21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler

21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d:
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasılı ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
مَنْ قَالَ: سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ، غَرَسَ اللهُ لَهُ بِهَا أَلْفَ شَجْرَةٍ فِي الْجَنَّةِ أَصْلُهَا مِنْ ذَهَبٍ وَفَرْعُهَا دُرٌّ، وَطَلْعُهَا كَثَدْيِ الْأَبْكَارِ، أَلْيَنُ مِنَ الزُّبْدِ وَأَحْلَى مِنَ الشَّهْدِ، كُلَّمَا أُخِذَ مِنْهُ شَيْءٌ عَادَ كَمَا كَانَ.
Men kâle külle yevmin merreten “Sübhâne’l-kâimi’d-dâim sübhâne’l-hayyi’l-kayyûm sübhâne’l-hayyi’llezî lâ yemût sübhanallâhi’l-azîmi ve bi-hamdihî subbûhun kuddûsun rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh sübhanallâhi’l-aliyyi’l-a’lâ sübhânehû ve teâlâ’ lem yemut hattâ yerâ mekânehû mine’l-cenneti ev yüra lehû.
“Her kim ki günde bir defa, her gün bir defacık, şu sözü söylerse; Sübhâne’l-kâimi’d-dâim sübhâne’l-hayyi’l-kayyûm sübhâne’l-hayyi’llezî lâ yemût sübhanallâhi’l-azîmi ve bi-hamdihî subbûhun kuddûsun rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh sübhanallâhi’l-aliyyi’l-a’lâ sübhânehû ve teâlâ cennetteki mekânını görmeden ölmez.”
Bu hadîs-i şerîf Enes radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz bize yine bir tesbih öğretiyor.
Önce o tesbihin sözünü -açıklamayı sonraya bırakıp hadisin bütününden ne mâna çıktığını- onu anlatalım.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
“Her kim ki günde bir defa...”
Külle yevmin. “Her gün.” Merreten. “Bir defacık.”
“Günde bir defa şu sözü söylerse...”
Sözü okuyorum;
Sübhâne’l-kâimi’d-dâim sübhâne’l-hayyi’l-kayyûm sübhâne’l-hayyi’llezî lâ yemût sübhanallâhi’l-azîmi ve bi-hamdihî subbûhun kuddûsun rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh sübhanallâhi’l-aliyyi’l-a’lâ sübhânehû ve teâlâ.
Biraz uzunca, sübhâne sübhâne sübhâne biraz fazla, altı-yedi ibare geçiyor.
“Her günde bir defa kim bunu derse...”
Lem yemut. “Ölmez.” Hattâ yerâ mekânehû mine’l-cenneti. “Cennetteki mekânını görmeden ölmez.”
Bu ne demek?
Cennete girecek, bir de dünyada cennetteki mekânını Allah gösterecek, “Senin yerin burası, bak bakalım beğendin mi?” gibilerden...
Ev yürâ lehû. Veyahut da “ona gösterilmedikçe” mânasına olabilir. Veyahut “Onun için bir başkasına gösterilmedikçe...”
Belki kendisi görmez de bir başka hoca efendiye, bir ârif kimseye, bir kâmil kimseye gösterilir, o da gelir; “Ya seni şöyle gördüm.” diye bildirir. Allah bir başkasına göstertir, haber verdirtir veyahut bizzat kendisine göstertir. Cennetteki mekânını kendisi görür veyahut ona göstertilir, onun için göstertilir.
İbare bu.
Demek ki cennetteki yerini gösterecek bir dua imiş. Biraz uzunca. İnsan günde bir defa bunu demeli.
Şimdi mânasını söylemeye başlayalım:
Sübhâne’l-kâimi’d-dâim.
Sübhâne, -biliyoruz ki- “Yâ Rabbi! Her şeyin mükemmel, tamsın, her şeyin güzel, her noksandan münezzehsin.” demek.
Sübhâne’l-kâimi’d-dâim. “Dâim ve kâim olan Allah her türlü noksandan münezzeh.” demek.
Kâim ne demek?
“Kendi kendine duran” demek. “Duruşu bir başkasına bağlı olmayan, başkasının desteğine muhtaç olmayan” demek.
Allahu Teâlâ hazretleri "kâim bi-zâtihî" dir, kendi zatıyla kâimdir. Bir başka varlığın desteğine muhtaç değildir.
Biz neyiz?
Allah bize hayat verecek, imkân verecek, hava verecek, su verecek... Biz birçok şeylere muhtacız. Onlarla yaşarsak yaşayabiliriz.
Allahu Teâlâ hazretleri "kâim bi-zâtihî"dir hiç başka bir varlığın bakmasına, beslemesine, desteklemesine lüzum kalmadan bizzat kendi kendine kâimdir ve dâimdir.
İnsanoğulları için “Şu kadar yaşadı, ondan sonra öldü.” diyoruz veyahut “Şu zaman doğdu, şu zaman öldü, Allah rahmet eylesin.”, “Doğumu şu, ölümü şu.” diyoruz. Allah öyle değil; ne doğmuştur ne ölmüştür, ne öyle beşer için olan sıfatlar O’na yakışır. Dâimdir.
Sübhâne’l-kâimi’d-dâim. “Kendi kendine kâim olan ve dâimî olan Allah her noksandan münezzehtir.” Bir.
Sübhâne’l-hayyi’l-kayyûm. “Hayy ve Kayyûm olan Allah her türlü noksandan münezzehtir.”
Hayy; “diri, hayat sahibi” demek.
Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatlarından birisi de hayydır. Allahu Teâlâ hazretleri kör bir kuvvet değildir, ölü bir kuvvet değildir. İki şeyi bir araya getirirsen kimyevî bir reaksiyon yaptırtıyorsun. Aralarındaki münasebet kör bir şey, öyle oluyor. Şunu şöyle yapıyorsun... Isıtıyorsun, buz sıvı oluyor. Şunla şunu bir araya getiriyorsun, oksijen meydana geliyor, klor meydana geliyor... Böyle değil. Ateş gibi, elektirik gibi, şunu gibi bunu gibi kör, zapt u rabt altına giren öyle bir kuvvet değil. Hayy; hayat sahibi... Hayatı kendisine mahsus, bizim gibi değil, ölümlü bir hayat değil, kendi kendine hayy.
Allahu Teâlâ hazretleri Hayy’dır ve Kayyûm’dur.
Tabii bunlar Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatları olduğu için her birisi üzerinde insan ne kadar dursa o kadar güzel olur.
Kayyûm, “bir şeyin başında idareci, müdebbir, mütevelli” mânasına geliyor.
Bütün kulların işlerini kim idare ediyor?
Allahu Teâlâ hazretleri. Her şey O’ndan. Her şey O’nun dergâhına arzolunur. Her işi Allahu Teâlâ hazretleri görür. O Kayyûm’dur. Bütün başka varlıklar gelir, O’nun emrine dayanır. “Ol” derse olur, “öl” derse ölür, “dur” derse durur, “git” derse gider, “yaşa” derse yaşatır; hep O’ndan. Müdebbir ve mütevelli; “işi yürüten, işin sahibi” demek.
Allah Hayy ve Kayyûm’dur.
Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî’nin güzel Farsça şiirleri vardır. Bir Farsça şiirinde diyor ki;
“Ey şaşkın olan bizler bir kilci çamuru gibiyiz, çömlekçinin çamuru gibiyiz; Allahu Teâlâ hazretleri bize şekil verip duruyor.”
Lâ teşbih ve lâ temsil. Çömlekçi çamuru alır, çarka oturtur, testi yapar, çanak yapar. O çamura elini suya batırıp batırıp şekil verir. Bu çamurdu, böyle bir yığındı; oraya koyduğu zaman eliyle şöyle yapar böyle yapar, parmağıyla oraya bastırır burayı sıkar, hop bakarsın bir testi meydana gelir.
“Biz, Allahu Teâlâ hazretlerinin elinde çömlekçi kili gibiyiz.” diyor Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî.
“Bize şekil verip duruyor da biz hâlâ ‘Nerede bizim çömlekçimiz?’ deyip duruyoruz.” diyor.
Elindeyiz, şekil verip duruyor, yaşatıyor, öldürüyor, uyutuyor, uyandırıyor, besliyor. O’nun tarafından her işimiz olup bitiyor, hâlâ “Nerede bizim sahibimiz, nerede bizim sahibimiz?..”
Gaflete bak.
Şairin birisi de demiş ya:
O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.
“O balıklar ki suyun içindeler, suyu bilmiyorlar.” Sudan haberleri yok. Ya suyun içindesin, çipil çipil oynadığın su işte, senin etrafın su...
Demek ki; “Hayy ve Kayyûm olan Allah her türlü noksandan münezzehtir, O’nu tesbih ederim.” demiş oluyoruz.
Sübhâne’l-hayyi’llezî lâ yemût. “Hayat sahibi olup ölmek kendisine layık olmayan, ölmeyen o Allah’ı tesbih ederim. O her türlü noksandan münezzehtir.”
Hayy. Hayyi lâ yemût.
Hayat sahibi oldu mu bir insan, biz biliyoruz ki her yaşayan muhakkak ölecek.
Kim için bu?
Senin benim gibi mahlukât için.
Doğan ölecek. “Her yaşayan ölecek.” diyoruz.
Allahu Teâlâ hazretleri öyle değil.
Hayyi’llezî lâ yemût. “Öyle bir Hayy’dır ki, öyle bir hayat sahibi ki ölümü yok, ölüm yok.”
“Ölümsüz olan o Hayy u Kayyûm olan Allah’ı tesbih ederim.”
Sübhanallâhi’l-azîm. “Azamet sahibi olan Allah’ı tesbih ederim.”
Azamet ne demek?
“Büyüklük” demek.
Celal ne demek?
“Büyüklük” demek.
Kibriya ne demek?
“Büyüklük” demek.
Kaç tane kelime var, “büyüklük” demek, “büyüklük” demek, “büyüklük” demek... Farkları, bu kelimelerin arasındaki incelikler ne?
O Arapça’da.
Allah Kur’an’ı Arapça indirmiş. Çeşitli incelikleri var.
Azîm demek, “şan ve şeref bakımından ulu” demek.
Kebîr demek, “hacim vesaire bakımından büyük” demek. “Bu bundan daha büyüktür.” “Maddeten büyük” demek.
Bu bundan azîmdir; “bu bundan şeref, haysiyet bakımından daha yüksek” mânasına.
Kebîrin zıddı sagîrdir. “Küçük” demek. Azîmin zıddı hakîrdir. Hor, hakir. Bu azîm, o mânaya.
“Azîm olan Allah’ı tesbih ederim.”
Ve bi-hamdihî. “Ve O’na hamd ederim.”
Subbûhun kuddûsun.
Bu subbûh ve kuddûs, “kendisine her çeşit zikr ü tesbih yapılan Zât-ı Celîl” mânasına.
Kuddûs de “pak” demek ama “öyle bir pak ki her türlü düşünceden, yanlış fikirden, sıfattan, kulların yanlış telakkilerinden pak” demek. Kuddûs; “pak, münezzeh” mânasına. Yani “tahir” demek.
Kullar bir şeyler düşünüyorlar. Mesela yamyamlar putlara tapmışlar, ağaçlarıyla yaptıkları totemlere tapmışlar, Hintliler öküzlere tapmışlar, filanca kavim yıldıza tapmış, falanca kavim aya tapmış, Japonlar güneşe tapıyor, bilmem kimler bilmem neye tapıyor... Bunlar “Allah, Rabbimiz” diyorlar, ibadet ediyorlar ama yanlış şeylere...
Allahu Teâlâ hazretleri onlardan hep pak, münezzeh; onların o sözlerinden yüce, üstün, temiz. Onların o çirkef sözleri ulaşmaz, Allahu Teâlâ hazretlerine yakışmaz. O mâna var.
Sonra;
Rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh. “Allah, meleklerin ve ruhun rabbi.”
Rabbü’l-melâiketi. “Meleklerin sahibi, rabbi.”
“Ve ruhun sahibi.”
er-Ruh. “Ruh çok büyük bir melek.” demişler. “Ruh” adlı meleğin sahibi.
“Cebrail’dir.” diyen var. Cebrail’den ayrı çok büyük bir melektir.
Melekler zikrediliyor hep, o meleklerin karşılığında bir de ve’r-ruh deniliyor.
تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم
Tenezzelü’l-melâiketü ve’r-rûhu fî hâ bi-izni rabbihim.
Kadir sûresinde de öyle geçiyor.
Bu Ruh nedir?
“Fevkâlade büyük, azametli bir büyük melektir.” demişler. Mahiyetini Allahu Teâlâ hazretleri bilir. Veyahut da Cibril-i Emin’in bir sıfatıdır. “Cebrail” demek.
“Cebrail ve sâir meleklerin rabbi.”
Sübhanallâhi’l-aliyyi’l-a’lâ. “Yücelerin yücesi olan Allah’ı tesbih ederim.” demek.
Aliyy “yüce” demek. A’lâ, “en yüce” demek.
“En yücelerin daha yücesi olan Allah’ı tesbih ederim.”
Sübhânehû ve teâlâ. “O’nu tesbih ederim, O her türlü noksandan münezzehtir, yücedir, yüksektir.”
Teâlâ, “yüksek oldu” mânasına.
İşte bir insan bu güzel sözleri Rabbine ifade ederse, Rabbinin bu güzel sıfatlarıyla O’na tesbih ederse cennetteki mekânını görmeden ölmez. Veyahut cennetteki mekânı bir başkasına onun için gösterilir. Cennetlik olduğu dünyada kendisine bildirilir.
Bir daha yazmak isteyenler için söylüyoruz:
Bir; sübhâne’l-kâimi’d-dâim.
İki; sübhâne’l-hayyi’l-kayyûm.
Üç; sübhâne’l-hayyi’llezî lâ yemût.
Dört; sübhanallâhi’l-azîmi ve bi-hamdihî.
Beş; subbûhun kuddûsun.
Altı; rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh.
Yedi; sübhanallâhi’l-aliyyi’l-a’lâ.
Sekiz; sübhânehû ve teâlâ.
Böyle sıralayacak, bölecek olursak sekiz küçük cümle. Bunu ezberlerseniz cennetteki yerinizi görür öyle ölürsünüz inşaallah.
مَنْ قَالَ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ طَالِقٌ إِنْ شَاءَ اللهُ، أَوْ غُلَامِهِ: أَنْتَ حُرٌّ إِنْ شَاءَ اللهُ، أَوْ عَلَيْهِ الْـمَشْيُ إِلَى بَيْتِ اللهِ إِنْ شَاءَ اللهُ، فَلَا شَيْءَ عَلَيْهِ.
Men kâle li’mre’etihî “Enti tâlikun inşâallah’ ev ğulâmihi “Ente hurrun inşâallah” ev aleyhi’l-meşyu ilâ beytillâhi inşâallah felâ şey’e aleyhi.
“Bir kimse karısına ‘İnşaallah sen benden boşsun.’ derse veyahut kölesine ‘Sen hürsün inşaallah. Hürriyetini sana verdim. Veyahut ‘Benim üzerime yayan haccetmek inşaallah borç olsun.’ derse bu bir hüküm ifade etmez.”
İbn Abbas radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş.
“Allah dilerse boşsun, Allah dilerse hürsün, Allah dilerse hacca yaya gideceğim.” Bu bir mecburiyet ifade etmez. Çünkü inşaallah, “Allah dilerse” demek. Yapmadığına göre dilememiş ki yapmadın. Dilemiş olsaydı yapacaktın. Bir mâna ifade etmez.
Bu sözler boynuna bir mükellefiyet getirmez. Kölesi hür olmaz, karısı boş olmaz, yaya hacca gitmesi de mecburî olmaz.
Söze dikkat lazım. Söz önemli. Sözün söyleniş tarzı önemlidir.
İnşaallah sözü söylenir ama bu gibi yerde söylenmez.
“İnşaallah yarın seni ziyarete geleceğim.”
“İnşaallah şu borcumu yarın sana ödeyeceğim.”
“İnşaallah yarın şöyle yaparız böyle yaparız...”
Böyle diyeceksin. Böyle dememek doğru değil. Peygamber Efendimiz, kendisine ehl-i kitaptan birkaç kişi geldiler.
“Şu soru şu soru şu soru, bunların cevaplarını bize ver.” dediler.
O cevapların verilişine göre onun peygamber olup olmadığını anlayacaklardı.
Peygamber Efendimiz de dedi ki;
“Size yarın bu hususta bilgi vereyim.”
Yarın oldu, öbür gün oldu, öbür gün oldu, öbür gün oldu, öbür gün oldu, öbür gün oldu... Aradan iki hafta kadar geçti, Allah vahiy etmedi. Çok sıkıldı, çok utandı, çok terledi, çok üzüldü...
Ama arkasından âyet-i kerîme nâzil oldu, buyurdu ki Allahu Teâlâ hazretleri;
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا . إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ
Ve lâ tekûlenne li-şey’in innî fâilun zâlike ğaden. İllâ en yeşâallah.
“Sakın ha, olmaya ki bundan sonra ‘Bir şeyi yarın şöyle yapacağım.’ deme; ‘İnşaallah deyip, Allah dilerse yapacağım.’ de.”
Dobra dobra, doğrudan doğruya “Şöyle yapacağım, geleceğim, gideceğim...”
“İnşaallah gelirim, inşaallah yaparım, inşaallah yapacağım.” de.
“Allah dilerse” sözünü ekle çünkü Allah dilemezse yapamazsın, yalancı çıkarsın. Yarının sahibi Allah. Sen yaşayacak mısın, varabilecek misin, yapabilecek misin?
Onun için “inşaallah” öyle [durumlarda] denilecek, âyet-i kerîmenin emri.
Nasreddin Hoca’nın da hikâyesi vardır.
Sabahleyin çıkmış. Hanımına demiş ki;
“Hanım, bak bizim eşeği, merkebi aldım, karşıdaki koruluğa gideceğim, odun getireceğim, öğleden önce buraya geleceğim.”
“Efendi, ‘inşaallah’ desene.”
Hoca sinirlenivermiş.
Hoca tabii insanlara bazı meseleleri anlatmak için misal.
Sinirlenmiş;
“Canım ‘inşaallah’ı ‘mâşaallah’ı mı var! İşte karşıda görünen koru, yakın. Hemen oraya gideceğim, öğleden önce gelirim.”
'Uzak yer değil' demek istiyor ama aslında itirazı Kur’an’daki edebe aykırı. Karısının dediği doğru.
O hatun, bu erkek... Bu işler çok olur. Bazen çocuk haklı söyler, kadın haklı söyler; bey kabadayılık yapar, olmaz. Hak neyse büyükten de gelse küçükten de gelse dinlenilecek.
“Efendi, hani sen geçen gün vaazda söyledin ya, ‘İnşaallah demek lazım.’ dedin ya, ben ondan hatırlattım.”
Bu sefer;
“Canım bana hocalık taslama!” demiş.
“Sen bilirsin.” demiş.
“Fesübhanallah! Sabah sabah insanın canını sıkıyorlar, damarına basıyorlar.” diyerek çıkmış, koruya gitmiş.
Hemen baltayla pat küt pat küt odunları denklemiş, hazırlamış, merkebine sarmış, geri dönmeye başlamış. İçinden de diyormuş ki;
“İşte bak, dediğim vakitten de erken varacağım. Sabahleyin beni sinirlendirdi boş yere...”
Fakat dönemeçte karşısına üç tane atlı, tepeden tırnağa zırhlı, silahlı, oklu, kılıçlı Moğol askeri çıkmış.
“Dur!” demişler. O da durmuş.
“Buyurun ağalar.” demiş.
“Konya’ya nereden gidilir?” demişler.
Akşehir’de ya hoca, Konya Akşehir arası kaç menzillik, kaç günlük yol.
“Konya’ya nereden gidilir?”
“Efendiler, işte şu yoldan şöyle giderseniz, önünüze bir çeşme çıkar, sağa saparsınız, oradan tepeye sararsınız, oradan inince çatallaşınca şöyle olur...”
“Bizim aklımız karıştı, düş önümüze!” demişler.
“Etmeyin ağalar.” demiş, “Uzak yol, yormayın oraya, ihtiyarım...”
“Düş önümüze!”
Silahlı adamlar. Boynu bükük düşmüş önüne...
Üç gün gitmiş, üç gün gelmiş. Bir hafta, hoca koruya gitti, yok.
“Hocayı herhâlde kurtlar yedi.” demişler, aramışlar bulamamışlar, ne oldu ne kaldı... Evde hanım kapıyı dayaklamış, arkasını kapatmış.
Hoca eve altı gün sonra gelmiş ama kapıyı yoklamış, kapı kapalı, açılmıyor. ‘Tak tak’ vurmuş, içeriden hanım sesleniyor:
“Kim o?”
Hoca efendi buradan diyormuş ki;
“Aç hanım aç, inşaallah ben geldim.”
İnşaallah’ı öğrendi. Allah dilemeyince bak karşı korudan bu tarafa gelinmiyor. Moğol askeri çıkartır, şu olur bu olur, kurt da yiyebilirdi, her şey olabilirdi.
Her şeyin yerini, zamanını, söyleniş şeklini bilmek lazım.
Köle âzat etmekte, nikâhlanmakta, boşanmakta şaka olmaz.
“Şakacıktan söylemiştim.”
Geçmiş ola, gitti. Bu işin şakası olmaz.
Ama bu ifadeyle boşama olmuyor. Bu ifade ile hürriyet olmuyor.
مَنْ قَالَ فِي الْقُرْآنِ بِغَيْرِ عِلْمٍ، فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّار.
Men kâle fi’l-Kur’âni bi-ğayri ilmin fe’l-yetebevve’ mak’adahû mine’n-nâri.
“Kim Kur’an’da kendisinde ilim olmadan bir şeyler söylerse cehennemde oturacağı yeri hazırlasın.”
Bu hadîs-i şerîf sahihtir, Tirmizî’de sahih olduğu rivayet edilmiş, belirtilmiş.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Men kâle fi’l-Kur’âni bi-ğayri ilmin. “Kim Kur’an mevzuunda ilmi olmadan konuşursa...”
Kur’ân-ı Kerîm hakkında “Bu âyette şöyle diyor, şu âyette böyle diyor...” bir şeyler uyduruyor, yakıştırıyor ama aslı esası yok çünkü ilmi yok. Mânayı kaydıracak, Kur’ân-ı Kerîm’i insanlara başka türlü anlatacak. Cahil, iyi niyetli olsa da kâfi değil.
“Kim Kur’an’da kendisinde ilim olmadan bir şeyler söylerse cehennemde oturacağı yeri hazırlasın bakalım.”
Cehenneme düşer. Allah’ın kelâmı, oyuncak değil.
“Allah böyle buyurdu, Kur’an’da böyle buyurdu...”
Oyuncak değil. Ya iyi bilirsin, tefsirleri karıştırırsın, okursun, ya bir bilene sorarsın. Öyle kendin eğri büğrü laf söylemek olmaz.
مَنْ قَالَ فِي الْقُرْآنِ بِرَأْيِهِ فَأَصَابَ، فَقَدْ أَخْطَأَ.
Men kâle fi’l-Kur’âni bi-re’yihî fe-esâbe fe-kad ahta’a.
Altındaki hadîs-i şerîf de bu mevzuda.
“Her kim ki Kur’ân-ı Kerîm’i kendi fikrine göre, kendi re’yine, kanaatine göre tefsir eder söylerse doğru söylese bile, isabet etse bile, mânayı doğru yakalamış olsa bile hatadadır.”
Çünkü o rey ile olmaz. Alacaksın, açacaksın, iyice bileceksin. Allah’ın kelâmı oyuncak değildir.
Onun için rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen Hoca, -büyüklerimiz anlatırlar- müftülükte birisi gelip bir şey sorduğu zaman; “Dur bakalım evladım, kitap ne diyor?” dermiş. Kitabı indirirmiş oradan, açıp ona okuyuverirmiş. Hâlbuki az önce bir başka kimse geldi, aynı şeyi sordu. O hoca onu biliyor. Yine bir kişi daha gelse, “Dur bakalım, kitap ne diyor?” diye indirir öyle cevap verirmiş.
Kitaptan olunca sağlam olur. Hem gelen kimseye kanaat gelir hem de sen eğri yanlış söylememiş olursun.
Kur’ân-ı Kerîm çok mühim bir kitaptır, öyle olur olmaz söz söylemek olmaz.
مَنْ قَامَ إِذَا اسْتَعْلَتِ الشَّمْسُ، فَتَوَضَّأَ، فَأَحْسَنَ وُضُوءَهُ، ثُمَّ قَامَ فَصَلَّى رَكْعَتَيْنِ، غُفِرَ لَهُ خَطَايَاهُ، أَوْ قَالَ: كَانَ كَمَا وَلَدَتْهُ أُمُّهُ.
Men kâme ize’sta’leti’ş-şemsü fe-tevedda’a fe-ahsene vudûahu sümme kâme fe-sallâ rek’ateyni ğufire lehû hatâyâhu ev kâle kâne kemâ veledethü ümmühû.
“Her kim ki güneş yükseldiği zaman, harareti zahir olduğu zaman, ufuktan doğu tarafından yükseldiği zaman kalkarsa usulüne, erkânına uygun, saltanatlıca güzelce abdest alırsa, her tarafına suyunu vardırtarak âdâbına riâyetle alırsa, sonra kalkıp iki rekât namaz kılarsa onun bütün hataları, günahları bağışlanır.” Yahut da Peygamber Efendimiz buyurdu ki bu hususta: “O kişi anasından doğduğu gün gibi olur, yani hiç günahı kalmaz.”
Ahmed b. Hanbel’in eserinde nakledilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men kâme ize’sta’leti’ş-şemsü. “Her kim ki güneş yükseldiği zaman, harareti zâhir olduğu zaman, ufuktan doğu tarafından yükseldiği zaman kalkarsa...”
Fe-tevedda’a. “Abdest alırsa.” Fe ahsene vudûhahû. “Ama abdestini de usûlüne, erkânına uygun, saltanatlıca, güzelce, hoş bir tarzda, âdâbına riâyetle, her tarafına suyunu vardırtarak alırsa...”
Çünkü bazen şapur şupur... Ya gözünün burası ıslanmadı, yanağının şurası kaldı, alnının şurası kaldı. Abdestin ehemmiyetini bilmiyor; alelacele alıyor.
“Bak oğlum, dirsek tarafın hiç ıslanmamış. Bak kolumu yıkadım sanıyorsun, hâlbuki dirsek yıkanacaktı.”
Böyle güzel, hiç aceleye getirmeden abdestini alır.
Sümme kâme fe-sallâ rek’ateyni. “Sonra kalkıp iki rekât namaz kılarsa.” Ğufire lehû hatâyâhu. “Onun bütün hataları, günahları bağışlanır.”
Ev kâle. “Yahut da Peygamber Efendimiz buyurdu ki bu hususta:”
Kâne kemâ veledethü ümmühû. “O kişi anasından doğduğu gün gibi olur, günahı hiç kalmaz.”
Demek ki sabah namazından sonra... Sabah namazının asıl vakti güneş doğmadan evveldir, fecir attıktan sonra, gece artık ağarmaya başladıktan sonra, güneş doğmadan evveldir.
O vakitte sabah namazını kıldı, ama yattı, ama işe gitti, aradan bir zaman geçti, güneş doğdu. Güneş doğduktan sonra -istağlet “Biraz daha yukarıya çıktı, yükseldi.”- iki rekât namaz kılarsa buna “duhâ namazı” derler.
Güneşin hemen doğduğu zaman kılınırsa “işrak namazı” derler.
Güneş kaçta doğuyor takvime göre?
5 buçukta.
6’da kıldı, 6’yı 10 geçe kıldı. Ona “işrak namazı” derler.
Bir-iki saat geçtikten sonra, harareti galip geldiği zaman, sabahın serinliği gitti de harareti belli olduğu zaman kılınırsa ona “duhâ” derler. O öğlenin kerahat vakti gelinceye kadar, gündüzün dörtte biri geçtikten sonra. Diyelim ki bugünkü [takvime] göre 9’dan 12’ye kadar kılınabilen, o da duhâ namazıdır. Evvelkisi işrak namazıdır. Bu duhâ namazı da iki kılınır, dört kılınır, sekiz kılınır, on ikiye kadar kılınabilir. İşte insana böyle sevap kazandırır.
مَنْ قَامَ مَقَامَ رِيَاءٍ وَسُمْعَةٍ، رَايَا اللهُ تَعَالَى بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَسَمَّعَ بِهِ.
Men kâme makâme riyâin ve süm’atin râya’llâhu teâlâ bihî yevme’l-kıyâmeti ve semmea bihî.
“Kim gösteriş ve şöhret makamına kâim olursa, peşine düşerse, o işi yapmaya düşerse Allah da kıyamet gününde ona gösterir ama vermez, işittirir ama vermez.”
Sen misin riya yapan, süm’a yapan. Allah da ona riyasının, süm’asının cezasını âhirette verir.
Allahu Teâlâ hazretleri o riyakâr kimseyi cennetin yanına kadar yaklaştıracakmış. O riyakâr baya bir heveslenecek;
“Dur bakalım, ha cennete giriyorum galiba...”
Ondan sonra:
“Döndürün cehenneme!”
Diyecekmiş ki;
“Yâ Rabbi! Keşke bana bu cenneti göstermeden cehenneme atsaydın. Şimdi harareti, içimin yangını daha arttı.”
Çünkü cennetin güzelliğini gördü, kokusunu duydu, ondan sonra tekrar cehenneme gidiyor.
“Ee... Sen dünyada böyle yaptın. Sen de gösteriş yaptın. Gösteriş yaptın, içinden müslüman olmadın. İçinden müslüman olmadığın için ben de sana cenneti gösterdim ama vermedim.”
Gösterişe gösteriş...
Riya ne demek?
Ra’yâ-yüraî-riyâen-mürâ’aten; "gösteriş yapmak, başka insanlara caka satmak." İbadet yapıyor; koca kavuk [takmış], cübbe giymiş, Allahu ekber diyor, yanıp yakılıyormuş gibi ‘ah’lar ‘vah’lar.. Yok öyle bir şey! Gösteriş. Görsünler diye... Arkasından yardım, şunu bunu, ne diyecekse artık veyahut işini yürütecek bir şey... Gösteriş yapıyor, içinden geldiği için değil. Buna “riya” derler. Gösterişin Arapçası riyadır.
Bir de süm’a var ki semia kökünden gelir, yani “işittirmek”. İstiyor ki namı dillere düşsün, dilden dile söylensin, herkes işitsin. Ondan yapıyor.
“Yap şuraya bir cami, koy baş tarafına benim ismimi. Yap şuraya bir minare, koy altına kitabesini. “Hacılardan filanca efendi bunu yaptırmıştır...”
Biz Ankara’da, mahallemizde bir cami yapacağız. Paramız yok. Duyduk ki bir yerde, bir köyde bir hacı teyze varmış, köyünden yol geçtiği için tarlaları satılmış, zenginmiş. Dur dedik, ona gittik. Ankara’nın vaizlerinden kuvvetli bir ekiple gittik, para alacağız. Oraya gittik, bizim vaiz efendi şöyle bir konuşma tutturdu.
“Hacı teyze, paran varmış. Allah senden razı olsun. Bizim mahallemizde cami yapılacak, sen şu parandan biraz verirsen istersen camiye senin ismini veririz...” deyince,
“Dur evladım, dur...” dedi, kadıncağız boynu bükük duruyor; “Parayı vereceğim, ben isim misim istemem.” dedi.
Allah bilsin.
İyilik yap, at denize; balık bilmezse de Hâlık bilir.
Başkasına göstermeye ne lüzum var? Allah bilsin, kâfi.
İbadetin gizlisi makbul. Hayrât u hasenâtın gizlisi makbul. Öyle gösterişe lüzum yok.
Eskiden sahâbe-i kirâm sağ elinin verdiği hayrı sol eli duymayacak kadar gizli verirlerdi. Bir hayır yapar, o kadar saklı verir, kimse anlamaz. “Acaba musafaha mı etti? Elini tutar gibi yaptı.” Para verdi yahu... Ama kimse anlamadı. Yani sessiz sedasız cebine koyuverdi, parayı verdi, geçti gitti. Veya hiç belli etmeden, kim olduğu belli değil, bir yerden para geliveriyor, adamcağız işini görüyor; “Allah razı olsun kim gönderdiyse...” Meçhul. “Adım bilinmesin.” diyor mesela, ne güzel!
İşte böyle yapana ne mutlu!. Böyle yapmayana “riyakâr” derler. Şöhret için yapana “süm’a” derler.
Böyle yapanlara Allah âhirette, kıyamet gününde onlara riyalarının karşılığında gösteriş yapacak, vermeyecek. İşittirecek, vermeyecek.
el-Cezâu min cinsi’l-amel.
“Kişilerin uğradıkları cezalar, karşılıklar, amellerinin karşılıkları amelinin cinsine göredir.”
Sen gösteriş mi yaptın?
Gösteriş yaptın.
Âhirette de sana cennet gösterilecek, verilmeyecek. O cinsten.
Bir kimse bir müslüman kardeşinin işini gördü. İyi, güzel... Allah da âhirette onun işini görecek. Bir kimse dünyada bir müslüman kardeşinin başından bir sıkıntıyı aldı. Tamam...Allah da kıyamet gününde onun başından bir sıkıntıyı alacak. Cinsine göre aynen, aynısını görüyor.
Onun için Hz. Ali Efendimiz bir tatlı söz söylemiş, nükteli bir söz:
“Hiç kimseye iyilik yapmadım, kötülük yapmadım.” demiş.
Hz. Ali, koca Hz. Ali radıyallahu anh ve kerremallahu vecheh, Allah’ın arslanı, Allah şefaatine nâil eylesin, hayrât u hasenât yapmamış olur mu?
Demek istiyor ki;
“İyilik yaptıysam kendime, kötülük yaptıysam kendime. Kimseye yapmadım, kendime yaptım.”
İyilik yapmışsa sevabı kendisine gelecek. “Hiç kimseye iyilik yapmadım, hiç kimseye kötülük yapmadım.” demiş. İyilik yaptıysa sevabı kendisine gelecek, kendisine sayılır. Kötülük yaptıysa vebali kendisine gelecek, kendisine sayılır. Ne güzel...
Allahu Teâla hazretleri sizi sırâtı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin. Marifetullaha erdirsin. Aşkullâhı, muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varıp cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin.
Bi hürmeti esrârı sureti’l-Fâtiha.
21.11.1982 -
Kuran Kıraatı, Vera,
20.05.1984 -
Allahın Adını Anarak
