.” diye şefaatçi olsun. Kabirde yoldaşımız olsun. Sıratta yıldırım gibi geçmemize yardımcı olsun. Cennette delilimiz olsun inşaallah.
فَضْلُ الْـمَاشِي خَلْفَ الْجَنَازَةِ عَلَى الْـمَاشِي أَمَامَهَا كَفَضْلِ الصَّلَاةِ الْـمَكْتُوبَةِ عَلَى التَّطَوُّعِ
Fadlu’l-mâşî halfe’l-cenâzeti ale’l-mâşi emâmehâ ke-fadli’s-salâti’l-mektûbeti ale’t-tetavvui.
“Cenazenin önünden mi, arkasından mı gidilecek?” hususunda Hz. Ali Efendimiz’den rivayetle Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
“Cenazenin arkasından giden, yürüyen kimsenin fazileti, önünde giden kimsenin faziletine üstünlüğü; farz namazın nafile namaza üstünlüğü gibidir.”
Demek ki cenazenin arkasından gitmek daha uygun oluyor. Hanefi mezhebimizin de hükmü böyledir. Biz cenazenin arkasından gitmenin daha faziletli olduğunu, bu hadis ve buna benzer hadislere dayanarak kabul etmişiz. İmam Şafi hazretleri de;
“Önden gitmek iyidir.” demiş.
“Neden?” demişler.
“Çünkü biz şefaatçi olarak gidiyoruz. Şefaatçi de önden gider, onu arkada bırakır.” gibi sözler söylemişler.
Hepsinden Allah razı olsun.
Bir de fıkrası var. Nasrettin Hoca’ya sormuşlar, “Cenazenin önünden mi gideceğiz, arkasından mı gideceğiz?” diye... “İçinde gitmeyin de neresinden giderseniz gidin.” demiş. Bir latife tabii... Nasıl olsa bir gün gelip o tabutun içinde bizi de götürecekler.
Allah imân-ı kâmil ile emanetimizi teslim edip Allah’ın sevdiği, razı olduğu bir kul olarak huzuruna çıkmayı cümlemize nasip eylesin.
Bu hadîs-i şerîf namazın ne zaman kılınacağıyla ilgili bir hadîs-i şerîftir:
فَضْلُ الْوَقْتِ الْأَوَّلِ مِنَ الصَّلَاةِ عَلَى الْوَقْتِ الْآخِرِ كَفَضْلِ الْآخِرَةِ عَلَى الدُّنْيَا
Fadlu’l-vakti’l-evveli mine’s-salâti ale’l-vakti’l-âhiri ke-fadli’l-âhireti ale’d-dünyâ.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
“Namazın ilk vaktinde, evvel vaktinde kılınması son vakitte kılınmasına göre; âhiretin dünyaya üstünlüğü kadar farklıdır.”
Âhiret dünyadan ne kadar üstünse, ilk vakitte kılmak, son vakte tehir etmekten o kadar üstündür.
Bundan çıkan ders nedir?
Namazları ilk vaktinde kılmaya çalışmak lazım. Çünkü şeytan bir namazı insana kıldırtmamaya muvaffak olamazsa, biraz kavi müslüman görürse;
“Kılma namazı.” diyor; doğrudan doğruya, dobra dobra isyana çekmek istiyor.
“Yok, kılacağım.” dediğin zaman;
“Peki, kıl ama biraz tehir et de sonra kılarsın.” diyor.
Aldatmanın yolunu öyle bulur. Tehir ettikten sonra da başına müşteri gönderir, iş gönderir, meşguliyet gönderir… Saate bir bakar;
“Ooo! Beş buçuk olmuş. Eyvah! Öğle namazımı ben kılmamıştım.”
İş işten geçti, şeytan aldattı.
İşte tehir etmek suretiyle aldatır. Onun için evvel vaktinde kılmak üstün. Hele cemaate, camiye gelerek kılmak daha güzel. Hele hele camiye ezan okunmadan evvel gelmek daha güzel. Ezan okunmadan evvel gelip de biraz zikr ü tesbih etmek, ezanı camide dinlemek daha güzel.
فَضْلُ الدَّارِ الْقَرِيبَةِ مِنَ الْـمَسْجِدِ عَلَى الدَّارِ الشَّاسِعَةِ كَفَضْلِ الْغَازِي عَلَى الْقَاعِدِ
Fadlu’d-dâri’l-karîbeti mine’l-mescidi ale’d-dâri’ş-şâsiati ke-fadli’l-ğâzî ale’l-kâidi.
“Mescide yakın olan evin, uzak olan eve üstünlüğü; gazinin oturan insana üstünlüğü gibidir.”
İkisi de müslüman ama birisi oturuyor, birisi Allah yolunda savaşmakta.
“Ev camiye yakın oldu mu; yakın evin üstünlüğü, uzak evin durumuna göre gazinin oturana üstünlüğü gibidir.”
Demek ki mescitlere yakın olmakta faydalar var. Çünkü insan ezanı duyar, vaktinde camiye yetişebilir, tembellikle şeytan onu yolundan alıkoymaz, cemaatle namaz kılar, büyük hayırlara nâil olur. Ama uzakta olduğu halde de yine azmedip, şeytanın belini kırıp, nefse uymayıp uzun yola rağmen yürüyüp gelirse her attığı adımda bir günahı affoluyor ve kendisine bir derece veriliyor; büyük hayırlara nâil ve mazhar oluyor.
فُضِّلْتُ عَلَى النَّاسِ بِأَرْبَعٍ: بِالسَّخَاءِ، وَالشَّجَاعَةِ، وَكَثْرَةِ الْجِمَاعِ، وَشِدَّةِ الْبَطْشِ
Fuddiltü ale’n-nâsi bi-erbain bi’s-sehâi ve’ş-şecâati ve kesrati’l-cimâi ve şiddeti’l-batşi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bu ve bundan sonraki üç hadîs-i şerîfi var. Peygamber Efendimiz, başka peygamberlerden bazı bakımlardan üstün kılınmış. Bu hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz onları bize bildiriyor.
Birisinde, altı bakımdan üstün kılındığını söylemiş, birisinde beş, birisinde dört… “Bu nedendir?” diye ulemanın mütalaalarını okudum. Diyorlar ki, “Zamanın farklılığından… İlk önce "dört" dedi. Çünkü o zaman öyleydi. Ondan sonra başka bakımdan da üstün kılındı, o zaman “beş” dedi. Ondan sonraki bir zamanda konuştuğu zaman da Allah başka bir lütuf ihsan etmişti. O zaman öyle dedi, diye izahını yapıyorlar.
Şimdi ben altı taneliğin izahını yapıyorum:
فُضِّلْتُ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ بِسِتٍّ: أُعْطِيتُ جَوَامِعَ الْكَلِمِ، وَنُصِرْتُ بِالرُّعْبِ، وَأُحِلَّتْ لِيَ الْغَنَائِمُ، وَجُعِلَتْ لِيَ الْأَرْضُ طَهُورًا وَمَسْجِدًا، وَأُرْسِلْتُ إِلَى الْخَلْقِ كَافَّةً، وَخُتِمَ بِيَ النَّبِيُّونَ
Fuddiltü ale’l-enbiyâi bi-sittin. Cevâmia’l-kelimi ve nusirtü bi’r-ru’bi ve ehıllet liye’l-ğanâimü ve cuilet liye’l-ardu tahûren ve mesciden ve ersiltü ile’l-halkı kâffeten ve hutime biye’n-nebiyyûne.
Peygamber Efendimiz, “Ben diğer peygamberlere altı bakımdan üstün kılındım.” diyor.
Üstün kılan kim?
Allahu Teâlâ hazretleri.
Daha önceki bir hadîs-i şerîfte geçmişti, Peygamber Efendimiz kendisi ile ilgili durumları bildiriyor ve diyor ki mesela;
“Ben âdemoğlunun en şereflisiyim.” Ve-lâ fahre. “Övünmek yok.”
“Allah beni böyle kıldı. Böyle kıldığını da bildirmemi söyledi. Övünmek yok ama bu durum budur.” diye söylüyor. Burada da onun gibi;
“Ben, altı bakımdan peygamberlere üstün kılındım.”
Hadîs-i şerîfin içinde böyle bir numaralama yok ama ben hatırda kalsın diye ekliyorum.
Birincisi; cevâmia’l-kelimi. “Bana cevâmiu’l-kelim verildi.”
Cevâmiu’l-kelim ne demek?
Sözün birçok mânayı sinesinde toplamış olan, şümullü, engin mânalı olanları... Peygamber Efendimiz, “Bana bu tarzda söz söyleme kabiliyeti ihsan olundu.” diyor. Hakikaten de bunca zamandır Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini şu kürsüden dinlersiniz; her birisi bir incidir, bir mercandır, bir elmastır. Fevkalade güzel mânayı, fevkalade latif bir şekilde, kısaca ifade etmiştir. Bu, Peygamber Efendimiz’e mahsus bir husus! Az söz ile çok mânalı, çok derin, çok latif bir şekilde sözü söylemek.
Ene efsahu’l-Arabi.
Peygamber Efendimiz, Arab’ın en fesahatlisiydi. Araplar şaşırırlardı. Peygamber Efendimiz’e gelip, “Yâ Resûlallah! Biz de seninle beraber yetiştik ama senin bu söylediğin sözleri hiç duymamıştık.” derler, hayret ederlerdi. Son derece tatlı, açık seçik, son derece zarif ve mânalı konuşurdu. Sözlerinin her birisi ağır, olgun, derin mânalı olurdu.
İkincisi; ve nusirtü bi’r-ru’bi. “Ben korku ile takviye olundum, nusret olundum.”
Bunun da izah edilmesi lazım; ne demek korkuyla takviye olunmak?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in düşmanları, Peygamber Efendimiz’den daha bir aylık mesafedeyken onun korkusundan titremeye başlarlardı. Peygamber Efendimiz’e Allahu Teâlâ hazretleri öyle bir hassa vermiş ki bir aylık mesafedeki düşmanının kalbine, Peygamber Efendimiz’in heybeti, korkusu tesir eder ve onu titretirdi.
Kitaplar “bu heybet, bu korkutma hali Resûlullah’ın yolunda giden insanlarda da vardır.” diye söylüyor. Peygamber Efendimiz’e hakkıyla varis olmuş kimselerde de o heybet, o korkutma hali vardır. Ümmet de Resûlullah’ın yolundan ayrıldıktan sonra, düşmanların gözünde ve kalbindeki korku alınacak. Âhir zamanda düşmanlar müslümanlardan korkmamaya başlayacaklar.
Şimdi nasıl durum?
Bir taraftan korkuyorlar, “müslümanlar kalkınacak” diye ödleri patlıyor. Vurdular yere, seksen tane hançer sapladılar; hâlâ müslümanların ölüsünden korkuyorlar. Kalkar da yine bir “höt” derse kaçacak delik arayacaklar yine korkuyorlar. Demek ki iman var. Bir zaman gelecek, hiç korkmayacaklar. Demek ki hiç iman kalmayacak.
Elhamdülillah, şimdi hakikaten de öyledir. Yani evvelallah altından girer, üstünden çıkarız. Onların bütün gayeleri yaşamak... Bizim gayemiz de Allah’a kul olmak ve Allah’ın öl dediği yerde ölmek, kal dediği yerde kalmak... Bizimle başa çıkmaları mümkün değil! Ne Kore’de başa çıkabildiler, ne Kıbrıs’ta başa çıkabildiler... Kayayı delmişler, yedi kat korugan yapmışlar; içinde buzdolabı var, cephane ağzına kadar dolu, en modern silahlar var; kullanamadılar.
Neden?
“Allah Allah” diye Mehmetçik geldi de ondan. “Allah” diye geldi; ölümden korkmuyor ki…
Bizim yedek subaylardan birisi mektup yazmış. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Kardeşimiz galiba Antepliymiş. Allah şefaatine nâil etsin, çünkü şehit oldu. Evli, çoluk çocuğu da var. Demiş ki anasına babasına yazdığı mektupta;
“Ben pek çok kimseye kolay kolay nasip olmayacak bir nimete erdim. Kıbrıs’ta savaşmaya gidiyorum. Ben öldükten sonra çoluğuma çocuğuma bakın.”
Mektubu yazmış, gitmiş. Yani şeref bilerek gidiyor.
Ödü patlıyor. Müslümanlığı nerede görse hileyle boğmaya çalışıyor. Çünkü müslümanın ölümden korkmaması kadar onun “pes” dediği bir şey yok.
Başvekilleri Kur’ân-ı Kerîm’i eline almış, meclislerinde diyor ki;
“Bu Kur’an bu müslümanların elinde oldukça onlara bir şey yapamazsınız. Bundan uzaklaştırın, bundan soğutun, bunu öğrettirmeyin!”
Bunu öğrettiniz mi…
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ
İnnallâhe’şterâ mine’l-mü’minîne enfüsehüm ve emvâlehüm bi-enne lehümü’l-cenneh.
“Allahu Teâlâ hazretleri cennet mukabilinde müslümanlardan canlarını ve mallarını satın aldı.”
Ayet-i kerîmeler, “Canınızı, malınızı verin; Allah yolunda çarpışın.” diyor.
لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ غَيْرُ اُو۬لِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ
Lâ yestevi’l-kâidûne mine’l-mü’minîne gayru uli’d-darari ve’l-mücâhidûne fî sebîlillâhi bi-emvâlihim ve enfüsihim.
Allahu Teâlâ hazretleri, “Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla çarpışan müslümanlar ile oturan müslümanlar bir olmaz.” diyor. Allah yolunda şehit olan kimseler, şehitliklerinden o kadar memnun olacaklar ki hiçbir kimse âhirete gittikten sonra dünyaya gelmek istemeyeceği halde şehitler dünyaya gelmeyi isteyecekler.
Neden?
“Bir kere daha Allah yolunda şehit olalım.” diye.
Hiç kimse istemeyecek. Âhiretin o nimetini gören bu dünyaya, şu çirkefe bakar mı?
Bakmaz.
Şehitler isteyecek. “Bir daha gideyim de bir daha şehit olayım.” diye...
Bu hadîs-i şerîfleri, bu âyet-i kerîmeleri okuyan bir müslümanın karşısında kimse duramaz. Bir tanesi ortalığa duman attırır.
İşte Peygamber Efendimiz de böyle düşmana korku vermekle takviye olunmuş. Allah yolunda gidenlere de Allah bu özelliği vermiştir. Allah bizi, O’nun yolundan ayrılmak zilletine düşürmesin.
Bizim çektiğimiz sıkıntı kendimizden. Biz Allah’ın yolundan ayrıldık da çektiğimiz ondan. Başka bir şeyden değil.
Allahu Teâla hazretleri, Peygamber Efendimiz’in sünneti seniyyesine hüsnü tenessip nasip eylesin. Rızasına uygun bir şekilde ömür geçirmeyi nasip eylesin. Cümlemizi Peygamber Efendimiz'in sevgili ümmeti eylesin. Âhirette cehennemden âzat eylesin, cehennemine sokmasın. Cennetine dahil olan bahtiyarlardan eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in livâü'l hamd sancağı altında; salih kimselerle, din büyüklerimizle, sâdâtımızla, meşâyihımızla beraber haşr-u cem olmayı cümlemize nasip eylesin. O kevser şarabından kana kana nûş etmeyi cümlemize lütfu ihsan eylesin. Cennet içinde cemâlini görme nimetine, selam hitabına ve Kur'ân-ı Kerîm'i ondan dinlemeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
25.04.1982 -
Musa (AS) Rivayet,
21.11.1982 -
La İlahe İllallah,
