14.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler 2

14.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler 2
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle: 'el-Hamdü lillâhi'llezî tevada'a küllü şey'in le-azametihî ve'l-hamdü lillâhi'llezi zelle külli şey'in li-izzetihî ve'l-hamdü lillâhi'llezî hada'a küllü şey'in li-mülkihî ve'l-hamdü lillâhi'llezis' tesleme küllü şey'in li-kudretihî' fe-kâlehâ yatlubu bihâ mâ indehû keteba'llâhu lehû bihâ elfe elfi hasenetin ve rafea lehû bihâ elfe derecetin ve vekele bihî seb'îne elfe melekin yestağfirûne lehû ilâ yevmi'l-kıyâmeti.
Burada bir söz var, "Bu sözü söyleyen şöyle olacak." diye bildiriliyor. Sözü söyleyelim:
"Her kim ki şu sözü söylerse..."
Ama bunu nasıl söylerse? Fe-kâlehâ. "Bu sözü söyler ki..." Yatlubu bihâ mâ indehû. "Allah'ın indinde olan hayırları, rahmeti murad ederek, isteyerek bunu söyler."
Başka dünyevî menfaat veyahut gösteriş, riya değil de Allah ecrini versin diye bunu söylerse... Bu "iyi niyetle" demek.
"Öyle söylerse Allah ona bin bin hasene yazar."
Bin kere bin kaç eder? Milyon.
Milyon hasene yazar. Çünkü "milyon" demezlerdi, "bin bin" derlerdi. Bizim eski Türkçe' de de böyledir, Arapça' da da böyledir.
Keteba'llâhu lehû bihâ elfe elfi hasenetin. "Elfi elfi, bin bin hasene yazar." Allah ona bin kere bin, yani milyon hasene yazar.
Ve rafea lehû bihâ elfe derecetin. Burada bir elfe var.
"Onun derecesini bin derece yükseltir."
Ve vekele bihî seb'îne elfe melekin. "Ona yetmiş bin melek vazifeli tayin eder." Yestağfirûne lehû ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "Kıyamete kadar o melekler ona tevbe istiğfar eder dururlar."
Bu hadisi Taberânî, İbn Asâkir, İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş. Hadis alimleri diyorlar ki:
"Bu hadisin rivayetinde Eyyûb b. Nehik vardır, münkeri'l-hadis bir kimsedir."
Hocamız da şerhte -yazdığı kitabın açıklaması- diyor ki;
Merre ba'du bahsihî. "Bu hususta teyit edecek başka hadisler de daha önceden geçmişti."
"Böyle deniliyor ama içindeki muhtevâsında doğruluk vardır." demek ister, öyle anlaşılıyor.
Şimdi mânaya gelelim. Söylenen sözün mânası nedir?
Ne diyecek?
El-Hamdü lillâhi'llezî tevada'a küllü şey'in le-azametihî. "O Allah'a hamd-ü senâ olsun ki her şey O'nun azameti karşısında boyun büker, tevazu eder."
Her şeyin azameti karşısında boyun büküp mütevâzıâne bir tavır takındığı Allah'a hamd olsun. Hiç başını kaldırıp da temerrüd edebilen olamaz, mümkün değil. Her şey Allah'ın önünde boynu bükük, Allah-u Teâlâ hazretlerinin emrine münkâd, O'nun karşısında hor, zelil, mütevâzıdır.
"E peki kâfirler küfrediyor, inat ediyor, isyan ediyor."
Onlara müsaade etmiş. Dünyayı imtihan sahası ettiği için bu imtihan esnasında... Hani hocalar soruları sorduktan sonra imtihanda çocuğa "Onu yaz, bunu yazma." der mi? Ne yazarsa yazsın, kâğıdı alacak, ona göre [değerlendirecek]. İmtihan. Bu dünya hayatı imtihan olduğu için kâfirin küfrü seçmesi hâlinde yapacağı kâfirliklere bir imkân sahası var; yapsın bakalım... Yapsın ama görecek. Âhirette burnundan fitil fitil gelecek, pişman olacak ama burada müsaade ediyor.
Dilese kâfire küfrünü de yaptırtmaz.
Velev şa'e rabbüke le-âmene men fi'l-ardı küllühüm cemîâ. Âyet-i kerîme;
"Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde hiçbir insan kalmazdı, hepsi, topu birden gelir iman ederlerdi."
Hikmeti var. Serbest bırakmış. İman edip fedakârlık yapanı mükâfatlandıracak; dünyanın fâni lezzetlerine aldanıp yoldan yan çizeni cezalandıracak. İmtihan dünyası... İmtihan olduğu için ses etmiyor yoksa hiçbir kimsenin O'nun karşısına çıkmaya gücü yetmez, itiraz etmeye gücü yetmez, ayağa kalkamaz, bir an duramaz.
El-Hamdülillâhi'llezî tevâda'a külli şey'in le-azametihî.
Ve'l-hamdü lillâhi'llezî zelle külli şey'in li-izzetihî. "İzzetine karşı her şeyin zelil olduğu, zillet içinde olduğu Allah'a hamd olsun."
Aziz olan Allah'tır. Bütün diğer mahlukât zelildir.
"E bu kadar saraylar, köşkler sahibi insanlar, devletler, milletler, süper devlet..."
Hepsi hordur, zelildir. İzzet Allah'ındır. İzzet Resûlullah'ındır. Bir de Allah'ın yolunca giden kulu olmak dolayısıyla izzet Müslümanlarındır! Azizlik, izzet, kıymet, kadir, paha Müslümanındır; başkasının değildir.
Ama münafıklar bu işi anlamaz, kavramaz. Yoksa işin aslı böyledir.
İkincisi demek ki buymuş.
Bir de [şunu] söyleyivereyim.
Hz. Ömer radıyallahu anh zamanında Kudüs fethedildi. İslâm ordusu gitti, kuşattı; Kudüslüler baktılar pabuç pahalı, "Tamam" dediler, "Şehri teslim edeceğiz." Ne yapsınlar; karşısında mü'minler var, hem de öyle mü'minler ki dünyada misli görülmemiş mü'minler var, kıymetli... Hepsi Allah yolunda çalışmaya, ölmeye azimli mü'minler... Teslim edecekler, dediler ki:
"Sizin başkomutanınız, devletinizin başkanı gelsin, Kudüs'ün anahtarını ona teslim edelim."
Hz. Ömer radıyallahu anh hâlife, Medine-i Münevvere'de.
"Hadi bakalım" dedi bir kölesine; bir kölesi bir kendisi, iki kişi, bir tane deve var... Bir kendisi biniyordu, bir müddet gidiyordu, deveyi köle çekiyordu; ondan sonra "Sen bin." diyordu, köle biniyordu, kendisi deveyi çekiyordu. Halifeyle köle...
Arkadaşlar, Medine-i Münevvere' den Tebük'e kadar 700 kilometredir. Kumların içinde bata çıka...
Sen hiç 1 kilometre yol gittin mi?
Tebük'ten sonra da Kudüs ne kadar mesafedir, düşün.
Türkiye'nin neredeyse İstanbul'dan Antep gibi, belki Mardin gibi bir mesafesi...
Kumlara bata çıka, sıcakta... İki tane deve yok ki ikisi de deveye binsinler de hızlı hızlı gitsinler. Birisi biniyor, ötekisi çekiyor, ötekisi biniyor... Böyle insanlardı. Menkıbelerini insan anlata anlata bitiremez.
Halife. Ordularını göndermiş, Irak fethediliyor, İran fethediliyor, Kafkasya'ya dayanmışlar, Anadolu'nun Maraş'ına gelmişler dayanmışlar, Afrika'dan Tunus'a varmışlar, Ukbetü'bnü Nâfi, artık neyse yani... Afrika tamam, aşağısı tamam, yukarısı tamam... Öyle bir devletin başında halife-i müslimîn, emîri'l-mü'minîn Hz. Ömer.
Biz şimdi sanırız ki Hz. Ömer'in koca sarayları var, şu kadar ordusu var, bu kadar zırhı var, bu kadar kılıcı var, şu kadar atları var, bu kadar develeri var... Bir tane devesi varmış işte, kölesiyle beraber nöbetleşe Kudüs'ü teslim almaya geliyorlar.
Bu kadar az insanla bu işi nasıl yaptılar?
"İzzet Allah'ın" dedik ya... Kim Allah'a dayanırsa o aziz olur. Senin ecdadın da Allah'a dayandı aziz oldu, Viyana kapılarına gitti, Almanya'da Bavyeraz'da at oynattı, Essen şehrine kadar vardı, Hamburg'a kadar gitti. Emareler var. Oralara kadar gittiler.
Ondan sonra dünya hayatının parası pulu, zevki safası tatlı geldi; Allah yolunda çalışmaktan geri durunca izzet elden gitti. İşin aslı odur. Çünkü izzeti insana Allah veriyor. Nasıl verirse verir.
Bir avuç mücahit cihanı titretir! Bir yığın, bir sürü insan -Müslüman olmazsa- bir kişinin karşısında âciz kalır. Müslümanlık giderse, o ruh giderse işin kıymeti kalmaz. O ruh gelirse bir avuç insan dünyayı titretir. Anlayın ki Müslüman nesiller ne büyük nimeti elden kaçırmış!
Geldiler geldiler geldiler, Kudüs'ün yakınına kadar... Günlerce yolculuk, perişanlık ne üstleri kalmıştır ne başları kalmıştır, tozlanmışlardır, terlemişlerdir... Hamam mı var, su mu var, çeşme mi var yollarda? Bakkal mı var, manav mı var? Karınlarını tıka basa mı doldurdular? Nasıl geldilerse geldiler. Kudüs'ün yakınında dere var, nehir var...
Kudüs'e gidemedik ki; İsrail'in işgalinde... "Çevresinde şöyle yer var..." diyelim. Bilmiyoruz. Allah görmeyi, almayı nasip etsin.
Suyun kenarına geldiler. Karşıda şehir ahalisi, bu tarafta Hz. Ömer, hâlife-i rûy-i zemin ve kölesi. Nöbet kölede. Köle devenin üstünde, halife deveyi çeke çeke, çeke çeke suyun kenarına geldiler. Karşı taraftan da bakıyorlar. Müslüman komutan utancından terliyor:
"Allah Allah, halifenin gelişine bak, sübhanallah!.."
Ondan sonra Hz. Ömer -suya girecek ya- paçalarını, eteklerini sıvadı, paçalarını sıvadı, sanki amele gibi suyun içine girdi, öbür tarafa geçecek, o tarafa geldi. Komutan koştu geldi:
"Efendim, bunlar şehrin büyük [insanları]. Bunların karşısında ayıp olur."
İzzeti bahis konusu etti. "İzzetimize dokunur." gibi söz söyleyince Hz. Ömer kaşlarını çattı, komutanına göğsüne bir tane vurdu;
"Bana bak! Bunu önceden söyleseydin seni komutanlıktan azlederdim! Sen bilmiyor musun, izzet Allah'ındır, Resûlullah'ındır ve Müslümanlarındır."
Paçayı yukarıya sıvadı diye suyu geçerken izzet elden mi gider?
Hiç aldırmadı, gitti Kudüs'ü teslim aldı. Ötekiler verdiler. Onlar üzerindeki sırmalı elbiselerle, cübbelerle verdiler. Berikisi de paçaları kıvrık olarak, ayağında bir şey olmadan veyahut basit bir şeyle aldı.
Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri insanların şekline şemâiline bakmaz. Allah-u Teâlâ hazretleri kalplere, gönüllere bakar. Sen dışını istediğin kadar süsle, istediğin kadar sırmalı elbise giy, istediğin kadar kıymetli elbise giy; sen kalbini Allah'ın sevdiği kalp hâline getiremezsen kıymeti yok.
İçini Allah görüyor mu görmüyor mu? "Amennâ ve saddaknâ hocam, ne demek, görmez olur mu?"
Peki niye kötülükten sakınmıyorsun?
Bir yabancı insan seni uzaktan camdan gözetlese kendine bir çekidüzen verirsin. Sokakta giderken "Camlardan sana bakıyorlar." desen, görsen yakanı paçanı düzeltirsin, kendine bir eda verirsin, tavır verirsin, öyle gidersin. Başkasının yanında burnunu karıştırmazsın. Olmadık iş yapmazsın. "Görürler, ayıp olur." dersin.
Peki Allah-u Teâlâ senin içini dışını görmüyor mu? Ne biçim Müslümanız biz? Anlayın yani ne biçim Müslüman olduğumuzu...
Ve'l-hamdü lillâhi'llezî hada'a küllü şey'in li-mülkihî. "Egemenliğine her şeyin boyun büktüğü Allah'a hamd olsun."
"Mülküne herkesin hudû ile boyun büktüğü Allah'a hamd olsun."
Mülk Arapça' da ne demek? "Egemenlik, hakimiyet, hükümranlık, hüküm sürücülük" demek.
Hakimiyeti karşısında her şeyin boyun büktüğü Allah'a hamd olsun. Allah hakimdir.
Mülkünde Hakk tasarruf eder, keyfe mâ yeşâ.
Allah-u Teâlâ şu kâinatta nasıl dilerse onu yapıyor. Sen anlayamazsın. Zıtlıkları görürsün;
"Allah Allah, bir o var, bir bu var..." Hepsini yapan Allah.
Esma-i Hüsna’sını okumuyor musun? Mâniu'd-Dârrun Nâfiûn Nûru'l-Hâdî Hâfizu'r-Râfiu'l-Muizzu'l-Müzilli's-Semîu'l-Basîr... Hiç bunları görmüyor musun?
Yükselten O, alçaltan O, alan O, veren O, fayda sağlayan O, zarar veren O... Hâlâ zararı karşıdan sanıyorsun. Sanıyorsun ki sana Bulgaristan zarar veriyor. Sanıyorsun ki Yunanistan zarar veriyor, Suriye zarar veriyor, Rusya zarar veriyor. Sen hak yoldan ayrıldın, Allah sana zarar veriyor. Oradaki kardeşlerimiz de ayrıldı, ondan Allah cezalandırıyor.
Millet işin nereden geldiğini anlamıyor, tokadın kimden indiğini anlamıyor.
İnsan hak yolda yürüyecek. Ölse de kalsa da hak yolda yürüyecek. Yürümedi.
Basîr, Semî, Alîm, Habîr, Garîb Allah var. Her şeyi görüyor, her şeyi biliyor, içini dışını biliyor; senin edepsizliğine göre sana muamele geliyor. Edebini takınsan edebine göre lütuf gelecek. Millet bunu anlamıyor. Şaşılık, ikilikle görüyor, şaşı iki gördüğü gibi.
Ve'l-hamdü lillâhi'llezis' tesleme küllü şey'in li-kudretihî. "Kudretine her şeyin teslim olduğu Allah'a hamd olsun."
Ne büyük sözler bu sözler... Bu sözlerin mânasını hazmetse insan iyi Müslüman olur. "İmanın hakikatine erer, tam ortasına isabet eder." dedi ya deminki hadîs-i şerîfte, iyi Müslüman olur, işin iç yüzünü anlar.
Peygamber Efendimiz söylüyor ama bizim iki taraftan da kulaklarımız delik olduğundan bir yerden giriyor, öbür taraftan çıkıyor.
"O Allah'a hamd olsun ki O'nun azameti karşısında her şey boyun büker. O Allah'a hamd olsun ki O'nun izzetine karşı her şey zilletle boyun eğer. O Allah'a hamd olsun ki O'nun egemenliği, hakimiyeti karşısında her şey başını eğer teslim olur. O Allah'a hamd olsun ki O'nun kudreti karşısında her şey 'pes' der, teslim olur, itiraza mecâli kalmaz."
İnsan Allah'ın sıfatlarını anarak bu cümlelerle Allah'a hamd ediyor.
Böyle derse ne olur? Bunlar öyle kıymetli sözler ki bunu söylediği zaman bir milyon hasene kazanır, bin derece yükselir ve yetmiş bin melek ona vazifelendirilir, ona tevbe ve istiğfar ederler;
"Yâ Rabbi! Bunu söyleyen şu kuluna lütfeyle, mağfiret eyle." derler.
Men kâle "lâ ilâhe illallah" saadet felâ yerüddühâ hicâbun hattâ tasile ila'llâhi fe-izâ vasalet ila'llâhi nazara ilâ sâhibihâ ve hakkun ala'llâhi en lâ yenzura ilâ muvahhidin illâ rahimehû.
Hadîs-i şerîf, Said b. Zeyd'den rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Men kâle "lâ ilâhe illallah". "Her kim lâ ilâhe illallah derse."
Saadet. "Bu söz yükselir." Ağzından çıktı mı göklere, Arş'a doğru yükselir.
Felâ yerüddühâ hicâbun. "Hiçbir perde onu geri çevirmez. Hiçbir engel onu çıkışından, yükselişinden döndürmez, geri bıraktırtmaz. Yükselir gider."
Hattâ tasile ila'llâhi. "O lâ ilâhe illallah sözü Allah-u Teâlâ hazretlerine kadar vâsıl olur." Önüne hiçbir engel olamaz, yükselir yükselir, dergâh-ı izzete vâsıl olur.
Fe-izâ vasalet ila'llâh. "O söz Allah'a vâsıl olunca..." Nazara ilâ sâhibihâ. "Rabbimiz Teâlâ o sözü söyleyene nazar buyurur, bakar."
Ama nasıl bakmak? Allah-u Teâlâ hazretlerinin bakması nedir? Peygamber Efendimiz diyor ki;
Hakkun ala'llâhi. "Allah üzerine haktır;" En lâ yenzura ilâ muvahhidin. "Bir muvahhid mü'min kula baksın da ona rahmet etmesin, mümkün değil..."
Baktı mı, o kişi rahmete erdi demek. Tamam, Allah'ın rahmetini kazandı" demek. Çünkü Allah her kula nazar etmez ki, bakmaz ki yüzüne... Edepsiz, arsız, yüzsüz, günahkâr, kusurlu... Ne var, bakmaz... Ama lâ ilâhe illallah dediği zaman o söz geldiğinde nazar eder.
Bu sözler, bu hadisler... Peygamber Efendimiz böyle söylemiş.
Ben neyim? Ben de Peygamber Efendimiz' in hadislerini size dilimin döndüğünce Arapçasını okuyup Türkçesini anlatmaya çalışan bir âciz, nâçiz ümmet-i Muhammed'in bir ferdiyim.
Peygamber Efendimiz öyle demiş.
Söz nereye çıkar?
Allah-u Teâlâ hazretleri mekândan münezzeh. Çıkar yükselir, maddeten yükselir, mânen yükselir, dergâh-ı izzete gider. Yedi kat semayı geçer, Arş'ı geçer, Kürsi'yi geçer Allah-u Teâlâ hazretlerine vâsıl olur. Ama Allah mekândan münezzehtir, her yerde hâzır ve nâzırdır.
Ve Allah bakar. Allah'ın bakması nasıl olur? Gözle mi bakar başka bir şey midir?
Lâ tudrikuhu'l-ebsâru ve hüve yüdriku'l-ebsâr.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizim bildiğimiz başka şeylere benzemez ki biz O'nu benzeterek anlatalım. Bizim bildiğimiz hiçbir şeye benzemez ki...
O bizi bilir, görür; biz O'nu bilemeyiz, göremeyiz. Bildirdiği kadar biliriz. Biz âciz nâçiziz.
O'nun bakması nedir? O'nun bakması, kulu rahmetine gark etmesidir. Zaten her zaman bakıyor.
İnna'llâhe basîrun bi'l-ibâd. Değil mi, âyet-i kerîme de geçmiyor mu?
"Allah kullarını hakkıyla görücüdür, bakıcıdır." Her zaman görüyor. Günah işlediği zaman da görüyor.
Allah görmüyor mu günahkâr kulu? Görüyor.
Şimdi bakışı ne? Bu bakış, özel bakış. Buna "rahmet nazarıyla bakmak" derler. Rahmet nazarıyla bakar, kulunu rahmetine erdirir. Mü'min, muvahhid kulunu rahmetine erdirir.
Allah-u Teâlâ hazretleri cân-ı gönülden kelime-i tevhîdi söylemeyi, lâ ilâhe illallah demeyi, mânasına uygun yaşamayı nasip etsin.
Bir insan muhlis olarak, hâlisâne lâ ilâhe illallah dedi mi ne oluyordu? Dehale'l-cennete. Cennete giriyordu.
"Nasıl hâlisâne söylemek yâ Resûlallah?" diye soruyorlar. Muhlis, hâlis bir şekilde bu işi söylemek ne demek, o şart ne? O zaman diyor ki;
İhlâsuhâ en tahcüzeküm an külli mâ harrama'llâhu aleyküm. "Onun ihlâslı söylenmesinin emaresi şudur ki sen o lâ ilâhe illallah'ı hakkıyla söylüyorsan, ihlâsla söylüyorsan her haramdan o seni alıkoyacak."
Sen buraya gelirken yolda kadına kıza baktın mı? Giyimine kuşamına baktın mı? "Baktım."
Senin lâ ilâhe illallah'ın seni harama bakmaktan alıkoymamış. Bakmayacaksın.
"Ah benim dedem müftüydü..."
"Ah benim dedemim babası şeyh efendiydi... Büyük alimdi, şu kadar kitap yazdı..."
Bu devirde fitne ailelerin içine girdi. Kadın, kocasının karşısında izbandut gibi; koca, karısının karşısında bir acayip. Kızlar, erkekler anasının babasının sözünü dinlemez; "Sus moruk! Konuşma, defol! Şimdi gelirsem yanına..." Tersine dinliyor.
Peygamber Efendimiz kıyamet alâmetleri olarak ne dedi? Dedi ki;
En telide'l-emetü rabbetehâ. "Kıyamet alâmetlerinden bir tanesi de cariyenin hanımefendisini doğurmasıdır."
Onu şöyle izah ediyorlar: Sanki çocuğun anası köle; sanki çocuk, kölenin sahibi. Kıyamet alâmeti. Sanki çocuk hanımefendi, annesi de köle;
"Git! Gel! Otur! Kalk! Yemek pişir! Şunu yap, bunu yap... Sen bana karışma, kaçta istersem gelirim..."
"Saat kaç kızım bak bakalım, gece yarısı 2. Niye bu vakte kadar kaldın?"
"Sana ne!"
Bu hâle geldi. Ama nasıl geldi? Yavaş yavaş geldi.
Biz bağırdık bağırdık bağırdık, bizim sözümüzü kimse duymadı. Biz bunların işaretlerini söyledik söyledik söyledik, bizim halkımız hiç esnemedi.
"Ya etmeyin eylemeyin, bu insanları dinsiz yetiştirmeyin. Bu çocuklarınızı dinsiz yetiştirmeyin, İslâm'ı öğrenin, öğretin." dedik dedik, baktılar ki dünya işleri tıkırında gidiyor, çocuk doktor olacak, çocuk mühendis olacak, çocuk mektepte okuyor; "Boş ver hocanın sözünü..." dediler.
Ondan sonra çocuk bu hâle geldi. Ondan sonra kurduğu yuva o hâle geldi.
Yüreğimiz yanacak; çalışacağız. Yüreğimiz yanacak, çalışacağız ki bunları doğru yola getirelim.
"Ne yapıyorsun kardeşim? Bu yolun sonu nereye varır? Senin deden nasıl bir insandı? Böyle bu hâli görse razı olur mu? Mezarda kemiklerini sızlatıyorsun..."
Ne diyeceksen de...
"Evlenmek istiyorsan iyi bir namuslu kimse bulalım, evlen. Şunu istiyorsan şunu yapalım, bunu istiyorsan bunu yapalım..."
Allah razı olsun, bizim bir şehirde hacı kardeşimizin oğlu var, hanımına demiş ki:
"Defol, istemiyorum seni!"
"Niye istemiyorsun efendi, beyefendi hazretleri?"
"İstemiyorum."
İki tane çocuğun var.
"İstemiyorum, gitsin!"
"Ya sen deli misin, divane misin? Niye istemiyorsun?"
"Sebep söylemeye lüzum yok, istemiyorum; çıksın gitsin evimden!" Gitmiş oraya bir hoca efendi, Allah razı olsun, babası demiş ki:
"Hocam, bizim evladımız, oğlumuz, söz geçiremiyoruz, böyle etti."
"Peki, gelsin, ben ona bir nasihat çekeyim." Çocuk:
"Ben, hocanın yanına gitmem." demiş. Bu sefer hoca efendi demiş ki:
"Peki, o gelmezse biz gideriz."
Koca sakallı, bembeyaz sakallı insan...O bu sefer onun yanına gitmiş. Ne söylediyse güzel söylemiş, ağzına sağlık, Allah razı olsun. Beyefendi razı olmuş;
"Peki, hanımım gelsin."
Bizim gençlerin 'hey hey'leri, akılları geriye gidiyor. Yuva kuruveriyoruz, yuvayı idare etmeye daha rüşdleri yok. Büyümemişler; akıl yaşları küçük. Boyları posları yerinde de akıl yaşları küçük. Ama nasihat etmiş, gelmiş. Demek ki nasihat edince oluyor, candan edince oluyor. Demek ki sözün tesiri olabiliyormuş.
Biz böyle böyle yapacaktık da çalışacaktık. Dünya işimizin peşine koştuk, dünya işimizin iyi gitmesine çalıştık; dünyamız düzeldi, ıslah oldu, paralara battık... Evlerimizde gardıroplarımızı elbiseler almaz [oldu], gardıroplara sığmaz oldu. Buz dolaplarının bir tanesi az gelmeye başladı, tıka basa dolu, ne olacak; hadi bir buzdolabı daha al... Ya bir odayı buzdolabı yap istersen... Bolluk...
Nedir bunlar? Hayırdan mı? Hayır. Hayırdan değil. Çünkü sen doğru yolda değilsin ki...
Allah ıslah etsin. Çoluk çocuğunu doğru yola getireceksin. Elinden tutup çekeceksin, elinden tutup çekeceksin, çalışacaksın. Aşk ile çalışınca oluyor. Hepimiz çalışacağız.
İnsanın cebinde para olunca hiç Allah'ı anmak hatırına gelmiyor. O zaman nerede bir eğlence varsa Hacivat-Karagöz sahnesi gibi, "Yâr bana bir eğlence..." diye ortalıkta dolaşmaya başlıyor. O zaman tedbiri almayınca, İslâm için çalışmayınca senelerin ihmali birikiyor, ortaya bu manzara çıkıyor.
Biz bunları söyledik. Çok seneler önceden beri söyleye söyleye söyleye bu vakte öyle geldik. Ama dinlemediler çünkü başlarına musibet gelmeyince insanlar anlamıyor. Ya başına toptan felaket gelecek, bir yerden bir düşman hücumu olacak, bir zelzele olacak, bir yangın olacak, bir âfet olacak, bir kıtlık olacak, insanlar kırılacak, o zaman "Allah" diyecekler. O zaman da kıymeti olmayacak.
İyi hâldeyken yapılan duanın kıymeti var. Kötü hâle düştükten sonra yapılan duanın kıymeti yok. Zaten sen kötü olduğun için Allah onu ceza olarak verdi, kaldırır mı?
O zaman senin duanı hiç dinlemez.
İyi hâldeyken, güzel hâldeyken, şu gününüzde, şu tatlı hâlinizde, her şeyiniz rahat iken Rabbinize ihlâs ile bağlanın. Dinine sımsıkı sarılın. Dinine candan hizmet edin. Kendinizi kurtardınız, başkalarının da kurtulmasında yardımcı olun.
Allah cümlenize dünya ve âhiretin hayırlarını ihsan eylesin.
Ve bi-hürmeti esrar-ı sureti’l Fatiha.
20.05.1990 -
Peygamber Efendimizin (SAS)
16.06.1985 -
Faziletli Dualar B
