09.02.0000 - Zekat, Haram Mal, Hayırlı İşlerle Meşgul Olmak, Niyetin Halis Olması, Kanaat Sahibi Olmak

09.02.0000 - Zekat, Haram Mal, Hayırlı İşlerle Meşgul Olmak, Niyetin Halis Olması, Kanaat Sahibi Olmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmâin ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd;
Fe-kâle rasûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem.
إِذَا أَدَّيْتَ زَكَاةَ مَالِكَ فَقَدْ أَذْهَبْتَ عَنْكَ شَرَّهُ. ابْنُ خُزَيْمَةَ وَالشِّيرَازِيُّ ك ق عَنْ جَابِرٍ.
İzâ eddeyte zekâte mâliki/mâlike fe-kad ezhebti/ezhebte anki/anke şerrahû.
Burada iki hareke koymuş bütün fiillere ve zamirlere. Yani bir hanıma hitap etmiş de olabilir, bir erkeğe hitap etmiş de olabilir. Belli olmuyor ama ikisini de koymuş. Bir ibarede başka delil yok.
İzâ eddeyte zekâte mâliki. Ey filanca, muhatabı ya hanım, yakın bir kimse nasihat ediyor ona. Ya da bir erkek. "Ey filan, ey filan kişi, ey muhatabım. Sen malının zekâtını verdiğin zaman."
Fe-kad ezhebti/ezhebte anki/anke şerrahû. "Zekatını verdiğin zaman malının şerrini -kötülüğünü, zararını sana dokunacak zararını- kendinden uzaklaştırmış olursun." Malının zekâtını verdin mi, maldan dolayı sana gelecek zararı şerri def etmiş, kendinden uzaklaştırmış olursun, onu korumuş olursun.
Şimdi bir insanın zenginliği; zekât verme durumuna ulaştı mı, seviyesine çıktı mı onun şu kadar altın, şu kadar dirhem gümüş diye miktarı vardır. Zekât vermesi lazım.
Allah-u Teâlâ hazretleri namaz gibi, oruç gibi, hac gibi, malından bir miktarı Allah yolunda vermeyi müslümanlara farz kılmıştır. Dinin beş temel ibadetinden birisidir, zekât vermek.
Bir insan zekat vermezse, mühim bir farzı, çok önemli bir farzı, içtimai bir vazifeyi ihmal etmiş olur. Fakirlerin hakkını yemiş olur. Çünkü kendisinin, kendisini zenginleştirecek malın içinde Allah fakirin hakkı var diye Kur’an-ı Kerîm'de bildiriyor.
وَف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ
Ve fî emvâlihim hakkun li’s-sâili ve’l-mahrûmi. (51/Zâriyât 19)
Dilenciler için, malsız mülksüz mahrum kimsesizler için, o müminlerin mallarında bir belirli miktar onların hakkı vardır. Onu vermediği zaman, onların hakkını ayırıp vermediği zaman, o mahrumlara, o zayıflara, o fakirlere, onların malını yemiş oluyor.
"E ben kazandım hocam. Hepsi benim dükkanımdan geliyor."
Senin dükkanından geliyor ama, onun içinde fukaranın hakkı saklı. Onu çıkarttığın zaman malın, geriye kalanı senin malın. Onu hakkını vermediğin zaman onların hakkını yemiş oluyorsun. Bunu millet anlamıyor. Sanıyor ki, paranın hepsi kendisinin. Zekâtı vermekten kaçınıyor. Halbuki, hayır. Zekât miktarı para senin değil ötekisinin hakkı. Onu vermediğin zaman sen fakirin hakkını yemiş oluyorsun. Millet bunu bilmiyor. Çok kimse bunu bilmiyor. 'Ben kazanıyorum. O da kazansın, o da kurtarsın kendisini' diyor. Halbuki herkes çalışıyor. Ama herkes zengin olamıyor. Allah zenginliği verirse veriyor. Her isteyene vermiyor. Verirse veriyor.
Binâenaleyh mü’min olan, imanı olan zekâtı verecek.
Vermezse ne olur?
Vermezse kendisi bilir. Ahirette belasını, cezasını bulur. Vermediği mallar cehennemde kızdırılıp alnına, sırtına ve kollarına, yanlarına yapıştırılacak.
يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ
Yevme yuhmâ ‘aleyhâ fî nâri cehenneme fe-tükvâ bi-hâ cibâhühüm ve cünûbühüm ve zuhûruhum hâżâ mâ keneztüm li-enfüsiküm fe-żûkû mâ küntüm teknizûne. (9/Tevbe 35.)
Yanınızda biriktirdiğiniz, kasalarda keselerde sakladığınız paralar işte bunlar diye, cehennem ateşinde iyice kızmış olan altınlar, gümüşler, onlar ile dağlanacak, yüzleri sırtları, yanları diye bildiriliyor. Yani cehenneme girecekte, cehennemde azap şekli de böyle olacak. İşte bu Allah yolunda vermediniz diye.
Onun için zekât kelimesinin manası; temizleyici madde demek. Temizleyen şey demek.
Neden?
Zekâtı verdiğin zaman, malın temiz oluyor. Senin kendi malın kalıyor içinde. Zekâtı ayırıp vermediğin zaman malın kirli kalıyor. Çünkü başkasının hakkı var, onu da beraber yiyiyorsun.
En iyi çare?
Malı kazanır kazanmaz, senede bir hesaplanıyor. Zekâtla tabii mallarını hesaplayacak, bir kenara ayıracak "bu benim zekâtım" diyecek. Oradan tıkır tıkır verecek.
Zekâtı verirken dikkat edilecek şeyler vardır. Zekât, zekâtı kabul ettim diyebilecek bir canlı varlığa verilir. Hükmü şahsiyete verilmez. Bir fakire verilir, borçluya verilir, Allah yolunda mücahitlere verilir vesaire...
Mesela; bir ölü meydanda kalmış. "Buna kefen alıverelim, mezarcı parasını da ödeyiverelim de bunu gömelim."
Zekât paramdan versem olur mu?
Olmaz!
Çünkü kabul etme durumu yok. Zekâtın fakire teslimi, temlik edilmesi gerekiyor.
Temlik demek?
"Al bu senin mülkündür. Ne yaparsan yap" diye eline vermek gerekiyor. Kurumlara, derneklere, hatta camilere -bu bir kurum düşmanlığı, dernek düşmanlığı da değil- bile verse olmuyor.
"Bu camiler yapılmayacak mı?"
Camiler başka hayırdan yapılırsa yapılacak. Ama fakirin hakkı, fakire verilecek.
Şimdi bu malı sahibi olan fakirlere ayırıp, malın temiz kaldığı için -zekat temizleyici malzeme demek, temizleyici işlem demek- malını temizlemiş oluyorsun. Öyle yapmadığın zaman malın pis oluyor. Pis mal yiyiyorsun, murdar mal yiyiyorsun, mikroplu mal yiyiyorsun, leş yiyiyorsun gibi oluyor.
Malın zekâtını vermediği zaman, kendisine şerri dokunur, zararı dokunur. Malın zararı dokunur. Zekâtı verdiğin zaman, o şerrini başından uzaklaştırmış, o şerden kendini kurtarmış oluyorsun buyuruyor. Bu ifade çok önemli.
Altında ki ikinci hadîs-i şerîfte, yine zekâtla ilgili.
إِذَا أَدَّيْتَ الزَّكَاةَ فَقَدْ قَضَيْتَ مَا عَلَيْكَ، وَمَنْ جَمَعَ مَالًا حَرَامًا، ثُمَّ تَصَدَّقَ بِهِ لَمْ يَكُنْ لَهُ فِيهِ أَجْرٌ، وَكَانَ عَلَيْهِ إِصْرُهُ. ك ق عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ.
İzâ eddeyte’z-zekâte fe-kad kadayte mâ ‘aleyke ve men ceme’a mâlen harâmen sümme tesaddaka bihî lem yekün lehû fîhi ecrun ve kâne ‘aleyhi ısruhû.
İzâ eddeyte’z-zekâte. "Malının zekâtını ödediğin zaman." Fe-kad kadayte mâ aleyke. "Boynundan borç olan vazifeyi eda etmiş olursun."
Zekât nerelerden alınır?
Zekât hayvandan alınır mı?
Evet koyun sahipleri, davar sahipleri, sürü sahipleri de zekatını verecek. Çiftçiden alınır mı?
Evet çiftçinin ziraatinin öşrü de bir çeşit zekâttır.
Tüccardan alınır mı?
Tüccardan da, esnaftan da alınır. Kadından alınır mı?
Kadından alınır.
Erkekten alınır mı?
Alınır.
Herkesten alınır. Zenginleşmiş olan herkesin zekâtını vermesi lazım. Görevini yapmış olursun. Senin aleyhine olan bir borcu ödemiş olursun. Borçtan kurtulmuş olursun.
Ama; ve men ceme’a mâlen harâmen. "Kim bir haram mal toplarsa, haram olarak bir malı kim toplarsa."
Haram mal nasıl olur?
Kazanç şekli, günah olan bir şekilde olur. Mesela; hırsızlıktan, yol kesmekten, bu haram mal. Veyahut haram malzemenin satışından olur; içki satmak vesaire satmak olur. Veyahut helal mal satıyorsun ama cuma vaktinde ticaret satıyorsun; o zaman haramlaşıyor. Ya da zekâtını vermiyorsun malının içinde haram birikiyor.
Sümme tesaddaka bihî. "Sonra bundan da kalkıp tasadduk ederse, hayır verirse."
Lem yekün lehû fîhi ecrun. "Bir sevabı olmaz." Haram maldan sadaka verse bile sevabı olmaz. Hiçbir sevabı olmaz.
Ve kâne aleyhi ısruhû. "Vebali cezası, sorumluluğu üzerinde kalır." Yani verdiği halde sevap kazanmaz, kabul olmaz, ecir almaz, vebali üzerinde kalır.
Ve üçüncü, sonuncu hadîs-i şerîf.
إِذَا أَرَادَ اللهُ بِعَبْدٍ خَيْرًا اسَتَعْمَلَهُ. قِيلَ: مَا اسْتَعْمَلَهُ؟ قَالَ: يَهْدِيهِ إِلَى الْعَمَلِ الصَّالِحِ قَبْلَ مَوْتِهِ، ثُمَّ يَقْبِضُهُ عَلَى ذٰلِكَ . حم عَنْ عَمْرِو بْنِ الْحَمِقِ.
İzâ erâdallahu azze ve celle bi-‘abdin hayran ista’melehû kîle ve mâ ista’melehû kâle yehdîhi ile’l-ameli’s-sâlihi kâble mevtihî sümme yekbıduhû alâ zâlike.
Ahmed ibn-i Hanbel rahmetullahi aleyh rivayet etmiş, kitabına yazmış ki, Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor;
İzâ erâdallahu azze ve celle bi-‘abdin hayran. "Pek aziz ve pek celil olan, sonsuz izzet ve celal sahibi olan Allah bir kulun hayrını murad etti mi." Hayra ersin şu kulum, sonu hayır olsun diye kulunun hayrını istedi mi, murad etti mi.
İsta’melehû. "Onu hayırlı bir işte istihdam eder." Kullanır.
Kîle ve mâ ista’melehû. "İsta'melehû ne demek ya Resûlullah." diye soruyorlar?Yehdîhi ile’l-ameli’s-sâlihi. "Onun gönlünü yumuşatır, aklını döndürür, Salîh amel işlemeye sevk eder."
Salîh amel ne demek?
İyi, güzel, sevaplı amel işlemeye sevk eder.
Kâble mevtihî. "Ölümünden evvel."
Sümme yekbıduhû alâ zâlike. "Sonra bu amel-i salîh üzere, onu işlemiş olarak, ruhunu kabzeder." Böylece hayra erdirmiş olur.
Demek ki; Cenâb-ı hak bir kulunun akıbetinin hayır olmasını isterse, onu güzel işler yapmaya sevk ediyor, kafasını döndürüyor.
Bu neye dayanır?
Bu da, kulun kendisinin zihniyetine, niyetine dayanır. Kulun niyeti, Cenâb-ı Hakk’ın hoşuna gidecek şekilde kalbi temiz, niyeti güzel olursa sarhoşda olsa, ayyaşda olsa, o niyetinden dolayı Cenâb-ı Hak onu döndürür, tevbe ettirir, hayırlı işi yaptırır.
Niyeti bozuk olursa, ona göre yardımsız bırakır.
Mesela; "bu gece çok geç yattım. Maçta seyredeceğim ondan sonra sabah namazına gidemem" diye, akşamdan böyle kafayı bozdu mu, sabah namazına gelemez. Niyetinin bozukluğundan dolayı Allah şey yapar. Niyeti halis, temiz olanı döndürür döndürür, doğru yola sevk eder. Onun için halis düşüncelerle, temiz duygularla Cenâb-ı Hakk’a kulluk etmemiz lazım. İçten! Kusurlu da olsa, candan, içten, samimi, halis, tertemiz duygular taşımamız lazım. Duygularımız yalan yanlış bile olsa. O zaman Cenâb-ı Hak hayırlı işler yapmaya muvaffak ediyor.
İbn-i Âdem indeke mâ yekfîke ve ente tatlubu mâ yutğîke. İbn-i Âdem lâ bi-kalîlin takne'u ve lâ bi-kesîrin teşba'u. İbn-i Âdem izâ esbahte muâfen fîcesedike âminen fî sirbike indeke kûtü yevmike fe-ale'd-dünyâ el-'afâ.
Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev-kemâ kâl.
Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Abdullah ibn-i Ömer radıyalahu anhuma'dan İbnü'n-Neccar, İbn Asâkir, Hatîb-i Bağdâdî, Hulvânî vesair kaynakların kaydettiği bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bu kelimelerle şöyle buyurmuş;
İbn-i Âdem. "Ey Âdemoğlu!"
Hepimizi Hz. Âdem'in evlatlarıyız, "ey insanlar" demek.
İbn-i Âdem indeke mâ yekfîke ve ente tatlubu mâ yutğîke. "Senin yanında sana yetecek kadar var. Sen seni azdıracak kadarını istiyorsun."
Paran var, evin var, barkın var, rızkın var, sen buna kanaat etmiyorsun; seni azdıracak, saptıracak, taşkınlaştıracak, günaha sevk edecek miktarı istiyorsun. Ne lüzum var, kanaat etsene yanındakine! Fazlasını alacağım diye günaha niye sapıyorsun!
Birçok insan günahları, haramları, hortumlamaları ihtiyacından yapmıyor. Ekseriyetle Türkiye'de hortumlamaları, görüyorsunuz en zengin insanlar yapıyor; milyonerler, milyarderler. Yanında yetecek kadar var, utanmıyor, arlanmıyor şey yapıyor. Hatta yiyeceği olmayan fukara sabrediyor, evinde aç duruyor, yine çalmıyor, çırpmıyor. Ötekisinin her şeyi var ama çalıyor çırpıyor. İnsanoğlunun tabiatı bu.
İbn-i Âdem lâ bi-kalîlin takne'u ve lâ bi-kesîrin teşba'u. "Ey Âdemoğlu! Az bir şeye kanaat etmiyorsun, çoktan da doymuyorsun."
Aza kanaatin yok, çok verince de karnın amma geniş ha; yiyorsun, yiyorsun, yiyorsun... yine doymuyorsun! Ne biçim şey!
Evet, ekseriyetle böyle. Yani Âdemoğlunun umumi, böyle İslâm'ı anlamış, haramı, helali bilen insanlar hariç, ekseriyetinin maalesef havası, hâli bu.
İbn-i Âdem izâ esbahte muâfen fî cesedike âminen fî sirbike indeke kûtü yevmike fe-ale'd-dünyâ el-'afâ.
İbn-i Âdem. "Ey Âdemoğlu!" İzâ esbahte muâfen fî cesedike. "Bedeninde bir hastalık yokken sabahladın mı, gündüze çıktın mı, yeni bir güne başladın mı." Âminen fî sirbike. "Kendi kendinde de bir emniyet var mı?" İçinde de emniyet duygusu var mı, nefsinde de emin misin, kendine şeyin var mı? Rahat mısın, emin misin? İndeke kûtü yevmike. "O günün de rızkı sende var mı?" Fe-ale'd-dünyâ el-'afâ. "O zaman dünyaya karşı iffetli olsana, dünyaya karşı müstağni olsana!"
Bu var, bu var, bu var...
Vücudun sağlam, güvenilir bir durumdasın da. Yanında o günlük yiyeceğin de var, ne oluyorun! Ne bu telaş, ne bu hırs, ne bu hal!
Umumiyetle Âdemoğlunun durumu böyle.
Allah kanaatkârları seviyor yani şükredenleri seviyor. Elindekine kanaat edeni seviyor. Elinde yetecek varken hırs ile başkasının elindekine atılanı sevmiyor, başkasınınkine göz dikeni sevmiyor. Tok gözlüleri seviyor, aç gözlüleri sevmiyor. Kanaatkârları seviyor, harisleri sevmiyor; muhterisleri, hırslıları sevmiyor.
Onun için şöyle gözü tok, karnı tok, efendi, vakur kimseler olmamız lazım. Halimize şükretmemiz lazım. Kendimizden aşağısındakine bakıp; "Bak benim halim ondan iyi elhamdülillah!" dememiz lazım. Kendimizden yukarıdakine bakıp da; "Vay be, nedir bu çektiğim!" dememek lazım.
'Millet Boğaziçi'nde Dolmabahçe Sarayı'nda yaşıyor, şu bizim halimize bak! Şişli'de sekiz odalı apartmancıkta yaşıyoruz.'
Daha ne istiyorsun! Şişli'nin en lüks apartmanında yaşıyorsun. Tabii saraya bakarsan sarayın yanında o küçük geliyor.
Öyle şey olur mu?
Biraz şöyle gözü tok olmak tarafını öğrenmeliyiz.
Allah bizi sevdiği kul eylesin. Dünyada ve ahirette iyiliklere mazhar eylesin. Yüksek dereceler ihsan eylesin ama lütfuyla, keremiyle kahrına gazabına uğramadan büyük musibetlere, fitnelere, belalara düçar kalmadan lütfuyla keremiyle bizi yüksek derecelerin sahibi eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Tevfîkini her zaman her yerde refîk eylesin. Şükrü yerinde şükredilecek şeylere şükretmeyi nasip eylesin. Sabredilecek hususlarda da edebimizi muhafaza edip takdire rıza gösterip, çünkü rıza en yüksek makamdır. Sabredip o dereceleri kazanmayı nasip eylesin.
Bi-hürmeti Esmâihi’l-Hüsnâ ve Habîbihi’l-müctebâ ve bi-hürmeti esrârı sureti’l-Fâtiha.
24.12.2000 -
La Havle Ve
07.04.0000 -
Namazı Uygun Şekilde
