30.06.1982 - Güvenilir Olmak, Ölüm, İman

30.06.1982 - Güvenilir Olmak, Ölüm, İman
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kefâ bi-hâ hiyâneten en tühaddise ehâke hadîsen hüve leke bi-hî musaddikun ve ente bi-hî kâzibun.
Sadaka’l-Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Kefâ bi-hâ hiyâneten en tühaddise ehâke hadîsen hüve leke bi-hî musaddikun ve ente bi-hî kâzibun.
Bu hadîs-i şerîf, müslümanın müslüman kardeşine karşı nasıl davranması, nasıl söz söylemesi gerektiğine dair. Efendimiz hazretleri buyuruyor ki;
Kefâ bi-hâ hiyâneten. “İnsana hainlik olarak yeter.” Başka hainlik aramaya lüzum yok. O kimsenin hain olmasının delili, sebebi olarak kâfi gelir. Hain sayılması, hain olması için başka bir şeye lüzum yok bu yeter! Kefâ. “Kâfi gelir.”
Ne?
En tühaddise ehâke. “Senin müslüman kardeşine söz söylemen.”
Ama nasıl söz söylemen?
Hadîsen. “Öyle bir söz ki...” Hüve leke bi-hî musaddikun. “O seni; doğru söylüyor müslümandır, iyidir, hoştur benim has, halis kardeşimdir diye tasdik edici bir durumdayken sen ona söylüyorsun.” Ve ente bi-hî kâzibun. “Sen ona inanmıyorsun, ona yalan söylüyorsun.” Yani müslüman kardeşin sana müslüman diye kalbini açmış, senin sözünü doğru kabul edip, baş üstünde tutmaya hazır bir vaziyette, sana tasdik edici, gönül verici, doğru söylediğini kabul edici bir gönül ile gelmiş, karşında o eda ile duruyor, sen de ona yalan söylüyorsun. Hainlik olarak insana bu yeter!
Bu insan doğru söz söyler diye; sana itimat etmiş, o itimatla sana gönlünü vermiş, gönül bağlamış, kulak veriyor senin sözünü dinliyor sen de ona yalan söylüyorsun. Başka hainlik aramaya lüzum yok ,bu yeter. O adamın hain olması için bu kâfidir.
Bu hadîs-i şerîften ne ders çıkar?
Bu hadîs-i şerîften dokuz defa yutkunup da ondan sonra konuşmak dersi çıkar. Söylediği söze dikkat etmesi, naklettiği sözü doğru nakletmeye çalışması çıkar. Bir Müslüman; söylediği sözünü tartmalı, ölçmeli, biçmeli öyle söylemeli; havadan söylememeli. Sözden söze fark vardır. Aklım karıştı demek başkadır, kafam bozuldu demek başkadır. Yani her sözün bir değeri, inceliği vardır. O kelime yerine ona benzer öteki kelimeyi koyarsan o incelik kaybolur. Sözün edebi vardır, manâ farkı vardır. Sen o kelimeyi değiştirip de öteki türlü, söylediğin zaman tersi manâ çıkabilir. Halbuki o ters manayı kastetmemiştir.
Onun için insanın; duyduğu sözü başkasına naklederken, yalancı duruma düşmemeye dikkat etmesi lazım gelir. Bir, bu hüsnüniyetli müslümanlar için bir şey. Yani sen bir söz söylüyorsun ,ben Resûlullah Efendimiz’den duydum. Ben, bizim hocamız merhum Mehmed Efendi hazretlerinden duydum ki şöyle dedi. Falanca böyle dedi, diye yanlış bir söz nakletmemek, böyle bir duruma düşmemek [gerekir]. İyi dinle, iyi öğren, doğru naklet, yanlış nakletme.
Bir fıkrayla bunun ne mânaya geldiğini anlatayım. Adamın biri öteki adamla iddialaşmış, demiş ki;
Affedersiniz, merkep anırdığı zaman abdest bozulur. Ötekisi demiş ki;
Yok ya, ben o kadar kitap okudum. Eşeğin anırmasıyla insanın abdestinin arasında ne münasebet olabilir ki? Niye bozulsun? Ben abdesti buradan almışım öte tarafta hayvan bağırınca benim abdestim niye bozulsun?
Yok, ben bunu filanca meşhur hocadan duydum, demiş.
Yahu o hoca öyle söylemez.
Yok, valla da duydum billahi de duydum.
Sübhanallah, demez.
Dedi.
Kalk gidelim, sözü tasdik etmek üzere elinden tutmuş, gel bakalım. Belki de yakasından tuttu. Yakasından tutmuş hocaya götürmüş.
Hocam bu şahıs diyor ki; güya siz bir konuşmanızda, bir vaazınızda eşek anırdığı zaman abdest bozulur demişsiniz.
Adam güngörmüş bir insanmış, saçı sakalı ağartmış, tecrübeli, birden reddetmemiş şöyle başını önüne eğmiş, gözünü kapatmış bir düşünmüş, bir sakalını sıvazlamış. Epeyce bir düşünmüş düşünmüş başını kaldırmış o şahsa demiş ki;
Evladım doğru, ben böyle bir söz söyledim. Bu sefer öteki şaşırmış.
Nasıl olur efendim?
Evladım söyledim söyledim ama ,senin bu arkadaşın uyuklamış uyuklamış benim sözümün en sonunu dinlemiş demiş. Evet, ben böyle bir cümle sarf ettim ama uygun bir hikâyeyi anlattım en sonunu dinlemiş.
E o hikâye nasıl?
Şöyle demiş; Bir insan çölde yola çıktı, bir kabileden bir başka kabileye gidecek çölden, kumdan geçecek. Bir vahadan çıkıp öteki vahaya varacak. Burası gibi yeşillik, ağaçlık her iki adımda çeşme, dere olan yer değil çöl. Hayvan var, tulumunu da aldı ağzını da sımsıkı kapadı, içinde su var. Hem içecek, abdest alacak, onu yolculuğunda kullanacak. Namaz vakti geldi. Merkebinden aşağıya indi. İndi ama tam o inip de abdest hazırlığı yaparken hayvan ürktü aldı başını kayboldu gitti. Allah’ın çölü; tepe arkasında tepe, çukur arkasında çukur. Oraya baktı yok, buraya baktı yok. Çünkü kumlar böyle denizin dalgaları gibi. Kim bilir hangi çukurun içine girdi. O tepeye çıkıyor bakıyor bu tepeye çıkıp bakıyor görünmüyor; aradı, taradı hayvan yok.
Ne yapacak?
İnsan dört bir yanı aradıktan sonra suyu bulamazsa o zaman dinimiz kolaylık göstermiş. Dinimiz zorluk dini değil.
Su bulamadım binaenaleyh öğlen namazını kılmam.
Öyle şey yok! Su bulamadıysan teyemmüm edersin. Allah müsaade etmiş.
Fe-teyemmümû sa’îden tayyiben. “Temiz toprağa teyemmüm edin.” diye âyet-i kerîmede müsade var. Toprakla abdest alacak.
Nasıl abdest alacak?
Niyet edip, elini toprağa vuracak ondan sonra yüzüne sürecek. Elini vuracak toprağa [önce sağ] kolunu [sonra sol kolunu] sıvazlayacak, Allah onu sayıyor, abdest yerine geçiyor. Kendisi müsaade buyurmuş.
Ama ne zaman?
Su ya hakikaten veyahut hükmen bulunmadığı zaman teyemmüm vardır. Dinimizde öyle bir kâide var.
Şimdi bu hayvanını aradı bulamadı, o tarafa koştu bu tarafa koştu hayvan yok, namaz vakti geçiyor. Kumlarla abdestini aldı, namaz kılacak fakat tam teyemmüm aldığı sırada, hayvanın bağırtısını, sesini duyunca, su var. Hayvan var demek, su tulumu var demek. Su var demek binaenaleyh oradan abdest alması lazım demek. O zaman teyemmüm bozulur. O teyemmüm su olmadığı için mazeretti, [su bulununca] bozulur. O gidecek hayvanın yularından tutacak, tulumundan suyu alacak, abdestini alacak namazı öyle kılacak. [Hoca vaazında] hayvan bağırdı, eşek anırdı abdest bozuldu diye böyle söylemiş. Bu kadar şeyi anlattıktan sonra o sözü söyleyince mâkul, ama insan ta sonunu dinleyip de öyle naklederse olmaz. Onun için sözü iyi dinleyip, künhüne vâkıf olup iyi anlayıp güzel nakletmek lazım.
İkincisi, müslümanın bile bile karşısındakine yalan söylememesi lazım. Hıyanetlik vasfının kendisine gelip yapışması için bu geçerli bir sebep. O sana inanıyor sen onu kandırıyorsun. Bu hacı efendidir, müslümandır; ben biliyorum bu namazında niyazında bir insandır, falanca hacının oğludur, sana itimat ediyor, sen de onun gözünün içine baka baka vallah, bu malı 80 bin liraya aldım; seksen beşe daha aşağıya veremem diyorsun olur mu? 85’e almadın 60’a aldın işte. Yalan söylüyorsun, mecbur musun yalan söylemeye. İdare etmez de veremem de, kusura bakma de, illa yalan söylemek zordun da değilsin. Veyahut ona daha başka bir şekilde söyle. İnsan yalan söylerse, karşısındakinin kendisine olan itimadını kötüye kullanmış oluyor.
Benim aklım gelen misalcikler bunlar oldu. Her ne suret ve şekilde olursa olsun, söylediğin zaman doğru söz söyle, karşındaki sana itimat etmişken onun itimadını kötüye kullanıp yalanla dolanla onu aldatma, çünkü insan hainlik damgasını bir yedi mi mahvolur.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi özü sözü doğru kullar eylesin.
Kefâ bi’l-mer’i se’âdeten en yûseka bi-hî fî-emri dînihî ve dünyâhu. “Bir kişiye mesutluk, bahtiyarlık, olarak yeter.” Yani bir insanın mesut bir kimse olması Allah indinde şakîlerden değil de saidlerden olması için kâfi bir sebeptir. En yûseka bi-hî. “Kendisine güvenilmesi, itimada şayan olması.” mesutluk, dünya âhiret saadeti olarak kişiye yeter. Fî-emri dînihî ve dünyâhu. “Dinî işinde de dünyevî işinde de.” Bir insanın, kendisine itimat ediliyorsa o ona bahtiyarlık olarak yeter. Kolay değil, herkes herkese itimat etmez. Sen kesendeki parayı saymadan kime verebiliyorsun söyle bakalım. Cüzdanını hiç saymadan “tut şu sende kalsın akşam alacağım” diye [kime verebiliyorsun?] İtimat kolay bir şey değil!
Dininde ve dünyevî [işler] hususda itimat toplayıcı bir vasfa sahip olmak kolay mümkün değildir. İnsanı çok imtihanlardan geçirirler de ve bakarlar yapmıyor. Ondan sonra, “Tamam, bu dürüst insandır ona canımı da malımı da teslim ederim.” derler. İşte insan, o hâle geldi mi herkesin itimadını kazanmış bir kimse oldu mu [kişiye] saadet olarak yeter.
Saadetin Arapça’da Türkçe'de olmayan başka mânası da var. Yani saadet Türkçe’ye “mutluluk” diye tercüme edilirse yetmez. Saadetin mutluluktan öteye, âhireti de içine alan bir mânası vardır.
İnsanlar dinimiz bakımından iki çeşittir. Ya şakîdir ya saiddir.
Fe-emmellezîne şekû fe-fi’n-nâri le-hüm fî-hâ zefîrun ve şehîkun hâlidîne fî-hâ. “Şakî olanlar ebediyen cehennemde olacaklar.” Cehennem ehli demek yani şakî olmak cehennem ehli olmak, demek. Bir kısmı da saiddir, onlar da;
Ve emmellezîne su’idû fe-fi’l-cenneti. “Onlar da cennetlikler.” demek. Said demek “cennetlik” demek yani “saadet ehli”, cennete gidecek cennet yolcusu mânasına geliyor. Şekâvet ehli de cehennem yolcusu demek oluyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, berat gecesinde dua ederdi; “Yâ Rabbi! Eğer benim adımı şakîler defterine yani ehl-i cehennem arasına yazdıysan, şakîler divanında, defterinde adım kaydedildi ise oradan sil. Beni lütf u kereminle saidler defterine, yani ehl-i cennet, cennet ehli olan insanların arasına adımı yaz. Yâ Rabbi! Eğer sen benim adımı cennet ehli olan saidlerin, mesutların arasına, saidler divanına, defterine yazdıysan, orada sabit tut, orada dursun benim adım, değişmesin, beri tarafa geçmesin.” diye dua etmeyi, bizim dinimiz talim ediyor.
Berat gecesinde beratlar, bir insanın bir sene içindeki hali ne olacağı hazırlanıyor ya, öyle dua ediliyor. Saidlik, âhiret mutluluğu da demek. İnsanın dünyada iyi hoş hal olmasından öteye, mânevî bir mânası var.
Onun için “saadet olarak kişiye yeter” demek “o kimsenin âhireti de hoş olur” demek oluyor. Dünyasında ve dinî hususlarda kendisine itimat ediliyorsa o adam takvâ ehlidir. Senin hakkında, “O adam haram bir işi yapmaz ben ona güvenirim. O adam iyi dürüst bir insandır, kimsenin malını mülkünü almaz ben ona itimat ederim.” Denilebiliniyorsa, ne mutlu sana! Bu sana bahtiyarlık, hem dünya hem âhiret bahtiyarlığı olarak yeter.
Allahu Teâlâ cümlemizi, hakikaten doğru dürüst olup da herkesin de itimadını kazanmış kimse eylesin.
Peygamber Efendimiz bu vasfı daha peygamber olmadan evvel kazanmıştı. Bizim memleketlerde herkesin bir sıfatı olur ya, mesela Çakır Ahmet, Uzun Ali, Bodur Mehmet, Kör Ali derler, bir sıfat eklerler. Küçükken kaçmıştır, Kaçak Mehmet derler, fazla cebbardır gâvur bilmem ne derler. Sıfat eklerler hep, buna benzer şeyleri köyümüzden biliriz.
Peygamber olmadan önce, Peygamber Efendimiz’in sıfatı neydi?
Muhammed el-Emîn. Sıfatı, emniyetli, güvenilir Muhammed’dir. Kâfir Peygamber Efendimiz’e itiraz ederdi ama güvenilmez diyemezdi. Onun için Peygamber Efendimiz’e kâhin dediler. Kehanet yapan, gaipten haber veren kimsedir dediler. Sâhir, sihirbaz dediler ama yalancı demediler. Diyemezler ki!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medîne-i Münevvere’ye geldi. O zaman Medine, küçük bir köy. Mekke de çok büyük bir yer değil, Medine de. O zamanın şartlarına göre düşüneceğiz. Şimdiki gibi uçsuz bucaksız şehirler düşünmeyeceğiz. Kuba kasabasından Medîne-i Münevvere’ye geldi. Medine’de o zaman Evs kabilesi, Hazreç kabilesi vardı ve Yahudi kabileleri, yahudiler ve hahamları vardı. Onlardan bir tanesi, “Dur bakalım, bir şahıs gelmiş hakkında bir şeyler söylüyorlar, acaba nasıl bir kimse?” diye Peygamber Efendimiz’in toplantısına gelmiş. Toplandığı yeri duymuş, o arkadaşlarıyla nerede toplanıyor diye [soruşturmuş] Peygamber Efendimiz’in olduğu yere kalkmış gelmiş. O gelen kişi ahbârdan yani yahudi âlimlerinden adı Abdullah b. Selam olan bir yahudi âlimi. Kendisi naklediyor, diyor ki;
Fe-izâ vechühû leyse bi-vechi kezzâbin. “Resûlullah’ın yüzünü baktım, yüzü hiç de yalancı yüzü değil.” diyor. Kendisi yahudi âlimiyken denemek için Resûlullah'a geliyor bakıyor pırıl pırıl, serâpâ nur. İnsanların en güzeli, en nurlusu. Sözü de, kalbe ılık ılık dolan, yüzü de hiç öyle yalancı yüzü gibi olmayan bir kimse diye hayran kalmış, ondan sonra yahudi iken müslüman oldu. Radıyallahu anh. Allah şefaatine nâil etsin. Peygamber Efendimiz o vasfı almış. Biz de onun yolundayız.
Biz neyiz?
Peygamber Efendimiz’in ümmetiyiz.
Neyiz yani?
O bizim numunemiz, modelimiz biz kendimizi ona benzetmeye çalışıyoruz. Kimse bizi hıyanetlikle itham edememeli, sözümüze bir şey dememeli. Güvenmeli, kendimizi güvendirmeliyiz. Bir hıyanetlik yapmamalıyız.
Allah bizi itimat edilir insanlar eylesin.
Diğer Hadis-i şerif;
Kefâ bi’l-mevti vâizan ve kefâ bi’l-yakîni ğınen.
Ölüm insana vâiz olarak yeter, zenginlik olarak o insana sağlam imanı yeter.
Kefâ bi’l-mevti vâizan. “Ölüm, insana vâiz olarak yeter, kâfi gelir.” Böyle camilerde gelip de kürsülerin etrafında oturup da insan söz nasihat dinliyor, vaaz dinliyor, vâizin sözlerini dinliyor hak yolu buluyor. Allah’ın yolu; şurası şöyle gidersem cennete giderim, böyle gidersem de cehenneme giderim diye. Bu ilim öğrenmek için bir vâiz. İşte ben de size vaaz yapıyorum, size vâizlik ediyorum siz de dinliyorsunuz. Ama Peygamber Efendimiz; “Ölüm vâiz olarak insana yeter.” diyor.
Neden?
Ölüm gelip de insana konuşmaz ki! Ölüm insana ibret aldırır.
Başkasının öldüğünü görmek ne demek?
İşte benim de bir zaman başıma gelecek; ne zaman nerede nasıl olacak bilmiyorum ama benim de başıma bu hal gelecek demektir.
Hazırlıklı mısın?
Haydi bakalım haber geldi, bu akşam saat dokuz buçukta, Azrail gelecek canın alacak deseler her işin tamam mı? Alacağın vereceğin, hesabın, kitabın, borcun, yapacağın işler iyi mi? Yani şimdiye kadar yaptığın ameller itibariyle huzur içinde ruhunu teslim edebilir misin? Yoksa;
Aman yâ Rabbi! Dur! Benim canımı alma! Ben şimdi bir tevbe edeyim, bana biraz mühlet ver Kur’an, hadis öğreneyim, dinin inceliklerini öğreneyim; Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun hayatımın tarzını değiştireyim. Faizi bir tarafa bırakayım, içkiyi kumarı bırakayım, sakal bırakayım, bir camiye gideyim, namaz kılmaya başlayayım filan. Öyle mi diyorsun yoksa;
Eh ne yapalım, nasıl olsa gelecek... Elhamdülillah elimden geldiğince hazırlıklıyım, abdestsiz gezmem, haccımı ifâ ettim. Ramazan oruçlarımdan hiç borcum yok. Sinn-i bulûğumdan, buluğa erdiğim çağdan bugüne gelinceye kadar hiçbir namazımı kaçırmadım elhamdülillah. Hep namazlarım kılınmıştır. Eh Kur’ân-ı Kerîm’den her gün bir iki cüz okurum. Şu kadar Allah derim bu kadar lâ ilâhe illallah derim filan mı diyebiliyorsun?
Eğer böyle diyemiyorsan, sen hemen bugün bu akşam dokuz buçukta, canını alacaklar gibi farz et de bugünden tevbe et. Başka çare yok! Çünkü nasıl olsa sana özel olarak bir haber vermezler. Özel olarak sana telgraf mı çekecekler!
Ve mâ tedrî nefsün bi-eyyi arzın temût. “Hiçbir kimse bilmez ki nerede öleceğini.” diyor Kur’ân-ı Kerîm. Hangi toprakta ölecek, nasıl ölecek bilmez. Onun için sen böyle farz et, ziyan etmezsin.
O zaman yalvarsan yakarsan da;
Fe-izâ câe ecelühum lâ yeste’hirûne sâ’aten ve lâ yestekdimûn. “İnsanın zamanı geldi mi vakti ne öne alırlar ne sonraya bırakırlar.” Tehiri olmaz, aman demek bana mühlet ver demek para etmez. Para etmeyeceğine göre sen bu akşam saat dokuz buçukta canın alınacak bil ona göre hazırlığını yap, ölüme hazırlıklı gel.
Kimsenin üzerinde hak bırakma, kimseye karşı bir hesap bırakma, yastığının altında bir vasiyetnamen olsun. Falanca insana şu kadar borcum var,şu kadar alacağım var; cebimdeki paraların şu kadarı zekâttır, şu kadarı şeydir. Bunlar benim param değildir. Sakın ha bunu mirasa katıp da bölüşmeyin. Bunları işte fukaraya şu şekilde vereceksiniz şu şöyle olacak, bu böyle olacak diye bir hesap yap bakalım!
[Ölüm] yaş hesabıyla mı geliyor?
İlla yaşlılar gidecek diye bir kâide yok. Ben üniversitede hocayım, kaç tane talebem benden önce gitti. Yaş sırasıyla olsaydı benim gitmem, onların kalması lazımdı. Karşımda okuttuğum nice talebeler vardı, şimdi gözümün önünde, âhirete gittiler. Gençken de gidebiliyor insan.
Onun için Allah bize akıl fikir versin. Gafletten uyandırsın.
Şu dünyanın yeşilliği hoştur, tatlıdır, insanı aldattırır, deniz kenarları, subaşları püfür püfür esen yeller, çam ağaçlarının altları, akasya ağaçları, çiçekler filan ama, işte bu fâni dünya hoştur ama âkibet mevt olmasa. Bir de ölüm olmasaydı; insan ne güzel kurulurdu boğaz içinde otururdu, şöyle denize bakarak oh çayları yudumlardı, sabah akşam zevk ü sefâ... Ölüm var, ölümün arkasından hesap kitap var.
Onun için Allah bizi gafletten uyandırsın.
Başka vâize lüzum yok, vâizlerin kimisi kabiliyetlidir, kimisi benim gibi kabiliyetsizdir, doğru düzgün ya anlatır ya anlatamaz. Ölüm var, dolayısıyla insana yeter. Ölümü düşün yeter, başka vâize lüzum yok! Şöyle biraz kabirlere bir git bakalım, orada yıkık taşların altında o çökmüş mezarların içinde bazen kafatasları bile meydandadır. Bazen köpekler çekiştirir, bazen çocuklar oynar, o kemikler ne olacak bakalım...
Van gölünün şimalinde, Ahlât diye bir kasaba var bizi bir ara oraya götürdüler. Bir zamanın padişahlarına adamlar dört metre boyunda mezar taşları yapmışlar, dantela gibi işlemişler, Arapça güzel yazılar yazmışlar. “Haydi hocam bu yazıları oku.” filan diye götürdüler, fotoğraflarını çektik yazılarını okuduk. Türbeleri gezdik orada, Hasan Padişah kümbeti diye, bir kümbete götürdüler. Kocaman, bizim bu caminin kubbesi gibi kubbeli büyük bir türbe yaptırmış adam ama altının kapısı kırılmış üstüne köpekler, çocuklar girmiş çıkmış... O bir zamanın padişahı olan insanların o mumyalanmış cesetleri, veyahut neyse işte kemikleri kafatasları meydanlarda. Yaptığın gibi durmuyor ki, insanların çürüdüğü gibi kapılar çürüyor. duvarlar yıkılıyor, mezarlar göçüyor. Gör bakalım ne olmuş onların halleri acaba!
Bir zaman padişahtı, hükümdardı, bir zaman cebbardı, zalimdi, ağaydı elinde kırbaçla sağa sola şıklatırdı, efelik yapardı... Ölüm insana vâiz olarak yeter.
Efendim ben mezarlığa gidemem.
Düşün o zaman, gözünü yum nasıl öleceğini düşün. Tefekkür-ü mevt, tezekkür-ü mevt diye tasavvufta bir şey vardır. Her gün insan, biraz ölümünü düşünecek de şu nefis ıslah olacak. Başka türlü yola gelmez ki. Söylersin söylersin, namaz kıl dersin, he he der. Kur’an öğren dersin, he he der ,geçer gider. Yarın öleceğini bilsin nasıl düzelir!
Benim akrabamdan, eniştem vardı; incelemişler, doktorlar üç ay ömrün var demişler. Rahmetli çok sigara içerdi; Allah, bütün içenleri kurtarsın. Ciğerleri kurumla, ziftle, zifirle dolmuş. Doktora gitmiş üç ay ömrün var demiş. O da oturmuş artık, kaç hatim indirdiyse... üç ay boyunca çabalamış, camiden çıkmamış filan... Allah rahmet eylesin göçtü. Bak vaktini bilince insan nasıl derleyip toparlıyor kendisini!
Peki, bizim 80 yıl, 130 yıl, 150 yıl yaşayacağız filan diye senedimiz mi var? Sanki iki ay sonra öleceksin, bir ay sonra öleceksin, yarın akşam öleceksin ona göre katî bir hazırlık yap. Hesabını kapat. kimseyle gıll-u gışlı hesaplar, dolambaçlı işin kalmasın. Âhirette gelecekler adamlar diyecekler ki;
Yâ Rabbi! Benim bu adamda hakkım var, hakkımı isterim. O zaman ahbaplıklar bozulacak.
el-Ehillâu yevmeizin ba’duhum li-ba’din ‘aduvvun ille’l-müttekîne. “O zaman samimi arkadaşlar birbirlerine düşman olacaklar.”
Hani sen beraber masada oturup da beraber içtin, eğlendin şey yaptın ya, ilk önce o adam yapışacak yakaya, diyecek ki;
Benim, şu adamdan şu kadar alacağım vardı. O yol açtı benim yanlış yola düşmeme, o akşam beni içki içmeme o çağırdı filan. Hasım olacak, düşman olacak.
‘Aduvvun. “Aduv olacak.” el-ehillâu. “Samimi arkadaşlar.” Yevmeizin. “O kıyamet gününde, hesap vaktinde.” Ba’duhum li-bad’ın. “Biribirlerine.” ‘Aduvvun. “Düşman olacaklar.”
O ahbaplık kalmayacak. Anne evlada, baba evlada, karı kocaya, düşman olacak. Öyle birgün. “O zaman sadece, müttekilerin ahbaplığı kalacak.” Müttekiler, dünyada takvâ ehli olan insanların ahbaplığı ne ise âhirette de onların ahbaplığa devam edecek.
Allah cümlemizi ehl-i takvâ eylesin. Müttekiler zümlesinden eylesin.
Bak âhirette de ne kadar hoş. Sonra müttekiler, şefaat edecekler. Cehenneme gitmişlere, salih kulların şefaat hakkı var. Onlar da istediklerine şefaat edip cennete dâhil edip sokacaklar.
Hâsılı; Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi, ölümden ibret alıp da hazırlığını yapıp ölüme hazır olarak gezen kullarından eylesin.
Ölüme hazır olarak insan nasıl gezer?
Hesaplarını kapatır, vasiyetnamesini yastığının altına koyar; borcunu alacağını, işini gücünü, ona göre tanzim eder; tûl-u emele düşmez. Yani şunu yapacağım da bunu edeceğim de; on seneye kadar şu kadar borcumu ödeyeceğim. 15 sene sonra şu kadar para biriktireceğim, 20. senede hacca gideceğim, yirmibirinci senede sakal bırakacağım, otuzuncu senede tesbih çekmeye başlayacağım. Dur bakalım, sen kiminle anlaşmaya yaptın da bunlar böyle olacak.
Tûl-u emel, uzatıp gidiyorsun emellerini, arzularını, niyetlerini, heveslerini ama dur bakalım, öyle mi olacak. “Ölüm insana vâiz olarak yeter.”
Ve kefâ bi’l-yakîni ğınen. “Zenginlik olarak da insana, sağlam iman yeter.” İsterse parası olmasın. Sağlam imanın var mı? Yakîn, içinde şek, tereddüt, sarsıntı olmayan kanaati sağlam.
Allahu Teâlâ hazretleri var mı?
Âmennâ ve saddeknâ, elbette var.
Nerden biliyorsun?
Dua ediyorum veriyor. Görmüyorum ama, göremem ki!
Musa aleyhisselam yâ Rabbi! “Kendini bana göster.” dedi, Allahu hazretleri o peygamberine len terânî dedi. Ben Musa alehyisselam’dan yüksek değilim ki! “Beni dünya gözüyle göremezsin.”
“Şu dağa bak, şu dağ eğer benim tecellime tahammül ederse o zaman görürsün.” dedi.
Dağa tecelli etti, dağ parça parça oldu. Parça parça oldu Musa aleyhisselam baygın yere düştü.
Göremezsin ama yâ Rabbi! Çok sıkıştım, şu sırada hiç param pulum yok, alacaklı da kapıma geldi, 500 bin lira gönder bana. Arz ederim. 50 bin lira gönder diyorsun. Mesela bir adam gidiyor, 50 bin lira param var bana üç sene lazım değil, al bu senin yanında dursun. İstediğin gibi kullanmaya selahiyetlisin diyor.
Şimdi buradan Allah’ın varlığını çıkarmaz mısın?
Artık başka delile lüzum mu var? 50 bin lirayı istedin gönderdi işte. Hem istedin ,istediğin anda gönderdi.
Böyle şeyler yok mu başına gelmedi mi?
Çok geldi. Âmentü billâh. “Elbette Allah var.” Ne lütuflarına nâil oluyoruz. Yakîn, tereddüt yok.
E Resûlullah gerçek peygamber mi?
Elbette! Hakikî, gerçek peygamber olduğunda şüphen mi var? İsa aleyhisselam altı asır önceden müjdelemiş. Musa aleyhisselam, kaç asır önceden müjdelemiş. Adıyla sanıyla Budistlerin, İranlıların kitabında yazılıdır. Muhammed adında peygamber gelecek diye Tevrat’ta, İncil’de yazılıdır.
[Gerçek olmasaydı] altı asır önceden adı bildirilir miydi?
Elbette Allah’ın has peygamberi! Hayatına bakıyorsun pırıl pırıl; söylediği sözlere bakıyorsun hayran kalıyorsun. Elbette hak peygamber!
Acaba Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın hak kitabı mı?
Elbette! Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e apaşikâr arabî ibâre [ile] vahyetti. Allah’ın kelamı, bir harfinde bir noksan yok! Allahu Teâlâ hazretleri Resûlullah Efendimiz’e Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki;
Velev tekavvele ‘aleynâ ba’de’l-ekâvîle le ehaznâ minhu bi’l-yemini sümme le-kata’nâ minhü’l-vetîne.
Velev tekavvele ‘aleynâ ba’de’l-ekâvîle. “Eğer bizlere bazı sözler isnat edeydin...” Le ehaznâ minhu bi’l-yemin. “Onu sımsıkı yakalardık.” Sümme le-kata’nâ minhü’l-vetîne. “Onun damarlarını kopartırdık.” diyor. Bu Allah’ın kelamıdır diye kendi adına yalan söylenmesine Allah müsaade eder mi?
İnnâ nahnü nezzelne’z zikra ve innâ le-hû le-hafizûne. “Kur’ân-ı Kerîm’i biz indirdik. Onun hıfz u himayesi, koruması bize ait.” diyor.
Bu halde bozulur mu?
Ta Resûlullah Efendimiz’in zamanında yazılmış Hz. Ali Efendimiz’in imzasıyla Kur’ân-ı Kerîm Topkapı müzesinde var. Ona bakıyorsun benim şimdi şurada okuduğum hatim ettiğim Kur’ân-ı Kerîm ile aynı.
Neden?
İnnâ nahnü nezzelne’z zikra ve innâ le-hû le-hafizûne. “Bu zikir olan bu Kur’ân-ı Kerîm’i biz indirdik onu biz koruyacağız.” Telaş etme yâ Resûlüm diyor. Ne korkuyorsun, ne telaş ediyorsun! Ben seni peygambere gönderdim, Kur’an-ı indiren benim, korumakta bana ait! Kıyamete kadar hükmü bâki. Elbette Allah’ın kitabı.
İmanımızın her şeyi böyle! Kadere iman, meleklere iman, kitaplara iman, âhiret gününe iman öyle.
Âhirete imanın var mı?
Elbette var. Elbette âhiret olacak, elbette zalimlerin burnu sürtücek.
Bu dünyada yapıp yapıp da saraylar da yaşayıp da, cümle âlemi inim inim inletip zulmedip de âhirete göçen kurtuldu mu?
Elbette onun hesabı var, birgün onun burnu sürtecek. Cehennemde cayır cayır yanacak. Bu dünyada doğru dürüst olacağım, hak yolunda yürüyeceğim diye zahmete katlanan, meşakkate, sıkıntıya katlanan, vatanımı, milletimi koruyacağım diye hudutlarda canını vermeyi nimet bilen, şehit olamadım diye ağlayan insanlar onlar ecir görmeyecek mi?
Elbette görecek.
Çanakkale harbinde [komutan] bakmış ki iki tane asker ağlıyor, çok hoşuma gidiyor, duygulandırıyor, kendim de dayanamıyorum. Orada pala bıyıklı, sakallı iki tane asker ağlıyormuş. Komutan çağırmış;
Niye ağlıyorsun, ayıp değimli ya. Asker ağlar mı filan demiş.
“Git komutanım, sorma, kurcalama.” demiş.
Ya niye ağlıyorsunuz? Korkuyor musunuz ölümden?
Git sorma filan diye ,atlatmak istemişler. Komutan da inat etmiş.
İlla söyle bakalım neden ağlıyorsun. Ya ölürsek ölürüz ne yapalım filan.
“Komutanım bizim derdimiz başka.” demişler filan. Sonunda fazla tazyik edince dertlerini anlatmışlar, demişler ki;
Biz buraya, kefenimizi yıkadık, başımıza sarık gibi sardık, şehit olmak temennisiyle geldik. Kaç defa harbe giriyoruz ölmüyoruz. Bizim ne kusurumuz var da Allah bize şehitliği nasip etmedi?” diye ona ağlaşırlarmış.
İnsanın imanı olmasa şu tatlı canını [vermek ister mi?]
Hiç diş çektirdin mi sen, bir iğne battı mı eline, ateşe birazcık parmağını soktun mu, tatlı canını insan verir mi?
İşte iman, yakîn. Bu insana zenginlik olarak yeter, başka bir şeye lüzum yok.
Ve kefâ bi’l-yakîni ğınen. “Zenginlik olarak o insana sağlam, şeksiz, tereddütsüz imanı yeter.”
Allah cümlemizi; şu âhir zamanın fitnelerinden hıfz u himâye eylesin, o imansızlıklara, tereddütlere, kusurlara bulaştırmasın; kalbimize sağlam bir iman, yakîn-i sadık ihsan eylesin.
Allahu Teâlâ hazretleri bize, imanın tadını dimağımıza versin. O tadı aldıktan sonra zaten;
İçsen bu sudan, bir daha, dostum; susamazsın...
Bir hâl gelir... ağlayamazsın, susamazsın!
diyor şâir. [Arif Nihat Asya]
İçsen bu sudan, bir daha, dostum; susamazsın... Bu sudan bir içsen, bu su insanı kandırır, biraz susamakla olmaz, susamakla kanarsın suya. Bir hâl gelir... ağlayamazsın, susamazsın! İnsanın içine o aşkullah, muhabbetullah girdi mi ne yapacağını şaşırırsın! Ağlasa ağlayamaz, sussa susamaz, yerinde duramaz, kararı kalmaz.
Allah o zevki, o aşkı cümlemize ihsan eylesin.
05.02.1989 -
Peygamber Efendimizin Evlilik
21.03.1982 -
Güzel ve Kötü
