00.00.0000 - İmamın Korunması, Dinin Elden Gitmesi, Dünyanın Geçiciliği

00.00.0000 - İmamın Korunması, Dinin Elden Gitmesi, Dünyanın Geçiciliği
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'dü:
Fekale Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.
سَيَكُونُ فِي آخِرِ أُمَّتِي أَقْوَامٌ يُزَخْرِفُونَ مَسَاجِدَهُمْ، وَيُخْرِبُونَ قُلُوبَهُمْ، يَتَّقِي أَحَدُهُمْ عَلَى ثَوْبِهِ مَا لَا يَتَّقِي عَلَى دِينِهِ، لَا يُبَالِي أَحَدُهُمْ إِذَا سَلِمَتْ لَهُ دُنْيَاهُ مَا كَانَ مِنْ أَمْرِ دِينِهِ
Seyekûnü fi-ahiri ümmeti akvâmun, yuzahrifûne mesâcidehum, ve yuhribune kulûbehum, yettekî ehadühüm alâ sevbihi mâ-lâ yettekî alâ dînihî lâ yubali ehadühüm izâ selemet lehu dünyahu ma kâne min emri dînihî
İbni Abbas radıyallahu anh’umadan rivâyet olunmuş ki;
Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz; seyekunu fî-âhiri ümmeti. "Benim ümmetimin sonunda." Sonuncularında yani ahir zamanda dünyanın bozulmasına yakın zamanda yaşayanları içinde, akvâmun. "Öyle insanlar olacak ki " Öyle tip, öyle cins insanlar olacak ki, öyle kavimler olacak ki, yüzahrifune mesacidehum. "Mescitlerini süsleyecekler." Nakışlandıracaklar. Ve yuhribûne kulûbehum. "Ama kalplerini harap edecekler." Mescitler mâmur, müzeyyen, müzehheb, ziynetli, şâşâlı... Kalpler, gönüller harap...
Yettekî ehadühüm. "Onlardan bazısı." Alâ sevbihî. "Elbisesini kirlenmesin, pislenmesin, tozlanmasın diye sakınacak, korunacak."
Mâ lâ yettekî alâ dînihî. “Dinini korumak için bir sakınma, çekinme yapmadığı halde.”
Elbisesine dikkat ettiği kadar dinini korumaya aldırmayacak. Elbisesini korumaya dikkat ettiği kadar dinini korumaya önem vermeyecek.
Elbise ile dini bir mi?
Elbise kirlenirse yıkarsın, eskirse yenisini alırsın, değiştirirsin ama din elden giderse... Din elden gitti mi insan dünya ve âhirette mahvolur, biter, perişan olur!
“Elbisesini koruduğu kadar, dinini koruyup sakınmayacak, ‘Kirlenmesin pislenmesin.’ diye uğraşmayacak.”
Din ne zaman gider; kirlenir, pislenir?
Harama bulaştığı zaman, ibadetleri yapmadığı zaman, günahları işlediği zaman dini elden gider. Elbisesine aldırdığı kadar bile ona aldırmıyor.
Lâ yübâli ehadühüm izâ selimet lehû dünyâhü ma-kâne min emri dînihî. “Dünyalığı tıkırındayken, yerli yerindeyken, selametteyken, geliri, yaşamı, keyfi tıkırındayken, dini konulardaki perişanlığı önemli gelmeyecek, aldırmayacaklar.”
Dünyalık iyi mi? Maaş geliyor mu? Para var mı? İyi yaşıyorlar mı? Öyle din gitmiş, kendisi namazsız niyazsız, zekâtsız, hayırsız, sadakasız, gayretsiz, düşüncesiz... Aldırmıyor.
Çünkü dünyalık yerinde, ev var bark var, para var pul var, nimet var, lezzet var, keyif var, eğlence var; din giderse gitsin.
Dinine gelen felakete aldırmayacak. Halbuki Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in kendisinin davranışlarına, sahabe-i kirâm rıdvanullahi aleyhim ecmaîn hazretlerinin davranışlarına, selef-i sâlihînimiz rahmetullahi aleyhim ecmaîn hazretlerinin, mübarek evliyâullahın davranışlarına bakarsak, onlar dinlerinde bir eksiklik, kusur olduğu zaman gözyaşı dökerlerdi.
Bir sabah namazına kalkamasalar ağlaya ağlaya bir hal olurlardı. “Resûlullah’ın yanında duyduğu heyecanı evinde duymuyor.” diye, “Bana ne oluyor, niye ben böyle katı kalpli oldum?” diye şikâyetlenirlerdi. Dini konulardaki eksikliklerini veyahut olumsuz halleri hissettikleri zaman ödleri patlardı, tedbir alırlardı.
Dünyalığa aldırmazlardı, o kadar aldırmazlardı ki kimisi Basra’ya vali oldu, kimisi Kûfe’ye vali oldu, kimisi Şam’a vali oldu, valilik konağına bile girmediler, elbiselerini bile değiştirmediler, şatafatlı elbise bile giymediler.
O kadar ki deveden yükünü indiren tüccar etrafına bakındığı zaman, bakmış orada bir fakir kılıklı adam var. “Gel buraya, al şu çuvalı, yüklen, düş peşime!” diyor. Çuvalı alıp götürürken herkes bir tüccara bakıyor bir arkasında çuvalı taşıyana bakıyor.
“Es-selâmü aleyküm yâ emîre’l-mü’minîn!” diyorlar. Adam şaşırıyor; “Ben emîrü’l-mü’minîn değilim. Bu adamlar niye bana ‘emîrü’l-mü’minîn’ diye selam veriyorlar?”
Ondan sonra bakmış, arkasında çuvalı taşıyandan başka kimse yok. Nihayet anlıyor ki arkadaki, çuvalı yüklediği kimse emîrü’l-mü’minîn. Bu masal değil, kitapların yazdığı, olmuş bir hadise.
“Aman efendim!” diyor, “Hata etmişim, kusura bakmayın, lütfen indirin çuvalı.”
“Yok.” diyor, “Nereye kadar götüreceksen oraya kadar götürüvereyim, indirmem.”
Vali bu! Niye elbise giymemişler, niye konaklarda oturmamışlar, niye böyle davranmışlar?
Allah’tan korktukları için, dünyalığa aldırmadıkları için...
Ama bu âhir zamandaki bir takım insanlar ne yapacakmış?
Dünyalığı yerindeyken, yerli yerindeyken dinlerindeki eksikliğe aldırmayacaklarmış.
Bizim oturup kalkıp ağlamamız lazım. Bizim yani müslümanların çoğunun, Türkiye’deki kardeşlerimizin, hatta cami cemaatinin, hatta dervişlerin, hatta hocaların oturup ağlaması lazım. Bizim hâlimiz ne olacak?” diye oturup ağlamamız lazım.
Ticaretimiz biraz fena gitti mi tedbir alırız, feleğimizi şaşırırız, sararıp solarız. “Bu hafta gelir yok, bu hafta müşteri yok, dua edin hocam.” diyen diyene. “Kapıyı kimse çalmadı, hiçbir mal satmadık.” diye, tedbir alırız.
Âhiret gidiyor, âhiret gidince aldırmıyor.
Neden?
İman zayıf, şuur eksik, müslümanlık şuuru çok gerilerde de ondan. Bunları görüyoruz.
Çok acınacak kötü durum!
سَيَكُونُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ يَأْمُرُونَكُمْ بِمَا تَعْرِفُونَ، وَيَعْمَلُونَ مَا تُنْكِرُونَ؛ فَلَيْسَ لِأُولٰئِكَ عَلَيْكُمْ طَاعَةٌ.
Seyekûnü aleyküm ümerâü ye’mürûneküm bimâ ta’rifûne ve ya’melûne mâ tünkirûne fe leyse li ülâike aleyküm tâatün.
Ubâde hazretleri radıyallahu anh rivayet eylemiş ki Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
Seyekûnü aleyküm ümerâ’. “Sizin başınıza bazı âmirler geçecek.”
Ye’mürûneküm bimâ ta’rifûn. “Size sizin hoşlandığınız emr-i mârufu yapacaklar.”
İyi olan, aklınızın vicdanınızın sevdiği, kabul ettiği şeyi size emredecekler. “Namaz kılın, zekatları verin, vazifeleri yapın.” diyecekler.
Ve ta’melûne mâ tünkirûn. “Ama kendileri nehy-i münker gibi münkerâtı işleyecekler.”
Kendileri işleyecekler. Size mârufu emredecekler ama hoşunuza giden şeyleri... Kendileri hoşunuza gitmeyecek, dine imana akla mantığa sığmayacak icraatı yapacaklar.
O zaman ne olacak?
Fe leyse li ülâike aleyküm tâatün. “O zaman sizin onlara itaat etmeniz gerekmez.”
Aynı konuda Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten bir hadîs-i şerîf daha var. O da konu bakımından beraber, aynı konuda olduğu için onu da okuyalım:
سَيَكُونُ بَعْدِي وُلَاةٌ، فَيَلِيكُمُ الْبَرُّ بِبِرِّهِ، وَيَلِيكُمُ الْفَاجِرُ بِفُجُورِهِ؛ فَاسْمَعُوا لَهُمْ وَأَطِيعُوا فِي كُلِّ مَا وَافَقَ الْحَقَّ، وَصَلُّوا وَرَاءَهُمْ. فَإِنْ أَحْسَنُوا فَلَكُمْ وَلَهُمْ، وَإِنْ أَسَاءُوا فَلَكُمْ وَعَلَيْهِمْ.
Seyelîküm ba’dî vülâtün fe-yelîkümü’l-birre bi-birrihî ve yelîkümü’l-fâcirü bi fücûrihî fe’smeû lehüm ve atîû fi külli mâ vâfeka’l-hakka ve sallû verâehüm fe in ahsenû fe leküm ve lehüm ve in esâû fe leküm ve aleyhim.
Seyelîküm bâ’dî vülâtün. “Benden sonra size bazı valiler valilik edecek.”
Başkanlar başınıza geçecek, yöneticiler sizin başınıza gelecekler.
Fe-yelîkümü’l-birre bi birrihî. “Size valiliklerini, yöneticiliklerini icrâ ederken iyi insanlara iyi davranacaklar, iyilerle iyi olacaklar.” Ve yelîkümü’l-fâcire. “Fâcirle de fücûruyla muamele edecekler.”
İyiyle iyi olacaklar, kötüyle fısk-u fücûr yapacaklar. Müslümanla namaz kılacaklar, adamına göre muamele, nabza göre şerbet vermek...
Bu ifadeleri ben böyle anlıyorum.
Fe’smeû lehüm. “Onların sözlerini dinleyin.” Ve atîû. “İtaat edin.”
Hangi konularda?
Fi külli mâ vâfeka’l-hak. “Hakka uygun; haktan, Kur’an’dan, hadisten, iyilikten yana, iyi olarak yaptıkları şeylerde onlara itaat edin.”
Ama iyi yaptığı şeylerde... Kötü yaptıklarında itaat yok; onu biliyoruz. İtaat edin.
Ve sallû verâehüm. “Arkalarında namaz kılın.”
Reis olmak dolayısıyla öne geçecekler, namaz kıldıracaklar. Çünkü namazı en yüksek amir kıldırır.
Fe-in ahsenû. “Eğer iyilik yaparlarsa, iyi davranırlarsa.” Fe-leküm ve lehüm. “Hem siz faydalanırsınız, hem onlar sevap kazanırlar; iki taraf da yöneten de yönetilen de iyiliğe erer.” Ve-in esâû. “Kötülük yaparlarsa.” Fe-leküm ve aleyhim. “Siz kazanırsınız ama onların kötülükleri, kötü davranışları, kötü olmaları kendilerine zarar verir.”
Onların niyetleri bozuk, kötü, Allah’ın hoşlanmadığı şekilde hareket ediyorlar ama hakka uygun sözler söylüyorlar.
Tabi burada ben böyle terceme yaptım. Ama şöyle de terceme imkânı belki olabilir.
Seyelîküm ba’dî vülâtün. “Benden sonra sizin başınıza bazı idareciler geçecek.” Fe-yelîkümü’l-birrü bi birrihî. “İyi vali iyiliği ile muamele yapacak.” Ve-yelîküm fâcirü bi-fücûrihî. “Kötü vali de fısk u fücûr ile valiliğini yapacak, yöneticiliğini yapacak.”
Fâcir mef’ul değil de, fail olarak. Ama birincide üstün koymuş.
Fe-yelîkümü’l-birrü bi birrihî diye, ben ona göre tercüme ettim. Ama tercümede bakıyorum; sanki ötreymiş gibi tercüme yapılmış.
“İyi vali iyi valilik yapacak. Fitne fesat vali, kalbi bozuk vali de o fısk u fucûr ile valilik yapacak. Onlar ne tipten adamsa artık o kendilerine ait. Hakka uygun işleri olduğu müddetçe onlara itaat edin, arkalarında namazı kılın. İyilerse; siz de, onlar da sevap kazanırsınız, kâr edersiniz. Kötülerse; işleri fitne fesatsa, o zaman siz yine itaatten dolayı kâr edersiniz. Onlar da fitne fesatlıklarından dolayı belalarını bulurlar, cezalarını çekerler.” mânasına da olabilir.
Buradaki incelik şuradan kaynaklanıyor:
Fe-yelîkümü’l-birre bi birrihî ve fe-yelîkümü’l-birrü bi birrihî.
El-birr ve el-fâcir kelimelerinin mef’ul olarak veya fail olarak; tümleç olarak veya özne olarak okunmasından mâna böyle değişebilir.
İkisi de aynı kapıya çıkar. “İyi insanla iyi muamele yapan, kötü insanla da kenara çekilip kötülüğünü yapan insan zaten kötü” demektir.
Allah herkesin özel hayatını da biliyor, kalbini de biliyor, kafasını da biliyor, niyetini de biliyor. Allah’tan saklayamaz. Zaten iyinin yanında iyilik yapması, onunla beraber namaz kılması, Cuma namazı kılması, en öne geçmesi bir şey ifade etmez. Zaten ikisi de aynı kapıya çıkar.
Allahu Teâlâ hazretleri, bütün ümmeti Muhammed’e her yerde iyi idareciler ihsan etsin. Allah’tan korkan, namazını kılan, âhiretini düşünen, takvâ ehli idareciler nasip eylesin.
Aşağıda aynı konu ile ilgili bir hadîs-i şerîf daha var; onu da ekleyelim:
شِرَارُ أُمَّتِي الَّذِينَ غُذُوا فِي النَّعِيمِ، وَغُذُوا فِيهَا، الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَطْيَبَ الطَّعَامِ، وَيَلْبَسُونَ لِينَ الثِّيَابِ. هُمْ شِرَارُ أُمَّتِي حَقًّا حَقًّا، وَإِنَّ الرَّجُلَ الْهَارِبَ مِنَ الْإِمَامِ الظَّالـِمِ لَيْسَ بِعَاصٍ، بَلِ الْإِمَامُ الظَّالـِمُ هُوَ الْعَاصِي. أَلَا لَا طَاعَةَ لِـمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ الْخَالِقِ.
Şirârü ümmetî. “Benim ümmetimin en kötüleri." Benim ümmetimin aralarından çıktığı halde, onlardan olduğu halde, onların en kötüsü olan insanlar. Ellezîne ğuzû fi’n-naîmi. “O kimselerdir ki nimet içinde; bolluk, bereket, zevk, sefa içinde gıdalanırlar.”
Ve ğuzû fîhâ.
Yine ikisini de aynı yazmış, bir tanesi ğadev olsa; “Ve naîm içinde yine gıdalanırlar.” diyor. Peşpeşe, “Hep nimet içinde yaşıyorlar.” mânasına olabilir. Belki bu kelimelerden bir tanesi dal’sa ğuzû değil zel değil de dal’sa ğadev fi’n-naîmi ve ğuzû fîhâ. “Nimet içinde sabahlarlar ve nimetle gıdalanırlar.” mânasına olabilir.
Onun köküne, kaynaklarına bakmak lazım; burada yazılışı anlayamıyoruz.
Ellezîne ye’külûne atyebe’t-taâmi. “O kimselerdir ki bunlar yemeklerin en güzellerini yerler.”
Mis kokulu kebaplar, tereyağı kokulu tatlılar, bilmem ne... “Yemeklerin en güzellerini yerler.”
Ve yelbesûne lîyne’s-siyâbi. “İncecik elbiseler giyerler.”
Arabistan’da ince elbise, güzel elbise çok makbul tabi. Kaba saba keçi kılından yapılmış batıyor, yün kaşındırıyor.
“En ince, güzel elbiseleri giyerler.”
Belki ipekli gibi veyahut Yemen’den pamuklular gelirmiş, incecik, çok kıymetli olurmuş, çünkü hava aldırıyor.
“Böyle en güzel elbiseleri giyerler, en leziz yemekleri yerler.”
Hüm şirârü ümmetî hakkan hakkâ. “Gerçekten, gerçekten bunlar benim ümmetimin en şerlileridir.” Ve inne’r-racüle’l-hâribe mine’l-imâmi’z-zâlimi. “Zalim idareciden kaçan bir müslüman.” Leyse bi âsin. “Âsi değildir.”
“Bak emire itaat etmedi, beyatına riayet etmedi, bak söz dinlemiyor, kalktı kaçtı.”
Hayır, bu âsi değildir.
Beli’l-imâmü’z-zâlimü hüve’l-âsî. “Asıl âsi olan, o zalim imam. O kaçan değil!”
Neden kaçıyor?
“Ben bunun emrinde durup da zulme âlet olmayayım.” diye kaçıyor.
O âsi değil, emre âsi olmuş değil, halifeye karşı çıkmış değil, asıl o baştaki zalim kimse âsi.
Elâ. “Dikkat edin, gözünüzü açın ki.” Lâ tâate li mahlûkin fî mâsiyeti’l-hâlik. “-Gözünüzü açın ikaz ediyorum sizi ki- Allah’a isyanda hiçbir kula itaat edilmez.”
Bu çok önemli bir kâide! Allah’a isyanı emrettiği zaman hiçbir kimsenin emr-i salâhiyeti yoktur, hiçbir kimseye itaat edilmez. Allah’a isyanı emrediyorsa günahlı bir şeyi emrediyorsa o yapılmaz.
En basitinden söyleyelim:
“İç şu içkiyi!”
“İçki içmek Allah’a isyan.” diyecek, içmeyecek.
Veyahut; “Öldür şu adamı, al silahı, emrediyorum, öldür şunu!”
“Adamcağızın bir suçu yok!”
“Öldür diyorum, öldür. Ben senin başkanınım!”
Öyle şey yok! Çünkü öldürürse katil olur, öldürmeye salahiyeti yok.
“Git falanca köyü bas, bağırta bağırta her birinden şu kadar parayı al. Kadınlardan bileziklerini sök çıkar, getir bana!”
Olmaz!
Allah hepimize, bütün Müslümanlara, Müslüman ülkelere şuur versin. Her işini her yerde İslam’a göre hareket etmeyi nasip eylesin. Tabi bunun için bizim burada bu işi yapmamız lazım. Giyimimizden, kuşamımızdan, yememizden, içmemizden, ailemizden, çoluğumuzdan çocuğumuzdan bu işi böyle burada başarmamız lazım. Kendimiz şahsen başarmazsak sonra nasıl başkasına söyleyeceğiz de yaptıracağız. Önemini kendimiz anlamazsak çoluk çocuğumuza anlatamazsak.
Allah yardımcımız olsun.
El Fâtiha.
00.00.0000 -
Namaz, Haset, Dünyalık
00.00.0000 -
Cuma Gününün Fazileti,
