21.03.1982 - Güzel ve Kötü Huy, Zikir, Kutsal Yerleri Ziyaret, Namaz, Tevazu

21.03.1982 - Güzel ve Kötü Huy, Zikir, Kutsal Yerleri Ziyaret, Namaz, Tevazu
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâle’llâhu teâlâ: Ene’llâhu halaktü’l-ibâde bi-ilmî. Fe-men eradtü bihî hayren menahtühû hulukan hasenen ve men eradtü bihî sûen menahtühû hulukan seyyiâ.
İbn Ömer radıyallahu anh’ten.
“Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki;”
Ene’llah. “Ben Allahu Azîmuşşân’ım.” Halaktü’l-ibâde bi-ilmî. “Kullarımı ilmim ile yarattım.” Fe-men eradtü bihî hayren menahtühû hulukan hasenen. “Hayır murad ettiğim kuluma güzel huy ihsan eyledim. Hulûk-u hasen ihsan eyledim.” Ve men eradtü bihî sûen menahtühû hulukan seyyiâ. “Kötülüğünü murad ettiğim kuluma da kötü huy ihsan eyledim.”
Bu “iyi huy” ve “kötü huy” meselesi üzerinde bir lahza durmak istiyorum:
Peygamberimiz sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri;
Buistu li-ütemmime mekârime’l-ahlâki buyurmuş; “Ben ahlâkın güzelliklerini, güzel huyları tebliğ etmek, insanlara öğretmek için, onları tamamlamak için peygamber gönderildim.”
Tabii kendisinden evvel başka peygamberler geldi, [güzel huyların] bir kısmı insanlara öğretildi. “Onları tamamlamak için gönderildim.” buyurmuş.
Buradan anlaşılıyor ki; İslâm dininin birçok gayesi var, bu gayelerinden biri de kulu güzel huylu etmek.
Niye bize Allahu Teâlâ hazretleri İslâm’ı gönderdi?
Elbette ilk önce Allahu Teâlâ hazretlerini doğru tanımamıza, bilmemize, sahih imana vesile olsun diye Allahu Teâlâ hazretleri bize peygamber gönderdi. Kullar Allahu Teâlâ hazretlerini hakkıyla tanısınlar, yanlış tanımasınlar, şirk koşmasınlar, küfürde, dalâlette, cehalette, zulümâtta kalmasınlar diye hak yolu aydınlatmak için peygamber gönderdi. İlk vazifemiz Allah’ı doğru bilmek. Elhamdülillah, Müslümanlık sayesinde insan Allahu Teâlâ hazretlerine ait sahih sağlam imana eriyor.
Başka dinlerin akîdeleri bozulmuş. Peygamberler gittikten sonra çeşit çeşit kaviller ortaya çıkmış. Mesela İsa aleyhisselam gelmiş geçmiş; İsa aleyhisselam da insanları hak yola çağırdığı halde Allah’ın peygamberine sonra “Allah’ın oğlu” demeye başlamışlar.
Allahu Teâlâ hazretlerinin hanımı mı var? Evlenmeye ihtiyacı mı var? O nasıl söz öyle?! Yarattığı, tebliğ için gönderdiği, resul olarak gönderdiği bir kimseye sen nasıl olur da “Allah’ın oğlu” dersin?
Câhilâne bir söz, sonradan ortaya çıkmış.
Yahudiler, Üzeyrun ibnu’llah. “Üzeyir Allah’ın oğludur.” dediler. Daha eski ümmetler çeşit çeşit sapıklıklara düştüler. Daha önceleri kahraman olan, peygamber olan, makbul olan insanları bazıları put edindiler, yoldan saptılar.
Elhamdülillah, biz sahih itikadı öğreniyoruz. Allahu Teâlâ hazretlerini O’nun şânına layık sıfatlar ile tanımak için Peygamber Efendimiz’i gönderdi. Elhamdülillah, o bir.
İkincisi, İslâmiyet insanların ve cemiyetin nizamı ve düzeni için geldi. İslâm’ın birtakım hedefleri dünyaya ait, sadece âhirete ait değil. Bize âhireti öğretip, Allah’a imanı gösterip âhiret için çalışmaya teşvik etti, bir. İslâmiyet’in bir de bu dünyaya ait hedefleri, gayeleri var. Bu dünyaya ait hedefleri; insanın vücudunu, neslini, cemiyetini korumak, kollamak için birçok nizam vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in, hadîs-i şerîflerin ahkâmı incelenirse bunları gruplandırmak mümkündür. “Bu hadîs-i şerîflerle, âyet-i kerîmelerle Allahu Teâlâ hazretleri cemiyeti koruyor, cemiyet hayatını kolluyor, cemiyet hayatında karışıklık, intizamsızlık olmamasını sağlıyor. Şu hadîs-i şerîfler, şu âyet-i kerîmelerle insanların vücudunu kolluyor, vücuduna zarar vermemesini, vücudunu sıhhatli, âfiyetli bir şekilde tutmasını sağlamaya çalışıyor.” diye... Cemiyetin nizamını sağlayan hükümlerin başında ahlâka dair hükümler geliyor.
Ahlâk dediğimiz şey cemiyete ait bir şeydir. İnsan tek başına olsaydı ahlâk o kadar önemli olmayacaktı. Cemiyet hayatı yaşayınca ahlâk denilen hâdise topluluk hayatının bir gereği olarak lazım oluyor. Başkalarıyla iyi geçinmek, başkalarının ezasına sabretmek, başkalarına yardım etmek gerekiyor. Onların ihtiyaçlarını görüp gözetmek; parasıyla mâlî bakımdan yardım etmek, gönülle yardım etmek, yanına gidip bedenen yardım etmek gerekiyor. İşte bunlar insan cemiyetine ait işler ve tavsiyeler. İslâm dini insanın topluluk hâlinde, diğer insanlarla beraber onları ezmeden, onları zarara uğratmadan huzur içinde yaşamasına mâni olan her şeyi de yasaklamış. Dedikoduyu, gıybeti, hasedi, kini, kötülüğe kötülükle muamele etmeyi yasaklamış. Bütün ahlâkî emirler dönüp dolaşıp insan cemiyetini has hâlis, mesut bahtiyar bir cemiyet yapmaya yönelik.
Onun için, müslümanların bu gayeyi unutmaması lazım. Müslümanlık sadece kul ile Mevlâsı arasındaki ilişkilerden ibaret değil. Sadece gelip camide namaz kılar, Ramazan’da oruç tutar, hacca gider, hac ibadetini yapar; kaşlarını çatar, kimseyle konuşmaz, kimseyle ilgisi yok. Olmadı! Müslümanlık, başka insanlarla ilgi ve irtibat dini. Namazları insan camide topluluk hâlinde kılarsa ecri çok oluyor. Cuma’ya gitmezse, Üç Cuma’ya gitmediği zaman kalbi mühürleniyor. Hacca gitmezse farzlardan ve İslâm’ın direklerinden bir tanesini yıkmış oluyor. Eğer parası varsa, mâlî durumu müsaitse bunları yapması kendisine emredilmiş.
Onun için, biraz çevremize bakınacağız. Cemiyetin içine sokulacağız. İnsanların arasına katışacağız. Dağda yaşayıp rahat etmekten cemiyetin içine girip insanların sıkıntısına, cefasına sabretmek daha ecirlidir. Cemiyetin içine, hayır işlerine gireceğiz.
Her müslüman her hayır cemiyetine sokulmalı. Kızılaymış, Yeşilaymış, şu dernekmiş, bu dernekmiş; çevresinde ne kadar dernek varsa hayır işlerinde payı bulunmalı. Hayır işlerine elini uzatmalı. Hayır işlerini başka insanlara kaptırmamalı. Başka insanların istismar etmesine, başka yollarda kullanmasına müsaade etmemeli. Cemiyetle ilgili faaliyetlerini arttırmalı. Ne kadar cemiyete dönük faaliyetleri fazla olursa o kadar hayırlı olur.
Hayru’n-nâs enfeuhüm li’n-nâs. “İnsanların en hayırlısı, başka insanlara faydası en çok dokunandır.”
Bu mânaya dikkat edeceğiz, cemiyete sokulacağız.
Cemiyete sokulunca da ahlâk dediğimiz şey başlıyor. Birisinden kötü bir söz işitirsek birden feverân etmeyeceğiz. İnsanlar arasında muamele yaparken adaletli hareket edeceğiz. Yardıma muhtaç kimse gördük mü yardım edeceğiz. Cömertlik yapacağız. Davet edeceğiz. Muhabbeti arttırıcı işler yapacağız. Bunların hepsi güzel huylar. Güzel huyların bir kısmı ana huylardır, bir kısmı onlara bağlı tâlî huylardır. Bu güzel huy meselesine dikkat edeceğiz.
Güzel huy nedir?
Bunun açıklaması için kısa bir ölçü verelim:
Bir insan bir topluluğun içinde otursa, sonra o topluluktan kalksa gitse, arkasından onun hakkında neler söylemelerini istiyorsa öyle hareket etmeli; neleri söylemelerini istemiyorsa da öyle hareket etmemeli.
İyi huyun kestirme çarelerinden birisi:
Bir topluluktasın, kalktın gittin;
“Oh gitti, kurtulduk! Ne suratsız, ne inatçı adam! Laf anlamaz; söylüyorsun söylüyorsun, olduğu yerde inat ediyor!”
İnsan bu çeşit sözleri duymak ister mi?
İstemez.
O halde, böyle denilebilecek cinsten huyları yapma.
“Aferin ya... Ne güzel, bak gönlüm rahatlandı... Şu adamı görünce içim rahatladı, mâşaallah...” [gibi] arkandan böyle şeyler söylenmesini istemez misin?
“İsterim.”
O halde öyle söyletecek tarzda hareket et.
Ana ölçülerden birisi bu.
Ana ölçülerden bir diğeri de; kendini karşındakinin yerine koymandır. Yani sen o adamın yerinde olsaydın senin ona yaptığın muameleyi sana yapmalarını ister miydin, istemez miydin?
Terazilerden birisi de budur. Müslümanın ahlâk için nasıl hareket etmesi gerektiğine dair ölçülerinden birisi de budur. Kendini onun yerine koy, ona muameleyi ona göre yap. Sana yapılmasını istediğin muameleyi başkasına karşı yap.
Umumî huylardan bir tanesi de; insanlara fayda götürecek, insanların faydasına olacak şeyleri yapmak, zararına olacak şeyleri yapmamaktır. Çünkü; “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır, en şerlisi de insanlara zararlı olandır.” diye hadîs-i şerîflerde bildirilmiş. Fayda esasına göre hareket edeceğiz. “Ben bunu yaparsam ne kadar insana faydam olur? Şunu yaparsam zararım dokunur mu?” diye, zarar vermemeye, faydalı olmaya çalışacak. Ondan sonra da elinden geldiği kadar insanları sevecek.
“Ben nasıl seveyim? Bazıları iyi, bazıları kötü...”
Bir kere şu bakımdan seversin; hepsi Hz. Âdem aleyhisselâm’ın evlatlarıdır.
İkincisi; bütün insanlar Peygamber Efendimiz’in ümmetidir. Şu sırada yeryüzünde yaşayan insanların hepsi Peygamber Efendimiz’in ümmetidir. Bir kısmı Peygamber Efendimiz’e iman etmiştir, fiilen ümmet-i davettir. Bir kısmı ümmet-i icabettir. Bir kısmı da anlatırsan belki müslüman olacak, müslüman olma ihtimali olan kimselerdir. Onlara da ümmet-i [dâvet] denir. Onun için, kafîre “Belki bunda iman edecek bir taraf vardır.” diye bakarsın, öyle yaklaşırsın. Mü’mine de “Bunda iman var, kalbinde Allah var.” dersin; kalbini kırmamaya, yıkmamaya çalışırsın. Çünkü büyüklerimiz; “Gönül yıkmak Kâbe’yi yıkmaktan fenadır.” demiş. Hadîs-i şerîflere dayanıyor. “Kâbe’yi İbrahim aleyhisselam yapmış.” diyorlar. Her insana gönlü Allahu Teâlâ hazretleri vermiş. Onun için gönül yıkmamaya, kalp kırmamaya dikkat edecek.
İnsanın eti yenmiyor, derisi giyilmiyor; bir tatlı sözü var, dili var, samimiyeti var. İnsan tenkit de edebilir; [ama] samimiyetle söylerse dokunmaz. “Kardeşim, ben seni çok seviyorum. Hakikaten seviyorum. Senin bunu neden yaptığını da anlıyorum. Şu şu sebeplerle öyle yapıyorsun. Ama bunun âkıbeti şöyle.... Binâenaleyh, onu öyle yapmasan?” diye usûlüyle yaklaşırsan, yumuşaklıkla söylersen çok tesiri oluyor.
Birisi, bunun çok misallerini gördüm, bazılarını burada anlattım da... Bir tanesini anlatayım.
Ankara’da bir kız, hukuk fakültesinde okuyor. Müslümanlığı duymuş, öğrenmiş, başını örtmüş. Annesi babası da başörtüsüne muhalif. “Örtmeyeceksin!” diyorlar. Kız hukuk tahsili yapacak kadar yükselmiş. Allahu Teâlâ hazretleri baş örtmeyi emir buyurmuş diye başına örtüyü geçirmiş; annesi babası da “Senin gibi gerici insan istemeyiz, aç şu başını! Ne yapacaksın bu başörtüyü?” diyorlar.
Olurdu olmazdı, uzun münâkaşalar... Evde dövmeye bile başlamışlar, “Nedir bu hâlin?” diye...
Sordum:
“Cahil adamlar mı?”
“Yok.” dedi, babası avukatmış. Allah’ın hikmeti işte, çeşit çeşit acayip işler oluyor bu dünyada...
“Ne yapalım hocam?”
Dininden döndürmek için dövüyorlar. Kızın da nişanlısı vardı, düğünleri oldu, evleniverdiler. Dedim ki;
“Sakın alâkayı kesmeyin. Gidin; ‘Bizim maksadımız size karşı gelmek değil. Sizi seviyoruz. Siz bizim anamızsınız, babamızsınız, yakınımızsınız, kardeşimizsiniz. Ama siz bizim imanımıza ait şeyler söylediniz, imanımızdan dolayı bizi tazyik altına almaya çalıştınız. Bu olacak şey değil. Bırakın, bizim imanımıza dokunmayın; sizi seviyoruz, size hizmet, hürmet edelim, müsaade buyurun.’ gibi [şeyler söyleyin.] Hediye gönderin.”
Hakikaten yapmışlar. Elhamdülillah, aradan biraz zaman geçti, bir tanıdıkları doktor var, sordum:
“Nasıl durum?”
Dedi ki;
“Hocam, elhamdülillah iyileşti durum, şimdi yumuşadılar.”
Demek ki böyle yapacağız. “Herkes bir zaman gelir, düzelir.” diye bir ihtimal, bir hayır çekirdeği göreceğiz, o hayır çekirdeğinin filizlenmesine çalışacağız, onu sulamaya çalışacağız.
Bir başka misal:
Birisi bana;
“Hocam, benim babam bana küs ve beni evine almıyor, evinden kovdu.” dedi.
“Aman, paraya ihtiyacın varsa yardım edelim.” dedim.
“Paraya ihtiyacım yok, maddî bakımdan durumum iyi. Ama babam evinden kovdu, evine almıyor. Gidersem dövüyor.” dedi.
Olmuş hâdiseyi söylüyorum.
Sonunda ben dedim ki;
“Sen ona mektup yaz. Madem evine almıyor... Sen şimdi karşısına geçip söz söyleyince o birden kızar, bağırır, çağırır, sözünü de sana tam anlattırmaz. En iyisi mektuptur. İlk önce kızsa bile sonra kıyıda köşede o mektubu okur. De ki; ‘Babacığım! Sen benim babamsın, ben de müslümanım. Müslüman babasına hizmet eder, hürmet eder. İtikadın ne olursa olsun, sana hürmet etmek vazifem. Müsaade buyur, beni affet; ben imanımdan vazgeçemem, imanımın icâbını yapacağım. Sen beni hoş gör, ben de seni hoş göreyim. Sen nasıl istersen öyle yaşa ama müsaade et de ben sana hürmet edeyim, evlatlık vazifemi yapabileyim, geldiğim zaman beni kovma.’ Böyle şeyler söyle.”
Böyle yazmış. Bir zaman geçti;
“Hocam memlekete gidiyorum.” dedi.
“Ne oldu?” dedim.
“Mektuplar tesirini gösterdi.” dedi. Gitti.
Ondan sonra bir gün baktım fakültede kapımı çaldı, başörtülü bir kızla beraber geldi içeriye; gülüyor...
“Ne o?” dedim.
“Hocam, bu benim kardeşim.” dedi. Kız kardeşiymiş...
“Bu, benim yazdığım mektubun tesiri...” dedi.
Kız kardeşi açıkmış, o mektuptan sonra babasına da bir yumuşaklık gelmiş, kız kardeşine de bir düzelme gelmiş, o da başını örtmüş... Çok sevindim tabii...
Bir zaman geçti, gülerek yine geldi;
“Hocam, babamla hacca gidiyoruz.” dedi.
Hani ilk önce bağırıyordu, kovuyordu; “Sen niye sakal bıraktın? Ne biçim evlatsın? Gerici evlat istemem!” diyordu...
“Baban şimdi yeni müslüman oldu, uçakla gidin, otobüsün çeşitli meşakkatleri vardır, tahammül edemez de feverân ediverir, sen ona iyi bak.” dedim.
“Paramız yetmeyecek hocam.” dedi, otobüsle gittiler, geldiler.
Geçenlerde gördüm, bir başka kardeşini getirmiş;
“Hocam, o da düzeldi. Şimdi buradan Eskişehir’e gidiyoruz, orada ablam var, o da düzeldi.” dedi.
İnsanların o anda olduğu hâle bakma. O anda kızar, bağırır ama sen edepli, ahlâklı hareket edince tesir ediyor. Çünkü onun da bir kalbi var, o da bir insan.
Hiçbir kimse dünya üzerinde müslüman kadar kuvvetli olamaz. Elhamdülillah, arkamızda Mevlâmız var, imanımız var, Peygamberimiz var. Kim karşımıza çıkıp da bizimle aşık atabilir? Kim bizim sözümüzün karşısında durabilir?..
Küfrün temeli mi var?
Yıkılır gider. Onun hiç söylenecek sözleri yok.
Biz güzel ahlâk ile onlara o gözle bakarsak, bu güzel ahlâk ile dünyaları fethederiz.
Afrika’da müslüman olmuş insanlar; soruyoruz:
“Nereden müslüman oldun?”
“Pakistanlı tüccarlar müslüman etti.” diyor.
Müslüman tüccar oraya geliyor, güzel muameleler yapıyor, tatlı dille konuşuyor, görüşüyor, kendisini sevdirtiyor, oradaki insanı müslüman ediyor. Parayla, dövmekle, kılıçla değil. Endonezya’ya, Malezya’ya, Afrika sahillerine kadar Müslümanlık öyle yayılmış.
Bu hususta söylenecek çok menkabeler var.
Allah cümlemize şuur ihsan etsin.
Allahu Teâlâ hazretleri sertlikle vermediği çok şeyi insana yumuşaklıkla verir.
Onun için, Allah cümlemizi güzel huylu eylesin.
Güzel huy üzerinde çok duralım. Hepimizin üzerinde kötü huylar vardır; onu bazen kendimiz anlarız, bazen de karşımızdaki bize söyler. En iyisini düşman söyler. Hem de insanın ciğerini sökecek gibi acı bir şekilde söyler; “Sen şöylesin!” diye. Onun için, arada düşmanın sözüne de dikkat etmek lazım. Bakalım düşman beni ne bakımdan tenkit ediyor. Eğer haksız yere tenkit ediyorsa Allah’a şükredersiniz, hamd edersiniz ki; “Yâ Rabbi! Beni bu bakımdan tenkit ediyor ama sen biliyorsun ki bu hal bende yok.” diye sevinirsiniz. Ama haklı tenkit ediyorsa, o zaten kusurunu müfettiş gibi arar bulur, oradan o [kusuru] düzeltmeye çalışırsınız.
Onun için, iyi huy meselesine biraz eğilelim. Kötü huyları bırakıp iyi huyları elde etmeye çalışalım.
Bir de üzüldüğüm bir şeyi söyleyeyim, geçen hafta duydum, çok üzüldüm. Hem de bizim topluluğumuzla da alâkalı olan bir kimse... Allah affetsin.
Hafızmış. Bulunduğu yerde dört kişi çalışıyorlar. Üç kişinin aleyhine başkasına gidiyor, müzevirliyor, gammazlıyor. Onlarla çekişmeye girmiş. Ötekiler de müslüman, bu da müslüman. Onlar da din öğretmeni, bunlar da din öğretmeni. Orada yapılacak bazı hayırlı işleri engelliyor. Müzevirleyerek hayırlı işleri yaptırtmıyor. Onları oradan uzaklaştırıp onların makamına geçmeye çalışıyor. Emin olun, bunun hafızlığı kendisine fayda etmez. Kıldığı namazların da faydası olmaz.
Neden?
Çünkü kazandığı zarar yaptığı hayırdan çok daha fazla! “Şu kadar hayrı engelledin, bu kadar insana iftira ettin, şu kadar hırs yaptın, bu kadar haset ettin.” diye o huyların hepsini terazide tartacaklar.
Kıldığı namaz iki paralık namaz... Namazlarımızda ne var; dört dakikadan günde topla, şu kadar namaz... Ne yapıyorsun yani?.. Onun da binbir [kusuru vardır;] içimizden, aklımızdan geçen vesvese [ve] çeşitli düşüncelerle... Onun da bir hayır tarafı yoktur. Bizim ibadetlerimizin ne ağırlığı olacak yani? Allahu Teâlâ hazretlerine çok şuurla, gönül yanıklığıyla, gözyaşıyla, duyarak, çok hâlisâne, çok güzel ibadetler mi yapabiliyoruz?
Tartıya girecek, mahvolacak zavallı... İnşaallah ben fırsat bulursam bir mektup yazayım diyorum ama nasıl olacak bilmiyorum. Çok zarar ediyor!
Onun için, insanı namaz da, hafızlık da, hocalık da kurtarmaz; güzel huylu olması lazım. Çünkü hak sahibi yakasına yapışır. Âhirette hak sahibinin merhameti yoktur. İnsan o zaman o hâle gelecek ki;
Yevme yefirru’l-mer’u min ahîhi ve ümmihî ve ebîhi ve sâhibetihî ve benîhi...
Bu âyet-i kerîmeleri okurken tüylerim diken diken oluyor.
Yevme yefirru’l-mer’u min ahîhi. “O gün ki kişi kardeşinden kaçacak.” Ve ümmihî ve ebîhi. “Sevgili anası babasından kaçacak.”
Neden?
Onlara iyi evlatlık edemedi, kusuru var, ‘hak isteyecekler’ diye onların önünden firar edecek.
Ve sâhibetihî ve benîhi. “Karısından, çoluk çocuğundan kaçacak.” Li-külli’mriin minhüm yevmeizin şe’nün yu’nîhi.[1] “O gün herkesin başına bir dert sarılmış olacak, kendisine yetecek bir sıkıntısı, derdi olacak.”
Onun için, Herkes arayacak; “Kimde benim ne hakkım vardı?” diye, yakasına yapışacak, divân-ı ilâhiye götürecek; “Yâ Rabbi! Bu kulda benim hakkım var; bu bana haset etti, iftira etti, bana şu haksızlığı yaptı.” diye söyleyecek.
Onun için, o günü düşünerek ahlâkımızı düzeltelim.
Kâle’llâhu teâlâ: Men şeğalehû zikrî an mes’eletî a’taytühû kable en yes’elenî.
Bu hadîs-i şerîf de zikirle ilgili.
Biz zikirle ilgili meseleleri demin biraz hafif geçtik. Mevlâ yine karşımıza çıkartıyor.
Allahu Teâlâ hazretleri diyor ki;
“Beni zikretmek benden bir şey istemekten bir kimseyi alıkoyarsa ben ona istemeden veririm.”
Ne demek?
Yani bir kul oturmuş bir köşeye; Allah Allah... diyor, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah... veya sübhanallah veya elhamdülillah... Allah’ı zikrediyor. Zikir, çeşitleri ile mâlumumuz. Zikrederken isteyemedi. “Yâ Rabbi! Evde unum kalmadı, un ver. Mahkemem var, mahkemeden beraat edeyim. Çocuğumun hastalığı geçsin. İmtihanda muvaffak olayım...” gibi, insanın dünyalık âhiretlik çeşitli istekleri oluyor. Bunları istemeye vakit bulamadı.
A’taytühû kable en yes’elenî. “O zaman istemeden veririm.”
Bu ne demek?
“Ben kulumun zikretmesinden memnunum, endişe etmesin; ben onun hâlini, neyi isteyeceğini, sıkıntısının ne olduğunu bilmiyor muyum? Zikre devam etsin, korkmasın.” diyor.
“Çok zikrettim de elimi açıp da isteyeceklerimi sıralayamadım.”
Sıralamayınca Allah bilmedi mi onları? Allahu Teâlâ hazretlerinin senin hâlinden haberi yok mu?
En iyisi o...
Abdulaziz Efendi rahmetullâhi aleyh anlatmış:
Birisi elini açarmış, o da kulak verirmiş, “Nasıl dua ediyor?” diye. Sürekli;
“Yâ Rabbi! Sen bilirsin... Yâ Rabbi! Sen bilirsin...” dermiş.
“Ne biçim dua ediyor?” demiş bir müddet... Sonra anlamış, meğerse ne güzel dua ediyormuş.
“Sen bilirsin.” diyor, O’na iltica ediyor. Tevekkül ediyor; “Sana havale ediyorum yâ Rabbi!” diyor.
Allahu Teâlâ hazretleri kula sorsa;
“Kulum, hadi vereceğim bakalım, ne istersin?”
En akıllıca iş; “Sen bilirsin.” demek.
Bir de, isterse; “Yâ Rabbi! Razı olmanı isterim.” Çünkü razı oldu mu Allahu Teâlâ hazretleri, her hayır razı olmaktan sonra oluyor. En güzeli “Sen bilirsin.” demek.
Onun için, fe-tevekkelû. “Tevekkül edin.” Allahu Teâlâ hazretlerine tevekkül etmek; yani “Sen benim vekilim ol, benim nâmıma ne dilersen öyle yap. Ben sana dayandım, güvendim. Senin benim nâmıma vereceğine, alacağına, takdirine razıyım.” Tevekkül güzel bir şey.
Onun için, Allahu Teâlâ hazretleri bize zikrin tadını tattırsın. Bu zikrin arkasından çok hayırlar vardır. İnsan zikrede ede çok hayırlara erer.
İnşaallah onları ileride biraz geniş anlatırız.
Kâle’llâhu azze ve celle: Men zârenî fî beytî ev fî mescidi resûlî ev fî beyti’l-makdisi fe-mâte mâte şehîden.
“Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki;
‘Kim beni evimde -Beytullah dediğimiz Mekke-i Mükeremme’de-’ ziyaret ederse.’ Ev fî mescidi resûlî. ‘Veyahut Resûlümün mescidinde -yani Medine’de-” ziyaret ederse.’ Ev fî beyti’l-makdisi. ‘Yahut Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’da ziyaret ederse...’ Fe-mâte mâte şehîden. ‘Ölürse şehit olarak ölür.’”
“Hacca giden, Peygamber Efendimiz’in mescidini ve Kudüs’ü ziyarete giden, ölürse şehit olur.” demek.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;
“Benim şu mescidimde kılınan namaz başka yerde kılınan namazdan bin misli daha üstündür. Bin rekâta bedeldir. Yalnız -Mekke-i Mükerreme’deki- Mescid-i Haram müstesna.”
Onun sevabı -bir rivayette- 100 bin misli oluyor.
Onun için, bu hadîs-i şerîften çıkan ders nedir?
Haccın, umrenin, Peygamber Efendimiz’in kabrini ziyaretin, Kudüs’ü ziyaretin kıymetli bir ibadet olduğu çıkıyor.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize tekrar tekrar o mübarek yerleri ziyaret etmeyi nasip eylesin.
Kâle’llâhu azze ve celle: İnne li-ibâdî aleyye ahden in ekâme’s-salâte li-vaktihâ en lâ uazzibehû ve en unhilehü’l-cennete bi-ğayri hisâb.
Hz. Âişe validemizden naklolmuş ki Peygamber Efendimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin şöyle buyurduğunu naklediyor:
İnne li-ibâdî aleyye ahden. “Kulumun bana karşı bir anlaşması vardır.”
“Ben kulumla bir anlaşma yapmışım, ahd u misak, ahd u peyman eylemişiz.”
İn ekâme’s-salâte li-vaktihâ en lâ uazzibehû. “Eğer vaktinde namazı kılarsa onu azaplandırmamak...” Ve en unhilehü’l-cennete bi-ğayri hisâb. “Hesapsız cennete sokmak üzere ahdimiz vardır.”
Bu da namazı vaktinde kılmanın önemine dairdir. Namazın beş vakit olmasının hikmetleri var. Namazı uzunca anlatmamız lazım çünkü mühim ibadet. Kim onu yaparsa Allah’ın dostu oluyor, kim onu kaybederse Allah’ın düşmanı oluyor. Hakikaten demin hadîs-i şerîfte geçti. Bu namaz aslında büyük bir zikirdir.
Akımi’s-salâti li-zikrî.[2]
Namaz büyükçe, derli toplu, kalabalık ve kıymetli bir zikirdir. O zikirden yüksek kullar çok büyük zevk alırlar; namazı çok itibar ederek, severek kılarlar. 50, 100, 400 rekât kılar... Filanca velî –menkıbelerini okuruz- şu kadar rekât kılmadan ticarethanesini, dükkânını açmazmış.
Neden?
Tadına varmış da bırakamıyor. “Dur” desen durmuyor.
Namazı beş vakit kılması, beş defa kulu dünya işlerinden çekip de Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkartıyor. O zaman insan günde beş defa yolu doğrultuyor. Beş vakit camiye geldikçe, namaza durdukça, huzura çıktıkça günde beş defa hiza alıyor. Direksiyonu sırât-ı müstakîme çeviriyor. Yani arada [şaşırsa] bile günde beş defa düzeltiyor. O namazı kılmayınca, sapıttı mı sapıtıp gidiyor, yanlış yola yürüyüp gidiyor. Onun için namazın günde beş vakit olması çok büyük nimettir. Hem de ne kadar kritik zamanlarda... Sabah kalkıyorsun, namaz, ne güzel; öğle üzeri namaz, ne kadar güzel; tam ticarete daldığın ikindi vaktinde bir namaz, ne kadar hoş; akşam güneş batarken bir namaz, yatarken yatsı namazı... Fevkalâde kıymetli, önemli vakitlerde... Hepsinin ayrı ayrı vakit olarak ibretleri, hikmetleri var.
Zaman darlığından onları anlatamıyoruz.
Bir hadîs-i şerîf daha okuyup dersimizi keseceğiz.
Kâle’llâhu azze ve celle: Men lâne bi-hakkî ve tevâdaa lî ve lem yetekkeber fî ardî rafa’tühû hattâ ec’alehû fî ılliyyîn.
Bu da ahlâkın önemlilerinden birisi olan tevâzuya dair bir hadîs-i şerîftir.
Demin ahlak hakkında hadis geldi.
Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
“Bir müslüman kulum benim celâlim hakkı için yumuşak davranırsa...”
Kızgın, asabî değil; yumuşak davranıyor.
Ve tevâdaa lî. “Benim için mütevâzı durursa...”
İnsanlara sertlik, haşinlik yapmıyor; yumuşak, mütevâzı davranıyor.
Ve lem yetekkeber fî ardî. “Benim yeryüzünde, yarattığım arzda tekebbür etmiyor, kibirlenmiyor, büyüklük taslamıyor.” Rafa’tühû. “Ben o kulumu yükseltirim.”
Tevâzu, “alçalmak” demek.
“Kulum alçalırsa, tevâzu gösterirse ben onu yükseltirim.”
Hattâ ec’alehû fî ılliyyîn. “Ta illiyyîne kadar yükseltirim.”
İlliyyin, Arş-ı Âlâ’nın altındaki makamdır.
“O kadar yüksek mertebeye çıkartırım.”
Ne yaparsa?
Allah rızası için yumuşak davranırsa, tevâzu gösterirse, kibirlenmezse.
[Tevâzu,] ahlâkın güzellerinden biridir. Kavgaların çoğu kibirden çıkar. “Sen bana ne hakla bunu söylersin! Sen kim oluyorsun? Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” [gibi] bütün kavgalar; “Sen benim hakkımı iyi takdir edemedin!” meselesinden çıkar. “Tamam, ben senin düşündüğünden de aşağıyım, merak etme.” dersen hiç kavga olmaz. Herkes öyle deyiverdiği zaman iş biter. Adam ne yapacak, çare bulamaz.
Allahu Teâlâ hazretleri o yumuşakbaşlılığın, mütevâzılığın kıymetini anlayıp o güzel huyları tesâhub etmeyi, onlara sahip olmayı, edinmeyi bizlere nasip eylesin. Sevdiği huylarla bezesin, içimizi dışımızı süslesin. Sevdiği amellerle sevdiği yollarda yürütsün. Sevdiği kul olarak emanetimizi alsın. Huzuruna sevdiği razı olduğu, “Gel kulum!” dediği;
Irciî ilâ rabbiki râdiyeten merdıyye, fe’dhulî fî ibâdî ve’dhulî cennetî.[3] “Gel cennetime gir, has kullarımın arasına katıl!” diye hitap ettiği bahtiyarlardan eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea’l-Besmele.
30.06.1982 -
Güvenilir Olmak, Ölüm,
21.03.1982 -
Allah İçin Sevmek,
