Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-kitâbi kitâbu’llah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
للشهيد عند الله زوجتان من الحور العين يرى مخ ساقها من وراء سبعين حلة
“Şehidin Allah katında hûri’l-îynden iki zevcesi vardır ki yetmiş elbisenin altından ayağının kemiğinin iliği görünür.”
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten rivayet olunduğuna göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Li’ş-şehîdi inda’llâhi te’âlâ zevcetâni mine’l-hûri’l-îyn. “Şehidin Allah katında huriden iki zevcesi vardır ki.” Yürâ muhhu sâkıhâ. “Ayağının kemiğinin iliği görünür.” Min verâi seb’îne hulletin. “Yetmiş elbisenin altından.”
Bu söz, letafetinden kinayedir. Allahu Teâlâ hazretleri şehide, canını Allah yoluna nisâl ettiği için, Allah yolunda verdiği için öyle büyük nimetler ihsan edecek ki onlardan birisi de budur. Allahu Teâlâ hazretleri iki tane huriden kendisine zevce ihsan edecek. Letafetini şuradan kıyas et ki ayağının iliğini yetmiş libasın, entarinin altından görmek mümkün olacak. “O kadar hoş, o kadar latif” mânasına. Bu; şehidin nail olacağı nimetlerin hepsini anlatan bir hadîs-i şerîf değil. Daha önceki hadîs-i şerîfi hatırlarsanız orada şehidin nail olacağı nimetlerden yedi tanesini saymıştı.
Birincisi şuydu ki; şehit kendisi yara alıp da ilk yarası yere damlar damlamaz afv u mağfiret olur. Yarasının kanı yere değer değmez mağfiret olur. Birincisi bu. Hepimizin aradığı o değil mi? “Yâ Rabbi! Sen bizi mağfiret eyle.” deyip durmuyor muyuz gece gündüz? Durmayıp istediğimiz o değil mi? Allah bizi affetsin, mağfiret etsin. Kanı yere damlar damlamaz mağfiret olunur; bir.
Sonra derhal cennetteki makamı, kendisinin gözünün önüne açılır. Cennetin o makamını gören insanın başka şeyleri gözü görür mü? Başka şeyleri düşünür mü? Başka şeyleri hisseder mi?
Hz. Ali Efendimiz namaza durmuş da ayağını ameliyat etmişler, zırh parçasını ayağından çıkarmışlar da fark etmemiş:
“Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda kendinden geçtiği için zevkinden, safasından başka zaman ayağına kimsenin elini değdirmesine müsaade edemezken bağırır, çağırır ve tahammül edemezken, namaz esnasında ayağını kesmişler, biçmişler, içinden zırh parçasını, saplanmış olan parçayı çıkarmışlar da farkına varmamış.” diye kitaplar yazar. Şehit de gözünün önünden perde kalkıyor, cennetteki makamını görüyor. Mağfiret olunuyor ve derhal cennetteki yerini görüyor, onunla meşgul oluyor. Başka bir şey ile meşguliyeti yok.
Kendisine bir “iman hüllesi” giydirilir. “Bir iman libası” giydirilir ki başka herkese nasip olmayan bir libas ile tezyin olunur, süslenir ve yetmiş iki tane huriden kendisine zevce ihsan olunur.
Hûr, ahver kelimesinin cem’idir ki “gözlerinin karası kara, akı ak, fevkalade latif, iri gözlü” demek oluyor. Îyn “gözü iri, güzel” demek. “Gözlerinin güzelliğinden kendilerinin güzelliği kıyas olunsun” diye gözleri tavsif edilmiş; işte öyle gözlere sahip. Allah’ın ihsanı.
Kabir azabından affolunur. Şehit için kabirde sorgu, sual, azap, endişe yok. Onun ne olacağını önümüzdeki hadîs-i şerîflerde göreceğiz. Başkası için kabir azabının, sıkıntılarının, fitnelerinin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu göreceğiz; o, ondan affediliyor. Kabir azabı yok, o azaptan emniyete alınıyor.
Kıyamet gününde herkesin korktuğu o büyük feze-ı ekber gününde emniyette tutuluyor, kendisine kürsü ihsan ediliyor, rahat bir şekilde Arş-ı Âlâ’nın altında gölgeleniyor ve başına “vakar tacı” giydiriliyor. “Hürmet, ihtiram tacı” giydiriliyor. Öyle bir taç ki öyle kıymetli taşlarla süslenmiş ki onlardan bir yakut; dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha kıymetli, daha güzeldir. Öyle bir taç ile başı tezyin olunuyor, süsleniyor.
Ve kendisine ehl-i beytinden, akrabasından, sevdiklerinden yetmiş kişiye şefaat hakkı ihsan olunuyor. Şehitler Allahu Teâlâ hazretlerinin indinde hususi bir iltifata mazhar olacaklar, özel bir hayat ile yaşayacaklar. “Şehit hayatı” denilen bir hayat ile yaşayacaklar. Ve onlar o nimetleri görünce geride kalanlara müjde vermek isteyecekler:
“Korkulacak bir şey yok, mahzun olunacak bir durum yok, siz de bizim yolumuzdan gelin, bak ne kadar büyük nimetler var.” diye geride kalanları müjdeleme arzusu içinde olacaklar.
Hiçbir kimse şu dünyâ-yı denîye dönmeyi istemeyecek. Âhirete gidip de âhiretin safasını, nimetini gören insanlar içinden hiç kimsenin dönüp de dünyaya bakası gelmeyecek. Şu dünyaya bir daha gelmeyi kimse istemeyecek; şehit müstesna. O isteyecek.
Neden isteyecek?
“Bir daha dünyaya gideyim, bir daha Allah yolunda canımı bahşedeyim, feda edeyim de o nimetlere yine nail olayım.” diye tekrar tekrar dünyaya gelip tekrar tekrar şehit olmayı isteyecek.
Eğer bir mü’minin kalbinde, Allah yolunda canını vermeye hazırlık yoksa şehit olma arzusu yoksa o arzu yokken ölürse münâfıklıktan bir çeşit üzere ölmüştür. Mü’minlerin hepsinin gönlünde canını Allah yolunda verme arzusu olacak. Nifakını, ihlâsını buradan ölç.
Kendinde Allah yolunda canını verebilecek bir cömertlik hissediyor musun?
Candan geçtik, malını veremiyor. Allahu Teâlâ hazretleri malının tamamını da istememiş, “zengin isen” diye bir de şart koşmuş. Fakirsen bir şey yok, “zenginsen paranın kırkta birini ver” diyor. Onu dahi veremiyor, eli titriyor. Allah bizi gaflet uykusundan uyandırsın. Biz müslümanız ha! Müslümanız ama Allah bizleri afv u mağfiret eylesin.
“Şükrederek yemek yiyen bazı kimseler vardır ki ecirden nasipleri, sabredip de oruç tutan kimsenin ecri kadar ecri vardır.”
Şehit hakkında çok söz söylemeye hacet yok, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri şehidi methediyor, Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfleri methediyor; bu kadarı kâfi. Allah cümlemizi saîd, bahtiyar kul olarak yaşatsın, şehit olarak huzuruna varmak nimetine erdirsin.
Allâhümme ahyinî sa‘îden ve emitnî şehîden.
Câfer-i Sâdık hazretlerinin duasıdır bu.
“Yâ Rabbi! beni saîd olarak yaşat, şehit olarak öldür.”
Li’t-tâ’imi’ş-şâkiri. “Şükrederek yemek yiyen kimseler vardır.” Mine’l-ecri. “Ecirden nasibi.” Mislü mâ li’s-sâ’imi’s-sâbir. “Sabredip de oruç tutan kimsenin ecri kadar ecri vardır.”
Derleyip toparlayıp bir daha söyleyelim:
İki insan var; birisi, Allah için yemekten, içmekten, arzularını ifa etmekten kendisini tutmuş, sevap maksadıyla oruç tutuyor. Allah da oruçluya çok sevaplar bahşedecek; sevabı çok. Bunun bir eciri var ya, “Bu ecir gibi bir ecir de yiyip de şükreden kula vardır.” diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem.
“‘Sevap kazanayım.’ diye pazartesi günü oruç tuttum.” İyi, Allah kabul etsin. Güzel, sabrettin oruç tuttun, bir ecre nail oldun. Ötekisi de Allah’ın verdiği nimeti yedi, şükretti; “Çok şükür yâ Rabbi! Sen bana bu nimeti ihsan ettin, dünyada nice insanlar var, açlıktan kırılıyorlar. Şu sofranın üstündeki nimetlerin bolluğuna bak Yâ Rabbi! Benim burada bir liyakatim mi var? Ben bunların bir zerresine layık değilken yüzü kara, eli boş bir kulken senin lütf u kereminden şunları ihsan eylemişsin, çok şükürler olsun yâ Rabbi! Ben âciz, nâçiz, hor, hakir, zelil kuluna bunları ihsan ettin, sana şükrederim, sana hamd ü senâ eylerim.” diye insanın bir minnettarlık duygusu duyması da o kimseye oruçlu kadar sevap kazandırıyor.
İslâm’ın iki kanadı var, müslümanın iki kanadı var. Birisi sabır kanadı, birisi şükür kanadı. Onları çırpa çırpa inşaallah çok yüksek makamlara çıkar. Müslüman nimet bulursa sabreder, şükreder yer, istifade eder, o nimeti gönderen Allahu Teâlâ hazretlerine minnettarlık duygusu ile dolar taşar, Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü senâ eder, şükreder, ecir kazanır. Bulamazsa da sabreder, öyle ecir kazanır.
O halde insanın tefekkürlerinden bir çeşidi de Allah’ın kendisine verdiği nimetler üzerinde olacak. Üzerinde nice nimetler var, farkında değilsin, hiç düşünmüyorsun, hiç önemsemiyorsun, sanki Allah sana onu vermeye mecburmuş gibi düşünüyorsun. Hiç, ne teşekkür ne bir şey! Suratın yine bir karış, yine kaşların çatık... Yahu Allahu Teâlâ hazretleri sana bu nimetleri vermeye mecbur mu? Değil ama öyle alışmış, öyle gelmiş gidiyor, teşekküre bile lüzum görmüyor. Olmaz, olmaz! Bu hadîs-i şerîften de anladığımız gibi insan, üzerindeki nimeti bilecek. “Yâ Rabbi! Ne nimet var benim üzerimde, işte şöyleyim, böyleyim.” filan derse insan çok hata eder.
Benî İsrâil zamanında abitlerden birisi dünyayı terk etmiş, insanları terk etmiş. Çıkmış dağın başına, yönelmiş Mevlâ’ya, gece gündüz ibadet etmiş. İbadetin o devir için muteber olan kaç çeşidi varsa nesi varsa hepsini yapmış. Ömrü bitmiş, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna varmış. Allahu Teâlâ hazretleri ona demiş ki;
“Ey kulum! Ben seni, senin bana ettiğin ibadetlerin karşılığını vererek mi taltif edeyim yoksa lütfumla mı taltif edeyim?”
Düşünmüş, taşınmış, ömründe günah işlemedi, her türlü hayr u hasenâtı yaptı, insanlardan şöyle bir kenara çekildi, kötülüklere bulaşmadı, bütün ömrünü de böyle değerlendirdi, boş geçirmedi, çok sevap kazandı, sermayesi çok. Demiş ki;
“Peki” demiş menkabelerde, kitaplarda yazıldığına göre; “Bunun yaptığı bütün ibadetleri, taatleri getirin koyun terazinin bir kefesine.” Koymuşlar, terazinin kefesini ağır bastırmış, kocaman bir sevap yığını. “Şimdi” demiş, “Bu kuluma verdiğim göz nimetini de şu tarafa koyun bakalım.” Göz nimetini götürmüşler, terazinin karşı kefesine koyuvermişler; bu sefer o taraf bastırmış, bütün bu iyilikler havada kalmış.
Bu hikâyeden çıkan ders nedir?
Bu hikâyeden çıkacak ders şudur ki; bir insanın şu etrafa bakıp da görmesi yok mu, konuştuğu insanı görmesi, kitap okuması, çiçeği, manzarayı, yolunu görmesi... Bu bütün ömür boyu yapılacak ibadetlerle bile ödenilmeyecek kadar büyük bir nimettir.
Öyle mi, değil mi? Sor bakalım iki gözü âmâ olan, görmeyen bir insana. İki gözünün görmesi için neleri vermeye razıdır, bir sor bakalım. Neleri vermeye razı. Göz nimeti böyle, kulak nimeti öyle, konuşma nimeti öyle... Allahu Teâlâ hazretleri biz insanlara bir konuşma nimeti vermiş ki farkında değiliz, tıkır tıkır sabahtan akşama kadar konuşuyoruz da bunun nimet olduğunun farkında değiliz.
Allah bunun bir nimet olduğunu, Rahmân sûresinin başında bildiriyor. “İnsanlara beyan kabiliyeti, maksadını ifade kabiliyetini ihsan ettim.” diye bize o âyet-i kerîmede bildiriyor.
Ya olmasaydı ne yapacaktık?
Dilsizler gibi işaretle anlaşacaktık; başka mahluklar gibi kim bilir nasıl kendimizi ifade edecektik. Ama şu nimetin güzelliğine bak, neleri anlatıyorsun? Kimisi şiir yazar kimisi tazarru niyaz eder, münacat eder, kimisi güzel hitabette bulunur, konuşur. Şu dil ile neler yapılıyor.
Tanıdığım birisinin dükkânına gittim, oturdum. Yakından tanıdığım bir kimse. Birisi geldi içeriye; "selamun aleyküm", "aleyküm selam", meğerse alacaklıymış. Parasını almanın zamanı gelmiş; dükkân sahibi ona altmış bin, seksen bin, yüz bin lira para verecek. Dükkâncı şakacı bir kimse.
Gelene dedi ki;
“Hacı Mehmet Amca! Sana paranı mı vereyim, bir fıkra mı anlatayım?”
“Fıkra anlat.” dedi, daha önceden tadını almış. Hakikaten bir fıkra anlattı; artık o, sevine sevine, güle güle bir hâl oldu.
“Peki.” dedi, “Bir dahaki hafta geliyorum.” çıktı, gitti. Bak tatlı dil olunca parayı almaktan vazgeçiriyor. Tatlı dilin gördüğü işler; gönül alır, teselli eder. Bir insan intihara niyetlenir; bir arif kimseyle karşılaşır, vazgeçer. Tatlı diliyle onu ikna eder. Bir adam katil olmaya niyetlenir; “Falancayı öldüreceğim.” diye, eline silahı alır, gözü dönmüş, gidiyor, bir kâmil kimseye rastlar, birkaç sözle onu ikna eder, hayatlar kurtulur. Şu iki dudağın arasında şu dil, şu konuşma nimetiyle neler oluyor.
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Yağ ile bal ede bir söz.
Bazen bir sözle savaş kesilir, biter; kavga, gürültü, mücadele sona erer, sulh salah olurlar. Bazen bir ters söz söyler, insanın kellesi elden gider. Kellesini uçururlar; “Vay! Sen öyle mi söyledin?” diye kellesini uçururlar. Bazen de bir ağulu, acı aşı tatlı bir söz yağ ile bal eder. Hani “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur” dedikleri gibi, bir tatlı sözle o acı aş tatlı olur. İnsan sofranın yanında oturur, çoluk çocuğuyla kuru ekmeği tatlı tatlı yer, baklavadan börekten tatlı gelir.
Söz bir büyük nimet. Kulak bir büyük nimet. Kudret bir büyük nimet. İstediğini yapıyorsun, yürüyorsun, gidiyorsun, geliyorsun, alıyorsun, veriyorsun. Akıl; nimetlerin en büyüklerinden biri. Allah cümlemizi şu nimetten, akl-ı selîmden mahrum etmesin.
Herkesin bir aklı var da akıl yeterli değil, selim akıl olması lazım. Hintlilerin aklı, onları öküze tapmaktan alıkoymuyor. Adam öküze tapıyor. O kocabaş hayvana tapıyor. Güya o da akıl. Allah akl-ı selîm ihsan etsin. Demek ki insanda tefekkürünün bir kısmını Allah’ın nimetlerine sarf etme gayreti olacak; siz de öyle yapın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetlerini bir düşünün.
Bir düşünün ki sizin karşılaştığınız şu iş, bu iş, öteki iş, mecbur olarak mı size geliyor? Siz çok hak ettiniz de ondan mı geliyor? Afrika’da adamlar açlıktan kırılıyor, sen burada tokluktan kırılıyorsun, baygın düşüyorsun, göbeğini şişirip yediğin için yan gelip yatıyorsun. Adam açlıktan kırılıyor.
Bizim çarşıda, pazarda elmalar dökülüp kalıyor, adam taşısa taşımaya değmediği için bırakıp gidiyor. Çarşamba pazarındaki, perşembe pazarındaki sebzeler ve meyvelerden kaç kişi doyar. Öbür tarafta adamın kemikleri sayılıyor. Filanca diyarda insanlar birbirine girmiş, gazetelerde okuyorsun; “bugün üç bin kişi, bugün beş bin kişi öldü, şu kadar insan şu oldu, bu kadar insan bu oldu” sen burada rahat yaşıyorsun.
Çok mu layıksın?
“Değilim, hiçbir liyakatim yok, çok kusurlu bir kulum.”
O zaman şükret!. “Yâ Rabbi! Çok şükür. Layık olmadığım nimetleri bana ihsan ettin.” diye, insan nimetleri düşünürse çok yüksek kul olur ve çok ecir alır. Bak bu hadîs-i şerîfte öyle diyor:
“Oruç tutmak bir sevap, şükretmek bir sevap.”
Yemek yiyorsun, karnın doyuyor, sırtın rahatlıyor, için hoş oluyor, şükrediyorsun; oruçlu kadar sevap alıyorsun. Bundan bir ders daha çıkar mı bilmiyorum? O da şu ki “Ben oruç tuttum.” diye herkese tepeden bakma.
Ötekisi oruç tutmadı ama belki şükredici bir kuldur, çok güzel şükretmiştir de yine senin gibi ecir almıştır.
“Bak falanca arkadaşım pazartesi orucunu tutmadı, halbuki ben tuttum.”
Öyle deme!
Adamın birisi oğluyla beraber camiye itikâfa girmiş. Baba oğul geceleyin kalkmışlar, teheccüd namazı kılıyorlar. Oğlu demiş ki;
“Baba, bak, elhamdülillah, kalktık, gecenin bir yarısında burada şu makbul teheccüd ibadetini yapıyoruz, namaz kılıyoruz. Şu kardeşlerimiz de horul horul uyuyacaklarına kalksalardı da onlar da kılsalardı ya.”
Böyle deyince babası;
“Sus oğlum!” demiş, “Sus, sus! Keşke sen de kalkmasaydın, sen de onlar gibi horul horul uyusaydın da bu sözü söylemeseydin.” Çünkü uyuyan insanın hatası affolunur.
Uyurken bacağını, başını, kolunu bir tarafa çevirirken sana çarpsa bir şey olur mu?
Olmaz. Mazur olur ama uyanan insanın mesuliyet saati çalışmaya başladı, tıkır tıkır çalışıyor, melekler sevapları günahları yazıyorlar. Gıybet ederse günah. Ters düşünceye girerse günah. Başkasını hor hakir görürse kendi ibadetine mağrur olur; kibre, ucuba düşerse günah! Bak öbür tarafları çalışıyor. Ötekisi sıfır, hiç olmazsa saat çalışmıyor, taksimetre çalışmıyor. Berikisinde çalışıyor, iyiye değerlendirirse ne âlâ!
Onun için oruçlu da ötekisine tepeden bakmasın. Kimisi oruç tutar da sevap kazanır kimisi şükreder de kazanır. Bir başka ders çıkarılabilir mi, bilmiyorum. Eğer oruç tutmaya gücün yetmiyorsa -hastasın, mazeretin var- hiç olmazsa şükrünü güzel yap da o ecri de öyle al. Ne dersler çıkar, siz daha iyilerini bilirsiniz.
“Allah’ın mü’min kulu için cennette bir çadır vardır. İçi boş, izzet ikram ile süslenmiş, donatılmış, inciden bir çadır ihsan olunur. Altmış mil uzunluğundadır. Orada mü’min kulun kendi zevcelerinden ve hurilerden aileleri, ehl ü ıyâli vardır, onları dolaşır bir bir. Çadırın içi o kadar geniş, o kadar safalı, o kadar hoştur ki büyüklüğünden birisi ötekisini görmez.”
Ebû Musa el-Eşârî radıyallahu anh Peygamber Efendimiz’den nakletmiş, Peygamber Efendimiz’in o mübarek hadîs-i şerîfi bize kadar ulaşmış. Peygamber Efendimiz cennet ehlinin nimetlerini anlatıyor. “Cennet cennet” diyoruz ya, içinde ne nimetler var, kimisini duyarız kimisini duymayız, burada o nimetlerden bazıları anlatılıyor.
Li’l-mü’mini. “Allah’ın mü’min kulu için.”
Fi’l-cenneti haymetün. “Cennette bir çadır vardır. Mü’min kula bir çadır ihsan olunur.” İmanlı olarak, mü’min olarak cennete girmiş kula cennette öyle bir çadır ihsan olunur ki.
Min lü’lüin mücevvefetin. “İçi boş; izzet ikram ile süslenmiş, donatılmış inciden bir çadır ihsan olunur.”
İnci nasıl pırıl pırılsa içi dışı öyle müzeyyen, öyle süslü, öyle hoş, öyle güzel bir çadır ihsan olunur.
Tûluhâ sittûne mîlen. “Uzunluğu altmış mildir." Altmış mil uzunluğundadır. Küçücük bir şey tasavvur etme; altmış mil uzunluğundadır.
Li’l-abdi’l-mü’mini fîhâ ehlün. “Orada mü’min kulun kendi zevcelerinden ve hûr-u îynden aileleri vardır, ehl ü ıyâli vardır.”
Yetûfu aleyhim. “Onları bir bir dolaşır.”
Lâ yerâ ba’duhüm ba’dan. “İçi o kadar geniş, o kadar safalı, o kadar hoştur ki büyüklüğünden birisi ötekisini görmez.”
Müteaddit zevceleri vardır ama mesafenin uzaklığından birisi, ötekisini görmez.” diye o cennet köşklerinin çadırlarının hâlinden bahsetmiş.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize sözünü duyduğumuz bu nimetlerin kendisine de ermeyi nasip eylesin. “Bir gün dünyadayken Hocamız böyle demişti. İşte çok şükür Mevlâ lütf u keremiyle bize bunu da ihsan eyledi.” dersiniz inşaallah.
Allahu Teâla hazretleri sizi sırâtı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin. Marifetullaha erdirsin. Aşkullâhı, muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varıp cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin.