19.10.1986 - Sağlam Yola Sahip Olmak, Sağlam Fırka

19.10.1986 - Sağlam Yola Sahip Olmak, Sağlam Fırka
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d:.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasılı ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي قَائِمَةً بِأَمْرِ اللهِ، لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ، وَلَا مَنْ خَالَفَهُمْ، حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللهِ وَهُمْ ظَاهِرُونَ عَلَى النَّاسِ.
Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî kâimeten bi-emrillâhi lâ yedurruhum men hazelehüm ve lâ men hâlefehüm hattâ ye’tiye emrullâhi ve hüm zâhirûne ale’n-nâsi.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Buhârî’de ve Müslim’de ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde kayıtlı olan bu hadîs-i şerîfi Muaviye radıyallahu anh rivayet eylemiş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki;
Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî kâimeten bi-emrillâhi. “Benim ümmetimden bir tâife daima Allah’ın emri üzere kâim olarak devam edip duracak.” Lâ yedurruhum men hazelehüm ve lâ men hâlefehüm. “Onlara, yardımsız bırakıp onları yapayalnız terk ediverenlerin terk etmesi zarar vermeyecek. Onlara muhalefet edenlerin muhalefetleri onlara bir zarar vermeyecek.” Hattâ ye’tiye emrullâhi ve hüm zâhirûne ale’n-nâsi. “Allah’ın emri gelip de bu dünyanın sonu gelinceye kadar, kıyamet kopuncaya kadar, onlar halkın üzerine, diğer İslâm dışı insanların üzerine galip olarak devam edip duracaklar. Allah onları galip edecek.”
Çünkü;
وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
Ve’l-âkıbetu li’l-müttakîn. “Hüsn-ü âkıbetin takvâ ehlinin olduğu” Kur’ân-ı Kerîm’de vaad edilmiş, bildirilmiş bir hakikattir.
Muhterem kardeşlerim;
Bu dünyada hepimiz işte bir miktar yaşadık, bu dünyanın nasıl bir dünya olduğunu biliyoruz. Her birimiz biraz tecrübe kazandık. Dünyaya bakış tarzlarımız muhtelif. Kimisi bir felsefe tutturmuş, kimisi başka bir felsefe tutturmuş; herkes kendi yolunu beğeniyor, bir tarafa gidiyor. Herkes beğeniyor demeyelim; beğenmediği halde, saplandığı yoldan kurtulmak istediği halde oraya saplanmış olanlar da var.
Ama bazı kereler de bazı kimseler bâtıl yol üzere olduğu halde ukala ukala, “Benim yolum doğrudur!” da diyebiliyor.
“Ne olmuş yani?” diyebiliyor. “Ne olmuş yani hırsızlık yapıyorsam? Ne olmuş yani içki içiyorsam? Ne olmuş yani zina ediyorsam? Ne varmış yani? Alan razı veren razı, sana ne oluyor?”
Zona fiili için “O razı, bu razı, üçüncü şahsa ne oluyor?” diyor. “O taraf da razı, bu taraf da razı olduktan sonra bunun peşinden kanunları koşturmaya ne lüzum var?” diyen profesör var! Profesör olmuş ama bir cemiyet nasıl yaşar, nasıl yıkılır farkında değil.
Aile olmazsa, nesep sahih olmazsa çocuk bir kere ortada kalır. Çocuğa kim bakacak? Sonra muhabbet olmaz. Bu insanların birbirlerine dayanışması, yardımlaşması olmaz. Ahlâk olmaz. Her şey yıkılır. Uzun boylu söylemeye lüzum yok, onu dahi beğenenler var.
Elhamdülillah bizi Allahu Teâlâ hazretleri mü’min kıldı, müslüman kıldı. Çok büyük bir nimettir, bulunmaz bir nimettir! Kıymeti ödenmez bir devlettir, nimettir! Allah’ın büyük rahmetidir bizim üzerimizde ki bizi mü’min kulları arasında dünyaya getirdi, müslüman olduk elhamdülillah!
Yoksa başka bir bâtıl yolda yürüyen kavmin içinde olsaydık acaba o kadar akıllı, fikirli, şuurlu insan mıydık ki, bütün dünya üzerindeki felsefeleri, yolları inceleyelim de doğrusuna gelelim. O kadar güveniyor musunuz kendinize?
Herkes işinde gücünde giderdi yine, çalışır, akşama yorgun argın gelirdi. Televizyonun karşısında gazeteyi okuyarak, mecmua okuyarak bu ömrü tüketir giderdi. Allahu Teâlâ hazretleri arama zahmetine uğramadan, bize bedavadan hak yolu, hak dini nasip etmiş, elhamdülillah!
Bütün dünyanın insanlarından da bu dini beğenip müslüman olanlar var. Japonlar’dan var, Hintliler’den var, Avrupa’dan var, Kanada’dan var, Fransa’dan var, Almanya’dan var. Ve en okumuşları, en tetkik edenleri, en filozofları, en tecrübelileri, en akıllıları... Bu bizim için de bir hüccettir, bir delildir ki; inceliyorlar, inceledikten sonra gelip bizim dinimize geliyorlar, elhamdülillah! Başka bir dine giden yok. Ama Müslümanlığa gelen var. Allah’a hamd ü senâlar olsun!
Davetçisiz, misyonersiz, çalışmasız, parasız, pulsuz bu Allah’ın dini dünyanın her tarafına yayılıyor. Allahu Teâlâ hazretleri yayıyor. Allahu Teâlâ hazretleri tebliğ ediyor. Allahu Teâlâ hazretleri en meşhur bir kimseye hidâyet veriyor, onu konuşturuyor; ona saygı duyan, onu tanıyan herkes İslâm’ı tanıyor. Aya giden adamı müslüman ediyor ki onu herkes tanıdığı için o konuştuğu zaman İslâm’ın varlığını, birliğini dünyada herkes bilsin. Amerika’nın bütün neşir vasıtaları yayın yapsın, onun için yapıyor.
Fransa’nın en büyük filozofunu müslüman yapıyor ki; felsefenin peşinde koşan, sosyalizmin, komünizmin peşinde koşan insanların hepsi onu dinlesin, hiç delili kalmasın. “Ya bu bizim en büyük üstadımız, bu da müslüman olduktan sonra ben ayağımı denk alayım.” desin diye Allah ona söylettiriyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin hikmetleri var.
Allahu Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde buyuruyor ki;
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn. “Ey Resûlüm! Ben seni başka bir sebeple indirmedim bu dünyaya, ancak rahmet olsun diye indirdim.”
Yoksa bu kullar sapıtır kalırlardı, cehenneme giderlerdi. Rahmetimden, lütfumdan, keremimden, seni peygamber indirdim ki haberdar olsunlar.
Allahu Teâlâ hazretleri rahmetinden yapıyor. Onlardan müslüman yapıyor herkese duyurtturuyor. Biz yapamayız.
“Siz yapamıyorsunuz, çekilin kenara bakalım.” Allah ötekilere duyurtturuyor ama serbest bırakıyor. Duyan duyuyor, İslâm diye bir din varmış; hak yola gelen geliyor, gelemeyen yarın “Duymadın mı, duyurmadım mı sana?” diyecek.
“Duydum yâ Rabbi!”
“Duymadım” diyemez ki... İsterse “duymadım” desin, kulağı bu sefer diyecek ki;
“Duydum yâ Rabbi, ben duydum!” diyecek.
Kulağı aleyhinde şahitlik edecek. Eli, gözü şahitlik edecek. Gözü diyecek ki; “Yâ Rabbi! Ben mecmuada, gazetede okudum, bu yalan söylüyor!” diyecek. Gözler, kulaklar, diller, eller, ayaklar, deriler, kemikler eğer sahibi susuyorsa onun aleyhinde şehadette bulunacaklar.
İşte herkesin bir yolu tutturduğu bu zamanda, biz de bu dünyaya gelmişiz, bunca yaş yaşamışız muhterem kardeşlerim.
Bir grup insan kıyamete kadar hak yol üzere bulunacak. “Dünyada artık iyi insan kalmadı, hiç iyilik kalmadı, hepsi bir yola gittiğine göre hiçbirinde iş yok!” değil. Bir tâife var ki hak yol üzerinde hiç bozulmadan Allah’ın şahitleri onlar. Kıyamette mahşer halkı muhakeme edilirken onlar şahit. Hiç bir kimse; “Yâ Rabbi! Ben duymadım, ben görmedim, benim haberim yok.” diyemeyecek. Bu haberi Allah herkese duyurduğunu, bu şahitler vasıtası ile söyleyecek. Bir grup insan Allah’ın emrini ayakta tutacak, Allah’ın emrine göre yaşayacak, Allah’ın istediği tarzda ömür sürecek, Allah’ın emrettiği tarzda cihat edecek, Allah’ın istediği faaliyeti yapaduracak.
Ne zamana kadar?
Kıyamete kadar.
Hattâ ye’tiye emrullâh. "Allah’ın bu kıyamet emri, kıyamet hükmü tahakkuk edinceye kadar yeryüzünde böyle bir hayırlı, mübarek zümre daima mevcut olacak." Daima! Hiç korkmayın, hiç tereddüt etmeyin.
Lâ yedurruhum men hazelehüm ve lâ men hâlefehüm.“İstersen sen o tâifeyi bul; onlara yardımcı ol, destekçi ol, onlardan ol, onların arasına katıl, onların zümresine dâhil ol, onların zümresine rengine boyan, onların içine gir. İstersen muhalif ol.” Dinsiz ol, imansız ol...Ne olursan hepsi serbest. Yollar serbest, kimse kimseye bir şey demiyor. Kanunlar da müsaade vermiş, yollar da serbest; herkes bir yere gidiyor...
Onlara yardım etmeyenlerin yardım etmemesi, onları yarı yolda koymayacak. Onlar çalışmaya devam edecekler. Muhalefet edenler de onların ayaklarını çelmeleyemeyecekler, mâni olamayacaklar. Evet, kanun koyarlar, zulüm ederler, hapse atarlar, işkence yaparlar, şöyle olur, böyle olur... Ama bu Allahu Teâlâ hazretlerinin yakmış olduğu ışığı kimse söndüremeyecek. Kimse!
يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Yurîdûne li-yutfiû nûrallâhi bi-efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî velev kerihe’l-kâfirûn.
“Kâfirler istese de istemese de, müşrikler sırtından çatlasa da çatlamasa da, Allah bu yaktığı nuru söndürmeyecek! Bu nur devam edecek.”
O halde bizim durumumuz önemli oluyor. Biz o zümreye dâhil olabilirsek kurtuluruz; ne mutlu bize! Dâhil olamazsak vah bize, yazık bize! Asıl üzülecek durum o! Asıl ağlanacak durum odur!
Allahu Teâlâ hazretleri bizi, sevdiği, dini üzere yaşayan, dininin emirleri üzere çalışan, hükmeden, gayret gösteren bu tâife-i merzıyyeden eylesin. Bütün iş budur muhterem kardeşlerim.
Bu tâife kimdir?
Bu tâife; Allah’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Hakîm’in ahkâmına sarılıp ona göre yaşayandır. Allah’ın Resûlü olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine yapışıp onun emrettiği şekilde hayatını tanzim edendir.
Neden biz bu camide hadîs-i şerîf okuyoruz?
Peygamber Efendimiz’i iyi tanıyalım, onu iyi takip edelim, onun şefaatine nâil olalım, bu zümreye girelim diye. Yoksa okunacak bir yığın kitap var...
Niye hadis kitabı okuyoruz?
Kaynak burası... Her şey buradan çıkıyor; güldür güldür, güldür güldür, pırıl pırıl, tertemiz, bal gibi tatlı bir pınar; herkes testisini buradan dolduruyor de ondan. Pınarın başından, kayanın içinden çıkan o güldür güldür pınardan dolduralım kabımızı diye, onun için yanaşmışız buraya. Ta aşağılarda, kanallarda belki tozlanır, belki kirlenir, belki mikroplanır diye ta aslından alıyoruz.
Hadîs-i şerîfte bir şey varsa uyun, tatbik edin. Hadîs-i şerîfte bir yasak varsa bırakın, o işten vazgeçin. Hayatınızı buna göre tanzim edin. Yol bu yol, gerisi boş.
Ümmetin bozulduğu zamanda Peygamber Efendimiz’in sünnetine şehit Allahu Teâlâ hazretleri şehit olmuşçasına sevaplar veriyor. Canını vermişcesine, kanını topraklara akıtmışcasına, tertemiz kanları yerlere saçılmış olarak ruhunu teslim etmişcesine sevaplar veriyor, bu sünnet-i seniyyeye sarılıp Allah’ın yolunda yürüyenlere.
Rabbimiz bizi Peygamber Efendimiz’in nurlu yolundan bir göz yumup açıncaya kadar bile, o kadar kısa zaman bile ayırmasın! Her hâlimizi, her işimizi ona uydurmayı bizlere nasip eylesin. Yüzümüz, gözümüz, traşımız, giyimimiz kuşamımız, yaşayışımız, ailedeki davranışımız, konuşmalarımız; hanımımızla, kocamızla, karımızla, çoluk çocuğumuzla, hocamızla, talebemizle, müşterimizle, dükkân sahibi ile münasebetlerimiz...Her şeyimiz bu ahlâkî esaslara göre olacak, her şeyimiz! O zaman kurtuluruz.
Bir insan kendisini düzeltecek, bir de bu dine destek olacak; omuz verecek, kendisi bu yükün altına girecek, kendisi çalışacak.
Bir, kendisini kurtarması…
İki, vazifesini müdrik olarak başkalarının da kurtulması için çalışması...
Parasını verecek, o kazandığı tatlı tatlı, sıcak sıcak paraları çıkartıp Allah yolunda verecek. Fazlasını verecek, Allah’ın emrettiği kadarını verecek, farz olanını verecek; oradan ötesi nafile olarak verecek. Para harcayacağız, gayret harcayacağız, ömür harcayacağız, nesilleri harcayacağız ama bu bayrak yere düşmeyecek. Bu bayrak bu burçtan aşağı alaşağı edilmeyecek!
Çünkü daima bir tâife Allah’ın dini için canını verecek, malını verecek, çalışacak.
Allah bizi o hâlislerden eylesin.
Evet, bazı bölgelerde İslâmiyet zayıflayacak. Evet, bazı bölgelerde camiler yıkılacak. Evet, bazı bölgelerde müslümanlar bazı sıkıntılara uğrayacak.
Neden?
Muhterem kardeşlerim!
Allahu Teâlâ hazretleri kullarını dilerse affeder, dilerse cezalandırır. Ceza dünyada da olur âhirette de olur. Allahu Teâlâ hazretleri emirlerini tutmayanların başına bela gönderir.
“Bela gelmez kula, kul azmayınca.”
Kul azmadıkça bela gelmez. Belanın gelmesi kulun azmasından dolayı olur. Kul azar, şımarır, şaşırır... Cebinde parası çok, keyfi yerinde, sıhhati yerinde...En güzel manzaralı yer neresi?
Çamlıca’nın falanca tepesi. Hadi bakalım, içki şişelerini yanına alır, kötü kadını yanına alır, orada eğlenmeye gider.
Ya burası İstanbul’un en manzaraları yeri, ne diye buraya geliyorsun?
En güzel yerde Allah’a en çok şükretmen lazım gelirken en büyük günahı işliyorsun. Paran var, şımarıyorsun. Şımardı mı ceza gelir. Şımaranların şımarması üzerine iyiler onlara nasihat etmezse onlara da ceza gelir.
Emr-i mâruf, nehy-i münker etmedikleri zaman; “Arkadaşlar, kardeşler, vatandaşlar, dostlar, ne yapıyorsunuz? Revâ mı? Yakışır mı? Allah razı gelir mi? Bu edepsizliği yapmayın, bırakın!” diye öteki müslümanlar söyleyecek. Daima söyleyecek!
“Hocam bir defa söyledim, dinlemediler.”
Bir defa değil, iki defa değil, üç defa değil, her sefer söyleyeceksin ki her sefer sevap alacaksın. Dün yemek yedin diye bugün yemeği bırakıyor musun? Bırakmıyorsun. İşine gelince bırakmıyorsun. Allah’ın yolunda çalışmayı da bırakmayacaksın. Emr-i mâruf, nehy-i münkeri terk edersen Allah bir bela verir; salih kullar dua eder de yine Allah dualarını kabul etmez. O bela onların üzerinde devam eder.
Osmanlılar bir avuç kuvvet iken öteki düşmanları yeniyorlardı.
Neden?
İmanları saf idi. Sâfî insanlar idi. Mübarek insanlarlardı, iyi insanlardı. Dünya menfaati bilmezlerdi, temiz kalpliydi. Birbirleri ile iyi geçinirlerdi, dürüst insanlardı, haram yemezlerdi. Allah yardım ediyordu. Bir avuç insan koca koca orduları perişan ediyordu, perişan ediyordu, perişan ediyordu, gidiyordu. Sonra koca koca ordular yenilmeye başladı.
Neden?
“Bela gelmez kula kul azmayınca.” Kul azdı mı bela gelir.
Açın Osmanlı edebiyatını; aman filanca şair filanca şarap kadehi hakkında şu gazeli okumuş. Aman falanca şair filanca güzel hakkında “selvi boylu” demiş, “fidan boylu” demiş, bilmem ne demiş. Okuyun divan edebiyatından...
Adamların başka hiç işi gücü yok mu? Akılları fikirleri bunların içkide, çayırda, çimende, selvi boylu, lale yüzlü, kiraz dudaklı insanlarda mı yani? Nedir bu, başka bir şey bilmezler mi bunlar?
Mekteplerde de hep bunu okutuyorlar. Tabii bütün Osmanlı böyle değil ama ekseriyet parayı bulmuş ya; ülkeler fethetmiş, hazineler kazanmış, parayı bulmuş, zevke dalmışlar, keyfe dalmışlar. Bu nimetler, hepsi imtihandır. Bu izzetler, bu ikramlar, hepsi imtihandır. Sen azarsan Allah bela verir. Onun için çok belalar geldi. Birbirlerine düştüler, bela geldi.
Çok lafa lüzum yok kardeşlerim. Bir sürü laf söylüyoruz ya, saate bakıyorum ben bir saat konuşuyorum, bir saat laf söylüyoruz. Çok lafa lüzum yok. Lafları tutmuyoruz, dinlemiyoruz. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
“Cennete mü’min olmadıkça giremezsiniz.”
Tamam, anladım. Cennete elbette mü’minler girecek, Allah kâfiri sokmayacak, tamam.
“Birbirinizi sevmedikçe de mü’min olamazsınız.”
Birbirinizi seveceksiniz.
Hadi bakalım, etrafındaki tanıdıklarına bak, düşün, başını önüne eğ; etrafındaki herkesi tam sevebiliyor musun?
Sevemiyoruz. Binbir fitne, binbir fesat, binbir kin, binbir haset, binbir düşünce, binbir fâsit kanaat... Birbirimize hasımız, birbirimize düşmanız. Cemaatin içinde, cemaatlerin içinde; hocalar cemaatle, imam müezzinle, müezzin imam müftü ile, müftü öteki bilmem neyle, Kur’an kursu hocası falanca ile, Kur’an kurslarını idare edenler bilmem filanca kitapları okuyanlarla, falanca kitapları okuyanlar falancalarla, filanca hocaya mensup olanlar falanca hocayla...
Olmaz kardeşlerim, olmaz!
Peygamber Efendimiz ne buyurdu?
“Birbirinizi sevmedikçe hakiki mü’min olamazsınız, cennete giremezsiniz.”
Cennete girmek istemiyor muyuz?
İstiyoruz.
Kalbimizden bu gıll u gışı atacağız. Kalbimize kardeşimizin sevgisini yerleştireceğiz.
“Hocam kusuru var.”
Senin kusurun yok mu? Benim kusurum yok mu? Hepimizin kusuru var. Yavaş yavaş düzelteceğiz.
Oğlunun kusuru yok mu? Torununun kusuru yok mu? Karının kusuru yok mu?
Kusuru var.
Niye ona yumuşak yumuşak davranıyorsun da buna küsüyorsun?
Birbirimize küsmek için bahane arıyoruz. Bir fırsat bulsam, bir kusur bulsam da darılsam, rahat rahat darılabilsem.
“Tamam, ben bu adamla bir daha konuşmam!”
Neden?
“Şöyle yaptı da, böyle etti de...” bilmem ne de..
İncir çekirdeğini doldurmaz. İncirin çekirdeği bir milimetre çapında. Onun içini dolduracak kadar mühim bir şey değil. O ona dargın, o ona dargın. O ona küs, o ona küs.
Kusurları ile, kabahatleri ile, eksiklikleri ile, hataları ile müslüman müslümanı sevecek, iyiliği için çalışacak. “Ben seni seviyorum, şu kusurunu düzelt.”
Bir hoca, bir kusur düzeltmek için bazen on sene beklermiş. Tavına getirecek işi. Münasip zamanda söyleyecek, anlayacağı şekilde söyleyecek. “Hayır!” dese helâk olur. “Hayır” dedirtmeyeceği bir zamanda söyleyecek. Bu iş kolay değil, on sene sabredecek ondan sonra yavaş yavaş hakkı söyleyecek.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, hayatı incelenirse hepiniz göreceksiniz -zaten belki biliyorsunuz- şer gördüğü zaman hiç susmazdı. Takrirî sünneti var, susması o işin doğru olduğuna alâmettir. Madem ki susmuş, demek ki; zararı yok demektir. Susmazdı Peygamber Efendimiz. Ama herkes yine kendisini canından çok severdi.
Söylemenin usûlü vardır; tatlı söylersin, darılmaz. Severek söylersin, ikram ederek söylersin, okşayarak söylersin, “yavrum, canım” dersin, “tatlım” dersin, güzel ifadelerle söylersin, o zaman darılmaz. “Kusur söylemeyin.” demiyoruz. “Kusurlarına göz yumun.” demiyoruz. Herkes herkesin, eğer gördüğü bir kusuru varsa tatlılıkla düzeltmeye çalışsın.
Ama önce kendi kusurlarını düzeltemeye çalışsa daha iyi. “Benim daha çok kusurum var, belki onun bir başka sebebi vardır.” diyecek.
Birbirimizi seveceğiz kardeşlerim, başka çare yok! Başka hiçbir çare yok! Ne tarafa kıpırdanıp kaçmaya çalışsan imkânı yok. Birbirimizi seveceğiz. Sevmeden hakiki mü’min olmak yok. Sevmeden cennete girmek yok. Onu yapmıyoruz, ondan sonra da “işler niye böyle ters gidiyor?” diyoruz.
İranlı Osmanlı’ya yardım etmedi. Asırlar boyu yardım etmedi, tarih boyunca... Mısırlı, Kütahya’ya kadar asker çekti. Mehmed Ali Paşa Kütahya’ya kadar düzenli ordu kurdu, Osmanlı ordusu ile çarpıştı; Suriye’de yendi, Adana’da yendi, Kütahya’ya kadar ordusu ile geldi.
Kim kime?
Müslüman müslümana.
Böyle olursa olmaz tabii. Muhabbet olmazsa, sevgi olmazsa, yardımlaşma olmazsa, olmaz.
Avrupa’daki medeniyetin inkişâfını, ilerlemesini inceleyen kültür alimleri, antropolog, sosyolog alimler diyorlar ki;
“Avrupa’daki medeniyetin parıldaması, inkişâfı, iş birliğinin neticesidir. Polonyalı Fransalı’ya, Fransalı Hollandalı’ya, Hollandalı İspanyalı’ya, İspanyalı İtalyalı’ya destek olarak, o müşterek medeniyeti öyle kurmuşlardır.”
Biz?
Biz birbirimizi yemişiz.
Hatta Anadolu’da Anadolu beylikleri devri var. Hatta Osmanlı beyliği içinde Yıldırım Beyazıt ölür, dört tane şehzadesi birbirleri ile çarpışır. Hep böyle olmuştur.
Biz bu sevgisizlikten, bu şuursuzluktan kaybediyoruz.
Adamların bir tane sahtekâr adamını biz hapsettik diye İngiltere ayağa kalktı.
Ya bu bizim kanunlarımıza göre suç işledi, ne bağırıp çağırıyorsun? Adamın adam mı? Matah bir şey mi ki böyle karşı çıkıyorsun?
İngiltere ayağa kalktı; “Vay Türkler bizim vatandaşımızdan bir tanesini şöyle etti böyle etti...”
Bizim milyonlarımız gidiyor, “gık” demiyoruz. Üzülmüyoruz bile! Lokmamız boğazımıza düğümlenmesi lazım, yutamayacak hâle gelivermemiz lazım. Bir milyon insan gitti, “gık” demiyoruz. Ne malımızdan, ne canımızdan, ne keyfimizden, ne sefamızdan, ne Arap kardeşimiz ne başkası...
Bak buraya geldiler, diyorlar ki;
“Bunca sene bizim ülkelerden petrol çıkar, petrollerimizle memleketimiz için ne yaptık?”
Parayı kazanan 4 bin metrekarelik villa yaptırmaya kalkıyor kendisine.
Yanlış duymadınız: Küçük bir villa, bizim arkadaşlarımızdan bir tanesine “Yapar mısın bunun mütahitliğini?” diye teklif etmişler. Tüccardan bir şahıs, kendisine 4 bin metrekarelik villa yaptırıyor. Benimki burada 150 metrekare oldu mu lükse giriyor, bayağı büyük bir şey sanılıyor. 4 bin metre kare!
Ne olacak?
Orada yaşayacak, öbür taraftaki müslümanlar açlıktan ölecek, bir deri bir kemik... Az ilerisindeki müslümanlar açlıktan ölecek.
İşte o şuursuzluktan kaybettik, yoksa öyle olmazdı.
Allahu Teâlâ hazretleri bize şuur ihsan eylesin.
19.12.1982 -
Hz. Ömer, Müslüman
18.07.1982 -
Fatih Sultan Mehmed'in
