Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’sselâtü ve’sselâmü ala hayrı halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’ddîn.
Emma ba’d.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-kitâbi kitabullah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallâhu aleyhi ve sellem ve şerra’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bida’tin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’nnâr. Ve bi’s-senedi’l-muttesıli ile’nnebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâle;
Okumuş olduğum hadîs-i şerîfte; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize Musa aleyhisselam’ı anlatıyor.
Hasan el-Basrî’den rivayet edildiğine göre;
Kâle Mûsâ. “Musa aleyhisselam dedi ki.” Yâ Rabbi! Keyfe şekereke Âdem. “Âdemoğlu, insanlar sana nasıl şükreder?” Kâle: Alime enne zâlike minnî fe-kâne zâlike şükrehû. “Nâil olduğu nimetin benden olduğunu bilir; bu da onun şükrüdür.”
Buradaki “Âdem” sözünün, Âdem aleyhisselam atamız olması da mümkündür.
“Yâ Rabbi! Âdem aleyhisselam sana nasıl şükretti?”
“Nimetinin benden geldiğini bildi; o onun şükrü oldu.” mânasına da alınır. Hz. Âdem’den itibaren onun evlatlarına da “âdem” denildiği için “Falanca adam gelmiş, filanca adam gelmiş.” diye biz bugün dilimizde âdem kelimesini adam tarzında da kullanıyoruz. “İnsanoğlu” demek mânasına da gelebilir. Burada bize şükrün nasıl olacağını görme imkânı hâsıl oluyor.
“Yâ Rabbi! Âdemoğlu sana nasıl şükreder?”
İnsanın hatırına geliyor ki elini açacak, şu ibareleri kullanacak, şu cümleleri söyleyecek; işte bu tarzda şükretmiş olur. Allahu Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam’a cevabında öyle demiyor. “Nimetin benden geldiğini bilmesi şükürdür.” buyuruyor. Dile dökmeye lüzum yok. Allah’tan geldiğini biliyor mu? “Allahu Teâlâ hazretleri ihsan etmiş.” diyor mu? İşte bu! Aksine Allah’tan geldiğini idrak etmezse işte o zaman şükretmemiş olur. O idrak içinde olmazsa “Şükrü; nakıs olur, eksik olur, tamamlanmamış olur.” diye de bir mâna çıkıyor.
İnsan nimeti görür de Mün’im’i görmezse şükretmemiş olur. Eline ekmek geçmiş yiyor; “Çok şükür.” diyor. Veyahut sıhhati var; “Elhamdülillah sıhhatim var.” diyor. Allah evlat vermiş;
“Elhamdülillah evladım var, elhamdülillah güzel bir evim var, iyi saliha bir hatunum var.” diyor.
Nimeti görür de -elhamdülillah demeye alışmışız, öyle söylüyoruz- Mün’im’i yani o nimeti göndereni görmezse, o zaman olmaz.
Bu düşünce tarzı;
"Fe hâzâ aslün asliyyün ileyhi'l merciu ve aleyhi't-te'vîl" temellerin temeli bir duygudur.
Bir kere bileceğiz ki; bu dünyada hiçbir şey Allahu Teâlâ’nın isteği dışında olmaz. Bir yaprak, bir çöp yerinden Allahu Teâlâ dilemese kıpırdanmaz.
Rüzgârın esmesi hiçbir şey mümkün değil. Her şey Allahu Teâlâ hazretlerinin dileğiyle oluyor.
Mâşaallah ne demek?
Her zaman söylüyoruz? “Mâşaallah” demek; mâ şâallâhu kâne demek. “Allah ne dilerse o olur.” demek.
Ve mâ lem yeşe’ lem yekün. “Allahu Teâlâ hazretleri bir şeyi dilemedi mi olmaz.” demek.
Allahu Teâlâ hazretleri bir şeyi diledi mi kün fe-yekûn, O “ol” der ve olur.
Bu kâinatın sevk ü idaresi, işlerin yapılması güç gelmez. Gücün kuvvetin sahibi Allahu Teâlâ hazretleridir.
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. “Allah’tan gayrı güç ve kuvvet sahibi yoktur.”
Bu kâinatı sevk eden, yöneten, idare eden Allahu Teâlâ hazretleridir. Esmâü’l-Hüsnâ’sını her sabah okuyoruz:
Hüve yuhyî ve yümît. “Allahu Teâlâ hazretleri insanı diriltiyor, öldürüyor.”
Hayatı veren O, alan O.
Kâbıd, Râfi’. “Alçaltan O, yükselten O.”
Mu’iz, Muzil. “İnsana izzet ikram veren, aziz kılan, hor zelil kılan gene O.”
Mukaddim, Muahhir. “Öne geçirten O, arkada bırakan O.”
Her şey O’ndan. İnsan bunu görmezse ne anlarım ben onun Müslümanlığından. Nasıl Müslümanlık ki; nimet eline gelmiş, haberi yok, dünyadan haberi yok! Nimeti kendisine gönderenden haberdar değil! Haberi oldu mu zaten şükretmiş olur.
Le in şekertüm le-ezîdenneküm ve le in kefertüm inne azabî le-şedîd.
âyet-i kerîmesinde bildirildiği üzere;
“İnsan Allahu Teâlâ hazretlerine şükretti mi şükredilen nimet muhakkak ve muhakkak arttırılır.”
Neden böyle iki defa muhakkak diyorum?
Çünkü le-in şekertüm le-ezîdenneküm, başında le harfi gelmiş de ondan. Bir de ezîdüküm demiyor ezîdenneküm diyor; “mutlaka ve mutlaka, muhakkak ve muhakkak” demek.
Demek ki insan şükretti mi nimeti artar. Şükrün en güzel şekli de, şükredilen şeyin Allah’tan geldiğini bilip insanın Allah’a karşı minnet duygusu duymasıdır. Dile getirse de olur getirmese de olur. Dile getirmek daha iyi.
“Şükür yâ Rabbi! Bana bunu verdin. Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun. Benim ne meziyetim var ne de bunu böyle iktisap etmek için bir hünerim var. Hiç bir hünerim yok. Yüzüm kara, elim salih amellerden boş. Sen boyuna bana ikram ediyorsun, ben boyuna sana isyan ediyorum. Sen boyuna bana lütfediyorsun, ben boyuna gafletle vakit geçiriyorum. Hiç bir şeye liyakatim yok; her şey senden. Çok şükür yâ Rabbi! Bunca kulların arasında bana lütfetmişsin, şunu göndermişsin. Şu verdiğin nimetin şükrünü ödemeye gücüm yetmez.” diye insan onu bilir de şükrederse artar.
Aksi olursa ne olur?
Ve le-in kefertüm inne azâbî le-şedîd. “Nimetin kadr ü kıymetini bilmez de küfrân-ı nimet ederseniz, nankörlük ederseniz o zaman Allah’ın azabı şiddetli olur.”
Bir; nimetin kadrini bilmeyen insan azaba uğrar.
İkincisi; bir kâide-i İlâhiye’dir ki kadri bilinmeyen, şükredilmeyen nimeti Allahu Teâlâ hazretleri kişinin elinden alır.
“Sen demek ki bu nimete layık değilsin; bunun nereden geldiğinden, nereye gittiğinden haberin yok, senin gibi cahil ve gafil bir insana nimet yaraşmaz.” diye elinden nimeti alır.
Onun için küfrân-ı nimette, zevâl-i nimet vardır. Nimet elden gider; daima da böyle olmuştur. İnsan incelerse, tarih boyunca öyle olmuştur veya kendi hayatından misalleri düşünür arar bulursa öyle olduğunu görür. Sonra elinden gittiği zaman “eyvah” der, ah vah eder ama iş işten geçmiştir. Şükrünü vaktinde eda etmeli!
Allahu Teâlâ hazretleri bizi şükür erbabından eylesin.
Dinimizin iki temel direğinden birisi şükürdür, diğeri sabırdır. Allahu Teâlâ hazretleri insanları bazen kahırla terbiye eder. Bazen lütufla terbiye eder, imtihan eder.
Bazen lütufla terbiye eder; “Bakalım lütfettiğim zaman şımaracak mı, lütfumu bilecek mi, bana iyi kulluk etmekte şevki iştiyakı artıp da şükreder hâle gelecek mi?” diye bir öyle imtihan eder. O zaman şükreders, insan imtihanı kazandı.
Bir de kahırla imtihan eder. Bir sıkıntı verir, dert, üzüntü verir; o üzüntünün, sıkıntının cevabı da sabırdır.
Eğer Allah bir insana malında veya vücudunda veya aile efradında bir bela, hastalık, sıkıntı, üzüntü verirse ve o da onu sabr-ı cemîl ile karşılarsa, -yani terbiyesizleşmiyor, isyan etmiyor, feveran etmiyor, “Bu da mı başıma gelecekti?” diye feryâd ü figânı basmıyor- Allahu Teâlâ hazretleri; “Kıyamet gününde ben o kuluma defter açtırmaya, amellerini terazide tartmaya hayâ ederim.” buyuruyor. Sabrederse, “Bak benden geldiğini bildi, benden gelene sabretti.” diye Allahu Teâlâ hazretlerinin ikramları var.
Dinimizin iki kanadı var. Bir kimsenin insân-ı kâmil bir müslüman olabilmesi için -kuş nasıl iki kanadıyla uçuyorsa- iki kanadı var. Birisi şükür kanadı, birisi sabır kanadı. İnsan onları çırpa çırpa Allahu Teâlâ hazretlerinin bahşetmiş olduğu yüksek mertebelere ulaşır. Onun için gam eriştiği zaman üzüntü geldiği zaman nereden geldiğini bilin. O’ndan geliyor, başkasından değil. Dileseydi göndermezdi. O zaman sabret! O’na karşı nasıl davranacağınızı düşünün, sabredin. Eğer bir nimet geldiyse o zaman da şükredin. Nimeti de gönderen O. Liyakatten göndermiyor. Çünkü hiçbirimiz hiçbir şekilde Allahu Teâlâ hazretlerinin nimetlerini bedel verip karşılığında alma nimetine layık olamayız.
Eski ümmetlerin zahidlerinden birisinin hayatından anlatırlar:
Dağın başına çıkmış, bütün ömrünce Allah’a ibadet etmiş. İnsanların arasına hiç karışmamış, hiç günah işlememiş, daima ibadetle meşgul olmuş; rivayet bu ya. Herhalde onların hâlini bilen peygamberlerin anlatmasıyla bilinmiş olacak. Kitaplara ondan geçmiş olacak. Allahu Teâlâ hazretleri, ölünce bu kuluna demiş ki;
“Ey kulum! Ben sana yaptığın ibadetlerin karşılığını mı vereyim, yoksa o ibadetleri hiç saymayıp da kendim ne dilersem onu mu vereyim?”
Boynunu bükmüş, demiş ki;
“Yâ Rabbi! İbadetlerimi senin için yaptım; onların karşılığını ver.”
“Peki.”
Teraziye koymuşlar; namazlar, oruçlar, tesbihler, zikirler… Neyse artık. Ömür boyunca yaptığı kullukları terazinin kefesine koymuşlar. “Peki şu kuluma verdiğim göz nimetimi getirin bakalım.” demiş. Getirmişler göz nimetini, terazinin öbür kefesine koymuşlar, bütün ibadetleri bastırmış; amellerin hepsi yukarıda kalmış. Yaptığı ibadetler bir göz nimetini bile karşılayamadı. Hakikaten de şu gözü insanın elinden gitmiş olsa onu geri almak için neleri vermez, düşünün. “Olsun, yeniden kazanırım.” der, “Her şeyim gitsin, yeter ki şu iki gözüm yerine gelsin.” diye düşünür. Biz Allahu Teâlâ hazretlerinin bir göz, bir akıl nimetini bile ödeyemeyiz. Bir sıhhat nimetini ödeyemeyiz. Bunun gibi farkında olmadığımız çok nimetler vardır. Hiç farkında değilizdir. İnsan bunu yokluğunda anlıyor.
Adamın ayak parmağının ucunda küçücük bir çıban çıkmış. Adamda uyku durak yokmuş; uyku uyutmuyor.
“Şu parmağı kökünden kesseler de şu ağrıdan kurtulsam; varsın parmak olmasın, şu ağrı da olmasın.” diyormuş.
Bak şimdi bizim ağrımız yok da hiç hatırımıza gelmiyor; parmağın ağrısının olmamasının bir nimet olduğu hiç hatırımıza gelmiyor.
Ne zaman aklına geliyor?
Parmağında ağrı başladığı zaman.
Allah’ın çeşitli hastalıklar var. Bir hasta ziyaret etmiştik de; elleri, ayakları parmak uçlarından çürümeye başlıyormuş. Parmaklarını kesiyorlarmış, kemiklerini kazıyorlarmış. Düzeldiyse düzeldi, düzelmediyse bu sefer daha yukarıdan kesiyorlarmış. “Orada yanımda yatan birisi vardı, ayağını kesmişler, şimdi kolunda” diyor.
Demek ki insan nimeti hastanede anlayacak. Hastaları ziyaret etmek lazım; o zaman anlayacak.
“Nefes almam nimetmiş, hiç ağrım sızım olmaması nimetmiş, aklımın başında olması nimetmiş, gözümün görmesi nimetmiş.” diye...
Hâsılı sayıp tüketemeyiz mümkün değil.
Şeyh Sâdî mübarek, kitabının başına şöyle yazmış:
“İnsan bir nefes aldığı zaman bu nefes, onun ömrünü bir nefeslik daha uzatır. Nefes almasa yaşaması mümkün değil. Ömür bir nefes daha uzuyor. Nefes verdiği zaman ferahlık duyar. Aldığı nefesi içeride tutmak isterse patlar. İlla dışarı verilecek. Almasa yine patlar; çünkü nefessiz kaldı, boğulur. O halde bir nefeste iki nimet var.”
Sen artık gerisini kıyas et. Bir nefes alış verişte iki nimet var. Bir ömrünün uzaması bir de feraha ermek. Her nefeste Allah senin ömrünü hem uzatıyor hem de ferahlık veriyor. Biraz uzatıyor, bir ferahlık veriyor. Gerisini oradan kıyas et. Göz nimetini, kulak nimetini...
Hâsılı Benî İsrail’den o âbid, zahid şahsın yaptığı ibadetler, terazide Allah’ın bir nimetini bile karşılayamadı; “Aman yâ Rabbi!” demiş, “Senin lütfundan başka çare yok.”
Peygamber Efendimiz buyuruyor:
“Hiç kimseyi ameli cennete sokmayacak.”
“Yâ Resûlallah! Seni de mi?” diye sorulunca; “Evet, beni de.” buyuruyor.
Ancak Allahu Teâlâ hazretleri gark edecek, cennetine alacak, cennetine sokacak. Bizim cenneti hak etmemiz, Allah’ın âhiretteki nimetlerini hak etmemiz; bedelini ödediğimizden değil, bahaneler olduğundan. Biz ibadetlerimizi yapıyoruz, bir şeyler yapıyoruz. Küçücük küçücük bahaneler var. Allah o bahanelerle o ibadetlerle karşılığı olmayacak büyük lütuflarla bize büyük ikramlarda bulunuyor.
Dünyada da öyle. Aslında o kadar hatalı, kusurlu kuluzdur ki başımıza taş yağsa revadır. Ama yağdırmıyor, çoğunu affediyor. İstiğfar ederse bağışlıyor. Rahmeti bol, şefkati bol Mevlâ’nın.
İslâm ile mücadele eden kabileler vardır. Adamlar müslümanlarla harp ediyor. Harp olmuş, onların kabilesinden esirler alınmış, çoluk çocuğu toparlanmış, gelmiş. Çoluk çocuk, kadınlar filan getirilince Medine’ye gelen kafile içinden kadının birisi, öteki kafileye doğru koşmuş. “Bu nereye koşuyor?” diye herkes bakıyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de orada. Ashabından da rıdvanullahi aleyhim ecmain bazıları arada. Kadın gitmiş, öbür kafileden küçücük bir çocuğu basmış bağrına, ondan sonra başlamış emzirmeye.
Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Ey ashabım! Bu kadın şu çocuğunu ateşe atar mı?”
“Atar mı yâ Resûlallah! Şu şefkate bak, nasıl da bağrına bastı. Nasıl öpüp kokluyor, nasıl seviyor yavrusunu; atar mı hiç!” diyorlar.
Peygamber Efendimiz; “Bilin ki” diyor, “Allahu Teâlâ hazretleri kullarına, şu kadının çocuğuna gösterdiği şefkatten, merhametten çok daha fazla merhametlidir.”
O zaman neden cehenneme gidiyor?
İnsanlar zorla gidiyor. Zorla, inat ede ede, “ille gideceğim” diye gidiyor. Yoksa Allahu Teâlâ hazretleri affetmek için lütfetmek için çok bahaneler ihsan etmiş. Kulun hak yola gelmesinden de çok memnun oluyor, fevkalade memnun oluyor. Ama kullar bu dünyada Allah’ı unutuyorlar; bu dünyaya dalıyorlar, nefse, şeytana uyuyorlar, doludizgin cehenneme doğru koşarcasına gidiyorlar.
Peygamber Efendimiz; “Benim hâlim, ateş yakan bir insanın hâline benzer. Malum, açık bir yerde ateş yakınca kelebekler, pervaneler ateşe gelir. Işığın ne olduğunu bilmez gelir. Ne olur? Kanadı yanar, ateşin içine düşer. Benim hâlim ateş yakmış bir insanın hâline benzer ki ateşe düşmeyesiniz diye sizleri böyle kolluyorum.” diyor.
Peygamber Efendimiz’in ümmetine yaptığı da budur:
“Ey ümmetim! Etmeyin, eylemeyin, Allah’ın lütfu çok, keremi bol, cenneti güzel. Ne diye cehennemine doğru koşturup gidiyorsunuz? Cehenneme gitmeyin.” diye önümüzde durmuş, bize yol gösterip duruyor, hadîs-i şerîfleriyle hakkı tavsiye edip duruyor. İnsanoğulları da illa cehenneme gitmek için doludizgin koşturuyorlar. Allahu Teâlâ hazretleri gözlerimizden gaflet perdesini alsın. Hakkı olduğu gibi görmeyi nasip etsin.
Şu dünya hayatı kime kalmış? Kim duruyor? Parasıyla durmak mümkün mü? Mevki ile makam ile durmak mümkün mü? Ne yapsan gidiyorsun. Nereye gidiyorsun, düşünsene biraz. Nereye gittiğini bir düşünsene, o gittiğin yere göre biraz hazırlık yapsana. Yapmıyor işte. Duysa yapar. Elhamdülillah sizler dinliyorsunuz. Biz de okuduğumuz hadislerden sizlere naklediyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri lütfeylesin.
Hepimize vazife düşüyor. Eğer biz merhametli insanlarsak, hakikaten âhirete inanmış insanlarsak, akrabamızın ateşe düşmesine nasıl razı oluruz? Nasıl merhamettir ki sen akrabalarından, tanıdıklarından, komşularından, sevdiğin arkadaşlarından insanların batılda yürüyüp koşup gitmesine hiç ses çıkarmıyorsun.
Bu nasıl merhamet?
Yarın yanmayacak mı?
Ya yanmayacağına inanmıyorsun, imanın zayıf. Veyahut da imanın kuvvetliyse nasıl merhamet bu? İnsan bunu nasıl bilmez?
Peygamber Efendimiz demiyor mu?
“‘Ateşe girmeyin.’ diye sizi engellemeye çalışan insan gibiyim.” diyor.
Biz niye öyle yapmayalım?
Ankara’da bizim hâkim arkadaşlardan, dostlardan tanıdık arkadaşlardan birisi kendisi anlattı. Birkaç defa anlattım ama duymayanlar da olur onlar da bilsinler diye, tekrar anlatıyorum. Hem de ibretli bir şey!
Tanıdığı, akrabası olan bir yüksek zâta ziyarete gitmiş, kapıyı çalmış. Ötekisi çok yüksek bir şahıs, çok meşhur bir kimse. Bu da hatırlı bir hâkim ama mü’min. Mesuliyet duygusu var; âhireti, ilmi, İslâm’ı biliyor. O mesuliyet duygusuyla gitmiş, kapısını çalmış. “ Ooo hoş geldin.” demiş. “Hoş bulduk ağabey.” demiş. Ötekisi ağabey gibi, yaşça büyük ama ikisi de yaşlı başlı insanlar. “Hoş geldin, otur.” demiş, oturmuşlar.
“Ağabey, ben bugün buraya ciddi bir meseleyi konuşmaya geldim.” demiş. “Nedir? Buyur, hayrola? Yapabileceğim bir şey varsa yardım edeyim.” demiş. Çünkü devlette nüfuzu olan bir kimse. Yardım eder.
“Ağabey, bu dünya bitecek, kimseye kalmıyor.” diyor.
İzâ mâte’l-insânu fe-kad kâmet kıyâmetühû.
Bazı gafiller kıyamet gününün gelmesini bekliyor. Kıyamet kopacak, alametleri yaklaştı falan filan... Sen öldün mü senin kıyametin zaten kopuyor, başka kıyameti beklemeye ne lüzum var?
Onun iş bitti. Demek ki hepimizin kıyameti bize, hangi nefesle geleceği bilinmeyecek kadar yakında. Ona telaşlanıyoruz, ötekisine telaşlanmıyoruz. Sanki ölüm bizden çok ötelerde de seksen doksan sene sonra gelecekmiş gibi... O, seksen doksan sene sonra gelecekmiş. O, seksen senenin içinde başıma kıyamet koparsa diye o zaman telaşlanıyor. Yarın öleceğini veya biraz sonra ölebileceğini düşünmüyor da kıyamet alametlerini düşünüyor.
“Bak.” demiş, “Bu dünya boş! Öleceğiz, gideceğiz. Geçen gün otururken aklıma geldi. Allahu Teâlâ hazretleri mahşerde kullarını toplayacak. Hepsinin hesabını görmeyecek mi? Görecek. Kur’an’da bildirmiyor mu? Bildiriyor. Resûlullah Efendimiz söylemedi mi? Söyledi. Bu dünyada insan yaptığıyla kalacak mı, zalim yaptığıyla kalacak mı? Mazlum o zulmü sineye çekip kalacak mı? Hayır! Orada her şey inceden inceye hesaplanacak; kârı çok olanlar, salih amel işleyenler cennete girecek. Kâfirler cehenneme gidecek, zalimler cehenneme gidecek. Suçun nispetinde ya ebedî olarak ya muvakkat olarak cehenneme gidecek. Cezayı, korkunç azabı çekecek! Şöyle gözümün önüne geldi, hesaplarımız görüldü, biz elhamdülillah mü’min kimseler olarak Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuyla şu tarafa ayrıldık; ‘Hadi bakalım siz cennetliksiniz.” diye bizi cennete sevk edecekler. Sen inanmıyorsun, mü’min değilsin. Mü’min olmadıktan sonra hesaba ne lüzum var? Allah Teâlâ hazretleri her günahı affeder de:
İnna’llâhe lâ yağfiru en yüşreke bihî ve yağfiru ma dûne zâlike li-men yeşâ’. “Allahu Teâlâ her günahı affeder de kendisine şirk koşulmasını, müşrikliği affetmiyor.”
‘Hadi sen de cehenneme!’ diyecek. O zaman kıyamet gününde sen şöyle bana baksan; ‘Yahu böyle akrabalık mı olur? Madem işin aslı böyleydi niye dünyadayken gelip bana bir fısıldamadın, bir haber vermedin? Ağabey, âhirette durum böyle olacak. Sen böyle gidersen şu tarafa varacaksın. Aman ayağını denk al! Bak senin cehenneme gitmene razı olmam.’ diye, niye dünyada haber vermedin? Böyle ahbaplık mı olur? Yazıklar olsun sana! Bu işin benim başıma gelmesinin sebeplerinden bir tanesi de sensin.’ der gibi bakacaksın gibi bir duygu geldi içime. Onun için şimdi geldim, sana söylüyorum ağabey. Gel etme eyleme, bu hayat muvakkat, sonunda hesap, kitapvar, ikab var, azap var, sevap var. Etme, hak yola gir!” demiş, çıkmış.
Bak inanan insan nasıl hareket ediyor. İnanan insan böyle hareket eder. Madem iş böyledir; bize de düşen en yakınlarımızdan başlamak. Karımız mıdır, kızımız mıdır, çocuğumuz mudur, babamız mıdır, arkadaşımız mıdır, akrabamız mıdır, bir ihtar edelim. İhbar edelim, haber verelim. “İşin sonunda bu böyle olacak.” diye. Hep hocaların haber vermesini beklemek olmaz. Adam neden hocanın yanına gelmiyor ki? Hocanın yanına gelse dinleyecek. Dinlerse Allah hidayet verdiyse kurtulacak. Ama hocanın yanına gelmiyor. Hocanın yanına gelmeyen insana siz söyleyeceksiniz. Sizin yanınıza geliyor ama bizim yanımıza gelmiyor. Camiye girmiyor, camiden korkmuş. Veyahut Allah camiye yanaştırmıyor. Nasıl derseniz...
Onun için hepinize Allah’ın kullarına şefkat edip, merhamet edip yardım etmek, hak yolu göstermek vazifesi düşüyor. “Bu din hocalarındır.” diyemeyiz. “İmamlarındır." diyemeyiz. "Vaizlerindir.” diyemeyiz. Bu din hepimizin dini! Bu kullar da Allah’ın kulları ve bizim tanıdıklarımız. Kimisi akrabamız kimisi babamız kimisi çocuğumuz. Onun için onların üzerinde şefkatle çalışacağız.
Yalnız bir hususu hatırlatayım ki; bir insan birden bire doğru yola girmez. Gireni girer. Hatta kimisi yıldırım gibi girer. Çeşit çeşit bahanelerle, vesveselerle insanları kandırırlar. Onları yavaş yavaş işlemek lazım geliyor. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi kendisi kurtulan, başkasının da kurtulması için şefkatle, merhametle çalışan kimseler eylesin.