05.04.1987 - Mala ve İlme Gıbta Etmek, Ramazan Geliyor, Şabanın Fazileti

05.04.1987 - Mala ve İlme Gıbta Etmek, Ramazan Geliyor, Şabanın Fazileti
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fe'lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi’n-nâr ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki;
لَا حَسَدَ إِلَّا فِي اثْنَتَيْنِ: رَجُلٍ آتَاهُ اللهُ مَالًا، فَسَلَّطَهُ عَلَى هَلَكَتِهِ فِي الْحَقِّ؛ وَرَجُلٍ آتَاهُ اللهُ الْحِكْمَةَ، فَهُوَ يَقْضِي بِهَا وَيُعَلِّمُهَا.
[Lâ hasede illâ fi’sneteyni: Raculin âtâhu’llâhu mâlen fe-selletahû alâ heleketihî fi’l-hakki ve raculin âtâhu’llâhu’l-hikmete fe-hüve yakdî bihâ ve yuallimuhâ.]
Lâ hasede illâ fi’sneteyni. “Haset yoktur, hiç haset etmek yoktur, kıskanmak yoktur. Ama iki kimse haset edilir, kıskanılır, imrenilir. İki kimseye gıpta olunur.”
Bir; Raculin âtâhu’llâhu mâlen fe-selletahû alâ heleketihî. “Bir adam ki Allah kendisine varlık vermiş, mal nasip etmiştir, parası pulu vardır ve bunu ihtiyaç sahibi olan kimselere dağıtıyor ve onların ihtiyaçlarını gideriyor, malını hak yolda sarf ediyor.”
İkincisi; Ve raculin âtâhu’llâhu’l-hikmete. “Allah kendisine ilim, hikmet, bilgi, mârifetullah vermiştir...”
Kur’ân-ı Kerîm’i bilmektedir, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine vâkıftır, fıkıh bilmektedir, Allah’ın yolunu bilmektedir, ilim sahibidir, hikmet sahibidir.
“O da bunun gereğince hükmediyor, hareket ediyor.”
İlminin icabı neyse onu yapıyor. İlmiyle amel ediyor, ilmiyle kendi tatbik ediyor, ilminin kendisini götürdüğü zarurî neticeleri üzerinde görüyoruz. Tamam; bu alim, alimin şânı da budur. Alim böyle yapar. Öyle yapıyor.
Ve yuallimuhâ. Bu ilmi kendinden sonrakilere, gençlere ve öğrenmek isteyenlere de öğretiyor.
Bu iki kimseye gıpta edilir, haset edilir.
Muhterem kardeşlerim!
Bunların ikisi de varlıktır. Birisi maddî varlık, ötekisi mânevî varlık olmuş oluyor.
İlk önce şu derhal meydana çıkıyor, anlaşılıyor ki, demek ki varlığından insan başkasına verecek, başkasını istifade ettirecek.
“Rabbenâ hep bana! Hepsini bana ver yâ Rabbi; başka kimseye verme!”
Bedevînin birisi Peygamber Efendimiz’in meclisine gelmiş. Orada namaz kılmış, dua etmiş, elini açmış;
“Yâ Rabbi! Beni ve Muhammed’i mağfiret eyle.” demiş. Başkasına bir şey yok.
Demiş ki Peygamber Efendimiz;
“Yâ filanca, sen Allah’ın rahmetini çok daralttın. Allah’ın rahmeti engin, herkese istesene.”
Peygamber Efendimiz’i sevdiğinden onun adını söylüyor, bir de kendisini söylüyor; başkası yok. Yani bir ona bir ona, başkasına bir şey yok.
Böyle olmayacak. Müslüman vermeyi, faydalı olmayı, fedakârlık yapmayı öğrenecek.
İslâm’ın ruhunda bu var. İşin aslında, temelinde insanda verme duygusu olacak, fedakârlık duygusu olacak. Yoksa bencil insanlar, hâris insanlar, sırf kendisini düşünen insanlar...
Kâinatın merkezi neresi?
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar, o da demiş ki;
“Eşeğimin ayağının bastığı yer.”
Bu adamlar da diyor ki; “Kâinatın merkezi ben, başkası değil.” Her şey onun etrafında çevrelenmiş. Dünyada en önemli olan kendisi, kendi menfaati. Başkası ağlasın, üzülsün, ölsün, kalsın; solda sıfır, onların karınca gibi kıymeti yok. Hep kendisi... Bu iyi bir şey değil. Bu bencillik, hodbinlik, sırf kendisini görmek. İslâm’ın ana yapısı bu değil.
İslâm’ın ana yapısı, ana mantığı, temeli; başka insanların da yüzünü güldürmek, başkalarını da sevindirmek, başkalarına fedakârlık yapmak.
Nereden fedakârlık yapacağım?
Senin o kazandığın tatlı tatlı paralardan, kendi zahmet çektiğin şeylerden başkalarını istifade ettireceksin. Bu mal mülk tarzında olabilir. Harca, çıkart, elini cebine sok, biraz harca bakalım. Bak şurada zavallı adamcağızın dokuz tane çocuğu var, evi kira, maaşı bu kadar; bu nasıl geçinecek? Ne sihirdir ne kerâmet, nasıl oluyor bu iş? Biraz yardım et bakalım.
“Hocam hiç istemiyor. Giyimi de biraz muntazam...”
Zaten istemez.
يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا
Yahsebuhumu’l-câhilu ağniyâe mine’t-teaffuf ta’rifuhum bi-sîmâhum lâ yes’elûne’n-nâse ilhâfâ.
İffetinden, haysiyetinden, onurundan dolayı öyle davranır ki fakirliğini saklar, söylemez, istemez. Sen arayıp bulacaksın, ona vereceksin. Hem de güzel bir üslup ile vereceksin, güzel bir tarzda vereceksin.
Eski meşhur şairlerden, çok da eski değil de burada ismini söylemek istemiyorum, kim olduğunu biliyorum. Derbeder bir adam. Muhtaç, bekâr, evi perişan, yorganı yastığı leş gibidir, üstü başı kirlidir. Ama derya; ilmi var. Para versen almaz.
Bir tanesi yolda koşmuş arkasından;
“Afedersiniz efendim, siz düşürdünüz galiba, buyurun bunu alın.” demiş, bir altın lira vermiş.
Adamda altın lira ne arasın; meteliğe kurşun atan bir insan, parası pulu yok. Tabii o da ârif, zarif bir kimse, şair. Altını almış;
“Bu benim düşürdüğüm para değil, sizin kalbiniz.” demiş, cebine koymuş.
Çok zarif bir şekilde söylemiş.
Tabii verirken de karşı tarafın kalbini kırmamak da İslâm’ın şânındandır, zerafetindendir.
“Al bunu Hasan Efendi, bu benim zekâtım ha! Al bakalım! Hadi bakalım, hayrını gör!”
Bu kadar kalabalığa duyurdun, adamın fakirliğini perişan ettin, kıpkırmızı oldu adamcağız... Almasa evde çoluk çocuk aç, alsa perişan ettin adamı! Sessizce versene, kıyıda köşede...
“Herkes bilsin benim ağa olduğumu... Bak yeleğimin burasından burasına altından kösteğim var, zenginim. Herkes de hayır yaptığımı bilsin.”
Zaten bir şey yaptığı zaman da plaka koyar oraya; “Hacı bilmem kimin hayrâtıdır” diye.
Bu gösteriş.
Ötekisi?
Ve raculün tasaddaka bi-sadakatin fe-ahfâhâ hattâ lâ ta’leme şimâluhû mâ tunfiku yemînuhû.
Cennete girecek insanlardan, mahşerde hiç zahmet sıkıntı çekmeyecek insanlardan, Arş’ın gölgesinde sefa sürecek insanlardan bir tanesi de kim?
Öyle sadakayı gizli veriyor ki sağ elinin verdiğinden sol elinin haberi yok.
Ya bunlar yan yana, bunlar birbirini görürler. Sağ elinin yaptığı hayırdan sol elinin haberi olmayacak kadar. Böyle anlatmış Peygamber Efendimiz, ifade ediş tarzı böyle. Yani kabahat yapar gibi hayır yapıyor. Sessizce, gizlice, kimse görmeyecek gibi hayrı gizli yapıyor.
Neden?
Şöhret olmasın diye, riya olmasın diye, gösteriş olmasın diye.
Eski insanlar ne zarif insanlarmış! “Bunu siz düşürdünüz galiba, buyurun.” diyor. O da anlıyor tabii; “Hayır, o benim düşürdüğüm altın değil, bu sizin kalbiniz.” diyor.
İnsan malı verecek, fakirleri arayacak.
İşte geliyor Ramazan, önümüzde...
Recep Allah celle celâlühün ayı, Şaban, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ayı, Ramazan, ümmetinin ayı. “Ne demek acaba?” diye düşünürüm. Ayların acaba hangisi Allah’ın değil?
Receb, Allah’ın ayı; ne demek?
Bana öyle geliyor ki; “Ey insanlar! Receb’te kendinize çekidüzen verin, günahlardan elinizi eteğinizi çekin, tevbe edin, Allah’ın dergâhına yönelin, Allah’tan afv u mağfiretini elde etmeye çalışın.” demek.
Şaban’da Peygamber Efendimiz’e dikkat edin. Peygamber Efendimiz’e salât u selâm çokça getirin. Çünkü cennete götürecek yol, Peygamber Efendimiz’in yoludur. Tevbe ettin, ne yapacaksın? Peygamber Efendimiz’i gözle, izle, peşinden git, dosdoğru cennete gidersin. Salât u selâm getir, sünnetini öğren. Hadis meclisine gel, öğrendiğini tatbik et. Peygamber Efendimiz’in ayı.
Ramazan, Ümmet-i Muhammed’in ayı. Ayların hepsi bizim ama niye Ramazan Ümmet-i Muhammed’in ayı oluyor?
Mahsulü toplama ayı. Ceplerini doldur. Çuval getir, çuvalı doldur Ramazan’da... Receb’te tevbe etmişsen, üç ayların havasına girmişsen, günahları bırakmışsan, havâiyâtı bırakmışsan, Peygamber Efendimiz’in sünnetine uyma çizgisine yükselmişsen, artık Ramazan’ın ibadetleri de zaten gecesi gündüzü karmakarışık oluyor. Ramazan’da insanın tatlı bir kargaşa... Gece uyku uyumuyorsun, sahura kalkıyorum diye. Sabahleyin camiye koşuyorsun, aman mukabelede cüzü kaçırmayayım diye. Akşam; kıl babam kıl, bir sürü namaz... Yatsıda teravih, gündüz oruç... Gecesi gündüzü devamlı bir mânevî kazanç. Güldür güldür, güldür güldür sevaplar akıyor. Doldur doldurabildiğin kadar. Havuzunu doldur, ambarını doldur, çuvalını doldur, her şeyi doldur git.
İnsan Ramazan’a erer de Ramazan’ın arkasından mahrum çıkarsa gerçekten çok zavallı insanmış, çok mahrum insanmış!
Şimdiden Peygamber Efendimiz’in yoluna uyum sağlamaya çalışacağız. Kendimizi uydurmaya çalışacağız. Yani sıra Müslümanlığından kaliteli Müslümanlık seviyesine yükseleceğiz.
Allah hepimize güzel huylar, güzel haller nasip eylesin.
Demek ki bu iş kesenin ağzını açmadan olmuyor. Fedakârlık yapmadan olmuyor.
“Hocam ben o paraları ne zahmetlerle kazandım. ‘Havuza at’ desen arkasından ‘cump’ diye atlarım.”
Atlarsın ama işte;
لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ
Len tenâlü’l-birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn.
Sevdiklerinizi Allah yolunda infak etmedikçe takvâ ehli insan seviyesine, yüksek kaliteli müslüman durumuna gelemiyorsunuz; gelinmiyor! Fedakârlık yapacaksın.
İnsanların kıymeti fedakârlığı nisbetinde ölçülür.
“Ben müslümanım.”
“Acaba İngiliz mi? Acaba Amerikalı mı?” diye insan bocalar.
İnsanın dışı bir başka türlü olacak. Her hâlinde, hareketinde, davranışında imanının eseri görülecek ve eli de açık olacak.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem nasıl cömertti?
Deniz gibiydi. Bulut gibi... Buluttan nasıl şakır şakır şakır şakır... Say bakalım kaç tane damla?
“Hocam git işine, buluttan damla mı sayılır?”
Resûlullah’ın cömertliği mi ölçülür?
Denizin [damlaları...] Maşrapayla, al eline süt ölçmeye mahsus şeyi, bir litreyi daldır bakalım, Marmara denizi kaç litre?
Mümkün değil.
Resûlullah Efendimiz’e ganimetten altınları getiriyorlar. Yayın bir örtü yere; yayıyorlar. ‘Şangır’ bütün paralar yığılıyor; şöyle bir yığın. Gelene veriyor gidene veriyor, gelene veriyor gidene veriyor, gelene veriyor gidene veriyor; bir şey yok, geride bir şey bırakmıyor!
Biz olsaydık; “Dosdoğru bir yere yatıralım; şusunu alırız, busunu alırız, orasını hayır yaparız, burasını hayır yaparız...” deriz.
Hayrı akşama gecelettirmiyor, böyle veriyor.
Birisi sürüyü beğenmiş:
“Yâ Resûlallah, ne güzel sürü!”
Ganimet malı, beytülmâle gelmiş sürü. Güzel güzel koyunlar... Tüylü tüylü, sürmeli gözlü koyunlar...
“Ne güzel bir sürü!”
“Çok mu beğendin?” diyor Peygamber Efendimiz.
“E güzel bir sürü yâ Resûlallah.”
“Al, hepsini al.”
“Hepsini mi yâ Resûlallah?”
“Hepsini al...”
Ne olacak, Allah yine verir...
Peygamber Efendimiz’in verişi öyle. “Hepsini al.” diyor.
“Hepsini mi yâ Resûlallah?”
“Hepsini al.”
Hadi hepsini önüne katıp sevine sevine, artık kim bilir -Arap’ın, “ya leyli” derler- ne okudu yolda, kabilesine öyle gidiyor.
“Ne bu hâl? Sabahleyin sen kabileden tiril tiril çıktın, akşam bu sürü nereden geliyor? Tek başına yol kesmiş olsan bu kadar işi beceremezsin. Bu nereden geldi?”
“Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem fakirlikten korkmayan insanın verişiyle veriyor. O verdi.” diyor.
“Ya öyle mi?..”
Bütün kabile ahâlisi gelip müslüman oluyorlar.
Bir koyuna bir müslüman değmez mi? Gelen kabile ahâlisi koyundan fazladır.
Cömertlik, sevgi cezbeder. Cömertlik insanı cennete götürür. Cimrilik cehenneme götürür.
Birisi gelmiş, bizim, Allah selamet versin, ömür versin, sıhhat versin, [Ali Yakup Cenkçiler] Hocamız’a Bağdat’ta sormuş;
“Hocam, ben tesbihi zikri cehrî mi yapayım, zikr-i hafî mi yapayım?”
Yani “Allah Allah Allah Allah Allah... hızlı mı, yoksa içimden mi çekeyim?” diye sormuş.
O da diyor ki;
“Baktım adam zengin ama cimri -tanıyor-; sen zikri böyle yapacaksın...”
Çok hoşuma gidiyor. Her yerde anlatıyorum, her vaaz da olsa yine anlatırım. Yani para sayar gibi... Sen böyle “Allah Allah Allah Allah...” diyeceksin. Sen para vereceksin. Çünkü Allah sana mal vermiş; malı Allah yolunda sarf edeceksin.
“Hocam bugün herkes zengin, fakir yok. Kime baksan parası pulu yerinde.”
Öyle değildir, nice fakir fukarâ vardır...
Kimisi kendisini astı diye geçmiş devirlerde gazetelerde yazdı. Bir haftadır çoluk çocuğuna şekerli su bandıra bandıra ekmeğe...Ondan sonra iş aramış, bulamamış, canına kıymış. O da doğru değil. Öntihar İslâm’da yok ama çocuklarının perişanlığından, parasızlıktan pulsuzluktan... Tabii insan aç oldu mu aklî dengesi de kaybolur. Sen şimdi rahat benim söylediğimi anlıyorsun. Ben de söylediğimi biliyorum. Hele bir aç olalım; hiç insanın gözü bir şey görmez, anlamaz. Peki bir hafta aç oldu mu insan ne yapar? O zaman aklı da gider.
Onun için fakiri arayıp bulmak bizim vazifemiz.
Kocakarı bile Hz. Ömer’e;
“Ömer de kim? Benim babam ondan kerim adamdı.” demiş.
Hz. Ömer kendisi ama tebdîl-i kıyafet eylemiş. Bakıyor ki bir aileden feryat figan, mızırdanmalar, ağlamalar, çoluk çocuk... Kapıyı çalıyor:
“Niye ağlıyorsunuz?”
“E aç çocuklar, bir haftadır oyalıyorum.”
Ocağın üstündeki tencereye de çakılları koymuş, çangur çungur karıştırıyor. “Yemek pişecek çocuklarım, hadi biraz uyuyun...” diye uyutuyor. Çocuklar açlıktan uyuyamaz ki... Uyku karnı tok olduğu zaman olur. İnsanın karnı tepe gibi şişti mi yatacak yer aramaya başlar, gözler bayılmaya başlar. Hele bir aç olsun, o zaman insanı uyku tutmaz.
“Ya bunların anası babası nerede?”
“Filanca savaşta şehit oldu.”
“Allah Allah, sen nesisin?”
“Ben babaannesiyim veya anneannesiyim. Bu yetimlerin, bu zavallı şehit çocukların nenesiyim ben.” diyor.
“E be kadın, şurada halife Ömer, gitsen istesen vermez mi?”
“Ömer kim?” diyor.
“Ömer de kim oluyor? Benim babam ondan daha asil kimseydi.” diyor.
Onurlu! “Ömer de kim? Benim babam ondan kerim adamdı. Ben Ömer’e tenezzül mü ederim? İstemem!” diyor.
Ömer arıyor. Hepimiz öyle olacağız. Yani Ömer’in aradığı gibi arayacağız.
Kim fakir? Hakikaten fakir kim?
Gidersin bir fakir semte, gör bak; yol yok, çeşme yok, su yok, yakacak yok... Neyse soğuklar geçti, artık güneş ısıtıyor. Her taraf çamur. Eh hava güzelleşti, kuruyor. Tamam, onlarla mutlu oluyorlar. Öyle şey yok. Sen dolaşacaksın, arayacaksın, bulacaksın. Akrabalarına sor.
“Hocam bu işin sahtekârı var.”
"Var, sahtekârına aldanma."
"Tüccarı var."
"Tamam kapı kapı dolaşır, cebini doldurur. Bu ne?” dersin, 'olsun sen de ver' der. Ya cebin neredeyse yırtılacak, dolmuş! Öylesi de var."
Sen asıl fakiri bulmaya çalış.
Cömertlik insanı cennete götürür. Cömert olacağız. Allah yolunda helal kazancımızın bir miktarını sarf edeceğiz.
Neden?
O bir miktarı senin hakkın değil; o, kardeşin hakkı.
لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ . فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَّعْلُومٌ
Fî emvâlihim hakkun ma’lûm li’s-sâili ve’l-mahrûm.
Müslümanların malında mâlum bir hak var; isteyenin, dilenenin ve mahrum olan kimsenin müslümanda hakkı var. Çalışan çalışamayana, varlıklı yoksula verecek.
“Hocam o da çalışsın, ben nasıl çalıştım...”
Canım düşmez kalkmaz bir Allah; adam filanca yerde ağa oluyor da sonra ne duruma düşüyor.
Bizim fakültede bir küfürbaz müstahdem vardı. Biz de gider hocalara şikâyet ederdik; “Yine bu adam gelmiş, bizim tarım dersi için yaptığımız saksıları almış götürmüş. Laf dinlemiyor, söz söylenmiyor...” diye. Yanaştı öğretmenimiz, dedi ki;
“Çocuklar bu kim, biliyor musunuz?”
Ne bilelim...
“Bu lisede hocaydı. Allah kimseyi düşürmesin, biraz aklını oynattı. İşte burada müstahdem olarak idare ediyoruz. Siz de idare edin.” dedi.
Bizim tarım dersindeki saksılarımızı kendi bildiğine alıp gidiyor.
“Aldırmayın.” dedi.
Düşmez kalkmaz bir Allah. Öğretmendir, müstahdem olur. Müstahdemdir, Allah korusun, el açacak duruma düşer. Dünyanın her türlü hâli var.
Merhametli olacağız. “Atın üstünde bile gelse verin.” diyor, belki doğru söylüyordur diye... Sen onu bilemezsin, herkesin kalp gözü açık değil, ne olduğunu anlayamazsın.
Birisi [Mehmed Zahid] Hocamız’a geldi, yüksek perdeden konuşuyor, kerâmet yollu sözler söylüyor.
Hocamız da arslan gibi gerildi; dinledi dinledi dinledi, arkasından ne olacak... Ben kapıdan içeri girmek istiyorum; “Sen girme, dur.” diyor. Allah Allah, benim evimde benim salonuma “girme” diyor. Adam biraz şey yani... Arkasından Hocamız’a “Şu kadar para ver, bu kadar para ver...” demeye getirdi. Hocamız da cevabı yapıştırdı:
“Biz isteyene değil, istediğimize para veririz.” dedi.
Kerametfuruşluk yapıyor. Sanki Allah tarafından vazifelendirilmiş bir vazifeli mânevî zâbitmiş de... Hocamız onu yutar mı?
“Biz öyle isteyene değil, istediğimize veririz.” dedi.
Herkes öyle olmadığına göre, bir bakacak hâline, anlamaya çalışacak; yine bir hayır yapmaya çalışır.
Allah sahtekârlardan cümlemizi korusun.
Birisi bu. Bir de insan ilmini başkasına öğretecek. İşin aslı orada.
Sen niye camiye geliyorsun da ötekisi gelmiyor? Sen neden namuslu kazanıyorsun da ötekisi hırsızlığa sapıyor? Sen neden rüşvet verdikleri zaman almıyorsun da ötekisi alıyor? Sen neden harama sapmıyorsun da o hırsızlık yapıyor?
Eğitim farkı. Onun kafası yamuk, senin kafan elhamdülillah, Allah’a çok şükür olsun, İslâm zihniyeti. Sen onun için aç da kalsan ağlarsın ama harama sapmazsın. O tok da olsa, lüks arabalarda da gezse yine hırsızlık yapıyor, yine arsızlık yapıyor, yine hazineden çalıyor, yine milletten çalıyor.
Neden?
Eğitim... Eğitim eksikliği, eğitim farkı.
O halde insanlarımızı haram yemeyen dürüst insanlar yetiştireceğiz.
Neden?
“Hocam herkes sahtekârlık yaparken sen de bizim müslümancıkları, doğruluğu tavsiye et, doğru et; herkes gelsin bunları sömürsün.”
Öyle değil. Âhirette rahat etmek için.
Allah haram yiyenin kırk gün ibadetini kabul etmiyor. Cennetine sokmayacak. Haramın acısı cehennemde cayır cayır yanarak çekilecek. Biz haram yiyemeyiz.
“Ya çok güzel, bak ortalıkta tatlı tatlı haram paralar var. Elini uzatsan sepete doldurursun, çuvala doldurursun.”
Hayır, ben helal para yerim. Ben helalinden yerim, haram istemem.
Büyüklerimiz daha da titizmiş.
Ders çalışırken, dereden suyun üstünde elma süzülmüş gidiyor. “Aa! Dereye elma düşmüş...” Uzatıyor elini, suyun içinden elmayı alıyor, ‘hart’ bir ısırıyor, yutmadan aklına geliyor; “Ya sen bunu nasıl ısırırsın? Bu elma senin değil ki! Bu elmayı nasıl ısırırsın? Hay Allah, yanlış iş yaptım. Düşünemedim, birden elmayı ısırdım. Ne yapayım?.. Hadi bakalım, bu elma ağacını bulacağız...” Dersi bırakıyor; koltuğuna kitabı alıyor, derenin yukarısına doğru yürüyor. Hangi ağaçtan bu elma düşmüş olabilir? Hah, bakıyor, bir elma ağacı; derenin üstüne dalları sarkmış. Elmalar da aynı marka.
Sahibini soruyor. Filanca adamdır, filanca ağadır, efendidir. Gidiyor, diyor ki;
“Efendi, kusura bakma, sizin dere kenarındaki tarlanızdaki elmadan bir tanesi suya düşmüştü. Ben de aşağı taraflarda ders çalışıyordum, kitabımı okuyordum. Suyun üstüne düşmüş olan elmayı gördüm. Elimi uzattım, ‘hart’ diye ısırdım. Ama ‘Benim olmayan elmayı ben nasıl ısırırım?’ diye sonra aklım başıma geldi. İşte elmanız, ucunda biraz diş izi var ama... Hakkınızı helal edin, beni affedin.”
Adam bakıyor; Allah Allah... Bir elmaya bakıyor, bir ona bakıyor, bir düşünüyor:
“Helal etmem!” diyor.
Hadi bakalım ayıkla pirincin taşını... “Helal etmiyorum!” diyor. Ya bir ısırık, daha yutmamış bile, bir elma, zaten suya düşmüş...
“Bir şartım var.” diyor.
“Eh ne şartın varsa kabul edeyim, pekâlâ.”
“Benim bir kör kızım var, üstelik topal, üstelik çolak; eli işlemez, ayağı işlemez, gözü kör, kulağı sağır, evde kalmış bir kızım var. Bunu kimse almaz, sen alacaksın. O evde kaldığı zaman onun hâli ne olacak? Onu alırsan o elmanın hakkını sana helal ederim.”
“Eh, peki...” diyor.
Bizim zamâne gençlerimizin, kardeşlerimizin kulakları çınlasın! Neredeyse ebat verecekler, ölçü verecekler; “Şu boyda, şu ende, şu sarışınlıkta, şu renkte, bu göz rengi, bu kirpik boyu...”
Bak, o ne demiş?
“Peki” diyor. Pekâlâ... Düğün yapılıyor. Kızı görmemiş. Düğün günü gelin karşısına geliyor, örtülü. Kim bilir ne hilkat garibesi... Bir duvağını kaldırıyor ki; Aa! Emsalsiz güzel bir kız! Şaşkınlığını ifade ediyor.
O da cevap veriyor:
Hani dilsizdi? Dili varmış. Gözüne bakıyor; pırıl pırıl, gayet güzel. Kulağı işitiyor. Eline bakıyor; sağlam. Ayağına bakıyor; sağlam. Ne yaparsın?
Sen olsan sevinirsin, ben olsam sevinirim herhalde...
Ne yapıyor?
Hemen orayı bırakıyor, kapıdan haydi dışarıya dosdoğru kayınpederinin yanına... “Bir yanlışlık oldu galiba... Herhalde bir yanlışlık oldu. Çünkü sen bana ‘kötürüm’ dedin, ‘kör’ dedin, ‘topal’ dedin, ‘sağır’ dedin, ‘dilsiz’ dedin; benim karşıma dünya güzeli bir kız çıktı. Herhalde bir yanlışlık var. Adreste bir yanlışlık var. Bu olmadı...” diyor.
Kayınpeder:
“Git evladım, tamam.” diyor, sırtını sıvazlıyor. “Evladım o benim kızım. Ben ona ‘kör’ dedim; harama bakmadı, haramı gözü görmedi. ‘Sağır’ dedim; yasak nağme dinlemedi. ‘Topal’ dedim; haram yere varmadı. ‘Çolak’ dedim, ‘kötürüm’ dedim; harama elini uzatmadı. Ben onu mahsustan kinâyeli söyledim. O kız sana layıktır çünkü sen takvâ ehlisin; o kız da sana layık.” diyor.
O evleniyor da ondan İmâm-ı Âzam hazretleri oluyor. Öyle aileden öyle alim oluyor.
Biz de öyle dine imana sarılırsak, ilmi öyle öğrenirsek, öyle öğretirsek o zaman evlatlarımız öyle olur.
Para nereden geliyor, belli değil; nereye gidiyor, belli değil.
“Bizim çocuk haylaz hocam. Ben ilkokula kadar bütün dinî bilgilerini verdim; şimdi namaza bile gelmiyor. Eve de gelmiyor. Biraz fazla zorladığımız zaman; ‘Ehh! Sen de...’ diyor.”
Helal lokma yedirmemişsin demek. Her şey helal lokmadan başlıyor. Çocuk onu şey yapıyor.
Çok hikâyeleri vardır ama bu hikâye, bu kıssa, bu menkıbe güzel bir şeydir.
Biz helal lokma yiyeceğiz.
Helal kazanacağız, helal lokma yedireceğiz. Hak ilmi, güzel ilmi, dürüstlük ilmini öğreneceğiz, çoluk çocuğumuza öğreteceğiz.
Bu ikisine gıpta edilir. Dünyada başka şeyin pek önemi yok. Helal para, mal ve sarf ediş yeri güzel. Güzel ilim ve onunla yaşamak, ilmine uygun yaşamak ve ilmi başkasına öğretmek.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize hayırlı ilimler versin, hayırlı mallar versin. O büyüklerimiz gibi yaşamayı nasip eylesin.
Bizim dedelerimiz toptan böyleydi de, sonra bize getirdiler, başka başka huylar aşıladılar, başka başka hastalıklar girdi, başka başka dertler girdi. Uğraş dur; “Acaba frengiden nasıl kurtulurum? Acaba AIDS hastalığını nasıl engellerim? Acaba bu rüşveti nasıl engellerim?”
Müslümanlıkla engellersin. İşin doğrusu bu! Kim yapmıyorsa incele, ondan sonra anla.
Mesela müslümanın eğer misvak kullanırsa ağzında piyore hastalığı olmuyor. Namazını kılarsa dizinde belinde hastalık olmuyor. Orucunu tutarsa vücudunda şunu bunu olmuyor.
Müslümanlığın her emrini Allah bir faydaya bağlamış; onu yaptığı zaman müslümana bir fayda geliyor. Yapmadığı zaman da bir dert geliyor ama anlayana aşk olsun! Derdi bilemiyor, derdin nereden geldiğini bilemiyor. Dert, müslüman olmamaktan geliyor. Veyahut değer hükümlerinin eksik, nâkıs olmasından geliyor, hedeflerin eksik olmasından geliyor.
Hayatta hedef çok para kazanmak mıdır? Sırf çok para kazanmak mıdır? Haram helal nereden gelirse gelsin çok para kazanmak mıdır?
Hayır, hedef bu değil! Herkes böyle düşünmezse, “Ben çok para kazanmaya azmetmişim, nereden gelirse gelsin. Deve gelirse hamuduyla yutarım.” diyorsa o zaman tabii ne olacağı belli olmaz. Hedefler güzel olacak.
“Ben âhireti öğreneyim, Allah’ın rızası yolunu öğreneyim, Allah yolunda çalışayım.” diyor. Tamam. Ötekisi de; “Hayır, ben onu istemiyorum. Ben mevki makam sahibi olayım; herkes beni sevsin, beğensin, alkışlasın, itibarlı bir adam olayım.”
İtibar Allah indinde olsun, Allah sevsin, Allah indinde muteber bir kul ol. Allah sevdi mi her şeyi ihsan eder.
Bu hadîs-i şerîf üzerinde fazla durduk. Çünkü iki önemli şeye dayanıyordu. Onu iyice anlatalım diye. Zaten bildiğiniz şeyler ama hadislerde bereket vardır. Hatta bildiğini bile insan tekrar tekrar öğrense iyi olur. Öğrendiğini başkasına da nakleder. Siz biliyorsanız başkasına da söylersiniz veya azminiz bilenir. “Bak” dersiniz, “ben ticaretimin mütevâzı olduğuna üzülüyordum veyahut filanca sıkıntıya düştüğüme üzülüyordum. Üzülmeyeyim, işin doğrusu buymuş.” dersiniz. Onun için uzun uzun anlattık.
Allahu Teâla hazretleri sizi sırâtı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin. Marifetullaha erdirsin. Aşkullâhı, muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varıp cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrârı sureti’l Fâtiha.
07.01.1990 -
Peygamberimizin Oturuş Şekilleri
04.03.1990 -
Şaban Ayı
