21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin

21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhmdülillâhi Rabbi’l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ-seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ-yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-kitâbi kitâbu’llâh ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.
لِكُلِّ شَيْءٍ حَقِيقَةٌ، وَمَا بَلَغَ عَبْدٌ حَقِيقَةَ الْإِيمَانِ حَتَّى يَعْلَمَ أَنَّ مَا أَصَابَهُ لَمْ يَكُنْ لِيُخْطِئَهُ، وَمَا أَخْطَأَهُ لَمْ يَكُنْ لِيُصِيبَهُ
Li-külli şey’in hakîkatün ve mâ beleğa abdün hakîkate’l-îmâni hattâ ya’leme enne mâ esâbehû lem yekün li-yuhtiehû ve mâ ahtaehû lem yekün li-yusîbehû.
“Her şeyin bir iç yüzü, hakikati, mahiyeti vardır. Kul imanın özüne, hakikatine ulaşamaz, kendisine gelen musibet, -hiç gelmeme durumu bahis konusu değil- muhakkak gelecektir. Bunu böyle bilmedikçe imanın gerçeğine eremez. ‘Gelmeyen de gelmeyecektir, gelmesi mümkün değildir.’ diye düşünmezse bu kanaate ulaşmamışsa o; imanın gerçeğine, özüne ulaşamamış demektir.”
Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’ten rivayet edilip Ahmed b. Hanbel’de, Taberânî’de ve Nesaî’de kaydedildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlar:
Li-külli şey’in hakîkatün. “Her şeyin bir iç yüzü, hakikati, mahiyeti vardır.”
Ve mâ beleğa abdün hakîkate’l-îmâni. “Kul imanın özüne, hakikatine, mahiyetine vâkıf olamaz, ulaşamaz.” Hattâ ya’leme enne mâ esâbehû lem yekün li-yuhtiehû. “Kendisine gelen musibet, -hiç gelmeme durumu bahis konusu değil- muhakkak gelecektir. Bunu böyle bilmedikçe imanın gerçeğine eremez.” Ve mâ ahtaehû lem yekün li-yusîbehû. “‘Gelmeyen de gelmeyecekti, gelmesi mümkün değildi.’ diye düşünmezse bu hakikate, bu kanaate ulaşmamışsa o; imanın gerçeğine, özüne ulaşamamış, demektir.”
Bu nedir?
Kısaca söylemek gerekirse bu, kadere imandır.
Başa gelen nereden geliyor?
Her şey Allah’tan geliyor. Her şeyi Allahu Teâlâ hazretleri takdir ediyor; hastalık da Allah’tan, sıhhat de Allah’tan, zenginlik de Allah’tan fakirlik de Allah’tan, yükselmek de Allah’tan düşmek de Allah’tan, izzet de Allah’tan zillet de Allah’tan... Her şey Allahu Teâlâ hazretlerinden.
Bir insan her şeyin Allah’tan olduğuna, başına gelecek şeyin çaresiz geleceğine, gelmeyecek şeyin de ne olursa olsun gelmeyeceğine inanırsa imanın hakikatine ermiş demektir.
“Allah beni öldürmeyince ölmem evvelallah!” deyip gidiyorsa veyahut da başına bir hal gelmişse “Bu muhakkak gelecek.” diye düşünüyorsa “imanın özüne gelmiş” demek.
Barbaros Hayreddin, mâlum Midillili bir sipahinin oğluydu. Midilli adasından. Bir de onun Oruç Reis diye ağabeyi vardı. Onlar denizlerde memleketimizi koruyorlardı. Çünkü düşmanlar karada bizi yenemeyince kayıklarla, gemilerle denizlerden de bizi vurmaya çalışıyorlardı. Onlara karşı da denizde kuvvet hazırlamak gerekiyordu. Bir gün ağabeyi Oruç Reis, gazaya çıkmaya niyetlenmiş. Tecrübesi var ya;
“Ağabey! Bu mevsimde çıkma, ters bir mevsim, şu sıra uygun değil.” diye uyarmış ama o çıkmış. Bir adaya gitmişler, düşmanla çarpışmışlar fakat epeyce zayiat verilmiş, -ölenler şehittir, kalanlar gazidir- dönmüş gelmişler. Ağabeyi, yaralanmış hatta ayağını da kesmişler.
“Ağabey! Bak, ben sana ne demiştim? Bu sefere çıkmasaydın bak ayağın kesilmeyecekti.” demiş.
Barbaros Hayreddin bunu kendi hatıralarında yazıyor. “Böyle dedim.” diye anlatıyor. Onun üzerine ağabeyi;
“Kardeşim! Sen bilmezmisin ki her şeyi Allahu Teâlâ hazretleri takdir ediyor, kaderde ne varsa insanın başına o gelir, senin bu sözünün aslı esası var mı? Ben eğer o sefere çıkmasaydım bile bir sebep olur yine bu bacağım kesilirdi.” diyor.
Bu söz doğru, ağabeyinin bu itirazı doğru. Hatta Barbaros Hayreddin de diyor ki;
“Ağabeyim benden daha bilgiliydi, daha fakihti, dinî mâlumatı daha kuvvetli bir kimseydi, o zaman aklımı başıma topladım, düzelttim.” diyor.
Kur’ân-ı Kerîm’de de bir âyet-i kerîme var; münâfıklar, “Medine’den dışarıya çıkmayın.” demişler. Medine’nin münâfıkları; “Bu Peygamber’e uyup da Medine’den dışarıya savaşa çıkmayın.” demişler. Ondan sonra da çıkınca, savaş olunca; “İşte, bizim sözümüzü dinleseydiniz, çıkmasaydınız, bu kişiler ölmezlerdi.” demişler. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle deniliyor:
لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ
Le-bereze’llezîne kütibe aleyhimü’l-katlu ilâ-medâci‘ihim. “Eğer çıkmasalardı bile üzerlerine ölmek takdir edilmiş, yazılmış olan kimseler şu ölü olarak uzandıkları, şehit olarak uzandıkları yere uzanmış olurlardı.”
Ölümleri yine orada olurdu. O yazıldığına göre kurtuluş yok, o orada muhakkak olacak. Bu bir esrarengiz iştir, başka hiç çaresi yok. Allahu Teâlâ hazretlerinin takdirinden hiçbir yere gidilmez.
Allahu Teâlâ hazretleri bir hadîs-i kudsîde; “Benim takdirime rıza göstermeyen benden başka Rab arasın!” buyuruyor.
“Benim takdirimi beğenmiyor musun? Hadi bakalım, başka Rab ara. Benim takdirime rıza göstermeyen, benim mülkümden defolup çıksın!”
Nereye gideceksin?
وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ
Ve li’llâhi mülkü’s-semâvâti ve’l-ard. “Yerlerin, göklerin mülkü Allahu Teâlâ hazretlerinin.”
Nereye gidiyorsun, nereye gidersin?
Mülkünden kovulursan nereye gideceksin?
Onun için takdire rıza göstereceğiz. Ama şundan müsterih olun ki Allahu Teâlâ hazretleri:
وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ
Ve mâ ene bi-zallâmin li’l-abîd. “Kullarına zulmedici değil, zulmetmez.”
Takdirin hepsi hoştur, hepsi güzeldir, hepsi kulun faydasınadır. Ah, kul bir bilse; “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” diyebilse hepsinde fayda vardır. Hastalıkta bir fayda vardır. Fakirlikte bir fayda vardır. Zenginlikte bir başka fayda vardır. Büyüklükte fayda vardır. Küçüklükte fayda vardır, yaşlılıkta fayda vardır, gençlikte fayda vardır. İnsan her devrin icabına göre, her hâle göre kulluğunu güzel yapmaya çalışmalı
لكل شئ زكاة و زكاة الجسد الصوم.
Li-külli şey’in zekâtün ve zekâtü’l-cesedi es-savmu.
“Her şeyin bir zekâtı vardır. Vücudun zekâtı da oruç tutmaktır.”
Şu vücudumuzun, bedenimizin de bir zekâtı var.
Malımızın zekâtı ne?
“Şu kadarını ayırıp fukarâya vermek.”
Malımızdan belli bir nispette ayıracağız, vereceğiz.
Vücudun zekâtı ne?
Vücudun zekâtı da oruç tutmak.
Zekâtta malda bir eksiklik oluyor gibi değil mi? Para çıkarıp veriyoruz. Ama zekâtı verilen mal temizleniyor ve Allah bereket veriyor. Onun içinden bir miktar para dışarıya çıkıyor ama Allah bereket veriyor. Başka yerden çok çok kâr eder, ummadığın kârlara nâil olursun. O belli olmaz. Zekâtı vermediğin zaman da güya para orada duruyor ama aslında zarar. Aslında ondan çeşit çeşit zararlar görürsün, burnundan fitil fitil gelir, hastalık olarak gelir, malına canına bir musibet olarak gelir, onu daha fazla, kat kat fazlasıyla ödersin. Hastanelerde harcarsın, tamirhanelerde harcarsın; öyle olur.
Vücudun da oruç tuttuğun zaman biraz zayıflıyor, yağı gidiyor, süzülüyor ama işte onda sıhhat var, onda başka kârlar, faydalar var. Tutmadığın zaman da güya semiriyorsun, şişmanlıyorsun ama onda da zararlar var. Artık bugün tıp bunları anlamış bulunuyor.
Demek ki arada oruç tutmalıyız. Ramazan’da hep oruç tutacağız da arada da sünnet-i seniyye olan oruçları tutalım. Mesela pazartesi perşembe günleri Efendimiz oruç tutardı.
“Kulların amelleri pazartesi perşembe günleri Allahu Teâlâ hazretlerine arz olunur, ben de bu günlerde oruçlu olmayı severim.” buyururdu.
Mesela o günlerde oruç tutalım. Kamerî, Arabî ayların on üç, on dört, on beşinde, mehtaplı gecelerin gündüzlerinde oruç sevabı çoktur. Arada daha başka sevaplı oruçları tuta tuta oruçla irtibatımızı kaybetmeyelim. Sonra üç ayların oruçları vardır, çok sevaplı. O kandil günlerinde, gündüzlerinde tutulan oruçlar vardır; onları tutalım inşaallah.
لِكُلِّ شَيْءٍ مَعْدِنٌ وَ مَعْدِنُ التَّقْوَي قُلُوبُ الْعَارِفِينَ.
Li-külli şey’in ma’dinün ve ma’dinü’t-takvâ kulûbü’l-ârifîn.
“Her şeyin bir madeni, çıktığı yer, özü vardır. Takvânın madeni de ariflerin kalpleridir.”
Li-külli şey’in ma’dinün. “Her şeyin bir madeni vardır, çıktığı yer, özü vardır.” Ve ma’dinü’t-takvâ. “Takvânın madeni de.” Kulûbü’l-ârifîn. “Âriflerin kalpleridir.”
Takvâ da vera‘ gibi “günahlardan korkmak, sakınmak; Allah’ın azabından, gazabından çekinmek, sakınmak” demektir.
Vera‘yı ve takvâyı muhakkak öğrenmeliyiz. Vera‘ ve takvâ dediğimiz şey öğrenmemiz gereken önemli konulardan birisidir. Bunun madeni de kaynağı da âriflerin kalpleridir.
Takvâyı nereden öğreneceksin?
Allah’ın emirlerini yasaklarını bilen, dinde fakih, bilgisi yerli yerinde, hakkı batıldan ayırt etme kabiliyeti kendisine ihsan edilmiş olan, ârif kullar vardır. Onların gönülleri iyi sezer, onların hareketine bak.
وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا
Ve ale’s-selâseti’llezîne hullifû. Âyet-i kerîmesinin izahında şöyle diyor:
Peygamber Efendimiz’in ashabından üç kişi, diğerleri sefere giderken geri kaldılar, sefere iştirak etmediler. Sonunda onlara bir ceza geldi. Allah onlara tevbe nasip eyledi. Onlardan bir tanesi şöyle diyor:
“Peygamber Efendimiz seferden döndüğü zaman Medine’de sefere katılmayan birçok insan vardı. Herkes Peygamber Efendimiz’e gelip; ‘Yâ Resûlallah! Şöyle bir durumum vardı, onun için sefere katılamadım, kusura bakma. Gazanız mübarek olsun.’ diye bir mazeret bildirdi. Peygamber Efendimiz onların mazeretlerini dinledi. Sıra bana gelince ben de huzuruna gittim: ‘Yâ Resûlallah! Eğer bir mazeret uydurmak bahis konusu olsa çok güzel söz söylemesini bilirim. Söyleyebilirim, ikna edici bir şeyler uydurabilirim ama hiçbir mazeretim yok, nefsim beni aldattı. Ha şu gün hazırlanırım, ha bugün hazırlanırım, derken geciktim, hadi arkalarından filan yetişirim, derken yetişemedim, tembellik ettim, ondan kaldım. Suçluyum, kabahatliyim, diye dosdoğru itiraf ettim.”
Peygamber Efendimiz hiç ses çıkarmamış, onu bir kenara ayırmış. Ötekilere “evet, evet” demiş, onlar tamam; fakat itiraf edenlerin durumları belli değil. Peygamber Efendimiz’in hiçbir şey söylememesi, “Haklarında hüküm ne olacak?” diye beklemekten. “‘Benim gibi suçunu itiraf eden başka kimse çıktı mı?’ diye sordum. ‘İki şahıs daha var.’ dediler, ‘Onların isimlerini verdiler, baktım takvâ ehli insanlar, iyi kimseler. İyi ki onlarla beraber olmuşum, diye sevindim.’” diyor.
Nitekim âyet-i kerîmede de buyruluyor:
وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ
Ve kûnû mea’s-sâdıkîn. “Sadık, doğru sözlü kimselerle beraber olun.”
Bunlar hakkında inen âyet-i kerîmede böyle buyrulmuş. İşte takvâ, Allah korkusu, insana kendi aleyhinde de olsa doğruyu söylettirir.
Resûlullah’ın huzurunda yalan söylenir mi? Ona karşı mazeret uydurulur mu?
Onun üzerine Peygamber Efendimiz; “Kimse bunlarla konuşmasın.” dedi, kimse konuşmadı. “Kimse selamlarını almasın, selam vermesin.” dedi. Hiç kimse onlara selam vermedi. Mescide geliyorlar, gidiyorlar, kimse konuşmuyor, kimse selamlarını almıyor, vermiyor; ne kadar zor bir durum. Öyle ortada kaldılar. Bir zaman sonra haber gönderdi;
“Hanımlarından da ayrı dursunlar.”
Hanımlarından da ayrıldılar. Bir ay geçti, kırk gün geçti, elli gün geçti, epeyce bir zaman geçti. Bu üç kişinin dünya başlarına dar geldi. Ama sonunda âyet-i kerîme nâzil oldu; Allahu Teâlâ hazretleri mü’minlere tevbe nasip etti:
وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا
Ve ale’s-selâseti’llezîne hullifû. “Seferden geri kalmış o üç kişiye de tevbeyi nasip etti. Tevbelerini kabul etti, onları temize çıkardı.” diye âyet-i kerîme nâzil oldu.
Onlardan biri, sabahleyin bir damın üstünde namaz kılıyormuş. Medine’de birisi aşağıdan koşarak müjdeyi vermek üzere geliyor; “Müjde! Hakkında âyet indi, hadi gel.” diye sevinerek müjdeliyorlar.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi, günahlardan sakınmak, Allahu Teâlâ hazretlerinin azabından, gazabından korkmak duygusuna erdirsin de ona göre hareket edelim ve iyi kimselerle, ârif kimselerle ahbaplık, arkadaşlık edelim, onlarla beraber olalım ki takvâyı onlardan öğrenelim; onların gönülleri takvânın madeni, menbaı.
Başka bir hadîs-i şerîf, Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten.
لِكُلِّ شَيْءٍ مِفْتاَحٌ وَ مِفْتاَحُ السَّمَواَتِ قَوْلُ لاَ الهَ الا الله.
Li-külli şey’in miftâhun ve miftâhu’s-semâvâti kavlü lâ ilâhe illallah.
“Her şeyin bir anahtarı vardır. Semaların anahtarı da lâ ilâhe illallah sözüdür.”
Li külli şey’in miftâhun. “Her şeyin bir anahtarı vardır.” Ve miftâhu’s-semâvâti lâ ilâhe illallah. “Semaların anahtarı da lâ ilâhe illallah sözüdür.”
“Semanın anahtarı ne oluyor?” derseniz, hadîs-i şerîflerden öğreniyoruz ki Allah her semaya bir melek vazifelendirdi. O, semadan yukarıya başka bir şey geçirmiyor. Her semanın kapısı var. Miraç’la ilgili bu haberleri hatırlarsınız. Miraç gecelerinde hocalar anlatmışlardır:
Peygamber Efendimiz Miraç’a çıkarken her semada -Cebrail aleyhisselam yanında olduğu halde- melek durduruyor;
“Kimsin, nesin, bu kimdir?” diye soruyor.
“Ben Cebrail’im, bu yanımdaki de Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam’dır." diyor, onun üzerine geçiyorlar. Her semanın bekçisi var, kapısı var, bilmediğimiz esrarı var. Bu ameller de oraya çıkıyor.
Demek ki semaların anahtarı neymiş?
Lâ ilâhe illallah’mış. İnsan lâ ilâhe illallah diye diye semaları geçer; hâcetleri, dilekleri Allahu Teâlâ hazretlerinin huzûr-ı âlîsine ulaşır da isteklerine nâil olur.
Bu öyle kıymetli bir söz ki “terazinin bir kefesine yerler, gökler konulsa, bir kefesine de lâ ilâhe illallah konulsa vallahi daha ağır gelir.” Resûlullah Efendimiz yeminle söylüyor. Bu sözün kadrini kıymetini bilelim. Bu sözü gönlümüze, göğsümüze nakşedelim. Lâ ilâhe illallah sözü, Allah sözü, kalbimizin üstüne nakşolsun inşaallah, orada nuru pırıl pırıl yansın.
لِكُلِّ شَيْءٍ صَفْوَةٌ ، وَصَفْوَةُ الْإيماَنِ اَلصَّلاَةُ ، وَصَفْوَةُ الصَّلاَةِ التَّكْبِيرَةُ الأُولَى.
Li-külli şey’in safvetün ve safvetü’l-îmâni es-salâtü ve safvetü’s-salâti et-tekbîratü’l-ûlâ.
“Her şeyin özü, iliği, hulasası vardır. İmanın özü, iliği de namazdır. Namazın da özü, iliği var, o da ilk Allahu Ekber sözüdür.”
Li-külli şey’in safvetün. “Her şeyin özü, iliği, hulâsası vardır.” Ve safvetü’l-îmâni es-salâtü. “İmanın özü, iliği de namazdır.”
“Ben mü’minim, benim kalbim temiz!”
Ama hani namazdan ne haber?
“Namaz yok! Benim kalbim temiz.”
Bak her şeyin özü, iliği vardır; namaz, imanın özü, iliğidir. Eğer sen iman ehli bir kimseysen gel bakalım Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna, bir kul gibi elini bağla; “Yâ Rabbi! Ben senin kulunum.” de, o huzurda el pençe divan dur bakalım. Bir de hiç eğilmeyen şu kafanı bir eğ bakalım Huzurullah’ta, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda bir eğil bakalım. Bir de alnını secdelere sür bakayım. O burnunu, o alnını secdelere koy bakalım, topraklara koy.
“Yâ Rabbi! Ben senin kulunum, seni tesbih ederim, seni tenzih ederim, senin hiç şerîkin, nazîrin, noksanın yok. Her türlü kemal sıfatıyla muttasıfsın. Bana her türlü lütf u ihsanı sen eyledin.” diye bir önünde secde et bakalım.
Ne büyük şeref! Mü’minin miracıdır namaz; sen o namazı nasıl bir kenara koyarsın, terk edersin, nasıl bırakırsın? O randevuyu nasıl kaçırırsın? Günde beş defa senin randevun var, vaatleşmen var, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkma zamanın var. İmanın özü namazdır.
İnsan âhirete gitti mi ona ilk önce namazdan sorgu sual olacak, ilk iş o. Hesap var. İlk önce namazdan hesaba çekecekler.
“Namazları ne yaptın? Gel bakalım.”
إِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
İnne’s-salâte kânet ale’l-mü’minîne kitâben mevkûten. “Namaz mü’minlerin üzerinde belirli vakitlerde eda edilmesi gereken bir farz” idi, neyledin namazı.
“Kim namazı edâ ettiyse dinini ayakta tutmuş demektir, kim namazı terk ettiyse dinin direğini kırmış, çadırı yerle bir etmiş demektir.”
Yıktı... Evi harap etti.
Allah bizi, evlatlarımızı ve zürriyetlerimizi ehl-i salât eylesin. Cümlemizi mukîmu’s-salâh -namaz kılıcılar- eylesin. Namazdan ayırmasın, o şereften bizi mahrum etmesin, huzurundan kovmasın. Huzurundan kovulma oluyor, nasip olmuyor, “her şey Allah’tan” demedik mi demin. Demek ki ben öyle bir edepsizlik yapıyorum ki; Allah beni huzuruna almıyor, nasip etmiyor, gidemez oluyorum. Bir vakti kaçırdığı zaman insanın titremesi lazım; “Acep ben ne kusur ettim de bu sefer Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkmak nasip olmadı.” diye başını taştan taşa vurması lazım, “O namazı kaçırdım.” diye kendisini yerden yere çalması lazım.
Ve safvetü’s-salâti et-tekbîratü’l-ûlâ. “Namazın da özü, iliği var; o da ilk Allahu Ekber sözüdür.”
Ne demek bu?
“Namaza erken gel, imam Allahu Ekber dediği zaman ilk tekbire yetiş.” demek. Çok önemli!. Eğer insan o ilk tekbirin kadr u kıymetini bilse sürüne sürüne, dizi üstünde emekleyerek gelirdi. Onun için camiye biraz erkence gelmekte fayda var. Ezanı duyunca gelmek olur ama ezandan önce gelmek daha âlâ olur. İnsan namaz vaktini gözlemeli, düşünmeli; “Namaza on dakika var, namaza beş dakika var.” diye atlayıp camiye gelmeli. Biraz tesbih çekmeli, Allah demeli, Huzurullah’ta durmayı öğrenmeli.
Cahil insanlar, konuşmasını bilmez insanlar bir yere misafirliğe gider; ev sahibi karşıda oturur, o bu tarafa oturur, bir şey konuşamaz. Başı aşağıda, laf bilemiyor. Biraz öğren bakalım, edeple Allah’ı öğren, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunun edebini öğren. Beş-on dakika diz çök bakalım; Allahu Teâlâ hazretlerinin evinde onun misafiri olarak oturmayı öğren bakalım. Lâ ilâhe illallah de sübhânallah de estağfirullah de elhamdülillah de, biraz zikirlerin lezzetine er, kulluğun lezzetini bul.
لكل قلب وسواس فإذا فتق الوسواس حجاب القلب نطق به اللسان وأخذ به العبد وإذا لم يفتق القلب ولم ينطق به اللسان فلا حرج.
Li-külli kalbin vesvâsün fe-izâ feteka’l-vesvâsü hicâbe’l-kalbi nateka bihi’l-lisânü ve uhize bihi’l-abdü ve izâ lem yeftuk el-kalbe ve lem yantık bihi’l-lisânü fe-lâ harace.
“Her kalbin vesvesesi vardır. Vesvese kalbin örtüsünü yırtıp dışarıya geçerse dil onu söylerse o zaman kul ondan mesul olur. Eğer kalbi geçmezse kişi onu söylemezse bir mahzur yoktur.”
Li-külli kalbin vesvâsün. “Her kalbin vesvesesi vardır; insanın kalbine çeşitli vesveseler gelir.” Fe-izâ feteka’l-vesvâsü hicâbe’l-kalbi. “Vesvese kalbin örtüsünü yırtıp dışarıya geçerse.” Nateka bihi’l-lisânü. “Dil onu söyler; vesveseyi ifade etmeye, nakletmeye, konuşmaya başlar.” Ve uhize bihi’l-abdü. “O zaman kul ondan mesul olur.”
Kalpten çıktı, dile geldi, dille söylendi; kul o zaman mesul olur. Onu onunla yakalarlar, “Gel bakalım, niye bunu söyledin, niye bunu ettin?” diye sorarlar.
Ve-izâ lem yeftuk el-kalbe. “Kalbi geçmezse.” Ve-lem yantık bihî. “Kişi onu söylemezse.” Ve-lem yantık bihi’l-lisân. “Dil onu söylemezse.” Fe-lâ harace. “Bir mahzur yoktur.”
İnsanın içindeki o vesvese dile dökülmezse söylenmezse ondan bir vebal gelmez.
Ulemâ bildirmiştir, kitaplarda izahatı vardır;
“İnsanın içine hatırına gelivermiş bir şeyden dolayı ona mesuliyet yoktur. Allahu Teâlâ hazretleri affediyor. Yalnız yerleşmemek şartıyla. Temekkün etmeyecek, o vesvese orada mekân tutup da oraya yerleşmeyecek. Tamam kuruldu, rahat yer buldu, orasını mekân tuttu, o tarzda olmayacak; onun da vebali vardır, kalbinde kötü şey barındırmayacaksın. Kötü şeye yer yok. Biraz geldi gitti mi hemen defedersin; lâ ilâhe illallah dersin, Allah dersin, salavâtla, tevbeyle, istiğfarla dışarıya atarsın, gönülde tutmazsın. Durdu mu vebali var. Biraz geldi gitti mi o zaman mahzuru yok, oradan insana bir günah gelmez.
لَكَ بِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ سَبْعُمِائَةِ نَاقَةٍ كُلُّهَا مَخْطُومَةٌ.
Leke bihâ yevme’l-kıyâmeti seb’u mieti nâkatin küllühâ mahtûmetün.
“Bir zât Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine başı bağlı bir deve getirmiş; ‘Yâ Resûlallah! Al bunu, Allah yolunda sana veriyorum.’ demiş. Onun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; ‘Buna mukabil sana kıyamet gününde hepsi de yularlı yediyüz deve var.’ buyuruyor.”
İnsan hadîs-i şerîfleri bilirse birbirleriyle irtibatını da kuruyor. Daha önce bu kitabın başında bir hadîs-i şerîf geçmişti:
“Allah yolunda yapılan masrafların mukabili, yediyüz mislidir. Anaya babaya yapılan masrafların sevabı, yediyüz mislidir. İnsanın kendi aile halkına, evine barkına yaptığı masrafların sevabı, yediyüz mislidir. Ramazan bayramında kurban keserse onun sevabı yediyüz mislidir.”
Burada da aynı şeye uygun olarak hadîs-i şerîfte bildirilmiş. Çünkü “Allah yolunda” demiş, dişi deveyi getirmiş de “Yâ Resûlallah! Hâzihî fî sebîlillâh, bunu Allah yoluna verdim.” diye Resûlullah’a teslim etmiş, ona mukabil Peygamber Efendimiz de; “Âhirette sana bunun karşılığında yediyüz tanesi var.” diye bildiriyor.
لَكِ فِي ذَلِكَ أَجْرُ مَا أَنْفَقْتِ عَلَيْهِمْ ، فَأَنْفِقِي عَلَيْهِمْ يعني زوجَها و ولدَهَا.
Leki fî zâlike ecrü mâ enfakti aleyhim fe-enfikî aleyhim ya’nî zevcehâ ve veledehâ.
“Ey kadın! Bunda senin için ecir var. Kocana ve çocuklara yaptığın hayırlarda, hasenâtlarda, masraflarda sana sevap var.”
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anhümâ’nın zevcesi, yolda karşılaştığı bir başka kadınla Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelmiş. Orada Bilal radıyallahu anh ile karşılaşmışlar, ona sormuşlar;
“Ben sorup da size cevabını getirivereyim.” demiş, “Ama bizim adımızı verme. Resûlullah’a isimsiz olarak sor.” demişler. Soru şu:
“Biz kocamıza; yanımızda bulunan, evimizde mesuliyetimizin altında bulunan yetimlere, yavrulara bir şey bağışladığımız zaman, yedirip içirdiğimiz zaman infakta, ihsanda bulunduğumuz zaman bundan bir ecir var mı? Yoksa ‘Nasıl olsa onlar benim aile efradım.’ diye ona ondan bir ecir yok mu?” diye sormuşlar.
Peygamber Efendimiz de bu hadîs-i şerîfi buyurmuş:
“Ey kadın! Bunda senin için ecir var. Kocana ve çocuklara yaptığın hayırlarda, hasenâtlarda, masraflarda sana sevap var.” diye bildirmiş.
Bu kadınlar da el işleri yapıp para kazanıyorlarmış, imkânları varmış. Hani bazıları nakış, dikiş yapıp da para kazanır ya, o durumdalarmış.
للامام و المؤذن مثل اجر ما صُلِّيَ معهما .
Li’l-imâmi ve’l-müezzini mislü ecri mâ sulliye me’ahümâ.
“İmam ve müezzin için onlarla beraber namaz kılanların sevabı da var.”
Bu hadîs-i şerîf de Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten imamlara ve müezzinlere bir müjde. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyuruyor:
“İmam ve müezzin için onlarla beraber namaz kılanların sevabı da var.”
O imam ve müezzinle kimler namaz kılmışsa, onların sevabı o imam ve müezzine verilir. Ne kadar güzel, ne hoş bir kazançlı meslek olmuş oluyor. Fakat mesuliyetli. Eskiden imamlıktan baya korkmuşlar, kaçınmışlar. Çünkü o öne geçmiş olduğu için arkadaki cemaatin bütün vebali onda. Yalnız fıkıh kitaplarımız yazmıştır ki;
“Bir kimse imamlığı güzel yaparsa kendisi de ecir alır, cemaat de ondan faydalanır. İmamlıkta, abdest almakta, ahkâmına uymakta, vazifesini yapmakta hatası olursa kendisi zararını görür, cemaate bir zarar gelmez.”
Fıkıh kitapları bunu anlatıyor. Cemaate bir zarar yok, cemaat rahat. Bütün vebal, mesuliyet imamda ama sevabı da o derece çok. Müezzin için de öyle. Müezzin yukarıya çıkıp da ezan okuduğu zaman sesinin uzandığı yere kadar bütün mahlukâtın hepsi ona şahit olacak ve mağfiret olunacak, mağfiretine vesile olunacak.
Kıyamet gününde müezzinler çok şerefli olacaklar. Uzun boylu olacaklar, uzun boyunlu olacaklar, şerefli, herkes tarafından görünen, itibarlı kimseler olacaklar. Allahu Teâlâ hazretleri dinî vazifelerimizi güzel yapmayı cümlemize nasip eylesin.
Madem bu iş böyledir; biraz imamlığı, müezzinliği de öğrenmeli.
“Hadi ezan oku.” diyoruz, boynunu büküyor, kenara çekiliyor.
Biraz çalışmalı insan. Mesela kırda, bayırda yolculuk yaparken durdu, namaz vakti geldi; bir ezan okusa, namaz kılsa Allah’ın bildiğimiz bilmediğimiz, gördüğümüz görmediğimiz mahlukları da o namaza iştirak ediyor. Sevabı elli misli oluyor. Bir insan, evinde namaz kılmayıp camide namaz kılsa sevap, yirmi yedi kat oluyor. Kırda ezan okuyup da namaz kıldığı zaman elli misli oluyor. Yolculuk yaparken hatırınızda olsun. Arabayı bir kenara çekersiniz, bir kenarda ezan okuyup;
Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni.
Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni.
dediği gibi bir güzel namaz kılarsınız.
لِلسَّائِلِ حَقٌّ وَإِنْ جَاءَ عَلَى فَرَسٍ
Li’s-sâili hakkun ve in câe alâ-feresin.
“At üstünde bile gelse dilenci için bir hak vardır.”
Ne demek?
“Dilenci at üstünde de gelse yine ona bir şeyler verin.” demek.
Atı satacak değil ya... Karnı aç, yiyeceği yok. At üstünde gelir de parası yoktur, kesesini düşürmüştür, şöyledir, böyledir. Kapıyı çalar; “Bana bir yudum su, birazcık ekmek verin.” diyebilir, değil mi? Peygamber Efendimiz; “Bir şey istedi mi isteyeni mahrum çevirmeyin.” diyor, mümkün mertebe mahrum etmemeli.
Bazıları da oluyor ki; cebini para dolduruyor, sonra gidiyor, onu şerre kullanıyor. Şerre kullandığını biliyorsun. Dilenciliği meslek edinmişse gidecek onunla esrar alacak, içecekse ona vermezsin; ona vermemek daha iyi. Hayır yapacak insanı arayıp kollamak, önceden bilmek daha iyidir; mahallende, köyünde, kasabanda kim fakirdir, kim mağdurdur, kim muhtaçtır, onu önceden bellemek uygun olur. Ama birisi de geldi kapında bir şey istiyor, az çok bir şey verin. Belki hakiki fakirdir belki başka türlüdür, olsun, gerisi bize ait değil. Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi o.
Sonuncu hadîs-i şerîf şehitle ilgili, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyuruyor:
لِلشَّهِيدِ عِنْدَ اللَّهِ سبع خِصَالٍ يَغْفِرُ لَهُ فِي أَوَّلِ دُفْعَةٍ مِنْ دَمِهِ وَيُرَى مَقْعَدَهُ مِنْ الْجَنَّةِ ويحلى حلة الإيمان ويزوج اثنتين وسبعين زوجة من الحور العين ويجار من عذاب القبر ويأمن من الفزع الأكبر ويوضع على رأسه تاج الوقار الياقوتة منه خير من الدنيا وما فيها ويشفع فى سبعين إنسانا من أهل بيته
Li’ş-şehîdi inde’llâhi seb’u hısâlin yuğferu lehû fî evveli düf’atin min demihî ve yürâ mak’adehû mine’l-cenneti ve yuhallâ hullete’l-îmân ve yüzevvecü’sneteyni ve seb’îne zevceten mine’l-hûri’l-îyn ve yücâru min azâbi’l-kabri ve ye’menü mine’l-fezeı’l-ekber ve yûdau alâ-re’sihî tâcü’l-vakâri el-yakûtetü minhü hayrun mine’d-dünyâ ve mâ fîhâ ve yeşfeu fî seb’îne insânen min ehli beytihî.
“Şehidin Allah indinde yedi tane meziyeti, hasleti vardır: Kanının damlası damlar damlamaz Allah onu afv u mağfiret eder. Cennetteki makamını gözünün önüne serer, süslü bir iman hil’ati ile giydirilir, süslenilir. Hurilerden ak gözlü, kara gözlü, akı ak, karası kara, iri gözlü hurilerden yetmiş iki tanesiyle evlendirilir. Kabir azabından muaf tutulur; kabirde sorgu sual, azap, sıkıntı görmez. Büyük korku gününde, kıyamet gününün dehşetinden, sıkıntısından, korkusundan emniyete alınır ve başına vakar tacı giydirilir. Oradaki, o taçtaki bir yakut dünyadan da dünyanın içindeki her şeyden de daha hayırlıdır. Ailesi efradından da yetmiş kişiye şefaat eder.”
Li’ş-şehîdi inde’llâhi seb’u hısâlin. “Şehidin Allah indinde yedi meziyeti, yedi hasleti vardır.” Yuğferu lehû fî evveli düf’atin min demihî. En yuğferu da okunabilir. “Kanının damlası damlar damlamaz Allah onu afv u mağfiret eder.”
“Daha ilk damlası yere düşer düşmez, şehidin ilk damlası daha yere damlar damlamaz, Allah onu mağfiret eder.”
Bitti, günah yok, tertemiz oldu, günahları afv u mağfiret oldu.
Ve yürâ mak’adehû mine’l-cenneti. “Cennetteki makamını gözünün önüne serer.”
“Ey kulum! Bak senin yerin burası.” diye gösterir. Gözünü dikip de cenneti, o sefayı görürken şehit o ızdırabı çekmez ki.
Bir, mağfiret eder; ikincisi, cennetteki makamını gözünün önüne açar. Cenneti görür.
Ve yuhallâ hullete’l-îmân. “İman hil’ati ile giydirilir, süslenilir.”
Kendisine süslü bir iman hil’ati giydirilir.
Ve yüzevvecü’sneteyni ve seb’îne zevceten mine’l-hûri’l-îyn. “Hurilerden ak gözlü, kara gözlü, akı ak, karası kara, iri gözlü hurilerden 72 tanesiyle evlendirilir.” Ve yücâru min azâbi’l-kabri. “Kabir azabından muaf tutulur; kabirde sorgu sual, azap, sıkıntı görmez.” Ve ye’menü mine’l-feze’ı’l-ekber. “Büyük korku gününde, kıyamet gününün dehşetinden, sıkıntısından, korkusundan emniyete alınır.”
“Sen böyle gel, safalı yerde dur. Bu sıkıntılar sana göre değil.” diye öteki insanlar sıkıntıdan, telaştan ne yapacaklarını şaşırmışken, o büyük korku gününde Allahu Teâlâ hazretleri onlara emniyetli bir köşe ikram eder, oraya alır.
Ve yûda’u alâ-re’sihî tâcü’l-vakâri. “Ve başına vakar tâcı giydirilir.” el-Yakûte minhü hayrun mine’d-dünyâ ve mâ fîhâ. “Oradaki bir yakut, o taçtaki bir yakut dünyadan da dünyanın içindeki her şeyden de daha hayırlıdır.”
Başına öyle süslü bir taç giydirilir.
Ve yeşfe'u fî seb’îne insânen min ehli beytihî. “Ailesi efradından da yetmiş kişiye şefaat eder.”
“Hadi ailenin arasından, akrabandan yetmiş kişiyi seç bakalım, sana bağışlayacağım.” diye Allahu Teâlâ hazretleri ona bir lütufta bulunur.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi mesut, bahtiyar, faik kulları olarak yaşamak nimetine erdirsin. Şehit olarak ölmeyi cümlemize nasip etsin.
Fâtiha-i şerife meal besmele.
24.01.1982 -
Alimin Abide Üstünlüğü,
21.11.1982 -
Kuran Kıraatı, Vera,
