12.06.1981 - Dilin Afeti, Selam

12.06.1981 - Dilin Afeti, Selam
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullâh ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n’nâr. Ve bi’s-sennedi’l-müttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Buyurmuşlar ki;
Aleyke bi-tîbi’l-kelâm. Aleyke; Arap dilinde, “Senin boynuna borç olsun, üzerine vacib olsun, senin şunu yapman senin üzerine gerekli olsun.” mânasına bir tabirdir. Yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, “Sana şunu tavsiye ederim.” diyor.
Aleyke. “Sana şunu tavsiye ederim.” Bi-tîbi’l-kelâm. Tîb, “İyi.” Kelâm, “Konuşma.” İyi ve güzel konuşmak. Bütün müslümanlara karşı, hatta bütün hayatın boyunca şu lisan dediğimiz, dil dediğimiz uzvumuzu hayra yormak, hayırda kullanmak, herkese karşı güzel tekellüm etmek, güzel şeyler söylemek; hayrı hakkı söylemek, yumuşak tatlı söylemek, kalp kırmamak, gönül yıkmamak, kimseyi incitmemek tarzında iyi söz söylemek, güzel konuşmak... Yoksa nâtıka kabiliyetini edebî sanatlarla süslemek mânasına değil. Kalp yıkmamak, gönül kırmamak ve dilin âfeti olan dille işlenen günahları işlememek.
İlmihal kitaplarımızın belli bir kadrosu vardır. Başında suların ahkâmından başlar, ondan sonra namaz bölümünü ve diğer bölümleri anlatır. Halbuki bunların yanı sıra anlatılması gereken bazı konular da vardır. Onlara eski tasavvuf ve ahlâk kitaplarında çok geniş olarak yer verildiği için ecdadımız o kitapları bunlardan ayrıca ehemmiyetine binaen telif ettiklerinden, bu ilmihal kitaplarında bu bölümler yer almamış. Şimdi ahalimiz İslamiyeti unuttuğu için, İslâmî bilgiler zayıfladığı için; evine bir ilmihal alıyor, o ilmihalin içinde böyle şeyler yok. Sadece suların ahkâmından, namaz kılmadan ibaret.
İslamiyeti, "şu mekruhtur, bu böyledir, abdest şöyle alınır" gibi şeylerden ibaret sanıyor.
Halbuki şu dilin pek çok âfetleri vardır. Dil insanı, cennete de götürür cehenneme de götürür. Bu dil o kadar mühim bir uzuvdur ki Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz; “Diline hâkim olmayı, diline sahip olmayı garanti eden kimseye ben de cenneti garanti ederim” diye hadîsi şerîfinde tavsiye buyurmuş.
Bu tavsiyeden bize çıkacak nedir?
Dokuz defa yutkunup sözü ondan sonra söylemek. Bir yerde konuşacağımız zaman sinirlenmeden, sakin bir şekilde, kendine hâkim olarak ve ölçerek konuşmak. Çünkü sözü sen söylediğin zaman sen artık sözün esirisin, o söz seni nereye götürürse esirisin. Ağzından bir kere çıktı artık.
Kanuna aykırıysa mahkemeye, hapse gidersin; ahlaka aykırıysa günah yersin; karşısındaki şahsa dokunan bir şeyse onunla artık ömrün boyu uğraşır durursun.
Sözü çıkarmadığın zaman söz senin esirin, ağzının içinde hapsedilmiş durumda. Onun için söze dikkat etmemiz lazım. Dokuz defa yutkunmak demek; "şu sözü söyleyeyim mi söylemeyeyim" diye iyice düşünmek demektir. Sözümüze dikkat edersek epeyce kârlı çıkarız.
Onun için bundan sonra zihnimize iyice bir yerleştirelim; şu dilimizden sözleri dökü döküvermeyelim, kontrollü olarak konuşalım.
İkinci tavsiyesi;
Ve bezlu’s-selâm. Bu yine, aleyke bi-bezli’s-selâm demektir. “Sana selâmı bezletmeni de tavsiye ederim.” Bezletmek; saçmak, bol bol vermek mânasına gelir. Sakınmıyorsun, kıskanmıyorsun, esirgemiyorsun, herkese bol bol selam veriyorsun. Başka hadîsi şerîflerde de geçiyor ki; insan bildiğine bilmediğine selam verecek. Şöyle baktın müslüman mı, selamın kadrini kıymetinin bilecek bir kimse mi; es-selamu aleyküm de. Bazen tekrar tekrar aynı şahısla karşılaşıyoruz. Peygamber Efendimiz diyor ki; “Bir taşın veya ağacın etrafında dönerken tekrar tekrar karşılaşsanız bile selam verin."
Selam çok kıymetli bir şey, dua! Karşındaki şahsa Allah’tan selam temenni ediyorsun. O selamın içinde de neler yok! O selamın içinde; hastalıklardan, sıkıntılardan belalardan, dünyadaki dertlerden, ahiretteki belalardan sıkıntılardan, üzüntülerden, korkulacak hallerden selamet var.
es-Selamu aleyküm dediğin zaman sen ona iki cihanın hazinelerini “onların hepsi senin olsun” diye temenni etmiş oluyorsun.
Bu, Allahu ekber, elhamdülillah, lâ ilâhe illallah gibi duadır. Lâ ilâhe illallah mizanı dolduruyor. Bir lâ ilâhe illallah dedin mi; bir lâ ilâhe illallah’tan insanın terazisi ağır basıyor cennete gidiyor. Kıymetli şey!
"es-Selamu aleyküm" dediğin zaman çok şey temenni etmiş oluyorsun, karşındaki insanı çok seviyorsun, çok büyük hayırlar tavsiye etmiş oluyorsun. Onun için esirgeme!
Çok da faydası var. Peygamber Efendimiz'in meclisine bir zât gelmiş, toplu oturuyorlarmış "es-selamu aleyküm" demiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "aşeretün" buyurmuş. Aşere Arapça “on” demektir. “On ecir aldı” demek. Malum Müslümanlıkta insan bir hayır işledi mi Allahu Teâlâ hazretleri cömert olduğu, cömertlerin cömerdi olduğu için bol veriyor, ecri on misli veriyor.
Bir başka şahıs gelmiş, "es-selamu aleyküm ve rahmetullah" demiş, ona "işrûne" demiş. Herhalde yanındakilere diyor. Selamın karşılığı olarak demiyor da, es-selamu aleyküm dedi, onun arkasından bir de ve rahmetullahı ekledi diye onun ecrinin yirmi kat olduğunu belirtmek için yanındakilere söylüyor. Peygamber Efendimiz "işrûne" "bak bu yirmi kat ecir aldı' demiş oluyor. Bir kaç dakika sonra bir başka şahıs gelmiş. O da "esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhu" tarzında bir de berakâtuhûyu eklemiş, o zaman Efendimiz buyurmuş ki; "selasûn" otuz misli oldu. İnsan ecir alıyor.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anh’ın bir kıssasını dinlemiştim, hoşuma gitti. Hz. Ömer’in oğlu! Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, Allah her ikisinden de razı olsun ve her ikisinin şefaatine bizleri erdirsin.
Bir zâta demiş ki;
“Hadi kalk seninle çarşıya gidelim.” Karşısındaki de sahabi, diyor ki;
“Ey Ömer’in oğlu! Ben senin huyunu bilirim; sen çarşıyı pazarı sevmezsin. Söyle, neden gidelim diyorsun?”
Çünkü çarşı pazar tehlikelidir. Çarşı pazar şeytanın çok gezdiği yerdir, çok olduğu yerdir.
Neden?
Yalan yere yemin edilir, insan aldatılır, kandırılır, açıklık saçıklık, kız erkek, kadın; bir sürü tehlikeleri var. Hele şimdi...
“Sen niye oraya gitmek istiyorsun ey Ömer’in oğlu? Nedir sebebi?” diye soruyorlar.
Burada eski insanların zihniyetine bir işaret var. Eski insan ama Allah’ın makbul kulları, sahabe-i kiramdan Hz. Ömer’in oğlu. Diyor ki;
“Orası kalabalık selam veririz, selam alırız.”
Kalabalık yere gidiyor. Sokak arasında çok insan yok, kalabalık yere gidecek "es-selamu aleyküm ve rahmetullah, esselamu aleyküm ve rahmetullah, esselamu aleyküm ve rahmetullah" diyecek, mânevî kârını düşünüyor. Çarşıya pazara gidip de alışverişi düşünmüyor, mânevî kârını düşünüyor. İnsanın aklı fikri, Allahu Teâlâ hazretlerinin rızası olunca tabii mantığı da böyle çalışır.
Demek ki selâmı çok edeceğiz.
Bunun altında yatan mana nedir?
Herkesle tanışmak, herkese iyi şey temenni etmek, güleç yüzlü olmak, yoldan gelip geçenle ilgilenip ona da şöyle tatlı bir dille, iltifat gibi manalar taşıyor. Bezlü’s-selâm deyince insan anlıyor ki; müslüman güleç yüzlü bir kimse olacak, sokakta başını eğip, kaşını çatıp gitmeyecek. Gülerek, sağa sola selam vererek, hal hatır sorarak tatlı bir geçişle geçecek.
Yani geçim var, geçimlilik var. İşin altında geçimlilik, insanlarla hoş geçinmek, gönül yapmak meselesi var. Yine cemiyetin bekâsı, selameti var. Yine cemiyetin fertleri arasında muhabbet olsun diye Allahu Teâlâ hazretleri bize bunu tavsiye eylemiş, Resûlullah bize tavsiye eylemiş.
İslamiyet, İslâm cemiyetinin muhabbeti için, sapasağlam sıhhatli hayat sürmesi için, yaşaması için ne lazımsa onları emretmiştir. İslâm cemiyetinin nizamını bozacak, fertler arasındaki tatlı güzel münasebetleri zedeleyecek her şeyi yasaklamıştır.
İslamiyet’in ana huyu, ana prensibi cemiyeti korumaktır. Ferdi de korur, cemiyeti de korur. İnsanın dünyasını da korur, ahiretini de korur; hiçbir şeyini ihmal etmez.
İslamiyet hiçbir şeyi gadre uğratmaz. Cemiyete cemiyetin hakkını verir, ferde ferdin hakkını verir, ruha ruhun hakkını verir, cesede cesedin hakkını verir. Peygamber Efendimiz;
فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ
Fe a’tı külle zî hakkın hakkahu. “Her hak sahibine hakkını ver.” buyurmuş.
Karının senin üzerinde hakkı var, ver. Allahu Teâlâ hazretlerinin karşısında senin vazifen var. Yani senin üzerinde Allah’ın hakkı var. Her şeyimiz zaten Allah’ın olduğu için Peygamber Efendimiz "o vazifeyi yap" buyuruyor. "Kullara karşı vazifeyi yap, cemiyete karşı vazifeyi yap" diye tavsiyeleri böyle.
Demek ki mümkün olduğu kadar selam vereceğiz. Her selamda büyük ecirler aldığımızı bileceğiz.
Bir de bir husus var; tabii insanın dili başka, kalbi başka olursa ona münafık derler. Dilinle selâmun aleyküm diyorsun, "ben senin dünyada âhirette mesut, bahtiyar olmanı istiyorum" diyorsun, arkasından kuyusunu kazıyorsun. Bu tezata da dikkat etmek lazım. Selam verdiğin kimseye arkasından kötülük yapmaya yeltenme! Özün de, kalbin de, sözün de birbirine mutâbık olsun. Selam verdin mi hep selametliğini iste, iyiliğini iste. Selam kuru bir davadan ibaret kalmasın, muhabbetin bir nişânesi olsun.
Sonra selamın çeşitleri vardır. Mesela, hocamız;
“Bir adam bataklığa düşmüş çırpınıyor, biraz sonra çamurların içinde kaybolacak. "es-Selamu aleyküm" deyip yanından geçsen olur mu?” derdi.
Olmaz.
Orada selam nedir?
Orada selam; bir sırık bulup, bir ip bulup o adama atıp onu oradan kurtarmaktır.
Madem selametliğini istiyorsun niye selametliğine çalışmazsın? "es-Selamu aleyküm" diyorsun selametliğine çalışmıyorsun. Selametliğine çalışacaksın! Sağ salim, esen, rahat, huzur içinde olmasına gayret edeceksin. Hakiki, has Müslümanlık bunu gerektirir.
Ve İslâm’da, bildiğine bilmediğine selam verilir. İslâm’da tanıdığına da tanımadığına da selam verilir.
Şöyle bakarsın müslüman. "esselamu aleyküm" dersin. Müslüman olmayana selam verilmez zaten faydası olmaz. Ona bir faydası olmaz ama verilmez. Peygamber Efendimiz müslüman olmayan kimselere mektup yazmış. Peygamber Efendimiz'in mektupları Besmele ile başlardı ve içinde selam da olurdu. Selamında diyor ki; es-Selamu âla meni’ttebe’a’lhüdâ. “Selam Allah’ın hidayetine tâbi olanlara olsun.” Şartlı... "Sen müslüman olursan sana selam, değilsen kendin bilirsin." Boş yere harcamıyor.
Üçüncü tavsiyesi;
Ve it’âmu’t-ta’âm.
Tabi burada sayfanın kenarına gelmiş biraz, belki harfler iyi çıkmamış olabilir. Ve si görülmüyor ama ve it’âmu’tta’âm,
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Sana üçüncü olarak yemek yedirmeni de tavsiye ederim.” buyurmuş. Bu yemek yedirmek meselesi... Elhamdülillah bunu bizim muhitimiz bilir. Bizim şu camideki şu hadîs-i şerîfi dinleyen kardeşlerimiz zaten bu hususlara âşina kardeşlerimizdir.
Yemek yedirmenin çok büyük ecri var. Tabii zengin kimseye de yemek yedirilir; muhabbet artsın, münasebetler yumuşasın, tatlılaşsın, samimileşsin diye. Sen onu evine çağırırsın "bu akşam çorbayı bizde içelim" dersin o da seni evine çağırır. Müslümanlar daha samimi arkadaşlık eder, birbirleriyle daha yakından dost olurlar. Bir; birbirlerini uzaktan tanımak durumu var. Bir de; daha yakından tanımak durumu var. Aynı apartmanda oturuyorlar da birbirlerini tanımıyorlar.
Ankara’da bir eve gittik, kapısından içeri girdik, meğer üç kat da altında kat varmış. Dört kat yukarı çıktık, oraya soruyoruz buraya soruyoruz;
"Bu evde filanca oturuyor mu?"
"Bilmiyoruz" diyorlar.
Kapıları çala çala dört kat çıktık, hiçbirisi bilmedi. Ondan sonra aşağı indik, nihayet en alttaymış. Aradığımızı en altta bulduk. Bir apartmanda oturuyorlar birbirlerinden haberleri yok.
Zengine de yemek yedirilir, fakire de yemek yedirilir. Yemeklerin sadece zenginlere mahsus olması da tehlikelidir. Sofranda biraz da fukaracıklardan da bulundurmak uygun olur. Allah yolunda insan böyle yedirirse;
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّه۪ مِسْك۪ينًا وَيَت۪يمًا وَاَس۪يرًا
"Ve yut’imûne’t-ta’âme ‘alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ" ayeti kerîmesinde de bildiriliyor, çok büyük iltifatlara mazhar olur, çok büyük ecirler kazanır. Bu hususta da çekinmeyin.
Şimdi bazı kimseler davet etmeyi isterler. Hanım der ki;
“Yemek yok evde, çağırma kimseyi, yemek yok.”
Senin yemek yok dediğin evde sen kenara çekil bakalım, ben şöyle bir mutfağa gireyim, buzdolabını şöyle bir açayım.
"Buzdolabın var mı?"
"Var."
Buzdolabın varsa muhakkak içi doludur. Kahvaltılık reçel, peynir, tereyağı vardır, bilmem şu vardır bu vardır...
Eskiler, "arpa ekmeğinin yanında katık gerekir ama buğday ekmeği olursa katığa lüzum yok" demişler. Sadece ekmek olsa yanına tuz banarsın yine olur. İllâ en âlâ şeyi ikram etmek mecburiyeti yok.
Hatta İhyâu ulûm’da Gazzâlî rahmetullahi aleyh buyuruyor, hadîsi şerîften almış; "Misafirinize aşırı külfetle -sizi yoracak, bıktıracak tarzda- aşırı mutantan yemekler hazırlamayın."
Neden?
Çünkü bir zaman gelir öyle hazırlayamadığınız zaman, misafirin eve gelmesini istemez olursunuz. "Bugün evde beş çeşit yemek yok. Aman eve misafir gelmesin, çağırmayayım." "Misafirin gelmesini istemeyen kimseye de Allah lanet eder." diyor. Onun için tabii halinde olacak.
Ama sen zaten evde birkaç çeşit yiyorsan misafire de sirke çıkartıp, ekmeği çıkartıp "buna ban, ye" denilmez. Sen kendi yediğinden yedirirsin, fazla külfet yapıp kendini yorup da sonra bıkmamak. Kaide bu... Bıkmayacak gibi tabii bir şekilde hazırlık yaparsın.
Bir de Hz. Ömer ile bir ihtiyarın hikâyesini naklederler, radıyallahu anhum ecmaîn.
İhtiyar, halife Hz. Ömer radıyallahu anh’ı yemeğe çağırmış. Önüne çok basit bir yemek çıkarmış. O zamana göre herkesin bulduğu ve pek değerli sayılmayan paça yemeği çıkartmış. Şimdi paça da galiba çok pahalı, kıymetli bir şey ya.
Hz. Ömer radıyallahu anh kapıdan içeri girmiş, bakmış ki orada bir sopa, dayalı duruyor. Sopaya bir bakmış, biraz düşünmüş kılıcını çıkartmış sopanın yanına koymuş içeriye girmiş oturmuş.
Yemeği yemiş, elhamdülillah, çok şükür. Yaşlı kadına “Allah senden razı olsun teyze” mi dedi artık ne dediyse... "Sağ ol, var ol" demiş, Allah’a hamd ü sena etmiş kalkmış. Giderken, kılıcını kuşanırken sormuş;
"Bu sopayı ne diye koydun buraya, bu neydi?"
"Yâ Ömer! Eğer 'benim gibi koskoca bir halifeyi böyle basit bir yemek, basit bir sofraya mı çağırdın?' deseydin bu sopayla sana vuracaktım. Peki, sen kılıcı ne diye onun yanına koydun?"
"Ey ihtiyar! Eğer sen de 'bu sofra sana layık değil ama işte kusura bakma' filan deseydin ben de sana bu kılıcın tersiyle, kabzasıyla biraz bir iki tane vuracaktım.” diyor.
Bu iki sözden anlaşılıyor ki; tabii olarak ne varsa onu [ikram] yapacak. Allah verdiyse; sen de ikram edersin, esirgemezsin, olur. Ama vermediyse utanmana lüzum yok; çünkü veren Allah, vermeyen yine Allah.
Demek ki bu hadîsi şerîf fevkalade önemli! Yedi kelimeden oluşan, bir cemiyeti ayakta tutacak bir nizam var. Yedi kelimeden cemiyet muhabbetle dimdik ayakta durur.
Neden?
Güzel konuşacak, selam verecek, selametliğini iyiliğini isteyecek, yiyip yedirecek. O cemiyetin fertlerini sen nasıl yıkarsın?
Mehmet Akif:
"Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez." diyor.
Bir millete tefrika girmeden, düşman giremez. Önce tefrika girer; sen şucusun ben bucuyum, o odur, bu budur, o bu partiden, bu bilmem nereden...
Allah’ın kulları, hepsi Hz. Âdem’in oğulları değil mi?
Hepsi Hz. Âdem’in oğulları...
Biz aynı milletin fertleri değil miyiz?
Aynı milletin fertleriyiz.
Aynı tarihi yaşamadık mı?
Dedelerimiz aynı gayeler uğrunda çarpışmadılar mı? Aynı gayeler uğrunda şehit olmadılar mı?
Oldular.
Nedir bu çatlaklık, bu tefrika?
Önce tefrika giriyor ondan sonra düşman girer. Tefrika girmeden giremez. Girerse defolur gider, girerse duramaz. Yanlışlıkla girerse girdiğine pişman olur çıkar. Yanılıp da girerse girdiğine pişman olur.
Onun için bir cemiyeti ayakta tutan bir nizam, yedi kelimeden ibaret.
Allah elimizde bulunan nimetin, kadrini bilmeyi cümlemize nasip etsin.
Kardeşlerimiz biliyor. Biraz da bize bildirme vazifesi düşüyor. Duyuyoruz, güzel; Resûlullah’ın hadîs-i şerîfleri ağzımıza tat veriyor, kulağımıza şeref veriyor, güzel. Bildireceğiz... Çünkü başkaları bilmiyor. Dünyadan haberi yok!
En beğendiğin insan, camiye geliyor gidiyor, şunu oku diyorsun okuyamıyor, bunu oku diyorsun okuyamıyor, kaçıyor. Kendimizi yetiştirmiyoruz.
Bir İngiliz müslüman oluyor, bir sene sonra bakıyorsun Mısır’a gidiyor, şöyle yapıyor böyle yapıyor Arapça’yı öğreniyor. Bakıyorsun Kur’ân-ı Kerîm öğreniyor, bakıyorsun şunu öğreniyor.
Neden?
Biliyor ki İslamiyet, ilim üzerinde duracak. Cahillik üzerinde durmaz, çürük temel üzerine, suya, çamura bina yapılmaz. Toprağı bile kazarlar kazarlar kazarlar, sağlam zemini bulunca temeli atarlar.
Onlar öyle yapıyor da biz niye yapmıyoruz?
Biz sanki kendimizi Allah’ın garantili, bahtiyar, imtiyazlı kullarıyız sanıyoruz. Dedelerimiz müslümandı ya...Sakallıydı, sarıklıydı, Allah yolunda şehit olmuştu. Biz de sanıyoruz ki soydan, soptan, sülalece hepimiz hemen cennete gidivereceğiz! Öyle bir şey yok!
Muhterem kardeşler; temenni ederiz de böyle bir şey yok! Babası peygamber olur, oğlu kâfir gider.
Nuh aleyhisselam’ın oğlunu Kur’ânı Kerîm’de okumadın mı?
Nuh aleyhisselam’ın oğlu babasının sözüne uymadı, karşı geldi "Ben bir tepenin üstüne çıkarım." dedi gemiye binmedi, helâk oldu gitti. Babası "ya Rabbî bu benim oğlumdur, sen de erhamü'r-râhiminsin" gibi bir şey yapacak oldu;
إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ
"İnnehû leyse min ehlike" diye hemen hitâb-ı itâb geldi; “O senin ailenden değil.”
Neden?
Olmaz da ondan. Görünüşte oğul gibi bile olsa, iman aynı olmayınca olmuyor da ondan. “Senin ehlinden değil.” dedi. Fikir bir olacak, gönül bir olacak. Gönül bir olmadıktan sonra baba, kardeş, akraba hepsi laftır. Gönül bir olacak.
Nuh aleyhisselamın ve Lut aleyhisselam’ın karıları da kâfirdi. Peygamber karısı!
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ
Daraba’llâhu meselen lillezîne keferu’mraete nûhin ve’mraete lût kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni fe-hânetâhümâ fe-lem yuğniyâ anhümâ mina’llâhi şey’en ve kîle’d-hula’nnâra me’a’d-dâhilîn.
İki salih, iki peygamber kulun karısı idiler, onun emrindeydiler, onlara hıyanet ettiler. Onlara "cehenneme girin" denildi. Peygamber karısı olmak fayda etmiyorsa, peygamber oğlu olmak fayda etmiyorsa; "ben şehidin soyundan geliyorum" demek fayda eder mi? Hepimiz kendimiz kazanacağız cenneti. Ahiretin tarlası burası; burada ekeceğiz, âhirette biçeceğiz, çalışacağız.
Nasıl çalışalım hocam?
Tabii uzun ama; gecenin bir vaktinde uykunu terk edeceksin, kimsenin görmediği yerde seccadeye oturacaksın, yalvarıp yakaracaksın, gözyaşı dökeceksin, ağlayacaksın, sızlayacaksın. Allah’tan isteyeceksin, çalışacaksın, emrini tutacaksın, yolunca gitmeye çalışacaksın ondan sonra da boyun büküp; "yâ Rabbi sen bilirsin" diyeceksin. Otur, göbeğini ger, sırtüstü yat, enseni kalınlaştır, hiç İslâm için çalışma, hiçbir şey öğrenme!
Ne Kur’an bilir, ne hadis bilir!
Ben bunları daha ziyade şu kişiler için söylüyorum. Ömrü plajda, kumarda, eğlencede geçen birçok kardeşimiz var.
Bunların babaları dedeleri şehit değil miydi? Müslüman insanlar değil miydi?
Çalışacağız! Biz de onları irşad etmek için çalışacağız, herkes de kendisi tek tek, tek tek çalışacak; ahiretteki, cennetteki köşkünü tuğla tuğla burada yapacak. Tuğla, tuğla... Mesela; bir sadaka verecek bir tuğla... Bir yemek verecek bir temel taşı... Bir nefsine hâkim olacak vesaire... Böyle tane tane, tuğla tuğla imar edecek, cenneti kazanacak.
Kitaplardan dersler okuyoruz. Bu kitapların dışında ahlâktan da dersler var, yapamıyoruz.
Allah kusurlarımızı affetsin, Allah cümlemize gayret, kuvvet versin, nefse, şeytana uydurmasın.
O derslerden birisi de; sabretmek… İnsan bu sabır dersinde muvaffak olamazsa imtihanı da geçemez. Patlayı patlayıverirse, kavga, münakaşa çıkartırsa, gürültü ederse derste kaldı, ikmale kaldı, devam ederse sınıfta kalır. Birkaç defa devam ederse belge alır. Allah korusun. Onun için böyle ahlâkî şeyler de birer derstir; lisenin, üniversitenin bir bölümünün bir dersi gibidir. Böyle böyle kazanılacak.
Diyeceksin ki;
"Bende biraz sabır az. Şu imtihana biraz çalışayım, zayıfım, gayret edeyim, sabrı öğreneyim bundan geçeyim."
"Bende biraz vefa az. Aman şunu tamir edeyim, sonra nasıl çıkacağım Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna? Ben buyurdum, buyruğumu tutmadın; derse Mevlam ben ne cevap vereyim." diyeceksiniz.
İlahisi var ya;
Ben buyurdum, buyruğumu tutmadın
Derse Mevlam ben ne cevap vereyim?
Öyle düşünmüş Yunus, öyle soruyor kendi kendine. “Böyle derse ben ne cevap vereyim?” diye sen de düşüneceksin, uğraşacaksın. Öyle kolay değildir.
Müslüman olmak kolay, cenneti kazanmak kolay değil. Allah’ın kolaylaştırdığına kolay da, aslında devamlı gayret istediği için kolay değil. Parlayıp sönmeyle olmaz; insan ömür boyu böyle tıkır tıkır muntazam yürüyüp, salih amel işleyip, güzel ahlaklı olup, gönlü pırıldatıp, içerisini dışarısını nurlandırıp öyle kazanacak. Yoksa son nefeste hüsn ü hâtimede Azrail’i gördüğü zaman insan feleğini şaşırır.
Bir Azrail’i görmek elli defa kılıç darbesi yemekten betermiş. O haldeyken sen ne "lâ ilâhe illallahı" hatırlarsın ne başka bir şeyi... Akıl baştan gidiverir.
Onun için "nasıl yaşarsa öyle ölür" diye düşüneceksin; yaşadığın gibi ölmek için, nasıl ölmek istiyorsan o şekilde yaşayacaksın.
Hadîsi şerîf; “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz."
Nasıl ölmek istiyorum?
Hüsn ü hâtime ile, lâ ilâhe illallah diyerek, eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû diyerek imân-ı kâmille ölmek istiyorum.
O zaman imanla yaşa! İmanla yaşa, salih amelle yaşa, öyle git.
En son anda bir lâ ilâhe illallah derim, cenneti kazanırım.
Keşke... Allah’ın lütfunu kimseden kıskanacak halimiz yok. Veren Allahu Teâlâ, verir, versin. Cümlemize ihsan eylesin de çok zor, çok zor!
Kazananlar çok zorluklarla kazanmışlardır. Biz de biraz kollarımızı sıvayalım, işe girişelim.
"Yirmi senedir şu tesbihi çekerim. Ne oldu bana? Demek ki bende bir şey var." deyip biraz gayret edeceğiz. Su durduğunda kokar. Aktığında pislik tutmaz.
Allahu Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetullaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimize komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
12.06.1994 -
Allaha Kulluk, Ölümü
09.05.1982 -
Lokman (as) Oğluna
