El-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâciru ûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'lcezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selemle ennehû kâl:
Muaz radıyallahu anh’ten şöyle rivayet edilmiş:
Kâne izâ eftara,kâle.“Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz oruçluyken, akşam olup da iftar eyledikleri zaman buyururlardı ki;
el-Hamdüli’l-lâhi’l-lezîe’ânenîfe-sumtü verazakanîfe-eftartü.[1]“O Allah’a hamd olsun ki bana yardım etti de oruç tutabildim, bana bu rızkları verdi ki, iftar edebildim.”Peygamber Efendimiz’in âdet-i seniyyesi böyle idi.
Muhterem Kardeşlerim:
Burada mühim bir gerçeği görüyoruz. İnsan; yaptığı bütün fiilleri,Allahu Teâlâ hazretleri dilerse, müsaade ederse yapar; dilemezse, müsaade etmezse yapamaz. Serbest bıraktığı zaman, serbest bıraktığı kadar, kul, bir şeyler yapar. Fakat istemediği zaman, hiç kimse O’nun istemediği bir şeyi yapmaya güç yetiremez.
Oruç tutuyoruz. Allah sıhhat verdi de,nasip etti de onun için tutuyoruz.Müslüman eyledi,imanımızın gereği olarak bu bilgiyi öğrendik de onun için tutuyoruz. Akıl fikir verdi de onun için bu ibadeti yapabiliyoruz. Hasta olsaydık yapamazdık; deli,mecnun, divâne olsaydık yapamazdık. Daha nice nice mâniler, engeller olabilirdi. Demek ki ibadete ve taate kuvvet de O’ndan. Aslında bizim övünülecek hiçbir şeyimiz yok. Her şey O’ndan. Her lütuf O’ndan. Biz, O’nun nimetlerinden istifade eden,bedavacı kullarıyız. O, gayb hazinelerinden ihsan ediyor, biz de istifade ediyoruz. Anlayışımız derin olur da bu gerçeği görürsek ne âlâ. Gören görüyor.
Peygamber Efendimiz nasıl buyurmuş?
“Bana yardım etti de orucumu tuttum, rızk verdi de iftar ettim.”
Rızık vermeseydi nasıl iftar edecektim? Aç kalsaydı, yokluk olsaydı, kıtlık olsaydı nasıl iftar edecektim? Rızk da O’ndan, oruç da O’ndan, ibadete kuvvet de O’ndan, her şey O’ndan. Her gücün, kuvvetin sahibi O.
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اَلَّا بِاللَّه
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm. Yaşatan O, öldüren O. Yükselten O, alçaltan O. Aziz kılan O, zelil kılan O. Her şey O’ndan.
Ama bu dünya hayatı;
Li-yeblüveküm eyyüküm ahsenu amelâ.[2]“Bakalım hanginiz daha güzel salih ameller işleyecek, güzel kulluk yapacak?” diye, bir yarış ve imtihan dünyası olduğundan, insanlar serbest bırakılmış, bir şeyler yapıyorlar. Şeytan da serbest bırakılmış, vesvese veriyor. Nefis de çeşit çeşit arzular ortaya koyuyor. Dünyanın da çeşit çeşit zevkleri, süsleri, ziynetleri insanın karşısına dökülüyor; her birisi insana bir çeşit tesir ediyor. Şeytan şaşırtmaya; nefis, arzusu peşinde koşturtmaya çalışıyor. Dünyanın zevkleri çekici, cazibedâr.İnsan bir ona bakıyor, bir buna bakıyor.Eğer; aklını kullanıp nefsini yener, şeytana uymaz, dünyanın lezzetlerine kapılmaz da Allah’ın istediği yolu tercih edebilirse;“Tamam, ben bunu yapacağım yâ Rabbi! Bunlara uymuyorum.” diye kendisini tutabilirse, iradesine hâkim olabilirse, o zaman sevap kazanır. O zaman Allah’ın sevgili ve makbul kulu oluyor. Ama ,Allah dilese yine felç eder, hiçbir şey yapamaz.
Bir şeyi küçücük bir isteme,ihtiyâr seçme ve tercih hakkımız var. Allah bize, sırf o tercihten dolayı büyük sevaplar verir.
Bir tercih, önüne çıkan iki tane yol, iki tane mal;“Şu mu daha güzel, bu mu daha güzel? Buyur hangisini istersen seç!” İyisini tercih ettiğin zaman küçücük bir tercihten, koca koca mükâfatlar alıyorsun, cenneti kazanıyorsun, Rıdvân’ı kazanıyorsun, Allah’ın rızasına eriyorsun; dünyada da âhirette de nice hayırlara mazhar oluyorsun.
Küçücük bir tercih.Karşına çıkan iki yoldan bir tanesini tercih etmek, iş çatallaştığı zaman uygun olanını seçmek. O halde bu seçmeye kendimizi alıştıralım. Önümüzde tercihler, yollar çoğaldığı zaman, küçücük bir tercih hakkımız var; doğru yolu da seçebiliriz eğri yolu da seçebiliriz. Doğru yolda gitmeye de eğri yolda gitmeye de kendimizin tâkatimiz yok. Allah akıl, güç, kuvvet, sıhhat verirse seçebiliriz. Sevap da günah da O müsaade etmeden olmaz. Ancak O, güç kuvvet verirse olur. Ama günaha rızası yok. Serbest bıraktığı için; sana da sıhhat, afiyet verdiği için sen onu yapabiliyorsun. Ama razı değil. Yaparsan cezası var,yapmazsan mükâfatı var.
Bir iyiliği yapmaya niyet edersen ve yaparsan on misli, yedi yüz misli, daha fazla,bi-gayri hisâb sevap kazanabilirsin. Bir kötülüğü yapmaya niyet eder de yaparsan, bir tane günah kazanırsın. Birisinde en aşağı on misli, hatta yetmiş misli, yedi yüz misli veya bin misli daha fazla; ötekisinde sadece yaptığın kötülüğe karşılık bir günah. Bir iyiliği yapmaya niyet ettin, yapamadın mı yine sevap var. Bir kötülüğü yapmaya heveslendin ama sonra kendini tuttun mu yine sevap var. Bunlar da işin bizim lehimize olan, çok avantajlı tarafları.
Bütün bu güzelliklere, imkânlara rağmen insanlar, tabi bu küçücük tercihlerini güzel yapamıyorlar. Daima nefis, şeytan, dünya, aldanma, günah tarafı seçiliyor. Ömür boyu bu böyle devam ediyor. Mü’mini de böyle.“Hay Allah! Yine şaşırdım. Hay Allah! Yine beceremedim.” Zayıf yetişiyoruz. Çocukluğumuzdan beri zayıf yetişiyoruz. Çocukluğumuzdan beri, biraz irademizi sıkıp kuvvetli tutup tercihleri iyi yapmaya kendimizi alıştırmamışız.Pazumuz zayıf olduğundan yeniliyoruz.
Halbuki insan küçüklükten alışmalı. Çocuk tepiniyor;
“İlle şu şekeri isterim.”Annesi de;
“Aman evladım, ağlama al.” hemen veriyor.
Onu yiyor, ondan sonra bir başka şey için tepiniyor; zırlamaya, ağlamaya başlıyor.Şımarık şımarık;“Şunu da isterim.”diyor.
“Aman evladım onu da al.”
“Aman yavrum rahat etsin. Aman evladım bir şey yapmasın; üzülmesin, yorulmasın.” Ama bir taraftan da onu nefsinin, arzularının esiri olmaya alıştırıyoruz.
İmam Gazzâlî onun için diyor ki;“Zengin bile olsan, çocuklarına her zaman her istediğini verme. Bazen kuru ekmek yedir, katıksız sofraya oturt. Mahrumiyeti de görsün, mukayese etsin, işin kıymetini anlasın.”
Peygamber Efendimiz nasıl nübüvvet gözüyle bakıp anlıyor;“Yâ Rabbi! Sen bana yardım ettin de orucu tutabildim, rızkı verdin de iftarı yapabildim.”diyor. Ne kadar güzel!Her şeyi nasıl görüyor! Her şeyi güzel!
“Kış mevsimi ne güzeldir! Gündüzleri kısadır, rahatça oruç tutarsın; geceleri uzundur, kalkar ibadet edersin.”[3]diyor. Peygamber Efendimiz’in, her şeyi değerlendirmesi böyle. Biz kış mevsimini belki sevmeyiz; soğuktur, soba yakıyoruz, yağmur yağıyor, titriyoruz, üşüyoruz. Abdest alırken, jilet keser gibi ellerimiz sızlıyor.Ama Peygamber Efendimiz; “Kış mevsimi ne güzel mevsimdir. Gündüzleri kısadır, kolay oruç tutarsın. Geceleri uzundur, kalkar uzun uzun ibadet edersin.” diyor. Her şeyi ilâhî cepheden görüyor. Her şeye Rahmânî yönden bakıyor. Değerlendirmesini öyle yapıyor.
Allah bizi, o mübarek Peygamber’e has ümmet eylesin. Onun yolunda daim eylesin.
Kâne izâ eftare inde kavmin, kâle: Eftare indekümü’s-sâimûn ve ekele taâmekümü’l-ebrâr. Ve tenezzelet aleykümü’l-melâike.[4]“Peygamber Efendimiz;bir topluluğun misafiri olarak onların yanında iftar ettiği zaman, şu duayı buyururdu.” Âdet-i seniyyesi, mut’adı öyleydi. Derdi ki;
“Bir kimse bir oruçluya, bir hurma vebir içim suyla bile iftar ettirirse, onun tuttuğu orucun sevabının misli, iftar ettirene yazılır.” Onun için,“Sofranızda hayırlı, ağzı oruçlu mübarek kullar, ibadet ehli kimseler iftar etsin.” diye dua ediyor.
Şerhte; “Haber sîgasında dua.” diyor.Haber de olsa, Peygamber Efendimiz;“Sofranızda oruçlular iftar etti, ne mutlu size!” demiş bile olsa, o da yine aynı kapıya çıkar. “Ne mutlu! Sizin sofranızda oruçlular iftar etti!” “O oruçluların sevapları kadar da, ev sahibi sevap alacak.” demek. Böyle dua ederdi.
Ve ekele taâmekümü’l-ebrâr.“Yemeklerinizi Allah’ın iyi kulları yesin.” Yani “Sizin rızıklarınız şerliye, hayduta, hırsıza, haramiye, edepsize, günahkâra değil de, Allah’ın sevgili kullarına nasip olsun.” demek istiyor.
İnnemin ıbâdillâhi men lev aksemeale’l-lâhi le-ebarrahû.[5]
Hadîs-i şerîflerden biliyoruz; Allahu Teâlâ hazretlerinin öyle sevgili kulları vardır ki “Vallahi şöyle olacak.” diye bir konuda, bir şeye yemin etse; o, Allah’ın nazlı, sevgili kulu olduğundan, onun yemini doğru çıksın diye, onun hatırına Allah, o işi öyle yapar.Allah’ın; öyle ebrâr, hayırlı, has, halis, muhlis,velî, mahbub, makbul kulları vardır.Onları Allah, öyle sevmiş; sevmiş, yaratmış. Sevmiş, yaşatıyor. Sevmiş, yüksek makamlar ihsan eylemiş.
Senin sofrana öyle kimse gelir de, öyle bir kimse yemeğini yerse, öyle bir kimse dua edersene mutlu! İnsanın çocuğu olmuyorsa çocuğu olur, borcu varsa borcu gider, bereketsizse bereketlenir.
Peygamber Efendimiz ;sütannesi Hz. Halime’ye daha küçük bebekken gittiği zaman, sütü kendi yavrusuna yetmiyorken, iki kişiyi besleyecek kadar çoğaldı. Evin içinden bereket eksik olmadı. Neden? O eve ,Allah’ın sevdiği kulu, peygamberi, Muhammed-i Mustafâ’sı geldi.
Allah bizi, hep sevgili kullarıyla düşüp kalkan, beraber olan kimselerden eylesin. “Yemeklerinizi Allah’ın iyi kulları yesin. Sofranızda oruçlular iftar etsin.”
Ve tenezzelet aleykümü’l-melâike. “Sizin üzerinize, evinize melekler insin, gelsin.” diye dua edermiş. Peygamber Efendimiz’in mutadı böyle imiş.
Tabi; bu Peygamber Efendimizin duasıdır diye; düşünen kardeşlerimiz de,kalemlerini,defterlerini, kağıtlarını çıkartırlar,yazarlar duayı: Eftare indekümü’s-sâimûn ve ekele taâmekümü’l-ebrâr. Ve tenezzelet aleykümü’l-melâike.
Kâne izâ eftare inde kavmin, kâle: Eftare indekümü’s-sâimûn ve sallet aleykümü’l-melâike.[6]“Altında bir rivayet daha getirmiş; bu rivayette de şöyle diyor;
Peygamber Efendimiz; bir topluluğun, kavmin misafiri olarak, onların yanında iftar ettiği zaman şöyle dua ederdi; ‘Sofranızda oruçlular iftar eylesin ve melekler size dua kılsın, sizin için istiğfar eylesin.’”
Ne mutlu! “Yâ Rabbi! Bu kulunu affet.” diye meleklerin ağzından destekleniyorsunuz! Melekler sizi yâd ediyor ve size dua ediyor; Allah’tan sizin affınızı, mağfiretinizi, mükâfatlandırılmanızı istiyor.
Peygamber Efendimiz böyle dua ederdi.
Demek ki;“Tenezzeletaleykümü’l-melâike” rivayeti var,“ve salletaleykümü’l-melâike” duası var. Birisinde ;“Üzerinize, evinize melekler insin.” diye geçiyor; ötekisinde ise“Size dua etsin.” diye geçiyor.
İnince de boş durmayacak ki, orada yine dua edecek. Onun için bu rivayet, duanın bir başka yönünü açıklıyor. Melekler; demek ki o misafirperver, ikram eden, sofrayı tanzim eden, insanları misafir eden kimseye dua edecekler. “Dua etsinler.” diye de biz el açıyoruz, gittiğimiz zaman öyle demiş oluyoruz.
Kân eize’ktehale iktehale vitran ve ize’stecmera istecmera vitran.[7]
Ukbe b. Âmir radıyallahu anh’den rivayete dilmiş:“Peygamber Efendimiz sürmelendiği zaman tek olarak sürmelenirdi. Buhurdandan koku kokladığı zaman tek olarak koklardı.”
İktehale, sürmelenmek demek. Erkeklerin gözlere sürme çekmesi, bizim memleketimizde az bilinen bir âdet.
Erkek sürme sürer mi?
Sürer. Peygamber Efendimiz sürmüş. Ama iki memleket arasında da, iklim bakımından biraz fark var. Orada radyasyon fazla, güneş ışınları fazla, hava sıcak, Ekvator’a yakın, ışınlar daha dik geliyor. Hava daha sıcak; 40-45 derece. Ayağını bastığın zaman ayağının altı yanar. Alnın kuma secde edemez. Elinle tutamazsın. Bir demiri tutsan ,elin kabarır, sıcaktan yanar. Öyle sıcak, bol güneşli, bol ışıklı bir yerde, eğer gözler ışınları iyi süzemezse, rahatsız olur. Fazla ışından göz rahatsız olur. Onun için gözü sürmeliyorlar.
O diyarlarda, ekseriya göz hastalığı çok olur. İsmit denilen bir madde ile, daha başka kurşun veya sülfürlü maddeler ile gözün altını üstünü sürmeleyecek ki, içi biraz koyulaşsın ve yansımalar azalsın.Sürmenin özel olarak göze kuvvetlendirici tesiri var. Onun için Peygamber Efendimiz sürme sürerdi.
Zaten kendisi; doğuştan, kudretten sürmeliydi. Gözleri çok güzeldi. Kaşları kirpikleri gayet uzundu. Ayrıca gözlerinin altına tek olarak sürmelenirdi. Rivayete göre üç defa sağ gözüne, üç defa sol gözüne sürme çekerdi.
Bizim memleketimizde de bazı kahraman babayiğitler çıkıyor.
Mü’minin vasıflarından biri neydi?
Has mü’min, müslüman kulun vasıflarından birisi; Allah’ın yolunda yaşarken, yürürken, salih amelleri işlerken;
Velâ yehâfûne levmete lâim.[8]“Kınayanın kınamasına aldırmaz ve korkmaz.”Mü’minin bir vasfı o.
Peygamber Efendimiz Berat gecesinde, mübarek gecelerde başını secdeye koyduğu zaman nasıl takvâ ile, nasıl tevazu ile, nasıl yana yakıla dua etmiş.“Senden sana sığınırım yâ Rabbi!” demiş.“Kahrından, gazabından, azâbından, ikâbından; senin lütfuna, keremine sığınırım.” demiş. “Ben peygamberim, Cennet-i Âlâ’ya gideceğim.” diye ortada pervasız dolaşmamış.
Elbette herkesin cennete girmesini isteriz. Ama cennetin yolunu Peygamber Efendimiz bize yaşayış tarzıyla göstermiş, belli etmiş.
Gündüz yemek yedi mi akşam yemek yemezmiş, akşam yemekyedi mi gündüz yemek yemezmiş. Peygamber Efendimiz’in yaşayışına kimin tahammülü var? O Allah’ın has peygamberi.Ne kadar tahammül edebiliriz,takvâmız ne derecede, görelim bakalım.
Ve ize’stecmera istecmera vitran. “Koku kokladığı zaman da üç defa koklardı.”Bu da bizde âdet olmayan birşey. Bir kabın içine, buhurdana cemre, kor ateş koyuyorlar. Ondan sonra üstüne, öd ağacı koyuyorlar. O yanınca güzel koku çıkıyor, onları kokluyorlar.
Ramazan’da, Harem-i Şerîf’te teravih namazı kılınıyor. Akşam topu patladığı zaman hemen namaza durmuyorlar. Beş dakika bir fasıla veriliyor; herkes orucunu açıyor, hurmasını yiyor, ondan sonra akşam yemeğini yiyorlar. Akşamla yatsının arasında, bir saat yirmi dakika, bir saat otuz dakika var,bizim memlekette. Ama orada güzel bir âdet var; yatsıyı yarım saat daha sonra kılıyorlar. Hükümetin emri.
Bizde de o olsa çok güzel olur. “İftarı ettikten sonra teravihe yetişeceğiz.” diye nefes nefese kalıyoruz, çok zorluk çekiyoruz. Halbuki yatsının takvimde yazılı vakti, evvel vaktidir. El birliği ile “yarım saat sonra yapacağız” desek olur. Zaten teravihin kılınma vakti geniş.Onlar yarım saat geriye atıyor. Ondan sonra bakıyorsun 9’da, 9’a beş kala, 10 kala teravih kılınıyor. Gayet güzel, ağır ağır, hatimle teravih namazı kılınıyor.
İmamın arkası parsellenmiş. Oranın eşrafı, zenginleri, kral ailesinden veyahut üniversiteden rektörler, dekanlar.Hem hafız, hem dekan. İnsanın gidip alnını öpeceği geliyor. Bir sesi var, insan hayran kalıyor. Suud’dan biri buraya da geldi. Camide;“Buyurun dua edin.”dedik, dua etti. Uzun boylu bir Suudlu vardı, orada bir mescidin imamı diye biliyordum. Aynı zamanda bir fakültede dekanmış veya bir okulda müdürmüş. Mesela Şeyh Salih denilen bir kimse var, Kâbe-i Müşerrefe’nin imamlarından birisi, Mekke’deki üniversitenin dekanı. Dekanlar, rektörler, lise müdürleri imam olursa, o zaman cemaatin kalitesi yükselir. Bir işin başına,ne kadar kaliteli insanı getirirsen, o iş ,o kadar güzel ve kaliteli olur.
Seccadeleri koyuyorlar,arka sıralar, hemen parselliyorlar. Orada bir yer bulmak çok zor. Bir keresinde azmettim. “Öyle güzel bir yerde, imamın tam arkasında namaz kılacağım.” dedim. Erkenden gittim, oturdum. Kalabalık sıkıştı. Yer bulduk, bir zorluk olmadı. Ondan sonra başladı buhurdanlar gelmeye. Buhurdanı yakıyorlar, getiriyorlar. Onların başında örtüler var.Örtüyle bir sarıyorlar, bir kokluyorlar. Veyahut ellleriyle tutuyorlar, kokluyorlar. Tabi buhurdan tutmak bizim âdetimiz değil. Baktım ki orada ikram fazla. İçecekler geliyor; kokular, esanslar geliyor.“Ben böyle tekellüf bir yerde bir daha durmam.” dedim, oraya bir daha yanaşmadım.
İsticmâr, buhurdan koklama. “Kokladığı zaman üç defa koklardı.” Bu kelime başka mânaya da gelir ama, burada siyak ve sibaktan dolayı, sürmelenmenin arkasından geldiğinden buhurdan, tütsü mânasına almak daha uygun.
Bir de istincâ manasına.Yani insan abdestini yaptığı zaman temizlenmesi şeyi var, onu da üç defa yapar diye de anlamak mümkün ama burası pek müsait değil o şekilde yorumlamaya.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu, muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp, cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
[1]İbnEbîŞeybe, Musannef,III, 344, r. 9744; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, V, 406, r. 3619; İbnü’l-Mübârek; ez-Zühd, I, 495;İbnü’s-sünnî, Amelü’l-Yevmi ve’l-Leyli, I, 429, r. 479; Hatîb, TârîhuBağdâd, XIII, 546, r. 6435; Münâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 107, r. 6591; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, VII, 81, r. 18058; Gümüşhânevî, Ramûz, II, 527.
[3]الشِّتَاءُ رَبِيعُ الْمُؤْمِنِ قَصُرَ نَهَارُهُ فَصَامَ وَطَالَ لَيْلُهُ فَقَامَBeyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 489, r. 8456; Şu’abu’l-îmân, V, 423, r. 3655; Deylemî, el-Firdevs, II, 375, r. 3672; Münâvî, Feyzu’l-kadîr, IV, 172, r. 4930; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, XII, 321, r. 35209; Gümüşhânevî, Ramûz, I, 215.
[4]Dârimî, “Savm”, 51, r. 1813; Ahmed b. Hanbel, III, 118, r. 12177; Abd b. Humeyd, Müsned, II, 249, r. 1232; Abdürrezzak, Musannef, IV, 311, r. 7907; İbnEbîŞeybe, Musannef,II, 344, r. 9745; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 403, r. 8135;Münâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 107, r. 6592; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, IX, 273, r. 25989;Gümüşhânevî, Ramûz, II, 527.
[5]Buhârî, “Sulh”, 8, r. 2703; “Cihâd”, 12, r. 2806; “Tefsîr”, 6, 23, r. 4611,4918;Müslim, “Zekât”, r. 24; EbûDâvud, “Diyât”, 32, r. 4595; Nesâî, “Kasâme”, 16-18, r. 4755-7; İbnMâce, “Diyât”,16, r.2649; Ahmed b. Hanbel, III, 167, 284, r. 12704, 14028.
[6]Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XIII, 103, r. 247; “ed-Duâ”, I, 288, r. 927; Münâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 108, r. 6593; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, VII, 86, r. 18087;Gümüşhânevî, Ramûz, II, 527.Bk. EbûDâvud, “Et’ime”, 55, r. 3854; İbnMâce, “Sıyâm”,45, r.1747; Ahmed b. Hanbel, III, 138, 201-2,r. 12406, 13086; İbnHıbbân, Sahîh, XII, 107, r. 5296; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 403, r. 8136;VII, 467, r. 14673; Şu’abu’l-îmân, VIII, 169, r. 5647.
[7]Ahmed b. Hanbel, IV, 156, r. 17426; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XVII, 338, r. 932, 934; EbûNuaym, Tıbbu’n-nebevî, II, 672, r. 733; Heysemî, Mecme’u’z-zevâid, I, 211, r. 1043; V, 97, r. 8361;Münâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 108, r. 6594; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, VII, 124, r. 18304; Gümüşhânevî, Ramûz, II, 527.